JustWatch PRO
Ana SayfaYeniPopüler Listeler Sporlarguide
  • After Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli?

    After Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    Günümüz iletişim imkânlarının genişliği ve sosyal medyanın gücü sinemada da fazlasıyla etkin. 2019 yılında başlayan ve hızla büyüyerek bir seriye dönüşen After markası da bunlardan birisi. Müzik grubu One Direction’ın ve Harry Styles’ın hayranı Anna Todd’un bu hayranlığından yola çıkarak yazdığı After adlı romanı Wattpad uygulamasında yayınlamasının ardından roman kitlelere ulaşmış ve kendi başına ciddi bir ün kazanmıştı. Seri, 2019 yılında da sinemaya uyarlanarak hayran kitlesini daha da genişletti. Ardından gelen devam filmleri de bu furyayı devam ettirdi. 

    Bu rehberde After serisinde yer alan tüm filmleri bir araya getiriyoruz. Filmlerden bazı detaylara yer veriyor ve bu filmleri hangi platformlarda izleyebileceğinize dair yönlendirmeler sunuyoruz. 2019’dan bu yana uzanan After serisi romanları da büyük ölçüde sürdürüyor ve birbirine bağlı bir hikâye anlatıyor. Dolayısıyla tavsiyemiz, filmleri de yapım yıllarına göre izlemeniz. Böylelikle hikâye akışını da doğru sırayla takip etmeniz mümkün olacaktır. 

    After (2019)

    2019 yılında sinemaya uyarlanan After (2019), romanın yazarı Anna Todd’un Wattpad’den gelen hayran kitlesini de peşine takar ve geniş kitlelere ulaşır. Film temel olarak klasik romantik drama kodlarını kullansa da ikili ilişkilerin farklı görünümlerine, ilişkilerin yer yer kişiler üzerinde hasarlar bırakan karanlık yönlerine de alan açan tarzıyla ilgi çeker. Bu hikâyede Tessa Young (Josephine Langford) adlı bir üniversite birinci sınıf öğrencisi Hardin Scott (Hero Fiennes Tiffin) adlı gizemli bir gence âşık olur. İlk aşkın tutkusunu deneyimleyen iki genç, Hardin’in geçmişinden gelen karanlık bir sırla test edilecek ve ilişkileri farklı dönemeçlerden geçecektir.

    Şunu öncelikle belirtelim. After, romanda olduğu gibi genç yetişkin (young adult) yaş grubuna hitap eden bir “toxic romance” anlatısı. 365 Days (2020) ve To All the Boys I’ve Loved Before (2018–2021) gibi yapımların özelliklerini barındırıyor. Eğer bu yapımları takip etmeyi seviyorsanız After da tam size göre. Filmin sanatsal kalite bakımından çok büyük vaatler sunmadığı kesin. Ancak hem romanların hem de film serisinin ciddi sayıda hayranı da mevcut. Dolayısıyla bu serinin size göre olup olmadığına bu filmlere bakarak ya da ilk filmi izleyerek karar verebilirsiniz. 

    After We Collided (2020)

    İlk filmin başarısının ardından hızla çekilen ve bir yıl sonra seyirciyle buluşan devam filmi After We Collided (2020), ilk film gibi Anna Todd’un aynı adlı romanından uyarlanır. Todd'un bu kez filmin senaryosunda da imzası bulunur. Yönetmenlik koltuğunda ise Roger Kumble oturur. İkinci filmde de Tessa ve Hardin’in ilişkisini takip etmeye devam ederiz. İlk filmin sonunda ayrılan ikili bu filmde tekrar bir araya gelecek ve ilişkilerine ikinci bir şans verecektir. Genç yetişkin edebiyatının son dönem markalarından birisi olan After serisi, bu filmle birlikte başarısını sinemada da kalıcı hâle getirir. 

    After We Collided, ilk film gibi eleştirmenler tarafından toksik ilişkileri yücelttiği ve basit hikâyesi nedeniyle yine sert biçimde eleştirilir. Buna itiraz etmek de çok mümkün değil aslında. Gerçekten toksik bir ilişkiye tanıklık ediyoruz. Ancak bu, bu tarz anlatıları merak edemeyeceğimiz anlamına da gelmiyor. İlk filmi sevdiyseniz bu film de size beklediğinizi verecektir. Filmi Prime Video üzerinden izleyebildiğinizi de hatırlatalım.

    After We Fell (2021)

    Serinin üçüncü filmi After We Fell’de (2021) Tessa ve Hardin ikilisini hayatın yeni zorlukları beklemektedir. Çiftimiz bu kez Tessa’nın alkolik babasıyla bağ kurmaya çalışırken hayatın başka zorluklarıyla da karşı karşıya gelir. Tessa’nın iş sebebiyle farklı bir şehre taşınması ihtimali önemli bir sınava dönüşürken çift, mutluluğu başka insanlarda aradıktan sonra tekrar birbirlerini bulur. Üçüncü film de Anna Todd’un aynı adlı romanından uyarlamadır. 

    2021 yapımı bu filmle birlikte After serisi artık kültürel bir fenomene dönüşmüştür ve günümüz kültür üretimi açısından da ilginç bir örnek olarak popüler edebiyat ve sinema tarihine geçer. Serinin başrol oyuncuları Josephine Langford ve Hero Fiennes Tiffin de artık dünya çapında bir şöhrete kavuşmuştur. Prime Video ve TOD üzerinden izleyebildiğiniz bu filmin kaliteli bir adım olup olmadığı bir tartışmalı ama buraya kadar geldiyseniz After serisi sizin için bir keyfe dönüşmüş demektir. Öte yandan bu seriyi hızlıca bitirmek istiyorsanız After We Fell’i atlayabilirsiniz. Zira kendi içerisinde bir döngüsü olan ve sonraki filmleri pek de etkilemeyen bir anlatı takip ediliyor burada. 

    After Ever Happy (2022)

    Serinin dördüncü filmi After Ever Happy’de (2022) Tessa ve Hardin’in ilişkilerinde daha olgun bir aşamaya geçmesini izleriz. İkili birbirlerinin yaralarını ve zayıflıklarını deneyimleyerek öğrenir; zamanla birbirlerinden o kadar da farklı olmadıklarını keşfederler. Geçmişin yaraları ve bilhassa ailevi bağların izleri giderek daha görünür hâle gelir. İkilinin yaşadıkları ve geçen zamanla birlikte Tessa ve Hardin artık bir aile kurmayı düşünmeye başlamışlardır. Anna Todd’un romanlarını takip etmeye devam eden seri artık neredeyse seri üretime geçmiş ve her yıl bir After filmi izleyiciyle buluşmuştur. 

    After aslında dört filmlik bir seri olarak planlanmıştı. Zira Anna Todd’un romanları da esas olarak dört romandan oluşuyor. Dolayısıyla After Ever Happy’nin serinin son filmi olması bekleniyordu. Bu plan sonradan değişse de aslında After Ever Happy bir tür kapanış filmi. Karakterlerimizi daha olgun bir aşamada izliyoruz. Zaten finali de izleyince ne demek istediğimizi anlayacaksınız. Seriye başladıysanız yine Prime Video ve TOD üzerinden izleyebildiğiniz bu 95 dakikalık filmi de izlemenizi tavsiye ediyoruz. Zira yapımcılar öyle dememiş olsa da siz bunu final olarak düşünebilirsiniz. 

    After Everything (2023)

    Serinin şu ana dek seyirciyle buluşan son filmi After Everything’in (2023) yönetmenliğini de Castille Landon üstlenir. Landon bu kez filmin senaryosuna da imza atar ve seride ilk kez bir Anna Todd romanı doğrudan biçimde takip edilmez. Dolayısıyla ilk kez özgün senaryosu olan bir After filmi izleriz. Hardin ve Tessa çifti bu hikâyede yeni bir ayrılık yaşamıştır. Hardin artık başarılı bir yazardır ve hayatına devam etmeye çalışmaktadır. Bu amaçla Portekiz’e gider. Ancak hayat bir şekilde onu Tessa’ya geri getirecektir. 

    Sonradan, serinin başarısıyla plana aykırı olarak çekilen bu ek film aslında hayranlara yönelik üretilmiş bir yapım. Bu açıdan The Twilight Saga: Breaking Dawn – Part 2 (2012) ve Mamma Mia! Here We Go Again (2018) gibi yapımlara benzetebiliriz kendisini. Yani ana hikâyeye yeni bir şey pek katmıyor. Dolayısıyla kendinizi serinin bir hayranı olarak tanımlıyorsanız mutlaka bu film de size keyif verecektir. Aksi takdirde bu da atladığınız adımlardan biri olabilir. Öte yandan yapımcılar bu kârlı seriyi devam ettirmeye de kararlı gibi görünüyor. Zira sonrasında biri ikilinin hayatının öncesine odaklanacak, diğeri ise çiftin çocuklarının hayatını takip edecek iki farklı film projesi duyuruldu. 

    After serisi devam edecek mi?

    After serisinin After Everything’le birlikte sona ereceği düşünülüyordu ancak sonrasında yeni filmlerin seriye ekleneceği duyuruldu. Çıkan haberlere göre iki ayrı After filmi gelecekte seyirciyle buluşacak. Filmlerin ikisini de Castille Landon’ın yazıp yönetmesi bekleniyor. Filmlere dair detaylar tam olarak belli olmasa da bir filmin çiftin çocukları Emery ve Auden Scott’ın etrafında kurulması bekleniyor. Burada Tessa ve Hardin anne-baba olarak yer alacak ancak hikâyenin merkezinde olmayacaklar. Serinin yıldızları Tiffin ve Langford’un da bu projede yer alması beklenmiyor. Bir diğer devam filmi ise bizi ilk filmde yaşananların öncesine götürecek. Anna Todd’un Before adlı novellasına odaklanacak filmde Hardin’in Tessa’yla tanışmadan önceki hayatını ve sorunlu aile yaşantısını takip edeceğiz gibi görünüyor. 

  • Tüm Zamanların En İyi Body Horror Filmlerini Çevrimiçi İzleyin

    Tüm Zamanların En İyi Body Horror Filmlerini Çevrimiçi İzleyin

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    2024 sinema gündemine adeta bir bomba gibi düşen The Substance’ın (2024) yakaladığı başarı sonrası, sinema tarihinin en ayrıksı türlerinden body horror’ın (beden korkusu) sevilen örnekleri de bir kez daha revaçta. Body horror, korku türünün belki izlemesi en rahatsız edici ama bir yandan da en heyecanlı ve merak uyandırıcı alt türlerinden biri. 

    Listemizde hem klasiklerden hem de güncel örneklerden on farklı body horror filmini en kötüden en iyiye sıraladık. Kimi zaman ahlaki olarak haksız bulduğunuz karakterleri bile soluksuz takip edeceğiniz bu on filmi izlerken, sürekli diken üstünde ve “tetikte” bir sinema deneyimi yaşayacaksınız. Listemizi oluştururken belirli bir rahatsız edicilik seviyesinin üstünde filmler seçmeye çalıştık. Sıralamayı yaparken ise hem prodüksiyon ve özel efekt kalitesine, hem de filmin korkutma ve iğrendirme dışında insan bedenine ve ruhuna dair özgün bir sözü olup olmadığına baktık. Yalnız baştan uyaralım, pek çok sahnede gözlerinizi kapatmak zorunda kalabilirsiniz, olası yan etkiler ise kabus dolu birkaç gece ve bir süre bedeninize yabancılaşma… Sinemada farklı deneyimler yaşamayı seviyorsanız ve “şok olmak” istiyorsanız, bu filmler sizin için biçilmiş kaftan.   

    Annihilation (2018)

    Listemizin onuncu sırasında yakın dönemden tuhaf bir döppelganger hikâyesi var: Alex Garland imzalı korku-bilimkurgu filmi Annihilation (2019). Uzaylı bir “ışının” etkisi altına girmiş bir bölgeye gönderilen bir grup bilim insanını takip eden yapımda özellikle Tarkovski klasiği Stalker’dan (1979) esintiler bulmak mümkün. Beden, kimlik ve varoluş üzerine cevaplanması zor sorular soran yapım, türün düşünsel ve “entellektüel” tarafı kasıtlı olarak yüksek tutulmuş bir örneği… “Elevated horror” kategorisine de dahil edebiliriz bu anlamda filmi… Film özellikle uzaylı ışının, bitkilerden hayvanlara ve insanlara tüm canlı varlıkların DNA’sını bozduğu ve bedenlerini deforme ettiği bölgenin detaylı (ve tüyler ürpertici) tasarımıyla hafızalarınıza kazınacak. Filmi listemizdeki de yer verdiğimiz diğer iki body horror örneği Alien ve The Thing’le birlikte de düşünmek mümkün. Üç filmde de sıradışı bir uzaylının istilasıyla bedenleri deforme olan bir grup araştırmacıyı izliyoruz. 

    Titane (2021)

    Listemizin dokuzuncu sırasında Fransız sinemasının genç yeteneklerinden Julia Ducournau’nun Altın Palmiyeli ikinci uzun metrajı Titane (2021) var. Küçükken geçirdiği bir kaza sonrası kafatasında titanyumdan yapılmış bir plaka taşıyan Alexia’ya odaklanan film, özellikle yine “mekanik bir erotizm” hikâyesi olan Crash (1996) gibi Cronenberg klasiklerinden esintiler taşıyan, dört başı mamur bir body horror filmi. Yönetmenin, izleyiciyi karaktere “göbek bağıyla” bağlamayı hedeflediğini söylediği Titane, ahlaki olarak özdeşleşmenin fazlasıyla zor bir karakterle adeta sınıyor sizi. Filmi izlerken kendinizi kimi zaman bu psikopatik özelliklere sahip karakterle “bedensel bir empati” kurarken bulursanız, özellikle de vücudunun zarar gördüğü kısımlarda gözlerinizi kapatmak zorunda kalırsanız şaşırmayın.  

    Under the Skin (2013)

    Auschwitz toplama kampını yöneten bir Nazi subayı ve ailesine odaklanan son filmi The Zone of Interest (2023) ile büyük ses getiren Jonathan Glazer’ın bir önceki filmi Under the Skin (2013), mütevazı prodüksiyonuyla başrolünde “dünyanın en çok kazanan kadın starı” Scarlett Johansson’ın yer almasını beklemediğimiz  bir korku-bilimkurgu. Genç bir kadının bedenini istila etmiş olan ve erkekleri avlayan tuhaf bir uzaylı “femme-fatale”i anlatan filmi listemizdeki ya da korku sinema tarihindeki herhangi bir filme benzetmek pek mümkün değil. Filmde biraz David Lynch’in kayıp otobanlarından, biraz da Kill Bill (2003) tarzı rape-revenge türünden izler bulmak mümkün. Çoğu filmde erkek yönetmenler tarafından arzu nesnesi olarak konumlandırılan Johansson’u bir tür “uzaylı seri katil” olarak izlerken kafanız oldukça karışabilir. Bu anlamda Glazer’ı cast seçimi için özellikle kutlamak gerek. Benzer bir deneyim için, listemizde de yer verdiğimiz yönetmenlerden Claire Denis imzalı High Life’ı (2018) öneririz. 

    Trouble Every Day (2001)

    Listemize “arthouse” kanalından daha farklı bir örnekle devam ediyoruz. “Fransız Yeni Aşırılığı"yla ilişkilendirilen en özgün isimlerinden Claire Denis imzalı Trouble Every Day (2001), yamyamlıktan zevk alan ve bu şekilde cinsel doyum elde eden bir kadın ve onu toplumdan gizleyen kocasına odaklanır. Cüretkâr sahneleri, kan ve şiddet dolu anlatısı ve uçlarda gezinen karakterleriyle listemizde “gözlerinize en fazla inamayacağınız” filmin Trouble Every Day olduğunu söyleyebiliriz. Cinsellik ve şiddet arasındaki ince çizgi üzerinde gezinen yapım, belki de fazlasıyla gündelik ve tanıdık mekanlarda geçtiğinden sizi listemizdeki diğer yapımlardan daha fazla rahatsız edebilir. Ama eğer sinemada sınırlarınızı zorlamayı seviyorsanız ve şiddetle cinsellik arasındaki bağı keşfe çıkmak isterseniz, Trouble Every Day’in yanında Cronenberg’den Crash (1996) ve yine Ducarnou’dan Raw (2016) filmini tavsiye ederiz. 

    Akira (1988)

    Listemiz, body horror için en elverişli türlerden biri olan animelerden bir örnek olmadan eksik kalırdı. Altıncı sıramızda, tüm zamanların en sevilen anime klasiklerinden ve bir kaza sonrası telekinetik yetiler kazanan bir ergenin hikâyesine odaklanan Akira (1988) var. Japon manga ve anime geleneğinin robot, siborg ya da androidlere ve diğer insan-makine karışımı varlıklara odaklanan mecha türüne hakimseniz, Akira’yı, tıpkı Cronenberg imzalı The Fly (19gibi ergenlik metaforu olarak görmek mümkün. Ergenlik üzerine izleyebileceğiniz en “gerçekçi” filmlerden biri olan Akira, bu dönemi adeta bedensel bir “canavarlaşma” olarak ele alır. Şehrin kaosuyla yıkımını ve Tetsuo’nun bedensel dönüşümünü büyük bir ustalıkla perdeye taşır, 88 yılına göre animasyon kalitesi ve görsel hayalgücü müthiş bir filmdir bu anlamda. Akira’nın kendine has kaotik ve robotik dünyasına girebilirseniz, daha da karmaşık ve kötümser bir gelecek hayali sunan bir başka anime klasiği Ghost in the Shell’i (1995) izlemenizi öneririz. 

    The Thing (1982)

    Body horror’ın olmazsa olmaz bir başka yönetmeni, korku sinemasının ustalarından John Carpenter imzalı The Thing (1982), listemizin beşinci sırasına yerleşiyor. Antarktika’da geçen film, bu beyaz, cansız ve soğuk coğrafyadan beklenmeyecek denli kan ve dehşet dolu bir hikâye anlatır. Kendini yıllar boyunca buzulların içinde gizlemiş parazit bir uzaylının saldırdığı bir grup bilim insanına odaklanan yapım, görünmez bir düşman temasıyla sıradışı bir korku salar içimize: Ya düşman aramızdan biriyse? Filmi bir diğer beden korkusu klasiği Invasion of the Body Snatchers'la (1978) kardeş olarak düşünmek mümkün. İşgal edilen bedenler, sürekli bir şüphe ve paranoya hali… Filmi izlerken her karakterden şüphelenecek, bir dedektif gibi ekranı tarayacaksınız. Gözünüzün önünde en tanıdık olan tuhaflaşırken Carpenter’ın büyük hayranı olduğu H. P. Lovecraft’ın “kozmik korku” evreninden de izler bulabilirsiniz. Filmi sevenlere, Carpenter’ın Lovecraft uyarlaması In the Mouth of Madness’ı (1994) öneririz.

    The Exorcist (1973)

    Dördüncü sıramızda tüm zamanların en çarpıcı (ve “iğrenç”) korku filmlerinden The Exorcist (1973) var. Şeytanın ele geçirdiği 12 yaşındaki bir kız çocuğu (Regan) ve onu kurtarmaya çalışan annesine odaklanan yapım, şeytan istilası filmlerinin de öncülerinden. Film için daha ziyade body horror ögeleri içeriyor demek daha doğru. Zira küçük kızın şeytana dönüştüğü sahnelerde insan bedeninin sınırlarını keşfediyoruz âdeta… Tersine yürümeler, ağızdan çıkan yeşil sıvılar, kan çanağı gözler… Eğer internette biraz dolaşırsanız, film gösterime girdiğinde seyircilerin filmden sonraki tepkilerini fazlasıyla ilginç bulabilirsiniz çünkü The Exorcist, film esnasında bayılanlar nedeniyle efsanelemişti. Hatta filmin Türkiye’de Metin Erksan tarafından çekilen ve Yeşilçam standartlarında hiç de fena olmayan Şeytan (1974) isimli bir yeniden çevrimi var. Şeytan istilası filmlerine bir yerinden başlamak isteyenler, bu filmi kaçırmasın… Ardından The Exorcism of Emily Rose (2025) ve The Conjuring (2013) gibi daha sert örneklerle devam edebilirsiniz. 

    Alien (1979)

    Listemizin zirvesine yaklaşırken klasiklerden devam ediyor ve bu sefer uzayda karanlık, ıslak ve yapış yapış bir maceraya atılıyoruz. Üçüncü sıramızda Ridley Scott’un daha sonradan uzun soluklu bir seriye dönüşecek olan korku-bilimkurgu klasiği Alien (1979) var. Uzaylı bir yaratığın istilasına uğrayan bir gruba odaklanan yapım, yapışkan ve ıslak bedeni, keskin dişleri ve hem yumurtaya hem de fallik bir nesneye benzeyen kafasıyla seyirciye sonsuz bir çağrışım alanı açan bu cinsiyetsiz yaratıkla çıkar karşımıza. Bu yaratığa baktığınızda, insanlığın doğuma ve ölüme dair tüm arzu ve korkularını bir vücutta görür gibi olursunuz. 

    Uzun, karanlık kanalları ve tünelleriyle insanda klostrofobik bir his uyandıran film ilerledikçe “uzayda mıyız yoksa yeraltında mı?” diye sormanıza neden olan gemi Nostromo ise, gelecekten değil de geçmişin dehlizlerinden fırlamış gibidir. Bildiğiniz bilimkurgu filmlerine hiç benzemeyen, “gözün gözü görmediği” Alien’da Scott, Kubrick’in 2001: A Space Odyssey’indekine (1968) tamamen zıt bir gelecek tahayyül etmiştir: Kirli, karanlık ve umut vadetmeyen, bilimkurgu ve korkuyu birleştiren, insanlığın geleceğine dair size tokat gibi çarpan yapımlardan hoşlanıyorsanız, Alien’la birlikte listemizde de yer alan Annihilation’a ve yine Scott imzalı Blade Runner’a (1982) bir göz atabilirsiniz.

    Eraserhead (1977)

    Listemizin ikinci sırasında, yakın zamanda kaybettiğimiz, sinema tarihinin usta yönetmenlerinden David Lynch’in ilk uzun metrajı olan Eraserhead (1977) var. Aslında filmi doğrudan bir türle tanımlamak çok zor, çünkü her Lynch işi gibi türler ve hikâyeler ötesi, neredeyse “doğaüstü” bir dünyası var filmin. Belki de tam da bu yüzden listemizin ikinci sırasında olmayı hak ediyor… Body horror çekmek için çekilmemiş, Lynch’ın rüyalarından ve bilinçdışından doğmuş, bedene ve ruha dair fazlasıyla “gerçek” bir film çünkü Eraserhead. Filmde tuhaf ve alışılmadık bir bebek sahibi olan Henry Spencer’ı izliyoruz. Lynch’in nasıl yapıldığını büyük bir sır olarak sakladığı ve solucan şeklinde bir uzaylıyı andıran bedeniyle akıllara kazınan bu küçük yaratık-bebek, listemizde de yer verdiğimiz bir başka body horror klasiği Alien filmindeki yaratığın bir yavrusu gibi. 

    Lynch’in Eraserhead için ailesine “lütfen bu filmi izlemeyin ve bu filmi çektiğimi kimseye söylemeyin” diye not düştüğünü de ekleyelim. Filmin, listemizdeki en “kriptik” ve muğlak film olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Lynch sineması standartlarında bile anlamakta zorlanacağınız fakat bittikten sonra uzun süre aklınızdan çıkmayacak bir film Eraserhead. Eğer hızınızı alamayıp biraz daha “uçmak” isterseniz, yönetmenin bir diğer zor filmi Inland Empire’ı (2006) ve yine Lynch’ten ters köşe bir body horror örneği The Elephant Man’i (1980) önerelim. 

    Videodrome (1983)

    Listemizin zirvesinde, türün “yaratıcısı” diyebileceğimiz, 80’lerden bugüne beden korkusunun en ikonik örneklerini üreten David Cronenberg imzalı Videodrome (1983) var. Kendini büyük bir komplonun içinde bulan televizyoncu Max Renn’e odaklanan bu tuhaf film, dijitalleşmenin yavaş yavaş ivmelendiği, televizyonun ve video kasetin medya kültürünü derinden etkilediği seksenlerin ruhunu taşıyor. Üstelik günümüzdeki pek çok kötü kopya body horror’ın tersine, Cronenberg bedenleri özel efektlerle değil, çoğunlukla “organik olarak” deforme etmişti bu filminde. (Max’in video kaseti karnına soktuğu ve onunla adeta bir olduğu meşhur sahneyi bilmeyen var mıdır?) Listemizde izlemesi en zor filmlerden birinin Videodrome olduğu konusunda uyaralım… Ama teknoloji ve insan bedenine dair söyledikleriyle türün “felsefesine” en sağlam şekilde kafa yoran film de yine bu Cronenberg klasiği… Eğer filmin içine girebilirseniz, yönetmenin The Fly (1986), Existenz (1999), Naked Lunch (1991) ve Dead Ringers (1988) filmlerini de “şiddetle” öneririz. 

  • En İyi 10 Stephen King Uyarlaması

    En İyi 10 Stephen King Uyarlaması

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    Senenin merakla filmlerinden, Mike Flanagan’ın Stephen King’in novellasından uyarladığı The Life of Chuck (2025) sonunda vizyonda. King’den beklemediğimiz denli aydınlık ve umut dolu bir hikâye anlatıyor film. Ancak filmin bu anlamda beyazperdedeki King uyarlamaları arasında bir istisna olduğunu söylemek gerek. Listemizde yazarın roman ve hikâlerinden uyarlanan en çarpıcı on yapımı derledik. 

    Çoğunu muhtemelen izlemiş olduğunuz bu yapımların bazılarının King uyarlaması olduğunu öğrenmek sizi biraz şaşırtabilir… King’in etkileyici, bazen ilham verici bazense tüyler ürpertici hikâyeleri, yalnızca korku sinemasının değil, 90’lar Hollywood klasiklerinin “ruhunun” da kilometra taşlarından. Listemizde on farklı uyarlamayı prodüksiyon kalitesi, yönetmenlik becerileri ve orijinal hikâyenin ruhunu koruyup korumadığına göre sıraladık. Yazarın “sinema tarihine” şöyle bir bakmak için listemize mutlaka bir göz atın deriz.  

    1922 (2017)

    Onuncu sıramızda listemize girecek kadar iyi, fakat son sırada olmayı hak edecek kadar da zayıf bir uyarlama olan 1922 (2017) var. Öncelikle filmin King’in 2010 tarihli novellasına fazlasıyla sadık kaldığını belirtelim, hatta film listemizdeki en “aslına uygun” uyarlamalardan biri. Bu anlamda orijinal hikâyenin hayranlarını tatmin edecektir. Öte yandan filmin psikolojik gerilimi tırmandıran temposu, kimi izleyicilerimiz için biraz yavaş kalabilir. King’in bir kez daha kahramanını içindeki karanlıkla karşı karşıya getirdiği film, kırsalda geçen gotik korku öykülerini seviyorsanız sizin için ideal bir seçim olacaktır. Üstüne Amerikan kırsallarında bir başka “kabus” daha izlemek isterseniz, Tobe Hooper klasiği Texas Chainsaw Massacre’ı (1974) öneririz. 

    Doctor Sleep (2019)

    King’in en sevmediği uyarlama olarak tarihe geçen The Shining’in devamı niteliğindeki Doctor Sleep (2019), son dönemdeki korku işleriyle ve King uyarlamalarıyla sıkça duyduğumuz ve The Life of Chuck’ın da yönetmenliğini üstlenen bir isme ait: Mike Flanagan. Flanagan’ın korku trükleri ve yönetmenlik zanaati konusunda iyi iş çıkardığını söyleyebiliriz. En azından King’in romanlarını günümüzün estetiğiyle uyarlamakta fena olmayan bir iş çıkarıyor. Ancak Kubrick’in The Shining’inin hayranları, ne King’in hikâyesinden ne de Flanagan’ın uyarlamasından beklediğini bulacak, hatta hayal kırıklığına uğrayacaktır. The Shining’deki küçük çocuğun yetişkinlik hikâyesini tuhaf bir vampir kültü anlatısıyla birleştiren yapım, King’in en zayıf romanlarından biri. Yine de yalnızca The Shining’i anmak için bile izlenebilir. 

    The Monkey (2025)

    Sekizinci sıramızda bu sene izlediğimiz bir kara komedi/korku var var: The Monkey (2025). King’in bir kısa öyküsünden uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda ise ilginç bir isim var: ”İlk gayriresmi slasher”, Hitchcock klasiği Psycho’nun (1960) ünlü katili Anthony Perkins’ın oğlu Oz Perkins. Yönetmenin bu kısa öyküden yeterince iyi bir iş çıkardığını söyleyebiliriz. Özellikle de sinemanın Chuckie ve Anabelle gibi “korku oyuncaklarını” seviyorsanız, tersine dönmüş lanetli bir oyuncak maymuna odaklanan filmi seveceksiniz. Filmin listemizde biraz daha gerilerde yer almasının sebebi ise, tüm görsel marifetleri ve kaliteli prodüksiyonuna rağmen filmin 90’lar uyarlamalarının o “kirli” havasına pek yaklaşamaması. Yine de filmin son yıllardaki nadir başarılı King uyarlamalarından biri olduğunu söyleyebiliriz.  

    Pet Semetary (1989)

    Listemizin yedinci sırasında, görece iyi bir uyarlama olsa da aslında King’in romanının etkileyici hikâyesi sebebiyle öne çıkan bir film var, Pet Semetary (1989). Ölümü doğal bir döngü olarak kabullenememenin sonucunu, olabildiğince tüyler ürpertici bir “hayvan mezarlığı” hikâyesiyle anlatan yapım, klasik bir King hikâyesi. Beyaz, erkek karakterin ailesine ve hayatına dair kontrolünün elinden kaymasıyla yaşadığı trajedi ve büyük bir trajik hata olarak kibir filmin temelini oluşturuyor. Film, listemizdeki uyarlamalar arasında en çok grafik sahneye sahip yapımlardan biri. Bu nedenle eğer King’in daha psikolojik gerilim türündeki öykülerini terci ediyorsanız, korku ve gore tarafı daha güçlü olan Pet Semetary’yi önermiyoruz. Ancak yazarın Carrie ve The Shining gibi daha kanlı öykülerini seviyorsanız, Pet Semetary sizin için biçilmiş kaftan. 

    The Green Mile (1999)

    Listemizin altıncı sırasında yine “bu da mı Stephen King”miş diyeceğimiz kadar popüler bir doksanlar klasiği var: The Green Mile (1999). The Shawshank Redemption gibi bir yanlış esaret hikâyesi anlatan film, pek çok romanında olduğu gibi bir kez daha doğaüstü öğeleri yalnızca korku değil, umut da yaratmak için kullanan etkileyici bir hikâye anlatıyordu. Listemizdeki uyarlamaları daha umutlu ve daha karanlık olarak diye iki kategoriye ayıracak olursak, The Green Mile’ın yine The Shawshank Redemption’la birlikte ilk kategorinin başını çektiğini söyleyebiliriz. 2000’lerde muhtemelen televizyonda denk geldiğiniz bir diğer Hollywood epiği olan film, şiddet ve istismar sahneleriyle fazlasıyla rahatsız edici bir tona da sahip. Dolayısıyla umut dediysek, bunun King standartlarında bir iyimserlik olduğunu da ekleyelim…

    The Shawshank Redemption (1994)

    Listemizin beşinci sırasında IMDb’nin tüm zamanların en sevilen filmleri sıralamasındaki birinciliğini asla kaybetmeyen The Shawshank Redemption (1994) var. Elbette filmin beşinci sırada olması, yalnızca King uyarlamaları arasındaki yerine dair bir gösterge... Hollywood’un altın çağlarından 90’ların belki en epik ve etkileyici yapımlarından biri olan film, King’in yazınındaki önemli bir damarı temsil ediyor aslında: Tüm karanlığa rağmen umudunu kaybetmeden iradesini elinde tutan birey, Amerikan ruhu, Amerikan rüyası… Amerikan sinemasının, bireyin iradesine ve kahramanın yolculuğuna dair söylediği her şeyin ideal bir özeti gibi bu film. Filmi izlememiş olanlarımız azdır diye tahmin ediyoruz, bu nedenle belki filmi yeniden, fakat bu sefer bir “King uyarlaması” gözüyle izlemek ilginç olacaktır. Belki sonrasında dönemin Dead Poets Society (1989), The Truman Show (1998) ve Forrest Gump (1994) gibi benzer Hollywood klasiklerinden biriyle nostaljik bir double-feature bile yapılabilir… 

    Misery (1990)

    King’in Türkçe’ye “Sadist” olarak çevrilen romanının uyarlaması Misery (1990), isminden de belli olduğu üzere listemizdeki psikolojik olarak en zorlayıcı film. Hayranı olduğu bir yazarı esir tutan saplantılı bir kadını oynayan Kathy Bates, film hafızalara kazınacak bir performans sergilemiş, görece fena olmayan bir uyarlamayı oyunculuğuyla en iyi King uyarlamalarından biri haline getirmişti. King’in romanları, çoğunlukla psikolojik öğeleri doğaüstü korkuyla birleştirir. Bu sayede katil palyaçoları, perili otelleri, hayvan mezarlıklarını karakterlerinin iç dünyasını açıklamak için kullanır aslında. Burada ise yazarın çoğu romanından farklı olarak hiçbir fantastik veya doğaüstü öğeye rastlamıyoruz, çıplak ve kan dondurucu bir psikolojik gerilim var karşımızda. Misery gibi sadizm dozu yüksek “stalker” ya da saplantılı hayran hikâyelerini seviyorsanız, yine aynı dönemin klasiklerinden Fatal Attraction (1987), The Bodyguard (1992) ve Cape Fear’ı (1991) öneririz. 

    It (1990)

    Listemizin üçüncü sırasında çocukların korkulu rüyası, katil palyaço öyküsü It (1990) var. Listemize romanın yeni uyarlaması It (2017) yerine, eski uyarlamasını dahil ettik. Bunun asıl sebebi, Stephen King isminin 80’li ve 90’lı yıllar ve o dönemin görsel dokusuyla artık özdeşleşmiş olması. Listemizde yeni dönemden de yapımlar var, fakat yazarın hikâyelerinin bugünün dijital estetiğine pek uymadığını itiraf edelim… 90’larda iki bölümlük bir dizi halinde çekilen It de, kanların daha parlak ve plastik olduğu, özel efektler yerine korkutucu kostümlerin olduğu daha “analog” korku imgeleriyle bezeli. Son uyarlamada palyaço rolünde Bill Skarsgård da fena bir iş çıkarmıyor, fakat Tim Curry’nin o kocaman gözleri ve tüyler ürpertici devasa gülümsemesini kim unutabilir? Filmin konusuna bakarsanız, hikâyenin bir grup çocuk karakteri merkezine aldığını göreceksiniz. Başrolde çocukların olması sakın sizi yanıltmasın, film gerçek çocuklara yalnızca gerçek kabuslar verecektir… Bu anlamda filmi The Omen (1976), Poltergeist (1982) ve New Nightmare (1994) gibi “çocuklu” korkularla birlikte anmak mümkün. King’in elinden çıkan “büyüme hikâyesi” de ancak böyle olur diyoruz ve listemize bir başka ergenlik hikâyesi olan Carrie’yle devam ediyoruz.  

    Carrie (1976)

    Listemizin ikinci sırasına, sinema tarihinin en “kanlı” filmlerinden, Brian De Palma klasiği Carrie (1976) yerleşiyor. Temelde bir ergenlik öyküsü anlatan film, meşhur kanlı balo sahnesiyle hafızalara kazınmıştı. Son olarak The Substance’ın (2024) finalinde bariz bir gönderme yaptığı bu sahne, filmi Suspiria (1977) ve Deep Red (1975) gibi kanlı giallo klasikleriyle birlikte anmamıza sebep olacak kadar vahşi. Eğer romanı okuduysanız, aynı politik/kültürel derinliği filmden beklemeyin deriz. Pek çok King romanı gibi, Carrie de içerisindeki korku imgeleri üzerinden uyarlanmış bir film. Filmin bu okumalara yönelmemesi, daha bedensel ve sembolik bir yerde kalması ve anlatmaktan çok hissettirmeye odaklanması, onu romandan ayrıştıran ve iyi bir uyarlama yapan asıl tarafı. Eğer hikâye ilginizi çekerse, çok da parlak olmayan devam filmi The Rage: Carrie 2 (1999) ve Carrie’ye (2002) bir göz atın deriz. 

    The Shining (1980)

    Listemizin zirvesine ise King’in en sevmediği uyarlaması, Stanley Kubrick imzalı The Shining (1980) var. Baltayla kapı kırmadan hayalet ikizlere, asansörden boşalan kan selinden karla kaplı ölüm labirentine, her sahnesiyle ikonik bir film The Shining. Jack Nicholson’ın o tüyler ürpertici gülümsemesinin adeta hafızalarımıza kazındığı film, King’in romanını King’in hayal ettiğinden çok daha korkunç hale getiriyor. King’in en büyük itirazlarından biri de, Nicholson’ın karakterinin fazla canavarca temsil edilmesi. Kitabı okuduysanız, gerçekten de karakterin iç dünyasının çok daha zengin ve karmaşık olduğunu göreceksiniz, özellikle de filmdeki “delilik” meselesini çok daha psikolojik bir yerden ele alıyor King. Öte yandan The Shining’in yapılmış en iyi kitap uyarlamalarından biri olduğu su götürmez. Bunun en büyük nedeni de, Kubrick’in King’i başlangıç noktası alması ve üstüne kocaman harflerle imza atması. Roman ve film olan The Shining, iki ayrı deneyim kısacası. Filmdeki küçük çocuğa ne olduğunu merak ediyorsanız, listemizde de yer verdiğimiz ve King’in devam romanının uyarlaması Dr. Sleep’i öneririz. Nicholson’un “deliliklerine” doyamayanlar içinse, hem oyuncunun Joker rolünde döktürdüğü Batman’i (1989) hem de One Flew Over The Cuckoo's Nest’i (1975) öneririz. 

  • Bad Boys Serisini İzleme Rehberi

    Bad Boys Serisini İzleme Rehberi

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    Bilhassa 2000’li yıllardan itibaren çok yaygınlaşan ve benzer örnekleri art arda seyirciyle buluşan aksiyon komedilerinden Bad Boys serisi bu türün başarılı örneklerinden. Miami Polis Teşkilatı’nda görev yapan iki polisin maceralarını takip ettiğimiz serinin başrollerinde Will Smith ve Martin Lawrence yer alıyor. 

    Özellikle ilk iki filmiyle dünya çapında başarı yakalayan serinin bu filmlerinin yönetmenlik koltuğunda Michael Bay otururken serinin başarısı devam filmleri, bir televizyon dizisi ve bir video oyunuyla devam etti. JustWatch editörlerinin hazırladığı bu rehberle Bad Boys evreninin tarihine kısa bir bakış atıyor, karakterlerin özelliklerinden filmlerin gişe başarısına pek çok farklı noktaya değiniyor ve Bad Boys yapımlarını Türkiye’de hangi platformlardan izleyebileceğinize dair yönlendirmeler sunuyoruz. Filmler birbiriyle bağlantılı unsurlar taşıdığından kronolojik sırayla, yapım yıllarına göre izlemek en mantıklı seçenek olacaktır. Biz de rehberimizde bu sırayla ilerliyoruz. 

    Bad Boys (1995)

    Bad Boys serisi 1995 yılında gösterime giren ve yönetmenlik koltuğunda Michael Bay’in oturduğu Bad Boys’la seyirciye sunulur ilk olarak. Will Smith ve Martin Lawrence’ın hayat verdiği narkotik polisleri Mike Lowrey ve Marcus Burnett’ın maceralarını takip ettiğimiz bu ilk filmde ikilinin 100 milyon dolarlık bir uyuşturucu kaçakçılığı vakasını çözmesini izliyoruz. Ortaklıklarının yanı sıra aynı zamanda iki eski dost olan Mike ve Marcus’un aralarındaki iş ve arkadaşlık kimyasının filmin esas gücü olduğunu söylemek mümkün. Michael Bay’in sonradan açıkladığına göre filmin çekimleri sırasında epey bir doğaçlama diyaloğun kullanılması gibi detaylar da bu kimyayı destekler nitelikte. 

    90’ların çetin gişe savaşları döneminde büyük başarı elde eden Bad Boys, daha önce pek çok başarılı örneğini gördüğümüz aksiyon komedisi ve buddy-cop türündeki filmlere bir yenisini ekliyor. Lethal Weapon (1987), Rush Hour (1988) ve Tango & Cash (1989) gibi filmleri seviyorsanız Bad Boys’u da mutlaka izlemelisiniz. TV+ üzerinden izleyebileceğiniz film 2 saatlik süresiyle size keyifli bir akşam sunabilecek bir seçenek. 

    Bad Boys II (2003)

    Bad Boys’un gişedeki başarısının ardından yapımına başlanan devam filmi Bad Boys II (2003), ilk filmden sekiz yıl sonra seyircisiyle buluşur. Başrollerdeki Will Smith ve Martin Lawrence’ın yanı sıra yönetmen Michael Bay’in de geri döndüğü devam filminde kahramanlarımız Mike ve Marcus’un bu kez Miami’ye uzanan uyuşturucu zincirini bozmaya çalışmalarını izleriz. 

    İlk filmi sevdiyseniz kesinlikle bu filmi de izlemelisiniz. Zira Bad Boys’un yarattığı eğlenceli polisiye dünya burada da devam ediyor. Filmin çok derinlikli bir öykü anlattığını ya da çığır açan bir yapım olduğunu iddia etmek elbette mümkün değil. Ancak bu tür filmleri sevenlerin keyifli vakit geçirmesini de sağlayabilecek bir film bu. Miami Vice (2006) ve Brooklyn Nine-Nine (2013–2021) gibi yapımların eğlenceli polis dünyasını bu devam filminde de bulacaksınız. Filmin TV+ üzerinden izlenebildiğini de not düşelim. 

    Bad Boys for Life (2020)

    Bad Boys II o yılın en çok izlenen on filminden birisi olunca aynı ekibin hızla yeni devam filmlerini vizyona sokması beklenir elbette. Ancak iptal edilen ve ertelenen devam filmlerinin ardından serinin hayranları yeni filmi izlemek için 2020 yılına kadar beklemek durumunda kalacaktır. Serinin yıllar sonra gelen üçüncü filmi Bad Boys for Life’ta (2020) kahramanlarımız Mike’ın geçmişine de bağlanan bir grup cinayetin peşine düşer. Üçüncü film, on yedi yıllık beklentinin de ardından serinin en fazla gişe başarısı elde eden filmi olur. 

    Bad Boys for Life, çok sevilen bir serinin yıllar sonra yeniden seyirciyle buluşması anlamını taşıyordu. Dolayısıyla nostalji hissinin yoğun olduğu, keyifli de bir yapım. Serinin ilk iki filmini sevenler bu filmden de mutlaka keyif alacaktır. Will Smith ve Martin Lawrence’ın uyumu burada iyice zirveye çıkıyor. Ayrıca yönetmen değişimi de seriye daha olgun ve dinamik bir yaklaşım ortaya koyuyor. Ancak ilk filmlerden pek keyif almadıysanız bu filmi atlayabilirsiniz. Filmin Prime Video ve TOD üzerinden izlenebildiğini de ekleyelim. 

    Bad Boys: Ride or Die (2024)

    Üçüncü film Bad Boys for Life’ın başarısının ardından dördüncü film Bad Boys: Ride or Die’ın (2024) hazırlıklarına hemen başlanır fakat 2022’deki Oscar ödülleri sırasında Will Smith’in sahneye atlayıp sunucu Chris Rock’ı tokatlaması olayından sonra Bad Boys: Ride or Die’ın prodüksiyonu bir miktar ertelenir. Filmin seyirciyle buluşması da 2024 yılında gerçekleşir. Smith ve Lawrence’ın yanı sıra bir önceki filmin yönetmenleri Adil El Arbi ve Bilall Fallah’ın da yer aldığı filmde ikilimiz bu kez eski amirleri Conrad Howard’ın adını temize çıkarmak için bir uğraşa girerler. 

    Muhtemelen Will Smith’in saygınlığının zarar görmesi sebebiyle de tanıtımına agresif bir çaba harcansa da Bad Boys: Ride or Die beklentilerinizi pek karşılamayabilir. Karakterlerin uyumu ve bazı nostaljik espriler pozitif yanları sayılabilir ama film özellikle hikâyenin basitliği ve asla derinleşemeyen anlatısı sebebiyle serinin diğer filmlerinin epey altında bir kaliteye sahip. Bu eksikleri kapatmak için dozu yükseltilen aksiyon sahneleri ve bazı yan hikâyeler de bu yüzeyselliği iyice ortaya çıkarıyor. İzlemeseniz de olabilecek filmlerden birisi kesinlikle. 

    L.A.'s Finest (2019-2020)

    Bad Boys serisinin beşinci filminin yapılıp yapılmayacağına dair kesin bir bilgi henüz mevcut değil. Ancak Bad Boys evrenine yapılmış ek bir katkı olan spin-off dizisi L.A.'s Finest (2019-2020) da serinin hayranlarına keyifli bir paralel öykü sunuyor. Bad Girls olarak da bilinen dizi, orijinal seride de yer alan Syd karakterinin etrafında şekilleniyor. Filmlerde Marcus’un kardeşi olarak izlediğimiz Syd’in Los Angeles Polis Teşkilatı’na tayin olmasını ve burada yaşadıklarını izliyoruz. Orijinal seride de Syd'e hayat veren Gabrielle Union’ı başrole taşıyan dizide Union’a Dedektif Nancy McKenna rolündeki Jessica Alba eşlik ediyor. 

    İlk sezondaki başarının ardından ikinci sezonu da yayınlanan dizi, sonrasında iptal edilse de Bad Boys evrenine kendine has bir katkı sağlıyor. Serinin son filmi beklentileri karşılamaktan uzak olsa da seriyi seviyorsanız bu dizi size daha çok keyif verebilir. Hem filmlere dair bazı bağlantılar kuruluyor hem de taze bir bakış getiriliyor. Bad Boys dünyasına uzaksanız keyif alabileceğinizi söylemek zor ama seriyi sevip devam etmek isteyenlerin beklentilerini karşılayabilecek bir dizi. 

  • Bütün Freaky Friday Filmlerini Sırayla İzleyin

    Bütün Freaky Friday Filmlerini Sırayla İzleyin

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    Gençlik filmleriyle ilgili en temel çatışma unsurlarından birisi yetişkinliğe yeni adım atan ergenlerle aileleri arasındaki gerilimlerdir. Çocuklar anne ya da babalarından farklı bir yaşamın asi hayallerini kurarken ebeveynler ise gençlere doğru yolu göstermenin sorumluluğuyla boğuşur. Peki bu roller bir günlüğüne değişirse ne olur? İlk olarak 1976 yılında, Mary Rodgers adlı çocuk kitabından uyarlanan ve pek çok devam filmi, yeniden yapım ve bir Broadway müzikaliyle yeni kuşaklara sunulan Freaky Friday bu sorudan yola çıkıyor. 

    Neredeyse elli yıldır seyircide karşılık bulan bu soru, ebeveyn ilişkilerinin geçen yıllar içerisinde nasıl değiştiğini gözlemlemek için de birebir fırsatlar sunuyor. Bu yıl içerisinde vizyona giren Freakier Friday bunu günümüze taşımış durumda. Bu vesileyle hazırladığımız rehberde Freaky Friday evrenine dalıyor ve yıllar içerisinde üretilen filmleri sırasıyla değerlendiriyoruz. Filmleri izlerken kronolojik bir sıra takip etmenin en mantıklı seçenek olduğunu da ekleyelim. Biz de listemizde bu sırayla ilerleyeceğiz. 

    Freaky Friday (1976)

    1972 yılında yayımlanan aynı adlı çocuk kitabından uyarlanan Freaky Friday (1976), hem eğlenceli hem de anne-çocuk ilişkilerine dair cevaplaması oldukça zor soruları sinemanın gündemine soktu. Kitabın yazarı Mary Rodgers’ın senaryosunu yazdığı, yönetmenliğini ise Gary Nelson’ın üstlendiği film ciddi biçimde başarı kazandı ve bu soruların geçerliliği de tasdiklenmiş oldu. Genç yaşta kazandığı şöhreti kariyeri boyunca sürdürecek Jodie Foster ve önceki kuşakların yıldızlarından Barbara Harris’in anne-kızı canlandırdığı bu hikâyede 13. Cuma yaşanan bir mucizeyle anne Ellen ve kızı Annabel aynı anda aynı şeyi dilemeleri sonrasında birbirlerinin bedenlerine geçiş yaparlar. 

    Freaky Friday filmlerine ilgi duyuyorsanız başlamanız gereken film kesinlikle bu. Zira birçok devam filmini mümkün kılan ve sinemaya özgün bir ses getiren bir filmle karşı karşıyayız. Listenin devamındaki maddelerde de bu filme sıklıkla referans vereceğiz. Hatta Freaky Friday yalnızca devam filmlerine değil, temasıyla birçok başka filme de ilham olmuş bir yapım. Switched (2020) ve The Hot Chick (2002) gibi body-swap filmlerinin Freaky Friday’in mirasını taşıdığını söyleyebiliriz. Filmi Disney+ üzerinden izleyebileceğinizi hatırlatalım.

    Summer Switch (1984)

    ABC Afterschool Specials adlı antolojik televizyon programının içerisinde yayınlanan Summer Switch (1984), Freaky Friday dünyasına bir çeşitleme getirir. İlk filmde hikâyenin ana unsurları olmayan baba Bill ve oğlu Benjamin, orijinal filmdekine benzer biçimde rolleri değişecektir. Özgün filmde olduğu gibi Mary Rodgers’ın aynı adlı kitabından uyarlanan senaryoya dayanan yapımın yönetmenliğini ise Ken Kwapis üstlenir. Freaky Friday filmleri aracılığıyla yıllar boyunca geçerliliğini koruyacak o temel soruyu bu kez erkek karakterler üzerinden yineleyen Summer Switch, orijinal Freaky Friday evrenini devam ettiren ilk yapım olarak dikkat çeker. 

    Summer Switch, hem Freaky Friday formülünü erkeklere uygulaması hem de keyifli bir seyir sunabilmesiyle izleme listenizin ikinci adımı olmayı hak ediyor. 46 dakikalık süresiyle hem sizi yormayacak hem de ilk filmin havasını biraz daha solumanızı mümkün kılacak. Bu ana fikir, ilerleyen dönemde pek çok farklı formata ve hikâyeye uygulandığından bu ilk devam filmini de izlemenizi kesinlikle tavsiye ediyoruz.

    A Billion for Boris (1984)

    Freaky Friday’in başarısının ardından gelen bir diğer devam filmi ise yine 1984 yılında seyirciyle buluşan A Billion for Boris (1984) olur. Aynı karakterleri bu kez bir başka mucizenin içerisine atan bu devam filmi de Freaky Friday ve Summer Switch gibi bir Mary Rodgers kitabından uyarlanır. Yönetmenliğini Alexander Grasshoff’un üstlendiği filmde kahramanlarımız bu kez eski bir televizyonun gelecekten haberler gösterdiğini keşfeder ve bu sıradışı olayı kendi çıkarları için kullanmaya çalışır. Farklı bir hikâye anlatsa da orijinal filmdeki gibi eğlenceli ve komik yollardan geçip öğretici sulara varmayı amaçlayan bir rota tutturan A Billion for Boris, Freaky Friday evrenini genişletme işlevine de sahip.

    A Billion for Boris, aynı karakterleri kullansa da farklı bir hikâye takip ettiğinden body-swap formülünden ayrılır. İsteğiniz bu türden filmleri takip etmekse bu filmi atlayabilirsiniz. Burada biraz daha Back to Future filmlerini hatırlatan bir hikâye anlatılıyor. Filmi izlerken Back to Future Part II’da (1989) Marty McFly’ın bulduğu spor almanağını hatırlamanız çok mümkün. 94 dakikalık süresiyle sizi çok yormayacak keyifli bir seçenek olabilir. Ancak atlamanız da size çok bir şey kaybettirmeyecektir. 

    Freaky Friday (1995)

    70’lerden itibaren her on yılda bir tekrar seyirciyle buluşacak olan Freaky Friday filmlerinin 90’lar versiyonu ise 1995 yılında bir televizyon filmi olarak gelir. Aynı orijinal film gibi bir Disney yapımı olan yeni Freaky Friday’de (1995) bu kez anne-kız rolünde Shelley Long ve Gaby Hoffmann’ı izleriz. 90’larda Disney’in ABC kanalı için hazırladığı yeniden yapım serisinin bir parçası olan film klasik hikâyeyi takip eder ve bir anne-kız bir günlüğüne bedenlerini değiştirir. Öte yandan özgün hikâyeye kıyasla bazı değişikliklere de gidilmiştir. Annabelle su kayağı yerine dalışla ilgilenir, Bill ise ilk filmdeki gibi Annabelle’in babası değil, Ellen’ın yeni sevgilisi olarak konumlanır. Dolayısıyla 70’lerdeki steril aile tablosunun biraz dışına çıkılmış ve bekâr bir annenin yaşadıkları öykünün merkezine konmuştur.

    Öte yandan bu 1995 versiyonu hem prodüksiyon kalitesinin düşüklüğü hem de tekrar hissiyle pek ilgi çekici bir alternatif de sunmuyor. Şayet serinin büyük bir hayranı değilseniz ya da bütün Freaky Friday filmlerini izleme misyonu edinmediyseniz bu filmi atlayabilirsiniz. Zaten pek büyük bir iz de bırakmamış, unutulmuş bir yapım bu. 2003’te seyirciyle buluşan yeniden yapım çok daha başarılı bir görüntü sunuyor. Dolayısıyla doğrudan bir sonraki maddeye atlayabilirsiniz. 

    Freaky Friday (2003)

    2003 yapımı Freaky Friday (2003) belki de tüm serinin en başarılı filmi sayılabilir. Romanı aynı isimle üçüncü kez seyirciyle buluşturan filmin başrollerinde bu kez Jamie Lee Curtis ve Lindsay Lohan yer alır. İkisi de kendi kuşaklarının önemli yıldızları olarak dikkat çeken bu ikilinin uyumu ve hikâyeyi dönemin ruhuna uyarlayan pek çok yeni detay 2003 yapımı filmi çok başarılı yapacaktır. Lohan’ın canlandırdığı Anna müziğe meraklı asi bir genç, Curtis’in hayat verdiği Tess ise başarılı bir psikiyatristtir. Bir gün bir Çin lokantasında yaşananlar bu ikiliye birbirlerinin hayatlarını tecrübe etme fırsatı sunacaktır. 

    Bu listedeki filmler arasında mutlaka izlemeniz gereken filmler orijinal film ve 2003 yeniden yapımı kesinlikle. 2003 yapımı film, hem iki büyük yıldızı bir araya getirmesi hem de özgün bir hikâyeyi yaratıcı yollarla yeni bir döneme uyarlaması bakımından oldukça keyif veriyor. Mutlaka izleme listenizde olmalı. Disney+ üzerinden izleyebileceğiniz film 96 dakikalık süresi ve gayet kolay izlenen eğlenceli yapısıyla son derece uygun bir seçenek sunuyor. Mean Girls’te (2004) Lindsay Lohan’ı, Halloween’de (1978) Jamie Lee Curtis’i izlediyseniz ve bu iki yıldızı bir arada izlemek ilginizi çekerse Freaky Friday tam size göre. Disney+ üzerinden izleyebilirsiniz.

    Freaky Friday (2018)

    Disney Channel için üretilen 2018 yapımı Freaky Friday (2018) ise hikâyeye bu kez müzikal türüyle yaklaşır. 2016 yılında diğer filmlerden yola çıkarak sahneye konan Broadway müzikalinin dünyasını sinemaya geri getiren film bu müzikalin müziklerini de kullanır. Heidi Blickenstaff, aynı Broadway versiyonunda olduğu gibi burada da anne Katherine Blake karakterine hayat verir. Ellie karakterini ise Cozi Zuehlsdorff devralır. Film genel olarak orijinal hikâyeyi büyük ölçüde sürdürür fakat şarkıları dramatik bir unsur olarak kullanır. Ellie’nin okulu tarafından düzenlenen “scavenger hunt” oyununu hikâyenin merkezine yerleştiren bu yeni uyarlama klasik değişim sonrasında anne-kızın ortak hareket etmesi mecburiyetini takip eder. 

    Bu yeni uyarlamayı izleyip izlememe kararınız müzikalleri sevip sevmemenize bağlı. Bir Broadway müzikalini izlemek sizin için keyifli bir şeyse bu filmi de mutlaka izlemelisiniz. Fakat müzikal pek sevdiğiniz bir tür değilse bu filmi atlamak size bir şey kaybettirmez. Zira bir devam filminden ziyade bir yeniden çevrim karşımızdaki. Bu filmin de Disney+ üzerinden izlenebildiğini ve 90 dakikalık bir süreye sahip olduğunu da ekleyelim. 

    Freakier Friday (2025)

    Freaky Friday evrenini 2020’li yıllara taşıyan Freakier Friday (2025), 2003 yapımı filmin karakterlerini yıllar sonra aynı oyuncularla yeniden beyazperdeye taşıyor. Filmde Jamie Lee Curtis ve Lindsay Lohan’ın yanı sıra oyuncu kadrosundan pek çok farklı ismi aynı rollerde izliyoruz. Anna artık yetişkin bir birey ve bekâr bir anne olarak hayatını sürdürüyor. Müzik yapımcılığı yapıyor ve kızı Harper’ı yetiştirmeye çalışıyor. Harper’ın okuldan yeni arkadaşı Lilly ve babası Eric’in hayatlarına dâhil oluşu ile de yeni bir dönem başlıyor. Bu kez dört karakter arasında bir değişim olduğunu görüyoruz ve işler tamamen karışıyor. Serideki diğer filmlerden daha karışık bir hikâye örgüsü oluşturulduğu kesin ama bunun seriye yeni bir soluk getirdiğini de söylememiz gerek. 

    Freakier Friday, bu listedeki birçok filmden farklı olarak bir devam filmi. 2003 yılında izlediğimiz hikâyeyi yıllar sonrasında devam ettiriyor. Uyumlarıyla hafızalarda güzel izler bırakmış iki oyuncuyu aynı rollerde yeniden bir araya getirdiğinden ilgiyi hak ediyor kesinlikle. Trainspotting T2 (2017), Top Gun: Maverick (2022) ve Mary Poppins Returns (2018) gibi örneklere benzetebiliriz bu yönüyle. Diğer yandan ilk filmin özünü temelde yakalamayı başaran, keyifli vakit geçirebileceğiniz bir devam filmi bu. 2003 yapımı filmi sevdiyseniz izleme listenizde olmalı. 

  • Taken (Takip) Serisini İzleme Rehberi

    Taken (Takip) Serisini İzleme Rehberi

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    2008 yılındaki ilk filmle başlayan ve hızla çağımızın tanımlayıcı aksiyon serilerinden birisine dönüşen Taken elbette ilk olarak serinin yüzü Liam Neeson’la tanınıyor. Âdeta Neeson’ın kariyerini tekrar başlatan, internet meme’leri milyonlara ulaşan ve seyircinin ilgisini eksik etmediği Taken serisinin arkasında ise bir başka tanıdık isim, Luc Besson yer alıyor. Fransız yönetmenin bu kez senarist ve yapımcı şapkalarıyla dâhil olduğu seri Fransa yapımı olmasına rağmen İngilizce çekilen ve global seyirciye ulaşan nitelikler taşıyor. 

    Emekli bir CIA mensubunun intikam hikâyesini izlediğimiz Taken serisi aksiyon bağımlılarının kesinlikle kaçırmaması gereken anlatılar arasında. Devam filmleri boyunca hikâye örgüsü zamansal olarak takip ediliyor. Dolayısıyla izleme listenizi kronolojik olarak yapmanızı tavsiye ediyoruz. Şimdi gelin bu yüksek tempolu serinin dünyasına dalalım. Seriye dair tüm merak edilenleri bu rehberde bir araya getiriyoruz. 

    Taken (2008)

    Yönetmenliğini Pierre Morel’in, senaristliğini ise Luc Besson ve Robert Mark Kamen’ın üstlendiği aksiyon filmi Taken (2008), basit senaryosu ve yüksek tempolu, ana karakter odaklı hikâye akışıyla eski usul aksiyon sinemasını 2000’li yıllara taşıyan yapımlardan biri. Neeson’ın hayat verdiği emekli CIA mensubu Bryan Mills’i takip ettiğimiz film, seyircisini doğrudan ve sürükleyici bir intikam macerasına ortak ediyor. Mills’in genç yaştaki kızının bir arkadaşıyla beraber gittiği Paris’te insan tacirleri tarafından kaçırılmasının ardından eski CIA ajanının “sahaya” dönüşünü ve kızıyla arkadaşını tek başına kurtarmaya çalışmasını izliyoruz Taken’da. 

    Taken, sınırları ve iddiası çok net olan bir film. Size eski usul bir aksiyon vaat ediyor. Hikâyenin sizi o kadar da yormadığı, daha çok aksiyona dayalı anlatıları sevenlerdenseniz Taken’ı da kesinlikle izlemelisiniz. John Wick (2014) ve Nobody (2021) gibi filmlerin havasını burada da yakalamanız olası. 95 dakikalık süresiyle rahatça izleyebileceğiniz bir yapım. Zaten etrafınızda Taken hayranı insanları da mutlaka fark etmişsinizdir. Zira Liam Neeson’ın en ünlü filmlerinden birisi bu. 

    Taken 2 (2012)

    İlk filmin gişe başarısının ardından gelen devam filmi Taken 2 da (2012) aksiyon dozu yüksek bir yapım. İlk filmde kızını insan kaçakçılarının elinden kurtaran Mills, bundan iki yıl sonra kızı ve eski eşiyle birlikte İstanbul’da tatildedir. Bu esnada bir başka acılı baba, iki yıl önce Mills’in öldürdüğü insan kaçakçılarından birisinin babası intikam için Mills’in peşine düşer. Başta başarılı olur da. Bu noktadan itibaren de ilk filmdekine benzer şekilde eski CIA ajanı Mills’in sevdiklerini yeniden kurtarma mücadelesine tanıklık ederiz. 

    İlk filmi sevdiyseniz Taken 2’yu da mutlaka izlemelisiniz. Belki o tazelik ve sürpriz unsuru bu filmde ortadan kalkar ama ana karakterin ve anlatının zemini de sağlamlaşır. Üstelik bir kısmı İstanbul’da geçen bir film bu. Skyfall (2012) ve Hitman (2007) gibi filmlerdeki İstanbul lezzetini burada da bulabilirsiniz. Aynı ilk filmde olduğu gibi size çok özgün bir anlatı ve çok katmanlı bir hikâye vaat edilmiyor ama aksiyon sevenlerin bu filmde de iyi vakit geçireceği kesin. Zira üçlemenin en çok gişe yapan filmi Taken 2’dur. 91 dakikalık filmi Disney+ üzerinden izlemek de mümkün. Dolayısıyla eğer ilk filmi izlemediyseniz bile Taken 2’ya bir şans verebilirsiniz. Filmin hikâyesini anlamakta pek zorluk çekmeyeceğinizi de ekleyelim. 

    Taken 3 (2014)

    Taken serisinin üçüncü filmi Taken 3 (2014), aynı zamanda serinin oluşturduğu üçlemenin de son halkasıdır. Taken 3 ilk filmdeki formülü bu kez farklı bir yoldan uygulamaya çalışır. Bryan Mills’in eski eşi bir cinayete kurban gitmiştir ve bu cinayeti Mills’in işlediği iddia edilir. Mills şimdi de eski eşini öldürenin kendisi olmadığını kanıtlamak için bir mücadeleye girer. Burada da başta polis olmak üzere hükümet yetkililerini de karşısına almak durumundadır. 

    Bu üçüncü filmde bilhassa dedektif Frank Dotzler rolünde izlediğimiz Forest Whitaker’ın performansı oldukça başarılı. Ancak filmin ilk iki halkadan biraz geride kaldığını söylememiz gerek. Orada işleyen formülün burada da yinelenmesi artık biraz tekrar hissi yaratıyor. Serinin ya da Neeson’ın hayranıysanız elbette bu filmi de sevebilirsiniz ancak bu filmi kesin izlemelisiniz de diyemiyoruz. Bu noktada belki Unknown (2011) ve The Commuter (2018) gibi başka Liam Neeson filmlerini ya da Man on Fire (2004) ve Prisoners (2013) gibi daha başarılı yapımları tercih edebilirsiniz. 

    Taken (2017-2018, dizi)

    2017 yılında başlayan ve iki sezon süren Taken (2017-2018) adlı dizi, film üçlemesinin dünyasını televizyon mecrasına taşır. Burada Bryan Mills’in filmlerde anlatılan hayatının çok öncesini, karakterin gençlik yıllarını izleriz. Ordudan ayrılan Mills yaşadıklarıyla CIA’in üst düzey ajanlarından birisine dönüşecektir. Dizide genç Bryan Mills’i Clive Standen canlandırır. Jennifer Beals, Gaius Charles, Brooklyn Sudano ve Adam Goldberg gibi isimler de Standen’a eşlik eder. İlk sezonuyla beğeni kazanan ve ikinci sezon için de onay alan dizi bir sonraki yıl için onay alamaz ve yayıncı kanal NBC tarafından iptal edilir. 

    Açıkçası Taken dizisinin de beklentileri pek fazla karşıladığını söyleyemeyiz. Burada bir ajan anlatısı takip ediliyor ve beklediğimiz aksiyon temposunu pek yakalayamıyoruz. Dolayısıyla bu diziyi atlamak size pek bir şey kaybettirmeyecektir. Onun yerine Jack Ryan (2018– ), Reacher (2022– ) ve 24 (2001–2010) gibi çok daha başarılı dizi alternatiflerine yönelebilirsiniz. Zira üretimin yoğun şekilde devam ettiği bir alan bu ve her zaman iyi alternatifler yakalamak mümkün. 

  • Independence Day Filmleri Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Independence Day Filmleri Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    Bir gün Dünya üzerinde yaşayan her canlıyı tehdit eden bir tehlike gezegenimize varırsa neler olur? 1996 yılında gösterime giren ve blockbuster alışkanlıklarını baştan aşağı değiştirecek Independence Day bu basit sorudan yola çıkar. Gerek insanlığa ve uygarlığa dair sorduğu ürkütücü soru gerek takip ettiği yaratıcı tanıtım kampanyasıyla ana akım sinemayı baştan sona etkileyen film, ardından üretilen sayısız benzerine ilham olmuştur.

    JustWatch editörlerinin hazırladığı bu rehberde bir anlamda felaket filmlerinin ataları arasında görebileceğimiz Independence Day filmlerini inceliyoruz. Listemizde kronolojik bir sıra takip ettiğimizi ve filmleri yapım yıllarına göre izlemenizi tavsiye ettiğimizi not düşelim. Zira hem hikâye akışını takip etmek hem de bu filmler arasında geçen zamanın nasıl etki ettiğini gözlemlemek için by tercih mantıklı olacaktır. 

    Independence Day (1996)

    Bir başka bilimkurgu filmi olan Stargate’le (1994) gündem yaratan yönetmen Roland Emmerich ve senarist Dean Devlin ikilisi bu filmin tanıtımları sırasında yeni bir film fikriyle çıkagelir. “Dünya bir güne büyük bir uzaylı istilasıyla uyanırsa ne olur?” sorusunu takip edecek bu yeni filmde Emmerich ve Devlin tekrar birlikte çalışacak ve büyük başarı kazanacaklardır. 1996 yılında gösterime giren Independence Day (1996) üstün teknolojiye sahip uzaylıların işgal etme maksadıyla Dünya’ya gelmesini ve insanlığın bu işgale karşı direnmesini konu alır. O yıla kadar gişede yapılmış en büyük ikinci rakama ulaşan film günümüzde hâlâ tüm zamanların en çok gişe yapan filmleri listesinde kendisine yer buluyor. 

    Peki bunun sebebi ne? Independence Day bilhassa iklim krizine dair bilgilerin çok da yerleşik olmadığı bir dönemde, dünyanın yok olabilecek bir yer olmasını insanların aklına sokması açısından önemli bir kırılma noktası. Zira çok geniş kitlelere ulaşmış, büyük bir film bu. Sonrasında da çok fazla filme ilham vermiş bir yapım. War of the Worlds (2005) ve The Day After Tomorrow (2004) gibi filmlerin bunlar arasında olduğunu söylemek lazım. Ancak bundan ibaret de değil. Anlatısını sağlam temeller üzerine kuran, temposu yüksek, belli bir kalitenin üstünde bir ana akım filmden söz ediyoruz. Eğer zihninizi çok yormayacak ve etrafınızdaki herkesin “izledim” dediği bir film arıyorsanız Independence Day doğru bir tercih. Filmin Disney+ üzerinden izlenebildiğini de hatırlatalım.

    Independence Day: Resurgence (2016)

    Gişede büyük başarı elde eden 1996 yapımı Independence Day’in ardından devam filmi projesi fikri 2001’de ortaya çıkar. Independence Day: Resurgence’ın (2016) seyirciyle buluşması ise ilk filmden tam yirmi yıl sonra olabilecektir. Aynı filmin gösterime girdiği tarih gibi, ilk filmdeki olayların tam yirmi yıl sonrasına odaklanan bu devam filminde insanlık uzaylılara karşı yeni bir savunma sistemi kurmak için bir araya gelir ve ikinci bir işgal girişimine karşı hazırlıklara başlar. Uzaylı teknolojisinin “tersine mühendislik” yöntemiyle alt edilme çabasını izlediğimiz filmde ilk filmin sorduğu soru yinelenirken aradan geçen yirmi yılın etkileri de hikâyenin parçası yapılır. 

    Independence Day: Resurgence’ın ilk film kadar başarılı olmadığını söylemek gerek. Eğer ilk filmin hayranı olduysanız ve tadına doyamadıysanız bu filmi de gönül rahatlığıyla izleyebilirsiniz. Ama tam karar veremediyseniz bu temada çok daha başarılı filmler de mevcut. Arrival (2016), Close Encounters of the Third Kind (1977) ve hatta Mars Attacks! (1996) gibi mizahi tarafı ağır basan filmler sizin için daha doğru tercih olabilir. Zaten bu film, ilk film kadar gişe başarısı elde etmiş bir yapım da değil. Eleştirmenlerden de çok yüksek notlar alamayan Independence Day: Resurgence yirmi yıl içerisinde üretilen pek çok farklı felaket filminin gerisinde kalmış gibidir. 

    Independence Day serisi devam edecek mi?

    2015 yılında yapılmış bir habere göre Independence Day 3 ve Independence Day 4 için çalışmalara başlanmıştır. Geçen yıllar içerisinde yeni devam filmine dair haberler çıkmaya devam eder. Ancak ikinci filmin beklentilerin epey bir altında kalması ve serinin doğasının gerektirdiği devasa bütçe bu yeni filmin yapımını zorlaştırır. Emmerich ve Devlin sıklıkla bu soruyla karşı karşıya kalsa da yeni bir Independence Day filminin mümkün olup olmadığı sorusuna net bir cevap vermekte zorlanırlar. Filmin üretildiği stüdyo 20th Century Fox’ın The Walt Disney Company bünyesine de girmesiyle devam filmleri ihtimali yeni belirsizliklere sahip olur. Ancak geçmişte başarı kazanmış hemen her serinin yeniden keşfedildiği günümüzde yeni bir Independence Day filmini beklemek için de çok fazla sebep bulunuyor.

  • Sailor Moon (Ay Savaşçısı) Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Sailor Moon (Ay Savaşçısı) Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    Japon anime tarihinin küresel çaptaki en ünlü yapımlarından biri olan Sailor Moon - ya da Türk televizyonlarındaki adıyla Ay Savaşçısı - 1992 ve 2023 yılları arasında çekilmiş çeşitli film ve dizilerden oluşan geniş bir anlatı evrenine sahip. Özel güçlere sahip bir lise öğrencisine odaklanan yapım, Naoko Takeuchi imzalı shōjo mangasından uyarlama. Eğer 90’larda büyüdüyseniz ve Pokemon, Captain Tsubasa ve Dragon Ball gibi efsanevi animelerle tanıştıysanız, Sailor Moon’a da mutlaka televizyonda denk gelmişsinizdir. 

    Tüm dünyanın animeyle tanıştığı dönemin, özellikle kız çocukları için en popüler işlerinden biriydi Sailor Moon. Biz Türkiye’de yalnızca orijinal dizinin bazı bölümlerini izlemiş olsak da, serinin kimi vizyonda gösterime giren derleme ve orijinal filmleri de var. 90’larla nostaljik bir dönüş yapmak ve muhtemelen bölük pörçük izlediğiniz hikâyeyi baştan sona izlemek isterseniz, listemizde serinin tüm halkalarını izleme sırasıyla bir araya getirdik.

     Uzun soluklu yayın hayatı olan mangalardan uyarlanan ve çok sayıda film ve diziyle evreniyle genişleyen animeleri takip etmek seyirci açısından zorlayıcı olduğu bilinir. Şayet Sailor Moon serisini kronolojik olarak izlemek istiyorsanız aşağıdaki sırayı takip edebilirsiniz:

    • Sailor Moon (1. Sezon, Bölüm 1-46. 1992-1993)
    • Sailor Moon R (2. Sezon, Bölüm 47-89, 1993-1994)
    • Sailor Moon R Movie (75. Bölüm sonrası, 1993)
    • Sailor Moon S (3. Sezon, Bölüm 90-127, 1994-1995)
    • Sailor Moon S Movie (116. Bölüm sonrası, 1994)
    • Sailor Moon SuperS (4. Sezon, Bölüm 128-166, 1995-1996)
    • Ami-Chan's First Love (1995)
    • SuperS Movie (1995)
    • Sailor Moon: Sailor Stars (5. Sezon, Bölüm 167-200, 1996-1997)
    • Sailor Moon Crystal 1. Sezon: Dark Kingdom (Bölüm 1-14, 2014-2015)
    • Sailor Moon Crystal 2. Sezon: Black Moon (Bölüm 15-26, 2015)
    • Sailor Moon Crystal 3. Sezon: Death Busters (Bölüm 27-39, 2016)
    • Sailor Moon Eternal 1. Kısım (2021)
    • Sailor Moon Eternal 2. Kısım (2021)
    • Sailor Moon Cosmos 1. Kısım (2023)
    • Sailor Moon Cosmos 2. Kısım (2023)

    Sailor Moon (1992-1997)

    Ay Savaşçısı’nın hikâyesiyle ilk defa tanıştığımız orijinal Sailor Moon serisi, 1992-1997 yılları arasında yayınlanmaya devam etti. İlk olarak Japon televizyonlarında yayınlanan dizi, kısa sürede büyük ilgi gördü ve ardından Latin Amerika ile Avrupa ve elbette Türkiye olmak üzere farklı kıtalarda genç izleyicilerle buluştu. Usagi Tsukino isimli lise öğrencisine odaklanan hikâye, genç kızın kozmik bir güç yardımıyla dönüşüm geçirerek çok güzel ve güçlü bir savaşçıya dönüşmesini konu alıyor. Usagi ve kendisiyle benzer güçlere sahip arkadaşlarıyla birlikte, biz de dünyayı kötülüklerden kurtarmak için yürütülen amansız ve adrenalin dolu bir mücadelenin tanığı oluyoruz.

    Hem aksiyon ve heyecanla dolu çatışma sahneleri hem de parlak renklerle bezeli neşeli ve canlı dünyasıyla her türden seyirciye hitap edebilecek bir yapım Sailor Moon. Her ne kadar izleyici kitlesi olarak kız çocukları hedeflense de, dizi aşkı, arkadaşlığı ve gerçekte kim olduğunu keşfeden Usagi’nin büyüme hikâyesini olabildiğince evrensel bir yerden anlatıyor. Diziyi baştan sona, araya başka bir film katmadan izlemek mümkün. Ancak dilerseniz listemizin geri kalanında yer verdiğimiz filmleri doğru sırayla aralara ekleyebilirsiniz. İki seçenekte de hikâyenin bütünlüğü bozulmayacaktır. 

    Sailor Moon R: The Movie – The Promise of the Rose (1993)

    Dizinin 2. sezon 75. bölümünden sonra yayınlanan Sailor Moon R: The Movie – The Promise of the Rose, Fiore isimli bir uzaylının dünyaya gelişiyle açılır. Ay Savaşçısı ve arkadaşları, Mamoru’yu ve dünyayı kurtarmak için Fiore’yle amansız bir mücadeleye girişir. Dizinin en karizmatik karakterlerinden, “Tuxedo Mask” olarak da bilinen Mamoru’nun hayranıysanız, bu özel yan hikâyeyi kaçırmayın deriz. Filmde dizinin ilk iki sezonunda konu edilen kızkardeşlik, aşk ve kimliğini bulma gibi temaları bir kez daha, üstelik daha derinlikli bir senaryo içerisinde izliyoruz. Ayrıca film, sinemada gösterime girdiği için diziden çok daha yüksek bir görsel kaliteye sahip. The Promise of the Rose, özellikle uzayda geçen rengarenk sahneleri ve detaylı animasyon çizgileri açısından izlemeye değer bir “ara film”. İkinci sezonla yer yer bağlantılı olan filmi, ana hikâyeden ayrı, tek başına bir film olarak izlemek de mümkün. 

    Sailor Moon S the Movie: Hearts in Ice (1994)

    116. bölümün ardından yayınlanan bir diğer uzun metraj film Sailor Moon S the Movie: Hearts in Ice, üçüncü sezonla bağlantılı bir hikâye anlatıyor. Orijinal mangada yer alan “The Lover of Princess Kaguya” isimli bölümden esinlenen film, Kaguya isimli bir kar kraliçesine karşı savaşan Ay Savaşçısı ve arkadaşlarını takip eden eğlenceli bir başka “ara film”. Bir Japon halk masalından esinlenen bu hikâyenin benzerini Isao Takahata imzalı animasyon The Tale of the Princess Kaguya’da (2013) da izlemiştik. Film dizinin pek çok bölümünde olduğu gibi bir dünyayı kurtarma hikâyesi gibi başlayıp, aşka ve arkadaşlığa dair etkileyici ve fazlasıyla romantik bir hikâye anlatıyor. Kar ve buzdan oluşan görsel atmosferiyle Frozen (2013) hayranlarının özellikle seveceği film, Luna karakterini başrole taşımasıyla diziye farklı bir kanal açıyor. 

    Sailor Moon SuperS: The Movie - Black Dream Hole (1995)

    Orijinal dizi devam ederken vizyona giren film serisinin üçüncü ve son halkası ise Sailor Moon SuperS: The Movie - Black Dream Hole. 158. bölüm sonrası yayınlanan film, orijinal manganın “Conclusion and Commencement, Petite Étrangere” bölümünde hikâyeye giren zaman yolcusu Chibiusa’yı kurtarmaya çalışan Ay Savaşçısı ve arkadaşlarını takip ediyor. 16 dakikalık kısa film Sailor Moon SuperS Plus: Ami's First Love’la birlikte vizyona giren film, tıpkı bir önceki filmde olduğu gibi yine bir halk hikâyesinden esinleniyor: Fareli Köyün Kavalcısı. Bir kez daha folklorik öğeleri fantastik dünyasına başarılı bir şekilde yediren yapım, zamanda yolculuk temasıyla bilimkurguya da göz kırpıyor adeta. Özellikle serinin renkli ve büyülü animasyon çizgilerinin, filmdeki rüya temasına fazlasıyla yakıştığını ekleyelim. Bu anlamda film iyi bir hikâyeden ziyade, etkileyici bir görsel deneyim demek doğru olur. Tıpkı diğer iki film gibi, Black Dream Hole’u da izlemeniz ana hikâye açısından şart değil. Film, diziyi bitirdikten sonra ayrıca bir yan hikâye olarak da izlenebilir.  

    Sailor Moon Crystal (2014-2021)

    Sailor Moon Crystal, 1992-1997 tarihleri arasında yayınlanan ve beş sezondan oluşan orijinal serinin farklı bir versiyonu. Orijinal mangaya daha sadık kalmayı tercih eden dizi, Sailor Moon evrenini yeni animasyon teknolojilerinin de yardımıyla, 21. yüzyıla uygun değişikliklerle bir kez daha ekrana taşıyor. Üç sezon boyunca devam eden dizi, bir kez daha süper kozmik güçlere sahip olan Usagi Tsukino ve arkadaşlarının maceralarını takip ediyor. Yüksek aksiyon dozuyla ilk sezondan daha hareketli bir tempoya sahip olan dizi, bugünün dikkat aralığına uygun bir seçenek… Eğer diziyi ilk defa izleyecekseniz ve 90’lar anime estetiğine yabancıysanız, ilk versiyondan ziyade bu versiyonu izlemenizi öneririz. Ayrıca dizi, orijinal mangadan daha fazla yararlanması nedeniyle daha derinlikli bir senaryoya ve karakter tasarımlarına sahip. İlk versiyondaki “çocuksu” tarafın yeni dizide çok daha az olduğunu da ekleyelim. 

    Pretty Guardian Sailor Moon Eternal: The Movie (2021)

    İki bölüm halinde gösterime giren Pretty Guardian Sailor Moon Eternal: The Movie’yi, doğrudan Sailor Moon Crystal’in dördüncü sezonu olarak düşünmek mümkün. Orijinal mangadaki “Dream” arkını takip eden film, dünyanın bir güneş tutulması ardından karanlık bir gücün etkisi altına girmesiyle başlıyor. Pegasus’tan bir yardım çağrısı alan Chibiusa, Usagi ve diğer savaşçılar, dünyayı kurtarmak için bir kez daha bir araya gelirken, biz de 160 dakika bu “kozmik” gösterinin tadını çıkarıyoruz. Filmdeki karakterlerimizin meşhur “dönüşüm” sahnelerini, dizinin ilk versiyonuyla yan yana getirdiğimizde müthiş bir fark görüyoruz. Güncel animasyon tekniklerinin sonuna kadar kullanıldığı Pretty Guardian Sailor Moon Eternal, bu rengarenk ve göz alıcı sahneleriyle bir tür “ASMR” deneyimi olarak bile nitelendirilebilir.  

    Pretty Guardian Sailor Moon Cosmos: The Movie (2023)

    Serinin son halkası olan ve yine iki bölüm halinde vizyona giren Pretty Guardian Sailor Moon Cosmos: The Movie, orijinal seride beşinci sezonda anlatılan olayları konu alıyor. Manganın “Stars” arkından beyazperdeye uyarlanan hikâye, önceki seri ve filmlerden daha serbest bir yapıya sahip. Tüm serinin son filmi olarak planlanan filmde orijinal seriye, mangaya ve yeni seriye pek çok gönderme ve saygı duruşu niteliğinde sahne mevcut. Ay Savaşçısı efsanesine bir tür veda filmi planlanan yapım, eğer serinin eski hayranlarındansanız biraz kalp kırıcı olabilir. Asıl seride yer alan pek çok ikonik sahne ve karakterin, adeta bir yıldızlar geçidi gibi önümüzde sıralandığı, etkileyici ve “kozmik” bir veda diyebiliriz Cosmos: The Movie. Filmi özellikle bir önceki Eternal filmiyle bir arada izlemenizi öneririz. Görsel olarak birbirini tamamlayan iki film, bazılarımızın küçük televizyon ekranındaki soluk renklerle, çoğu zaman ortasından başladığı bu maceraya epik bir son niteliğinde…  

  • En Kötüden En İyiye Danny Boyle Filmleri

    En Kötüden En İyiye Danny Boyle Filmleri

    Berke Göl

    Berke Göl

    JustWatch Editörü

    1990’lı yılların ortasında çektiği düşük bütçeli filmlerle kısa zamanda kendine geniş bir hayran kitlesi edinen Danny Boyle, zamanla anaakıma yöneldi, yıldız oyuncularla çalışmaya başladı, hatta Akademi Ödülleri’ne damga vuran filmler de yaptı ama bağımsız köklerine sürekli geri dönmeyi de ihmal etmedi. 28 Days Later’la (2002) 21. yüzyılın en sevilen zombi filmlerinden birine imza atan Boyle bu yıl serinin merakla beklenen devam filmi 28 Years Later’la (2025) geri döndü ve formundan bir şey kaybetmediğini gösterdi. Bu vesileyle biz de yönetmenin otuz yılı aşan kariyerini mercek altına alıyor, tüm uzun metrajlarını en kötüden en iyiye sıralıyoruz.

    The Beach (2000)

    Boyle’un kariyerinin ilerleyen yıllarında çok daha verimli işbirlikleri yapacağı Alex Garland’ın kült romanından uyarladığı The Beach (2000), genç gezgin Richard’ın Tayland’da keşfettiği gizemli bir komünde yaşadıklarını anlatıyor. Filmde önceleri büyük bir özgürlük vaat eden bu cennet, dış tehditlerle ve grup içi çatışmalarla zamanla cehenneme dönüşüyor. Dünyadan yalıtılmış bir konumda bir komünün parçalanma sürecini anlatması bakımından William Golding’in kült romanı Lord of the Flies’ı, doğanın bağrında yavaş yavaş deliliğe sürüklenme teması bakımından Coppola klasiği Apocalypse Now’ı (1979) andıran The Beach aksiyon, macera, romans ve gerilim gibi türler arasında gezinen ilginç bir deneme aslında ama bu gezinti sırasında tıpkı kahramanı gibi yolunu kaybediyor ve bir süre sonra ne anlatmak istediğini unutuyor.

    A Life Less Ordinary (1997)

    İşten atılan bir adamın patronunun kızını kaçırması ve zamanla aralarında bir aşk filizlenmesiyle başlayan A Life Less Ordinary’de (1997) söz konusu ilişkiyi değerlendirmek için cennetten iki melek gönderiliyor. Aşk ve kader gibi temalar etrafında dolaşan film romantik komedi kalıplarıyla oynayan bir peri masalı olarak görülebilir. Wings of Desire’ın (1987) insanların arasına karışan melekleri ile True Romance’in (1993) şaşkın kaçak âşıklarını birleştiren filmde Boyle, ilk iki filmi Shallow Grave (1994) ve Trainspotting’in (1996) başarı formülünü tekrarlayarak senarist John Hodge, yapımcı Andrew Macdonald ve başrol oyuncusu Ewan McGregor’la işbirliği yapsa da, ortaya çıkan sonuç epey dağınık ve tutarsız.

    Trance (2013)

    Paha biçilmez bir Goya tablosunun çalınması girişimine dahil olan müzayede müdürü Simon, geçirdiği kafa travması sonrası tablonun akıbetine dair hiçbir şey hatırlamadığını fark ediyor. Hırsız çetesinin lideri ise Simon’ın bilinçaltına ulaşmak için hipnoz uzmanı Elizabeth’in yardımına başvuruyor. Zihin ve hafıza temaları etrafında gezinen, giderek gerçek ile hayal arasındaki sınırı bulandıran Trance (2013), bu anlamda aklımıza Inception (2010) ve Memento (2000) gibi Christopher Nolan filmlerini getirse de, gerek sürprizlerin dozunun kaçırılması, gerekse anlatımda dengenin sağlanamaması yüzünden filmle duygusal bağ kurmak epey güç ve bu yüzden de Trance, listemizin alt sıralarında kalıyor.

    127 Hours (2010)

    Aron Ralston’ın gerçek öyküsünden uyarlanan 127 Hours (2010), tek başına çıktığı bir dağ tırmanışında geçirdiği kaza sonucu kolu kayaların arasına sıkışan bir dağcının günler süren yaşam mücadelesini konu alıyor. Çok büyük kısmı kayaların arasında, daracık bir mekânda geçen filmde Boyle görüntü yönetmenleri Enrique Chediak ve Anthony Dod Mantle’ın yardımıyla klostrofobik bir atmosfer yaratmayı başarıyor. Öte yandan başroldeki James Franco da Aron’ın hem fiziksel mücadelesini hem de iç hesaplaşmalarını etkileyici bir performansla izleyiciye hissettiriyor. Buried (2010) gibi klostrofobik gerilimlerle akrabalık taşıyan 127 Hours bir yandan da insanın doğa karşısındaki kırılganlığını gözler önüne seriyor, yaşama arzusu ve azmine övgüler düzüyor. Buna karşılık filmin hiç de kolay bir seyirlik olmadığını söylemeye gerek yok.

    Yesterday (2019)

    Adını aynı adlı The Beatles klasiğinden alan Yesterday (2019), kendi halinde bir müzisyen olan Jack Malik’in geçirdiği kazadan sonra kimsenin The Beatles’ı tanımadığı alternatif bir evrene uyanmasıyla gelişen olayları anlatıyor. Grubun en büyük hitlerini kendi şarkılarıymış gibi seslendirmeye başlayan Jack kısa zamanda dünyaca ünlü bir müzisyene dönüşse de yavaş yavaş şöhretin mutluluk getirmediğini fark ediyor. Akıllara The Beatles şarkıları üzerine bir öykü kuran Across the Universe’ü (2007) getiren film, About Time (2013) gibi fantastik nitelikli romantik komedilerle de akraba. Çıkış noktasını daha derin sorgulamalara girişmekte kullanmadığı için biraz yüzeysel kalsa ve potansiyeline ulaşamasa da Yesterday, özellikle The Beatles hayranları için paha biçilmez bir deneyim.

    Millions (2004)

    Millions (2004), bir bavul dolusu İngiliz Sterlini bulan iki küçük kardeşin bu büyük parayı ne yapacakları konusundaki farklı fikirlerinden hareket ediyor. Paranın çalıntı olması da bu duruma tuz biber ekiyor ve suçlular iki kardeşin peşine düşüyor. Ahlak ve vicdan kavramlarına yakından bakan bir aile filmi olan Millions, Danny Boyle’un o zamana kadar çektiği sert, aksiyonu ve şiddet dozu yüksek yapımların ardından insani sıcaklığıyla, çocuksu ve naif perspektifiyle gerek yönetmenin hayranlarını gerekse eleştirmenleri şaşırtmıştı. Katolik imgelemi büyülü gerçekçilikle harmanlayan filmi yürek ısıtan bir masal olarak görmeniz mümkün, ama tam da bu sebeple, ele aldığı konunun gerektirdiği keskinlikten yoksun olduğunu da hissedebilirsiniz.

    T2 Trainspotting (2017)

    Danny Boyle’u Danny Boyle yapan film olan Trainspotting’in yirmi bir yıl aradan sonra gelen devam filmi T2 Trainspotting’de (2017) Renton (Ewan McGregor) seneler sonra İskoçya’ya, eski arkadaşlarının yanına geri dönüyor. Burada Sick Boy’u kara para aklama işine bulaşmış, Begbie’yi hapisten kaçmış, Spud’ı ise hâlâ bağımlılıkla mücadele ederken buluyor. Her biri kendi hayatındaki zorluklar ve hayal kırıklıklarıyla boğuşan karakterler aracılığıyla film, zamanın acımasızlığını, değişen dünyaya ayak uydurmanın güçlüklerini ve dostluğun geçirdiği evrimi ele alıyor. İlk filmin sarsıcılığından ve kabına sığmayan enerjisinden uzak olmakla birlikte T2 Trainspotting, Renton ve arkadaşlarını özleyen bir kuşak izleyici açısından nostaljik değeri yüksek bir yapım.

    Steve Jobs (2015)

    Apple’ın kurucusu Steve Jobs’ın banliyödeki bir evin garajından paranın ve şöhretin zirvesine uzanan yolculuğunu anlatan Steve Jobs (2015), anlatısını Macintosh’un 1984 yılındaki lansmanı, NeXT’in 1988 yılındaki tanıtımı ve iMac’in 1998’deki piyasaya sürülüşü etrafında şekillendiren bir biyografi. Kahramanının kariyerinin dönüm noktalarını takip eden film, bir yandan da onun iç dünyasına, özel hayatına, ailesi ve arkadaşlarıyla ilişkilerine ışık tutuyor. Ayrıca Oscar ödüllü Aaron Sorkin’in kaleme aldığı senaryo da Steve Jobs’ın karakterinin farklı boyutlarını derinlemesine incelemeyi başarıyor. Bir tür modern zamanlar Citizen Kane’i (1941) olan Steve Jobs’un başarısında Michael Fassbender ve Kate Winslet’in görkemli performanslarının da büyük payı var kuşkusuz.

    Slumdog Millionaire (2008)

    Slumdog Millionaire (2008), Mumbai’nin kenar mahallelerinde yaşayan yoksul ve eğitimsiz bir genç olarak televizyondaki bilgi yarışmasında büyük ödülü kazanmaya çok yaklaşması şüphe uyandıran Jamal’e ve onun polis sorgusunda anlattıklarına odaklanıyor. Dev Patel ve Freida Pinto’nun ilk başrollerinde parladıkları film ekonomik eşitsizlik, kader ve aşkın gücü gibi temalar etrafında masalsı bir aşk/macera öyküsü anlatıyor. Yer yer Bollywood trüklerine başvuran film, kurduğu “yokluktan zenginliğe” anlatısıyla da Oliver Twist-vari bir tona sahip. Geniş kitleleri memnun eden, En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil sekiz dalda Oscar kazanan ve Danny Boyle’a kariyerinin en büyük başarısını getiren Slumdog Millionaire’in neden listenin en tepelerinde olmadığını soracak olursanız, filmin yoksulluğu romantize etme biçimini ve oryantalizme göz kırpan bakışını biraz rahatsız edici bulduğumuzu söyleyebiliriz.

    Sunshine (2007)

    28 Days Later’da bilimkurgu soslu bir zombi filmine imza atıp hedefi 12’den vuran Danny Boyle, bundan beş yıl sonra bir kez daha bilimkurgu türüne döndü. Sönmekte olan Güneş’i yeniden canlandırmak için uzay yolculuğuna çıkan bir ekibin rotayı mecburen değiştirmesini ve bunun da tüm mürettebatı farklı şekillerde etkilemesini anlatan Sunshine (2007) bugün Danny Boyle’un hakkı yeterince teslim edilmeyen filmlerinin başında geliyor. Evrenin sonsuzluğunun yarattığı şaşkınlığı ele alışıyla 2001: A Space Odyssey’den (1968), varoluşçu tonuyla Tarkovski’nin Solaris’inden (1972), kapalı ortamda yaşanan dehşeti anlatırken slasher türüne geçiş yapmasıyla da Alien’dan (1979) izler taşıyan Sunshine, listemizin beşinci sırasındaki yerini sonuna kadar hak ediyor.

    Shallow Grave (1994)

    Danny Boyle’un çıkış filmi Shallow Grave (1994), ölü buldukları yeni ev arkadaşlarının çantasındaki yüklü miktarda parayı aralarında paylaşmaya ve cesedi ortadan kaldırmaya karar veren üç yakın dostun karanlık hikâyesini anlatıyor. Büyük kısmı apartman dairesinde geçen film, etkili mekân kullanımı ve enerjik kurgusuyla gerilim duygusunu mükemmelen besleyen bir kara komedi. Boyle’un Trainspotting’den Slumdog Millionaire’e sık sık geri döneceği “her şeyi değiştiren para” temasını merkeze alan bu film açgözlülük, ihanet ve paranoyayı ele alırken karakterleri arasındaki amansız mücadeleden sürprizlerle dolu bir anlatı ortaya çıkarmayı başarıyor. Shallow Grave sadece Boyle’un en iyilerinden değil, aynı zamanda 90’lı yılların kült filmlerinden de biri.

    28 Years Later (2025)

    Danny Boyle, 2002 tarihli 28 Days Later’la başlattığı ve 2007’de Juan Carlos Fresnadillo imzalı 28 Weeks Later’la devam eden zombi serisine, uzun bir aradan sonra 28 Years Later’la (2025) geri döndü. Virüsün hâlâ tüm insanlığı tehdit ettiği bir dünyada verilen hayatta kalma mücadelesini takip eden film, bu kez kent merkezlerini değil Kuzey İngiltere’de, dünyanın geri kalanından yalıtılmış bir adayı mesken tutuyor. Boyle’un bir kez daha senarist Alex Garland’la işbirliği yaptığı filmin özünde, tıpkı 28 Days Later’da olduğu gibi aile bağları, kayıp, yas gibi duygusal yoğunluğu yüksek meseleler yer alıyor. Tıpkı T2 Trainspotting  gibi bu filmin de orijinal filmin hayranları için nostaljik bir değeri var ama 28 Years Later’ın aynı zamanda çok sağlam bir zombi gerilimi olduğu ve listemizin en üstlerinde yer almayı hak ettiği de kesin.

    28 Days Later (2002)

    Ölümcül bir virüsün tüm dünyayı kırıp geçirmesinden yirmi sekiz gün sonra İngiltere’de bir hastane odasında uyanan Jim, Londra sokaklarında tek başına olduğunu fark eder ve hayatta kalan birkaç kişiyle bir araya gelir. Grup, hem enfekte olmuş kişilerden hem de kontrolden çıkmış insanlardan kaçmak zorunda kalacaktır. Ancak virüs sadece fiziksel değil, aynı zamanda psikolojik bir yıkımı da beraberinde getirmektedir. Danny Boyle’un senarist Alex Garland’la ikinci işbirliği olan 28 Days Later (2002) karanlık atmosferi ve izleyiciyi sürekli şüphe içinde bırakan anlatımıyla dikkat çekerken zombi türüne karakter odaklı yepyeni bir soluk getirmiş, sonraki yıllarda izleyiciyle buluşacak The Walking Dead (2010-2022) ve The Last of Us (2023-) gibi yapımlara ilham vermişti.

    Trainspotting (1996)

    Danny Boyle’u dünya çapında şöhrete kavuşturan Trainspotting (1996), Edinburgh'un yoksul mahallelerinde yaşayan Mark Renton ve arkadaşlarının enerji dozu yüksek macerasını konu alır. Eroin bağımlılığını geride bırakmak isteyen Renton bir detoks denemesi yapıp Londra’ya taşınsa da eski dostları Begbie ve Sick Boy’dan kurtulması o kadar kolay olmayacaktır. İskoçyalı yazar Irvine Welsh’in aynı adlı romanından uyarlanan Trainspotting senaristi John Hodge’a En İyi Uyarlama Senaryo dalında Oscar adaylığı kazandırdı. Modern toplumun yol açtığı yabancılaşmayı tasvir etmesiyle, uyuşturucu deneyimini görselleştirme biçimiyle, müzik kullanımındaki yaratıcılığıyla, sloganlaşan diyaloglarıyla ve bugün hâlâ bir kuşağın sembol filmlerinden biri niteliği taşımasıyla Trainspotting, kaçınılmaz olarak listemizin zirvesine konuşlanıyor.

  • Netflix’te İzleyebileceğiniz En Popüler 10 Korku Filmi

    Netflix’te İzleyebileceğiniz En Popüler 10 Korku Filmi

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    Netflix kataloğunun en çok ilgi gören türlerden biri olan korku sineması, insani en temel korkularıyla yüzleştirdiği için olsa gerek, her dönem kendine sadık bir izleyici kitlesi bulmayı başarmıştır.  Bu listede platformun en çok izlenen ve sevilen korku filmlerini en kötüden en iyiye sıraladık. Seçkimizi hazırlarken korku türünün farklı geleneklerini bir araya getirmeye gayret ettik. Folk horror’dan slasher’a, psikolojik korkudan doğaüstü korkuya pek çok farklı alt türe yer verdiğimiz listemizde “kabuslarınıza girecek” pek çok farklı yapım var. 

    Eğer korku türünün sadık bir hayranıysanız, listemizdeki bazı yapımlarda en sevilen kült klasiklerden de izler bulacaksınız. Kimi aklınızın sınırlarıyla oynayacak, kimi ise sizi oturduğunuz adeta zıplatacak bu filmleri tek başınıza izlememenizi öneririz. Sizi en çok zorlayacak olanların yanına özellikle not düştük.  

    Run Rabbit Run (2023)

    Listemizin onuncu sırasında, Netflix’in yakın dönem korku filmlerinden Run Rabbit Run (2023) var. Kağıt üzerindeki ilgi çekici bir konusu olan film, önceki hayatından anılar hatırlamaya başlayan küçük bir kız ve annesine odaklanıyor. Anne rolünde, Succession (2018-2023)  dizisindeki soğuk mizaçlı karakteriyle tanıdığımız Sarah Snook’u izlemenin biraz yabancılaştırıcı olduğunu bekleyelim. Yine de Snook’un müthiş performansı sayesinde bir süre sonra Succession aklınızdan silinip gidiyor. Film, bir korku klişesi olan “çocuktan al haberi” temasını kendine has fakat o kadar da yenilikçi olmayan bir biçimde ele alıyor. Filmin senaristi Hannah Kent, anlatıyı kaleme alırken “önceki hayatını” hatırladığını iddia eden İskoç bir çocuğun gerçek hikâyesinden esinlenmiş. Zaten filmi asıl ilginç kılan fikir de bu. Film bu fikri hayata geçirmek ve seyirciyi korkutmak konusunda fazla başarılı olamasa da, anne-çocuk ilişkisinin zaman zaman karanlıklaşan psikolojik dinamiklerini derinlikli bir şekilde ele alıyor. Eğer bu “anne-çocuk ilişkisi” alegorisini severseniz, bu temayı çok daha ustalıklı bir şekilde işleyen The Babadook (2014) ve Hereditary (2018) gibi yapımları da öneririz. 

    Before I Wake (2016)

    Listemizin dokuzunca sırasında, Netflix’in popüler korku dizilerinden The Haunting of Hill House (2018) ve The Haunting of Bly Manor’un (2020) da olan yaratıcısı Mike Flanagan imzalı Before I Wake (2016) var. Rüyaları ve kabusları gerçek olan bir çocuğa odaklanan film, özellikle Room (2015) filmindeki oyunculuğuyla büyük beğeni alan çocuk oyuncu Jacob Tremblay’ın performansıyla parlıyor diyebiliriz. Film, listemizdeki diğer yapımlar arasında senaryo anlamındaki en zayıf film. Flanagan, filmdeki karakter derinliği ve çatışmasından çok korku atmosferine önem vermişe benziyor. Zaten filmin güçlü olduğu taraf da burası. Özellikle Cody’nin bilinçdışını yansıtan rüyaları ve duyguları değiştikçe daha da korkunç hale gelen kabusları, ustalıklı bir şekilde canlandırılmış. Flanagan küçük çocuğunu zihnini detaylı mizansen tasarımı yardımıyla adeta “dışavuruyor”. Eğer “gerçek olan kabuslar” teması ilginizi çekiyorsa, klasiklerden Nightmare on Elm Street serisini, yakın dönemden ise yine Netflix’te yayınlanan ve düşler krallığında geçen Sandman (2022-2025) dizisini izlemenizi öneririz. 

    Cargo (2017)

    Listemizdeki tek zombi filmi olan Cargo (2017), 48 saat içinde insanları zombiye dönüştüren bir virüsün ele geçirdiği post-apokaliptik bir dünyada geçiyor. Avustralya’yı mesken tutan hikâye, hiçbir şey için olmasa bile başroldeki performansıyla her zamanki gibi ustalıklı bir iş çıkartan Martin Freeman için izlenmeli. Bebeğini kurtarmaya çalışan bir baba üzerinden kurulan karakter odaklı hikâye, yıkılmakta olan dünyayı arka plan olarak kullanıyor ve bu yüzden karşımızda etkileyici bir dram var aslında. Listemizde daha alt sıralarda olmasının sebebi, filmin kalitesinden ziyade, korku namına diğer yapımlardan biraz daha zayıf olması. Özellikle etkileyici Avustralya manzaraları sunan filmi, yine listemizdeki bir başka “doğa harikası” The Ritual’la birlikte izlemenizi öneririz.  

    Fear Street: Part One - 1994 (2021)

    Listemizdeki ilk slasher, Netflix imzalı korku serisi Fear Street’in ilk filmi olan Fear Street: Part One - 1994 (2021). Doğaüstü öğeler de içeren bir neo-slasher diyebileceğimiz yapım, kasabalarında yaşanan korkunç cinayetleri çözmeye çalışan bir grup gence odaklanıyor. Amerikan korku sinemasının 70’lerde özellikle The Texas Chainsaw Massacre (1974), Halloween (1978) ve Friday the 13th (1980) gibi yapımlarla yükselişe geçen “banliyö” türü slasher’ı, başarılı bir şekilde günümüze taşıyor. Özellikle biraz 90’lar nostaljisi yapmak isterseniz ve Stranger Things (2016-2025) tarzı geçmişte geçen bir gençlik serisi arıyorsanız, dönemin ruhuna uygun soundtrack’i ve kostümleriyle Fear Street sizin için biçilmez kaftan. Ancak kan revan ve şiddet dozunun Stranger Things’den bile fazla olduğunu, karakter derinliğinin ise çok daha zayıf olduğunu ekleyelim. Eğer listemizdeki filmlerden bir “double feature” yapmak isterseniz, ikinci sırada bir başka Netflix slasher’ı The Babysitter’ı izlemenizi öneririz. 

    The Ritual (2017)

    Bir başka Netflix orijinal yapımı olan The Ritual (2017), doğaüstü öğeler taşıyan bir folk horror.  İsveç’teki bir ormanda geçen hikâye, yürüyüşleri sırasında kadim ve karanlık bir güçle karşı karşıya gelen dört arkadaşa odaklanıyor.Romanya’daki Karpat Dağları'nda çekilen film, özellikle gerilimin doruğa ulaştığı gece sahneleri ve İskandinav folklorunu anlatısına ustalıkla yedirişiyle folk horror’un hakkını veriyor. Öte yandan filmdeki tek gerilim unsuru doğa değil. Karakterler arasındaki tansiyon gitgide yükseldikçe, doğanın açığa çıkardığı çatışmalara şahit oluyoruz. Bu anlamda filmi asıl ilginç kılan da “suçluluk” duygusuyla ilgili söyledikleri. Ancak filmin “canavar” temasını biraz fazla klişe bulabilirsiniz. Yine de, eğer filmin doğayla kurduğu ürkütücü ilişki hoşunuza gidersen, klasiklerden The Wicker Man (1973) ve The Blood on Satan's Claw (1971), güncel sinemadan ise The Witch (2015) ve Midsommar (2019) filmlerini izlemenizi öneririz.  

    Gerald's Game (2017)

    Gerald’s Game (2017), Netflix’in özellikle korku türündeki favori yönetmenlerinden Mike Flanagan imzalı bir başka psikolojik korku-gerilim. Stephen King’in 1992 tarihli aynı adlı romanından uyarlanan Gerald’s Game, kocası seks sırasında ölünce bağlı olduğu yatakta mahsur kalan bir kadına odaklanıyor. The Haunting of Hill House’daki meşhur cenaze sahnesini izlediyseniz eğer, yönetmenin kısıtlı mekânda gerilim yaratmak konusundaki ustalığına hakimsinizdir. Flanagan aynı başarıyı Gerald’s Game’de de gösteriyor ve film boyunca bizi yatak odasının ortasında diken üstünde bir deneyime sürüklüyor. Bu anlamda filmi, listemizde de yer verdiğimiz The Platform ile birlikte başarılı tek-mekân gerilimlerinden biri olarak görebiliriz. Yine Flanagan’la olan işbirliklerinden tanıdığımız, başroldeki Carla Cugino’nun ustalıklı performansı ise filmi listemizde oyunculuk anlamında zirveye taşıyor. Filmin ilk kurgusunu izleyen Stephen King, filmi “hipnotize edici, ürkütücü ve harika” bulduğunu söylemişti. (Yazarın filmi Kubrick’in The Shining (1980) uyarlamasından daha fazla sevdiği kesin…) Eğer film hoşunuza giderse, yine Flanagan’ın imzalı iki farklı King uyarlaması, Doctor Sleep (2019) ve biraz daha “aydınlık” bir alternatif olarak The Life of Chuck’ı (2025) öneriyoruz.   

    Velvet Buzzsaw (2019)

    Listemize biraz daha “arthouse” bir korkuyla, Nightcrawler (2014) filmiyle tanıdığımız yönetmen Dan Gilroy imzalı Velvet Buzzsaw’la (2019) devam ediyoruz. Film, güncel sanat dünyasında geçen ve kan revan dozu yüksek bir kara komedi-korku.  Kültürel endüstrisine yönelttiği eleştiriyle Robert Altman klasiği The Player’dan (1992) esinlenen  film, çok karakterli ve bol sürprizli  hikâyesiyle sürükleyici bir anlatı kuruyor. Morf Vandewalt isimli bir eleştirmenin hikâyesiyle başlayan film, ölü bir sanatçının eserlerlerinin ele geçirilmesiyle harekete geçen bir tür laneti konu alıyor. Özellikle güncel sanat dünyasına ve sanatın sermayeyle olan ilişkisine şüpheli yaklaşanlardansanız, sanat eleştirmeni rolündeki Jake Gyllenhaal’ın karakteri sizi fazlasıyla irrite edecek. Dolayısıyla filmdeki şiddeti “arzuladığınız” küçük anlar yakalarsanız şaşırmayın… Öte yandan, filmin bu eleştirel dozu yer yer kör göze parmak sokuyormuş gibi hissettiriyor ve didaktik kaçabiliyor. Yine de The Square (2017) ve Inside (2023) benzeri güncel sanat eleştirilerini seviyorsanız, filme bir göz atın deriz.  

    The Babysitter (2017)

    Listemizin üçüncü sırasında bir slasher daha var: Günümüzün “çığlık kraliçelerinden” Samara Weaving’i başrole taşıyan The Babysitter (2017). Film, slasher türünün genellikle kurban olarak resmedilen çocuk bakıcısı figürünü (en meşhuru, Halloween’in Jamie Lee Curtis’ini katil yapan ters köşe bir korku. Scream serisi kadar bariz bir parodi olmasa da, yer yer komedi öğeleri de taşıyan hikâye, satanist bir kültün tehdidi altındaki Lewis ve onu öldürmeye çalışan bakıcısına odaklanıyor. Filmden Halloween ya da Nightmare on Elm Street -kalitesi beklememenizi öneririz. Daha çok “Netflix estetiğiyle” çekilmiş, parlak ve reklam/video klip görselliğinde bir film var karşımızda. Yine de günümüzde üretilen sayısız slasher kopyasını düşündüğümüzde, hem konu olarak hem de Weaving’in performansı açısından filmin üst sıralarda olduğunu söyleyebiliriz. Korkudan daha ziyade korku-komedi tarafı daha ağır basan filmi beğenirseniz, benzer sularda yüzen The Babysitter: Killer Queen’le (2020) isimli devam filmini de öneririz. (Yine de şiddet ve kan revan dozuna dikkat!) 

    The Platform (2019)

    Listemizdeki ikinci sırasında muhtemelen izlediğiniz, izlemediyseniz de duyduğunuz The Platform (2019) var. Netflix’in en çok ses getiren orijinal yapımlarından biri olan yapım, distopik öğeler de barındıran, alegorik bir İspanyol korku-gerilim filmi. Oldukça büyük ve görkemli bir kulede geçen film, her ay yalnızca belirli bir miktar yemek verilerek hayatta kalmaya çalışan suçluların vahşi kapitalist dünyasında geçiyor. Bu hiyerarşik mekân kullanımı üzerinden film, altı kalın çizgilerle çizilmiş bir kapitalist sistem eleştirisine ve alegorik bir anlatıma soyunuyor. Yer yer fazla “körün gözüne parmak” denebilecek bu hikâyeye rağmen film özellikle fazlasıyla klostrofobik atmosferi ve gerilim dolu hikâyesiyle sizi sürekli diken üstünde tutacak. Yemekler her katta azalıp da karakterler ölüm kalım savaşı verdikçe, siz de ekran başında soluğunuzu tutacak, film bitmeden yerinizden kalkmakta zorlanacaksınız. Öte yandan filmin listemizdeki diğer yapımlara göre daha az korkutucu olduğunu ekleyelim, dolayısıyla tek başınıza da rahatlıkla izlenebilecek bir yapım. Cube (1997) gibi klasiklerden izler taşıyan filmin gerilim dozunu daha çok kısıtlı mekân kullanımından aldığını söyleyebiliriz. Eğer filmi severseniz, 127 Hours (2010), Buried (2010) ve Oxygen (2021) gibi başka tek mekânlı gerilimleri de öneririz. Filmi ayrıca hem politik alt metni, hem de kısıtlı mekân kullanımı açısından, listemizin birinci sırasında yer verdiğimiz His House’la da pek çok benzerlik taşıyor. . 

    His House (2020)

    Listemizin zirvesinde, korku türünün kodlarını postkolonyal bir bakışla eğip büken His House (2020) var. Güney Sudan’da İngiltere’ye göçen mülteci bir çifte odaklanan yapım, “perili ev” yapısını, doğaüstü ve psikolojik öğeleri kullanarak yaratıcı bir şekilde bir araya getiriyor.  Görsel olarak fazlasıyla etkileyici kabuslar ve halüsinasyonların izinden karakterlerin geçmişine yolculuk ettiğimiz film, her an başka yöne direksiyon kıran şaşırtmacalı anlatısıyla sizi ekran başına kilitleyecek. Yer yer yapbozlu senaryonun içinde kaybolduğunuzu hissedebilirsiniz, ama film ilerledikçe tüm soru işaretlerinizin giderileceğinden emin olabilirsiniz. His House, özellikle politik alt metniyle listemizdeki diğer yapımlardan ayrılıyor ve İngiltere’yi medeni bir kurtarıcı olarak değil, sömürgeciliğin ruhsal ve bedensel travmalarının açığa çıktığı alegorik bir kabus mekânı olarak kuruyor. (Bu alegorik mekan kullanımı üzerinden yine listemizde yer verdiğimiz The Platform’la birlikte de düşünebiliriz filmi.) Candyman (1992) ve Night of the Living Dead (1968) benzeri politik korku klasiklerinden izler taşıyan yapımı severseniz, son dönemden Jordan Peele imzalı Get Out (2017) ve Us (2019) filmlerini de öneririz.  

  • Neon Genesis Evangelion Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Neon Genesis Evangelion Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    Anime tarihinin en ilginç - ve en kasvetli - yapımlarından biri olan Neon Genesis Evangelion, ilk olarak 1995-1996’te yayınlanmasının ardından büyük ses getirdi ve seneler içinde bir kült haline geldi. Robotlar üzerine uzmanlaşan mecha türünün dört başı mamur bir örneği olan dizi, tek sezon olarak yayınlanmıştı. Ancak dizinin son iki bölümü öylesine muğlak ve anlaşılmazdı ki, hayranlar isyan etti ve yönetmen Hideaki Anno farklı bir final filmi çekmek durumunda kaldı. Eğer diziyi tüm tuhaflığına ve karamsarlığına rağmen tamamlayabilirseniz, siz de listemizde yer verdiğimiz iki ayrı finali izleyebilir, bu haklı isyanın altındaki nedenleri daha yakından bakabilirsiniz. Her bölümüyle zihinlerde sonsuz soru işareti yaratan Neon Genesis Evangelion, ne son yazsanız bir türlü çözüme ulaşmayacak o “büyülü” işlerden biri.

    Etkisi seneler boyunca devam eden dizi, 2000’lerde ise aynı hikâyeyle fakat daha fazla karakter, yan öykü ve gelişmiş bir animasyon teknolojisiyle geri döndü. Dört farklı filmden oluşan Rebuild of Evangelion projesi, hikâyeyi daha fazla seyirciye ulaştırarak dizinin kült statüsünü daha da sağlamlaştırdı. Bu listemizde Neon Genesis Evangelion serisindeki tüm eski ve yeni yapımları izleme sırasıyla bir araya getirdik. Bol sezonlu diziler ve çoğu “toplama” bölümlerden oluşan filmleriyle animeleri takip etmek oldukça zor olabiliyor. Rehberimiz her izleyenin bir süre etkisinde kaldığı Neon Genesis Evangelion’u doğru sırayla izlemenize yardımcı olacak. 

    Neon Genesis Evangelion (1995-1996)

    Kıyamet sonrası Tokyo’da geçen Neon Genesis Evangelion (1995-1996), “Angel” denen birtakım varlıkların şehre saldırmasını ve onlarla savaşan robotları konu alıyor. Evangelion isimli bu robotlar, yalnızca insan (hatta ergenlik çağında insan) pilotlar yardımıyla çalışabilen, bio-mekanik mecha’lar .Seyircisini dini referanslarla bezeli distopik bir evrene davet eden hikâye, Sailor Moon (1992-1997), Pokemon (1997-2023) ve Demon Slayer (2019-2024) benzeri çoğu anime gibi bir gençlik ve büyüme hikâyesi olarak başlayıp, tekinsiz bir varoluş sorgusuna ve karanlık bir dünya hayaline doğru ilerliyor. Hatta bahsettiğimiz örneklerin görece çatışma dolu son bölümlerinin, Neon Genesis Evangelion’un yanında fazla “pembe” kaldığını bile söyleyebiliriz. Shinto’dan Hristiyanlığa çok farklı inanç sistemlerinden imgeler ve izler taşıyan dizi, post-apokaliptik bir bilimkurgu olarak başlıyor ve Shinji’nin büyüme hikâyesi üzerinden insan ruhunun karmaşık doğasına dair derinlikli bir anlatı kuruyor. Halihazırda fazlasıyla karanlık bir atmosfere sahip olan dizi, o dönem yönetmen Hideaki Anno’nun depresyonda olması sebebiyle oldukça tekinsiz ve kasvetli bir dünyanın sonu/ölüm fikriyle bitmişti. Eğer animeleri hoş vakit geçirmek ve kafa dağıtmak için izleyenlerdenseniz, Neon Genesis Evangelion’dan uzak durmanızı öneririz. Ancak animelerin daha felsefi yönü güçlü karanlık ve huzursuz taraflarına meraklıysanız, özellikle de Akira (1988), Ghost in the Shell (1995) ve kimi Miyazaki yapımlarından bildiğimiz o kıyamet sonrası atmosfere alışkınsanız bu klasiği kesinlikle kaçırmayın deriz.

    Neon Genesis Evangelion: Death & Rebirth (1997)

    İki bölümden oluşan Neon Genesis Evangelion: Death & Rebirth’ün (1997) ilk bölümü, aynı zamanda Evangelion: Death olarak biliniyor. The End of Evangelion adıyla yayınlanacak olan alternatif final öncesi bir özet niteliğinde olan birinci bölüm; dizinin 24 bölümünden farklı bölümler içeriyor, olayları özetliyor ve seyircinin hafızasını tazeliyordu. Filmin Rebirth ismindeki ikinci bölümü ise, The End of Evangelion’un başından 24 dakikalık bir bölüme yer veriyor ve alternatif finale kısa bir giriş yapıyordu. Eğer diziyi yakın zamanda izlediyseniz, Death & Rebirth’i izlemenize pek gerek yok. Ancak diziyi uzun zaman önce ya da bölerek izlediyseniz, The End of Evangelion’a geçmeden önce bu yapıma bir göz atmak fena olmaz. Ancak diziyi hiç izlememiş olanların Neon Genesis Evangelion dünyasına doğrudan bu özet filmle girmesini önermiyoruz, zira sıfırdan bu filmle fazla kafa karıştırıcı olabilir. 

    The End of Evangelion (1997)

    1995-1996 yıllarında yayınlanan diziye, orijinalinde olduğunda daha “elle tutulur” bir sonla veda etmek isteyen Hideaki Anno, hayranlarının itirazlarını dinlemiş ve The End of Evangelion’u çekmeye karar vermişti. Ancak dizi sona erdiğinde psikolojik olarak oldukça kötü bir durumda olan ve ağır bir depresyon geçiren Anno, aynı zamanda arkadaşı da olan usta yönetmen Hayao Miyazaki’nin tavsiyesine uyarak filme başlamadan önce bir süre ara vermişti. Bu sayede Anno serinin ruhuyla biraz daha uyumlu, çok daha aydınlık ve anlamlı bir son yazabilmişti. Bir kez daha mecha pilotları Shinji Ikari, Rei Ayanami ve Asuka Langley Soryu’nun hikâyesini takip ettiğimiz film, görsel dili ve kurduğu güçlü post-apokaliptik atmosferle anime tarihinin en iyi final filmlerinden biri. Filmdeki finalin, dizinin orijinal finaline göre çok daha açık ve anlaşılır olduğunu söyleyebiliriz. Öte yandan, aynı derecede karanlık ve duygusal olarak zorlayıcı, ayrıca daha fazla şiddet içeren bir deneyim sizi bekliyor. Dünyanın sonuna henüz hazır değilseniz, The End of Evangelion’u bir süre ertelemenizi öneririz. 

    Evangelion: 1.0 You Are (Not) Alone (2007)

    2000’lerde Rebuild of Evangelion projesi altında yeniden çekilen hikâyenin ilk filmi, Evangelion: 1.0 You Are (Not) Alone (2007). Dijital mürekkep ve boya teknolojisi ile çeşitli bilgisayar animasyon teknikleri kullanılan filmde Evangelion dünyasını çok daha gerçekçi ve canlı bir hâlde izleme şansı bulacaksınız. Eğer seriye yeni versiyonla başlamak isterseniz, yeni sahnelerin ve karakterlerin de eklendiği hikâye, serinin hayranı olmayan izleyicilerin de anlayabilmesi adına çok daha ayrıntılı bir dünya kuruyor. Hikâyeye yeni eklenen Lilith ve Kaworu karakterleriyle tanıştığımız film, bir kez daha babası tarafından bir Evangelion pilotu olması için işe alınan Shinji’yi takip ediyordu. Orijinal seriyi yakın zamanda izlediyseniz, pek de yeni malzeme vadetmeyen bu filmi izlemenize gerek yok. Ancak diziyi uzun süre önce izlediyseniz, olayların biraz daha hızlı bir kurguyla verildiği bu yeni versiyon, hem nostaljik bir etki yaratacak hem de gelişmiş animasyonuyla sizi görsel olarak da tatmin edecektir.  

    Evangelion: 2.0 You Can (Not) Advance (2009)

    İlkinden ikinci sene sonra gelen Evangelion: 2.0 You Can (Not) Advance (2009) ise orijinal serinin 8’den 23’e kadar olan bölümlerini kapsıyordu. İkinci film, ilk filmin tersine dizideki olaylara ve planlara harfi harfine bağlı değildi. Örneğin, hikâyeye Mari Illustrious Makinami isimli yeni pilot karakteri eklenmişti. Pilotların Angel’larla olan mücadelesinin tüm hızıyla devam ettiği filmde, Shinji ve babası Gendo arasındaki karmaşık ilişkinin de kökenine iniliyordu. Anlatı yapısının diziye oranla çok daha sağlam bir şekilde kurulduğu filmde, orijinal hikâyeden çok daha dengeli bir duygu dünyası olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca filmde yer alan Evangelion-Angel çatışmaları, yeni animasyon teknikleri ve görsel efektler sayesinde son derecede detaylı bir şekilde resmediliyor ve aksiyon namına seyirciyi kesinlikle tatmin ediyor. Diziyi izleyenler, ilk filmi izlemeden doğrudan bu filmden başlayabilirler. Ancak orijinal serideki drama ve karakter psikolojisi odaklı anlatının, yeni eklenen sahnelerde çok da baskın olmadığını söyleyelim. Film daha ziyade çatışma sahneleri açısından katkı sunuyor seriye. Ayrıca Evangelion pilotlarından Rei’nin hayranları, karaktere bu filmde daha yakından bakma imkanı yakalayacaklar.  

    Evangelion: 3.0 You Can (Not) Redo (2012)

    Rebuild of Evangelion projesinin üçüncü halkası olan Evangelion: 3.0 You Can (Not) Redo (2012), ilk serinin iki halkasından farklı olarak tamamen yeni bir hikâyeye yer veriyordu. Önceki filmden 14 yıl sonrasında geçen hikâyede, özellikle yeni eklenen Kowaru karakterinin ağırlığını hissedeceksiniz. Orijinal serinin sonlarına doğru artan, o kasvetli “boşluk” hissi filmin her yerine sinmiş durumda, bu nedenle film kimi seyircilerimize fazla muğlak ve melodramatik gelebilir. İlk iki filmde daha “seyirci dostu” bir açılım yapan hikâyenin, izleyiciye kasıtlı bir mesafe aldığını ve kendine dair açık vermemek için özel bir çaba sarf ettiğini söyleyebiliriz. Yine de filmin özellikle yeni eklenen Evangelion robotlarının tasarımı ve sürükleyici çatışma sahneleri açısından kesinlikle izlemeye değer olduğunu ekleyelim. Ayrıca eğer The End of Evangelion’un karamsarlığı sizi rahatsız etmediyse, bu filmde aradığınızdan daha fazlasını bulabilirsiniz. 

    Evangelion: 3.0+1.0 Thrice Upon a Time (2021)

    Evangelion’u “yeniden canlandırma” projesinin dördüncü ve son halkası ise yakın dönemde vizyona giren Evangelion: 3.0+1.0 Thrice Upon a Time (2021). Hikâyenin finalini izlediğimiz film, üçüncü filmde tanıtılan WILLE isimli organizasyon ve Evangelion birimini yöneten NERV arasındaki çatışmaya odaklanıyordu. Filmde ayrıca Shinji ve babası arasındaki ilişki, zengin bir psikanalitik alt metinle yeniden kurgulanmıştı. Serinin alternatif finali olan The End of Evangelion’dan bazı sahne ve olaylar da içeren yapım, önceki filme kıyasla özgün hikâyeye çok daha sadık kalarak ilerliyordu. Evangelion: 3.0+1.0 Thrice Upon a Time, mecha türünün bir tür “yapıbozumu” olarak da nitelendirilen Evangelion’a, orijinal serinin ruhuna uygun bir nokta koydu. Film, bunca karanlık hikâye sonrasında çok daha umut dolu biten finaliyle çok büyük ihtimalle kalbinizi kazanacak. Yeni filmlerin tümünü üst üste izlediğinizde, The End of Evangelion’dan çok daha ferah ve aydınlık bir hisle noktalayacaksınız hikâyeyi. Dolayısıyla You Can (Not) Redo’nun rehavetine kapılıp bu filmi es geçmeyin deriz. Öte yandan, Evangelion’u karamsarlığıyla sevip benimseyenler, bu pembe sondan pek tatmin olmayabilir. 

  • “Hemme'nin Öldüğü Günlerden Biri”ni Sevdiyseniz İzleyebileceğiniz 10 Film

    “Hemme'nin Öldüğü Günlerden Biri”ni Sevdiyseniz İzleyebileceğiniz 10 Film

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    Senenin en sevilen bağımsız yerli filmlerinden, Türkiye’nin 2025 Oscar adayı olan Murat Fıratoğlu imzalı Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri (2024), yerli sinemamızın nadir sürprizlerinden biri. Venedik’in arından Altın Koza ve Ankara Film Festivallerinden ödüllerle dönen film, Eyüp isimli bir mevsimlik işçinin trajikomik hikâyesini anlatıyor. Toplumsal gerçekçi bir üslupla başlayan film, patronu Hemme’yi öldürmek için yola çıkan Eyüp’ün yaşadıklarıyla gitgide absürt bir hâl alıyor. 

    Kimileri filmi bir tür “kara mizah” örneği olarak görürken, yönetmen özellikle güldürme amacı gütmediğini ve seyircinin tepkisine şaşırdığını söylüyor. Her türlü beklentiyi boşa çıkaran ve kendine has üslubuyla öne çıkan filmi gerçekten de bir kategori altına sokmak zor - ama parça parça bazı filmlere benzetmek mümkün… 

    Bu listede, farklı tür ve üsluplar arasında gidip gelen filmin yer yer hatırlattığı bazı filmleri derledik. Kronolojik olarak sıraladığımız bu on yapımı seçerken birkaç kriter belirledik: Mizahi ton, hikâye, yönetmenin karaktere yaklaşımı. Eğer filmi izlediyseniz, kimi seçimleri gördüğünüzde tuhaf bulabilirsiniz. Ancak bu denli kategorize etmenin zor olduğu bir film, ancak bu kadar farklı sinema geleneklerinden gelen filmlerle açıklamak mümkün olabilirdi. Bazıları doğrudan, bazıları ise dolaylı yoldan filme bağlanan bu on film - Hemme’yi sevin ya da sevmeyin - eğer sinemayı seviyorsanız, bir tarafıyla sizi mutlaka yakalayacaktır. Ancak mizah dediysek, her biri için çok eğlenceli olduğu sözünü veremiyoruz, bazılarında gözyaşlarınızı tutamayabilirsiniz. Daha fazla beklenti yaratmadan listemize geçelim… 

    Sherlock Jr. (1924)

    Buster Keaton klasiği Sherlock Jr (1924), bir sinemada makinist olarak çalışan Sherlock’un maceralarına (ve hayallerine) odaklanır. Dönemin bir diğer komedi ustası Charlie Chaplin’den farklı olarak Keaton, çoğu sahnede neredeyse mimiksiz bir oyunculuk sergiler. Hemme’nin Eyüp’ü de belki öfkesini gizlemek için, belki de yalnızca mizacından dolayı hafif ifadesiz bir surata sahiptir. Bu yüz, etrafında inatla akmaya devam eden günlük hayatla yan yana geldiğinde, Keaton’ınkine benzer bir etki yaratır. Jim Jarmusch ve Aki Karusmaki gibi yönetmenlerin filmlerinde de gördüğümüz bu mizah türünü seviyorsanız ve klasik komedinin “yüksek” şakalarından bıktıysanız, Sherlock Jr’a ve Keaton’un diğer filmlerine mutlaka göz atın deriz. Ayrıca sadece mizahıyla değil, rüya, gerçeklik ve sinema arasında kurduğu oyunbaz ilişkiyle de bir başyapıt Sherlock Jr. Yani sessiz sinema döneminin “sıkıcı” olduğuna dair önyargılarınız varsa, Keaton’ın sizi fazlasıyla şaşırtacağına emin olabilirsiniz. Özellikle de Chaplin’den bildiğimiz üzere mimik ve jest cenneti olan bu dönem, Keaton’un mimiksizliğiyle gözünüzde bambaşka bir hâle bürünecek.   

    Bicycle Thieves (1948)

    Eğer olmasaydı listemizin kesinlikle eksik kalacağı, İtalyan Yeni Gerçekçi sinemasının en popüler örneklerinden Bicycle Thieves (1948), bisikletini çaldıran Antonio isimli bir işçinin hikâyesine odaklanır. Listemizde Hemme’nin izini sürdüğümüz birkaç temel sinema geleneği var, ilki deadpan mizah, ikincisi ise Bicycle Thieves ve yine listemizde yer alan Umut (1970) ve Where is My Friend’s House?’ın (1987) dahil olduğu toplumsal gerçekçi damar. Esin kaynakları arasında İtalyan Yeni Gerçekçiliği’ni de gösteren yönetmen Murat Fıratoğlu’nun canlandırdığı Eyüp, aynı Antonio gibi kırmızı motosikletiyle Siverek’in sokaklarında ve boş arazilerinde yol alır. 

    Karakterlerle birlikte yaşadıkları şehri ve coğrafyayı da dolaştığımız bu tür mekân odaklı filmleri seviyorsanız, savaş sonrası Roma ve halkının bambaşka bir yüzünü gördüğümüz bu dokunaklı hikâyeye mutlaka bir göz atın deriz. Hemme’nin tersine çok daha melodramatik bir tona sahip olan film, yüreğinizi burkacak derecede “gerçekçi”. Eğer savaş sonrası Avrupa’yı ve yoksulluğu benzer bir etkileyicilikle ele alan yapımlar izlemek isterseniz, Roma città aperta (1945), Germania anno zero (1948) ve Umberto D.’yu (1952) öneriyoruz.  

    Umut (1970)

    Yerli sinemamızın efsanelerinden Yılmaz Güney imzalı Umut (1970), atı öldükten sonra hayatta kalabilmek için bir definenin peşine düşen faytoncu Cabbar’ın hikâyesini anlatır. Bir süre fayton süren Yılmaz Güney’in, define aramaya çıkan babasının hikâyesinden esinlenerek yazdığı Umut, tıpkı Bicycle Thieves’in savaş sonrası Roma için yaptığı gibi, bizi Adana gerçekliğinin (ve sıcağının) tam ortasına fırlatır âdeta. Hemme’nin özellikle “başka bir filmmiş gibi yapan” açılış sekansı, Umut’un sınıf çatışması üzerinden kurduğu sert ve politik anlatısını hatırlatır. Bu sekansta mevsimlik işçi olarak sıcak güneşin altında kurutulmuş domates toplayan Eyüp ve işvereni Hemme arasındaki tartışmaya tanık oluruz. 

    Eğer mizahı ve daha iyimser anlatısıyla Sherlock Jr, “Hemme’nin benzediği filmlerin” bir ucundaysa, Umut ise tam olarak diğer uçta diyebiliriz. Umuttan çok umutsuzluğun konu edildiği film, Yeşilçam’ın altın çağında ortaya çıkmış nadide bir gerçekçi film örneğidir. Yeşilçam ve 70’ler-80’ler Türkiye sinemasına meraklıysanız, ancak bazen melodramın dozunun fazla kaçtığını düşünüyorsanız, Yılmaz Güney’in filmleri size ilaç gibi gelecektir. Ülkemizdeki nadir politik sinema örneklerinden biri olan filmin Hemme’den çok daha sert ve açık bir politik/sınıfsal meselesi olduğunu da ekleyelim. 

    Stranger Than Paradise (1984)

    Deadpan mizah denince akla gelen bir başka yönetmen de Amerikan bağımsız sinemasının ustalarından Jim Jarmusch. Jarmusch’un erken dönem siyah beyaz filmlerinden Stranger Than Paradise (1984), Macaristan’dan Amerika’ya gelen Eva ve kuzeni Willie’nin ilişkisine odaklanıyor. Sade ve sabit planları, minimalist kamera hareketleri, neredeyse amatöre yaklaşan sade oyunculuklarıyla öne çıkan film, büyük sözler söyleyen kahramanlık hikâyelerinden ve aksiyon dozu yüksek yol filmlerinden sıkıldıysanız tam sizin için. Bizi Amerika’nın farklı bölgelerinde sakin fakat bir o kadar da eğlenceli bir yolculuğa çıkaran film, bir Hollywood yol filminden bekleyeceğiniz hiçbir şeyi vermiyor desek abartmış olmayız. Günlük hayatın ritmiyle akan, ne hızlı ne yavaş bir yolculuk bu. 

    Film bitince ağzınızda kalan tat ise, sadece “şiirsel” kelimesiyle açıklanabilir. Sanki eski siyah beyaz bir fotoğrafa bakar gibi melankolik, ama trajik olacak kadar kendini ciddiye almayan, komik bir hikâye. Her ne kadar Eyüp’ün yolculuğu buradaki kadar sakin ve şiirsel olmasa da, gündelik hayatın rutinleri ve ifadesiz yüzlerin arasında tezattan doğan doğal mizah, iki filmin duygusunu yer yer ortaklaştırıyor. Eğer “üç silahşörün” oradan oraya salındığı bu hem naif hem sıradışı yolculuk hoşunuza giderse, Jarmusch’un Down by Law (1986), Mystery Train (1989) ve Night on Earth (1991) filmlerini de önerebiliriz. 

    Where is My Friend’s House? (1987)

    Abbas Kiarostami imzalı Where’s My Friend’s House? (1987), defterini geri vermek için arkadaşının evini arayan 8 yaşındaki Ahmet’e odaklanır. Tıpkı Eyüp’ün izinden Siverek’i dolaştığımız gibi, bu sefer de Ahmet’in izinden Köker Köyü’nün sokaklarında dolaşırız. Filmi izlerken bir yerden sonra karakterin niye dolandığını unutabilir, sokakların, evlerin ve topraktan yolların “şiirine” kaptırabilirsiniz kendinizi. Her ne kadar Eyüp ve Ahmet çok farklı amaçlarla yola çıkmış olsalar da, iki filmin de bu sonu belirsiz yolculuğu resmetme şekli oldukça benzer. 

    Biri öfkeyle, biri endişeyle yola çıkan iki karakterin de duyguları yol boyunca, yolla birlikte değişir. Eğer listemizde de yer verdiğimiz Bicycle Thieves’i severseniz, bu filmde de benzer bir tat alabileceğinizi söyleyelim - üstelik sıfır melodramla. Bu yanıyla biraz daha Stranger Than Paradise’ın sade anlatımına yakın bir film diyebiliriz. Öte yandan listemizde coğrafi olarak Hemme’ye en yakın film de tabii ki İran sinemasından geliyor. Sanki Ahmet’in yanındaymışsınız gibi gezeceksiniz Köker’i, hüzünlenip hüzünlenmemek ise tamamen size kalmış… 

    The Man Without a Past (2002)

    Geliyoruz deadpan mizahın bir başka usta ismine: Finlandiya’nın “yaramaz çocuğu” Aki Kaurismaki. Aslında yönetmenin filmografisinden herhangi bir filmi de seçebilirdik listemiz için. Ancak Eyüp’e benzer, gezgin ve “yalnız kovboy” karakteriyle, The Man Without a Past’ın (2002) ideal seçim olduğunu düşündük. Film boyunca asla gülmeyen karakterlerle ilk karşılaştığınızda, öncelikle “bu nasıl mizah” diye düşüneceğiniz film, kafasına aldığı darbe sonrası hafızasını kaybeden bir adama odaklanıyor. Hayatını (ve hafızasını) baştan kurmaya çalışan karakterimizin izinden bu sefer Helsinki sokaklarını keşfe çıkıyoruz. 

    İzlediklerimiz aslında gayet ciddi, şiddet ve dram dolu meseleler. Ama karakterlerimizin bu ifadesizliği, melodram dozunu iyi dengeliyor. Tıpkı Eyüp’ün normalde büyük bir aksiyon ya da melodramın konusu olabilecek öfkesinin, Murat Fıratoğlu’nun elinde (ve yüzünde) çok daha farklı bir hâl alması gibi. Dolayısıyla konusunu fazla dramatik bulursanız filmden yine de bir şans verin deriz. Sonrasında ise Karusmaki’nin diğer filmlerini, özellikle de benzer sularda yüzen Drifting Clouds (1996), Le Havre (2011) ve The Other Side of Hope’u (2017) öneririz.  

    Vavien (2009)

    Listemizin son dört maddesinde yeniden yerli sinemaya dönüyor ve Hemme’nin izini biraz yakınlarda arıyoruz. İlk sıramızda eğer izlediyseniz neden bu listede olduğunu sorgulayabileceğiniz bir yapım var: Taylan Biraderlerle Engin Günaydın’ı buluşturan Vavien (2009). Hemme’nin yönetmenin de deyişiyle “resmi olarak” bir kara komedi olmadığı malum, ancak ister istemez çoğu seyirci böyle bir hava aldı filmden. (Film boyunca patronunu öldürmeye giden bir adamın, bir anlığında duraksayıp televizyonda Heidi izlemesi, elbette ki kendi içinde doğal bir komediyi de barındırıyor.) Dolayısıyla sinemamızın en başarılı ve nadir kara komedilerinden Vavien’i listeye bir şekilde dahil etmek istedik. 

    Adeta “dokuz canlı” olan karısını öldürmek isteyen fakat bunu bir türlü başaramayan bir adamın hikâyesine odaklanan film; yaratıcı olay örgüsü, Engin Günaydın’ın müthiş performansı ve absürt üslubuyla sizi ilk dakikasından itibaren içine çekecek. Öte yandan komedi anlamında bu sefer ifadesiz suratlar beklemiyor sizi, karı koca rolündeki Engin Günaydın ve Binnur Kaya’nın bol mimik ve jestli performansı, size hiç beklemediğiniz bir anda kahkaha attırabilir.  

    Bir Zamanlar Anadolu’da (2011)

    Listemizdeki üçüncü yerli yapım, Nuri Bilge Ceylan’ın başyapıtı Bir Zamanlar Anadolu’da (2011). Dram türünde olsa da muhtar ve “manda yoğurdu” sahneleriyle kendine has mizahının da hakkını veren film Anadolu’nun ortasında, neredeyse zamansız-mekânsız bir atmosferde geçen bir cinayet soruşturması. Filmin Hemme’yle ne üslupsal ne de hikâyesel olarak bir bağı var. Ancak iki filmi bir araya getirebileceğimiz ortak bir nokta var ki, o da klişe tabirle “bu topraklardan” geldiklerini hissettirmeleri. Umut kadar açık bir şekilde olmasa da, iki filmde de bu topraklarda gömülü kalmış şiddetin tarihini derinden hissedeceksiniz. Ceylan’la henüz tanışmamış olan izleyicilerimiz için, BZA’nın kesinlikle en doğru film olduğunu da ekleyelim. Hatta Hemme’den önce bu filmi izlemenizi ve araya biraz zaman koymanızı tavsiye ederiz. Zira iki film sırf taşrada geçiyor diye başta görsel olarak benzer de görünse de, ortak bir ruhtan beslenen bambaşka iki film var karşımızda. 

    Gênco (2017)

    Kürt sinemasının nev-i şahsına münhasır yönetmenlerinden biri olan ve absürt komediye yaklaşan üslubuyla tanıdığımız Ali Kemal Çınar imzalı Gênco (2017), “sınırlı güçleri olan” bir tür süper kahraman hikâyesi anlatıyor. Gênco, yine Kürt coğrafyasında geçen Hemme’ye oranla deadpan mizah türüne çok daha yakın bir film - en azından bu üslubu kasıtlı olarak tercih ettiğini gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. Film özellikle düşük bütçeli prodüksiyonunu yaratıcı bir şekilde değerlendiriyor. Filme ilk başladığınızda içinize girmeniz zor olabilir, ancak dakikalar ilerledikçe bu “gündelik” hikâyeye sızan fantasik detaylar sizi fazlasıyla güldürebilir. Eğer Çınar’ın üslubunu severseniz, benzer şekilde çekilmiş Veşartî’yi (2016) de öneririz. Milyonlar harcayıp seyircisinde mimik oynatmayan kimi anaakım komedilerimiz yerine, bu kendine has minimalist (ve fazlasıyla politik) mizahı tercih edecek seyircilerimiz mutlaka çıkacaktır.  

    Kelebekler (2018)

    Sinemamızdaki bir başka başarılı absürt mizah örneği, son olarak adeta “Hollywood’a transfer olan” star yönetmenimiz Tolga Karaçelik imzalı Kelebekler (2018). Babalarının ölümünün ardından bir araya gelen üç kardeşe odaklanan yapım karakterlerimizin köylerine dönüşüyle trajikomik bir yere direksiyon kırıyor. Normal şartlarda fazlasıyla melodramatik olabilecek anlar, bir anda patlayan tavuklardan köyde gezen bir astronota pek çok saçma olayla yarıda kesiliyor.  Tıpkı Hemme’nin Heidi sahnesi gibi… Öte yandan filmin, listemizdeki çoğu komedi gibi tuhaf mizahıyla sizi ilk başta biraz irkiltebileceğini söyleyelim. Yerli sinemamızda, özellikle de anaakım komedilerde görmeye pek alışık olmadığımız (ancak Vavien’le biraz giriş yaptığımız), büyük kahkahalar hedeflemeyen, absürt bir mizah söz konusu. Eğer bu mizaha ısınabilirseniz, Kelebekler’de de birlikte çalışan oyuncu Bartu Küçükçağlayan ve Tolga Karaçelik’i bir kez daha bir araya getiren komedi dizisi Bartu Ben’i (2018) de öneririz.

  • Çocuklar İçin En İyi 10 Dinozor Filmi

    Çocuklar İçin En İyi 10 Dinozor Filmi

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    1990’lardan itibaren sinema, dijitalleşmenin ve görsel efekt teknolojilerinin yükselişe geçmesiyle tıpkı Jurassic Park’takine (1993) benzer bir tür “dinozor devrimi”ne tanık oldu. Yalnızca çocuklar değil, yetişkinler için de dinozorların beyazperdede “yeniden canlanıyor” olması hem büyük şaşkınlık yarattı, hem de sinema salonları tarih öncesinden gelen bu misafirler sayesinde dolup taştı. Görkemli cüsseleri ve ihtişamlı doğalarıyla çocukları daima büyüleyen dinozorların “modası” bugün bile hâlâ geçmedi. 

    Bu listemizde, yetişkinlere yönelik yapımlardan ziyade çocuklarınıza izletebileceğiniz daha eğlenceli ve şiddet dozu az olan dinozor filmlerini iyiden kötüye sıraladık. Elbette bazı yapımlarda yaş sınırı yok, kaç yaşında olursanız olun büyük bir keyifle izleyebileceğiniz filmler de seçtik. Elbette sıralamamızda görsel efektlerin kalitesi önemli bir ölçüt, öte yandan filmlerin genç seyirciyle kurduğu iletişimi de önemsiyoruz. Kimi gerçeğe daha yakın, kimiyse çizgi karakterlere bürünmüş birbirinden ilginç dinozorları konuk ettiğimiz listemiz, huzurlarınızda…  

    Buz Devri 3: Dinozorların Şafağı (2009)

    Listemizin zirvesinde 2000’lerin en sevilen animasyon serilerinden Buz Devri’nin üçüncü halkası Buz Devri 3: Dinozorların Şafağı (2009) var. Bir Tyrannosaurus’un yumurtalarını çalan meşhur kahramanımız Sid’in kaçırılmasıyla başlayan hikâye, buzların altında gizli kalmış bir dinozor diyarında geçiyor. Serinin duygusal dozu çok daha yüksek ilk iki filmiyle karşılaştırıldığında, Dinozorların Şafağı’nın eğlence ve aksiyon namına çok daha tatmin edici bir film olduğunu söyleyebiliriz. Dinozorların olduğu bir diyarda, aksiyonun olmaması zaten düşünülemezdi. Hem kahramanlarımızın buzların dışında bir diyarda görmek, hem de dinozorların “doğal ortamında” izlemek farklı bir deneyim sunuyor. Dinozorların günümüzde bilimsel mucizelerle yeniden canlandırması hikâyesinden bıktıysanız, bir tür “dönem işi” olan Dinozorların Şafağı’nı sevebilirsiniz. Nesli tükenmiş hayvanlardan eğlenceli bir geçit sunan film, genç seyircilerimiz için de hemen içine girecekleri rengarenk bir dünya vadediyor. 

    İyi Bir Dinozor (2015)

    Listemizin ikinci sırasında, efsanevi animasyonlara imza atan Pixar yapımı bir film var: İyi Bir Dinozor (2015). Küçük bir dinozor ve bir çocuk arasındaki arkadaşlığı konu edinen yapım, listemizde çocuklara gönül rahatlığıyla önerebileceğimiz yapımlardan biri. Dinozorların neslinin tükenmesine neden olan asteroidin dünyaya çarpmadığı alternatif bir evrende geçen film; bilim ve fantezinin bir araya geldiği, hem tanıdık hem de büyülü bir dünya kuruyor. Bir yandan doğa tarihine dair öğretici bir niteliği de olan yapım, arkadaşlık temasını olabildiğince naif ve eğlenceli bir biçimde işliyor. Toy Story (1995), Inside Out (2015) ve Coco (2017) benzeri Pixar filmlerinde olduğu gibi, yine çocuklara karmaşık kavramları hikâyeler yoluyla anlatmayı hedefleyen yapım, bu sefer "korku" teması üzerine eğiliyor. Her ne kadar filmin daha çok çocuklara yönelik olduğunu söylesek de, tüm Pixar yapımlarında olduğu gibi mutlaka kendinizden ve “içinizdeki çocuktan” parçalar bulabileceğiniz bir film İyi Bir Dinozor.  

    Dünyanın Merkezine Yolculuk (2008)

    Listemizin üçüncü sırasında 2000’lerin sevilen macera filmlerinden Dünyanın Merkezine Yolculuk (2008) var.Jules Verne’in 1864 tarihli aynı adlı klasiğinden uyarlanan film, aynı zamanda 4D teknolojisinin tanıtıldığı ilk yapımlardan biriydi. (Dinozor filmlerinin, sürekli yeni bir sinema teknolojisinin tanıtımı için kullanılması, Spielberg’in Jurassic Park’taki (1993) vizyonunu doğrular nitelikte: “Bir tanrı olarak sinema”) Kendini dinozorların olduğu fantastik bir dünyada bulan bir bilim adamına odaklanan film, tam olarak bir dinozor filmi değil aslında. Daha çok, tıpkı Jumanji’de (1995) olduğu gibi bir fantastik (ya da tarihi) varlıklar geçidi söz konusu burada da. 

    Dünyanın jeolojik tarihine “diklemesine” bir giriş yaptığınız yapımda, dinozorları en gerçekçi halleriyle görüyorsunuz, öyle insanlaştırılmış, dost canlısı yaratıklar değiller. Sizi “yeryüzünden” fazla uzaklaşmadan fantastik diyarlara taşıyan macera-bilimkurgu türünü seviyorsanız ve çoğu nesle bu türü tanıtan Jules Verne’in bir hayranıysanız, film tam size göre. Öte yandan uyaralım, zaman zaman korkutucu olabilecek sahneleriyle Dünyanın Merkezine Yolculuk, yaş olarak biraz daha büyük çocuklara daha uygun bir yapım. Filmi beğenirseniz, aynı dönemden bir başka Jules Verne uyarlaması, Around the World in 80 Days’i (2004) de izlemenizi öneririz.

    Dinosaur Island (2014)

    Adeta “yeniden yarattığı” dinozorlarla listemizin dördüncü sırasına yerleşen Dinosaur Island (2014), 2010’ların görsel anlamda başarılı canlı çekim dinozor filmlerinden biri. (Ancak bu başarının çocuk filmleri kategorisinde olduğunu ekleyelim) Özellikle farklı türlerden gerçekçi dinozor tasarımlarıyla öne çıkan film, kendisini tarih öncesi dönemden kalma yaratıklarla dolu bir adada bulan 13 yaşındaki Lucas ve 1950’lerden gelen arkadaşı Kathryn’in maceralarını takip ediyor. 7 yaş üzeri çocuklar için daha uygun olan yapım; aksiyon dolu anlatısı ve uçsuz bucaksız doğa manzaralarıyla etkileyici bir atmosfer kuruyor. Oyunculuklar çocuk oyuncuların zayıf performansı nedeniyle biraz sırıtsa da, genç izleyicilerimiz için bu çok sorun olmayacaktır. Çocuğunuz için kolay takip edilebilir ve macera odaklı bir hikâye arıyorsanız, farklı dönemleri fantastik bir anlatıyla bir araya getiren Dinosour Island’a bir şans verin deriz.  

    Dinozor (2000)

    Görsel efekt teknolojilerinin yükselişe geçtiği 2000’lerin en heyecan uyandıran yapımlarından Dinozor (2000), yalnızca çocuklar için değil yetişkinler için de izlemesi oldukça keyifli bir “tarihi” film. Günümüzün 65 milyon yıl öncesinde geçen hikâye, ailesinden uzak düşen Aladar isimli bir dinozorun öyküsü üzerinden, dinozorların sonunu getirecek olan meteor yağmuru ve etkilerine bakıyor. Filmin görsel efektleri dönemine göre oldukça başarılı, özellikle de CGI animasyonuyla yaratılan dinozorların, canlı çekim mekânlarla bir araya gelmesi o dönem için yenilikçiydi. Bugünden izlediğinizde bu efektler biraz gözünüze batabilir, dolayısıyla Jurassic World (2015) tarzı bir görsellik beklememenizi tavsiye ederiz. Ek olarak senaryonun de “dinozor diyaloglarının” biraz basit kaçtığını ekleyelim. Yetişkin izleyicilerimize biraz demode gelebilecek bu yapım, çocuklar içinse hâlâ en ideal dinozor filmlerinden biri. 

    The Land Before Time (1988)

    Listemizde ikinci yarıya geçerken, sıralamadaki diğer yapımlara göre biraz daha eski tarihli bir filme yer veriyoruz: The Land Before Time (1988). Yapımcıları arasında bilimkurgunun ustaları Steven Spielberg ve George Lucas gibi isimlerin de yer aldığı animasyonun tek eksisi, görsel teknolojilerin fazla gelişmediği bir dönemde çekilmiş olması. Annesini kaybeden Littlefoot adındaki küçük bir Apatosaurus’a odaklanan film, farklı türlerde dinozorlara ve dönemin yaşam şartlarına yer vermesiyle hem eğlenceli hem de oldukça eğitici bir anlatıya sahip. Biraz 40’lardaki Disney animasyonlarının naif tarzını hatırlatan film, yetişkin izleyiciler için fazla çocuksu kalabilir. The Land Before Time için “bir aile filmi” diyemesek de, çocukların fazlasıyla keyif alacağı bir animasyon klasiği diyebiliriz… Filmin piyasaya video olarak sürülen 13 farklı devam filmi olması, çocukların kalbine kurduğu tahtın bir başka kanıtı.

    Bir Dinozorun Anıları (1993)

    90’ların bir başka sevilen animasyonu Bir Dinozorun Anıları (1993), zamanda geriye giderek dinozorları daha “zeki” varlıklar haline getiren bir bilim adamının yaşadıklarına odaklanıyor. Yapımcıları arasında bir kez daha dinozor türünün yaratıcısı diyebileceğimiz Spielberg’in yer aldığı film, Jurassic Park’la aynı sene vizyona girmiş daha “aile dostu” bir dinozor filmi olarak pazarlanmıştı. Kimi izleyicilerimiz, filmi bugünden izlediklerinde hem görsel olarak hem de hikâye anlamında basit bulabilir. Özellikle yeni animasyonların kalitesine alışmış olan yaşça küçük ocuk izleyicilerimizin de biraz sıkılması mümkün. Ancak 90’lar animasyonlarının ve “aile filmlerinin” özlemini çekenler ve nostaljik bir deneyim yaşamak isteyenler, filme bir göz atabilir. 

    Baby: Secret of the Lost Legend (1985)

    Listemizin sonuna yaklaşırken seksenlerden bir başka filme yer veriyoruz: Walt Disney Stüdyoları imzalı Baby: Secret of the Lost Legend (1985). Orta Afrika’daki araştırma gezileri sırasında brontosaurus türünde bebek bir dinozorla karşılaşan iki bilim insanına odaklanan yapım, özellikle 80-90’lar ana akım Hollywood sinemasında yükselişe geçen macera filmlerinden izler taşıyor. Özellikle listemizde de yer alan Dünyanın Merkezine Yolculuk’u sevdiyseniz, bu filme de bir göz atın deriz. Her ne kadar filmin dinozor tasarımları aslına uygun şekilde yapılmış olsa da, dönemi gereği görsel efekt beklentilerinizi minimuma indirmenizi tavsiye ediyoruz. Indiana Jones (1981) geleneğinden giden filmin Afrika temsilinin de biraz sorunlu olduğunu ekleyelim. 

    Dinozorlarla Yürümek (2013)

    BBC Earth imzalı Dinozorlarla Yürümek (2013), kanalın 1999 tarihli belgesel türündeki mini dizisinden esinleniyor. Dinozorlarla ilgili pek çok çocuk ya da aile filminin tersine, tarihsel ve bilimsel gerçekliğe olabildiğince yakın duran filmde 12 farklı dinozor türü keşfedeceksiniz. Çekimleri Yeni Zelanda ve Alaska gibi görsel olarak zengin coğrafyalarda gerçekleşen filmdeki dinozorları tasarlayan isim ise, Disney’in 2000 tarihli Dinozor filmindeki tasarımlarıyla tanıdığımız David Krentz. Listemizde de yer verdiğimiz Dinozor’un kahramanı Aladar’a kanınız ısındıysa, Dinozorlarla Yürümek’i de sevmeniz muhtemel. Filmimiz, özellikle doğa bilimlerine ilgili ve dinozorlara dair daha bilimsel bir merak taşıyan yaşı büyük genç izleyicilerimiz, Discovery Channel-National Geographic hayranları ve sıkı doğa belgeseli takipçileri için biçilmiş kaftan.

    Dino Time (2012)

    Listemizin son sırasında farklı bir coğrafyadan, Güney Kore’den bir dinozor filmine yer veriyoruz:  Dino Time (2012). Ernie isimli bir çocuğun dinozor devrine kadar varan yaramazlıklarını konu alan animasyon, çoğunlukla ticari amaçlarla çekilmiş bir çocuk filmi. Bu nedenle listemizdeki diğer yapımlardan anlatı yapısı, hikâyesinin derinliği ve animasyon kalitesi anlamında daha zayıf bir film. Filmin yine de yaşı küçük seyircilerimizi canlı renkleri, sevimli animasyon karakterleri ve mizahıyla tavlaması mümkün. Hikâyeye serpiştirilmiş olan, çocukların kendi ayakları üstünde durmasına dair mesajlar da, basit hikâyesine rağmen filmi bir adım öteye taşıyor. Oyun ve eğlencenin daha ağır bastığı ve dinozorların sevimli yaratıklar olarak resmedildiği yapım, tarihin derinliklerinden gelen kahramanlarımızın korkutucu taraflarını pek sevmeyen çocuklar (ve aileleri) için ideal bir seçenek. 

  •  Netflix’te İzleyebileceğiniz En İyi 10 Seri Katil Filmi ve Dizisi

    Netflix’te İzleyebileceğiniz En İyi 10 Seri Katil Filmi ve Dizisi

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    Seri katil hikâyeleri, Netflix kataloğunun en çok izlenen türleri arasında yer alıyor. Özellikle Amerikan toplumunun seri katillere olan ilgisi malum. Netflix de bu ilginin farkında olsa gerek, bu katilleri medyatik isimler haline getirmeyi fazlasıyla seviyor. Platformun kataloğunda hem true crime türündeki belgeseller hem de seri katil konulu sayısız iş bulabilirsiniz. Sizi katillerin çarpık zihinlerinin kıvrımlarında davet eden bu yapımlar, dikkatin en önemli sermaye olduğu çağımız için âdeta biçilmiş kaftan. 

    Bu listede klasiklerden yeni yapımlara, antoloji dizilerden uzun metraj filmlere seri katil temalı on film ve diziyi en iyiden en kötüye sıraladık. Sıralamayı yaparken dikkat ettiğimiz birkaç temel şey var: Katilin psikolojik derinliği, yapımın klişelerden ne kadar kaçabildiği ve tabii ki gerilim dozu. Bu listede sizi 10 küsür sezon boyunca ekrana sağlayacak uzun soluklu hikâyeler, hem de bir vakayı derinlemesine inceleyen ve bir seferde bitirebileceğiniz yapımlar var. Eğer seri katil hikâyelerinin cazibesine karşı koyamayanlardan ve insanın ne denli karanlık olabileceğini merak edenlerdenseniz, listemiz tam size göre.  

    Mindhunter (2017)

    Listemizin zirvesinde, seri katil türünün ustalarından, Se7en (1995) ve Zodiac (2007) gibi iki klasiğe imza atan David Fincher’ın yaratıcılığını üstlendiği Mindhunter (2017) var. Yetmişlerin sonunda geçen dizi, ABD’de suç üzerine yapılan çalışmaların şekil değiştirdiği ve daha sosyolojik bir boyut kazandığı bir dönemi ele alıyor. Dizi özellikle sosyal medyada dolaşıma giren ve seri katil röportajlarından alınan gerçekçi sahneleriyle büyük ses getirmişti. Eğer seri katillerin psikolojik profillerine meraklıysanız, Mindhunter sizi “terapi odasının” tam ortasına bırakıyor. Katillerin annesiyle ilişkisinden çocukluk anılarına, dehşet dolu anılarla dolu röportaj sahneleri, sürekli diken üstünde hissetmenizi sağlayacak. Yalnız uyaralım, özellikle katillerin cinayet detaylarını ballandıra ballandıra anlattığı sahneler bazı seyirciler için zorlayıcı olabilir. Her ne olursa olsun, hem incelikli senaryosu, hem oyunculuk performansları, hem de Fincher’ın titiz yönetmenliğiyle Mindhunter listemizin ilk sırasını sonuna kadar hak ediyor. 

    Dexter (2006-2013)

    Tüm zamanların en sevilen suç dizilerinden Dexter (2006-2013), Miami Polis Departmanı’nda çalışan kan analisti Dexter Morgan’ın, cezasız kalmış suçluları öldürdüğü çifte yaşamını konu alıyor. Ekranda gördüğümüz en “sempatik” seri katillerden biri Dexter’de adeta şeytan tüyü var. Başrolünde seri katillere yer veren Dahmer (2022) ya da Hannibal (2013-2015) gibi dizilere kıyasla, burada tüm “psikopatlığına” rağmen özdeşleşebileceğimiz, insani bir katil söz konusu. Bu anlamda listemizdeki You’nun (2018-2025) stalker’ı Joe’la birlikte anabiliriz Dexter’i. Hatta Dexter Joe’ya göre en azından romantik ilişkiler konusunda çok daha iyi. Ancak yumuşak mizacı sizi yanıltmasın, gözlerinizi ekrandan çevirmek zorunda kalabileceğiniz, kan ve şiddet dolu cinayetler işlemekten zevk alan bir anti-kahraman var karşımızda. Breaking Bad‘in (2008-2013) Walter White’ı kadar olmasa da, televizyon tarihinin en karizmatik anti-kahramanlarından biri diyebiliriz Dexter için. 

    You (2018-2025)

    Üçüncü sıramızda kimilerinin fazlasıyla “cheesy” bulabileceği, ucuz romandan bozma bir dizimiz var: You (2018-2025). Netflix’in en popüler yapımlarından biri olan You, saplantılı bir stalker olan Joe Goldberg’in bir seri katile dönüşme hikâyesini ele alıyor. Her sezonda kimlik değiştiren Joe’yla birlikte farklı bir kurbanın hikâyesine tanık oluyoruz. Joe, Amerikan toplumunun “sempatik ve yakışıklı” seri katillere dair takıntısını sonuna kadar kullanan, bu katil figürünü adeta romantize eden, tuhaf fakat bir o kadar da sürükleyici ve kendini izlettiren bir yapım. İdeal erkek arkadaş rolüyle kadınların kalbini çalan, “centilmenliğiyle” bazen seyirciyi bile tuzağına düşüren Joe’nun “aşk için” daha ne kadar ileri gidebileceğini izlerken, bir bakmışsınız ki sezonlar geçip gidiyor. Bu anlamda dizinin listemizdeki en sürükleyici ve hızlı tüketime uygun iş olduğunu söyleyebiliriz. Zaman öldürecek ve merakınızı sonuna kadar diri tutacak bir yapım arıyorsanız, You’yu rahatlıkla “binge”leyebilirsiniz. .

    Dahmer (2022)

    Son dönemin popüler suç dizilerinden Netflix imzalı Dahmer (2022) (ya da asıl ismiyle Dahmer – Monster: The Jeffrey Dahmer Story), Monster isimli antoloji dizinin ilk halkası. Yaratıcılığını Ryan Murphy ve Ian Brennan’ın üstlendiği dizi, her sezonunda başka bir katili konu alıyor. Dizinin, 1978–1991 yılları arasında 17 kişiyi öldüren Jeffrey Dahmer’e odaklanan ilk sezonunu, Lyle ve Erik Menendez’i merkeze alan ikinci sezon izledi. Listemizdeki en tartışmalı işlerden biri Dahmer. Dizi yayınlandıktan sonra kurbanların aileleri hem tetiklendikleri için, hem de dizinin kurbanları temsil etme şekliyle ilgili Murphy’e tepki göstermişti. Etrafındaki tartışmalar da düşünüldüğünde, Dahmer’in Netflix’in “clickbait” türündeki yapımlarından biri olduğunu görebilirsiniz. Ancak dizinin hem prodüksiyon kalitesi ve sürükleyici senaryosu, hem de başroldeki Evan Peters’in tekinsiz derecede gerçekçi performansıyla bu “hype”ı hak ettiğini de ekleyelim. Kurbanlarla ilgili etik endişeleri bir süreliğine “askıya almayı” başarırsanız ve hikâyeyi bir kurmacaymış gibi düşünürseniz, diziden daha az hasarla çıkabilirsiniz. 

    The Serpent (2021)

    BBC yapımı The Serpent (2021), Fransız seri katil Charles "the Serpent" Sobhraj’ın işlediği cinayetlerden esinlenen bir suç dizisi. 1975-1976 yılları arasında pek çok otostopçuyu öldüren Charles’ı dizide canlandıran isim ise, A Prophet (2009) filmiyle tanıdığımız Tahar Rahim. Katili büyük bir gerçekçilikle canlandıran Rahim’in performansı, dizinin en büyük artılarından. Kurbanlarını hippielerden seçen Charles’ın hikâyesi üzerinden dönemin karşı kültür politikalarına da değinen dizi, özellikle 70’leri yeniden canlandırmak konusunda ustaca bir iş çıkarıyor. Dizinin zayıf tarafı ise, kafa karıştıran zaman atlamaları ve takip etmesi zor kronolojisi. Bu nedenle diziye başlamadan önce Serpent’in hayatına bir göz atmanızı öneririz, böylece olay örgüsünü takip ederken kaybolmaz ve Rahim’in etkileyici performansına odaklanabilirsiniz. Eğer döneme özel bir ilginiz varsa, yer yer kurmacaya kurban gitmiş bazı tarihsel tutarsızlıklar gözünüze batabilir. Yine de 70’ler ruhunu iliklerinize kadar hissedeceğinize emin olabilirsiniz.  

    The Fall (2013)

    BBC yapımı polisiye dizi The Fall (2013), çalışan kadınları öldüren bir seri katili ve onu yakalamaya çalışan dedektif Stella Gibson’ı merkezine alıyor. Hikâye temelde Dennis Rader adlı gerçek bir Amerikalı seri katilden esinleniyor. Listemizde şu ana dek genellikle katilin başrolde olduğu işlere yer verdik. Burada ilk sıramızdaki Mindhunter’a daha yakın duruyoruz ve olaylara polislerin gözünden bakıyoruz. Ancak benzerlerinin tersine The Fall,  katilin kim olduğunu baştan ele veriyor. Katillerle dedektifler arasındaki kedi-fare oyununu sevenler, dizide bir Zodiac havası bulabilirler. Ayrıca polis istasyonları, cinayet büro hikâyeleri ve adli tıp süreçleriyle ilgiliyseniz, The Fall’da aradığınızı bulabilirsiniz. Üstelik polisiyelerin aranan yüzü, The X Files’ın (1993-2018) yıldızı Gillian Anderson’ın başroldeki etkileyici performansı da cabası. Seri katili canlandıran Jamie Dorman’ın uzmanlar tarafından “fazlasıyla aslına uygun” bulunan oyunculuğuna hiç girmeyelim bile…  

    Slasher (2016)

    Antoloji formatında yayınlanan Netflix imzalı Slasher (2016), her sezonunda farklı bir seri katile odaklanan bir korku derlemesi. Hem hikâyedeki sürprizler hem de seyirciyi şok eden şiddet sahneleriyle dikkat çeken dizi, gore severler için biçilmiş kaftan. Listemizde şu ana kadarki yapımlarda çoğunlukla suç ve suçlu psikolojisine odaklanan işlere yer vermiştik. Slasher’da ise biraz daha “eski üsul” korkuya dönüyor, katilden ve iç dünyasından çok, etrafa saçtığı dehşete bakıyoruz. Halloween (1978), A Nightmare On Elm Street (1984) ve Friday the 13th (1980) gibi şiddet dozu yüksek slasher klasiklerini seviyorsanız, dizinin her biri farklı bir maskenin ardında dehşet saçan katilleri sizi fazlasıyla tatmin edecektir. Yalnız 80’lere göre görsel efektlerin çok daha gerçekçi olduğunu hatırlatalım. 

    In the Shadow of the Moon (2019)

    Bilimkurgu esintileri de taşıyan In the Shadow of the Moon (2019), tıpkı listemizdeki The Fall gibi seri katil-takıntılı dedektif ikilisine odaklanan bir başka psikolojik gerilim. Seri katilin hikâyesinden yola çıkarak insan zihninin tehlikeli bölgelerinde keşfe çıkan film,gerilimi sonuna kadar koruyan sürükleyici senaryosuyla öne çıkıyor. Polisiyede Finchervari akıl oyunları ve yapbozvari anlatıları seviyorsanız, bu filme bir göz atın deriz. Ancak senaryonun yer yer mantık hatalarından kaçamadığını, karakterlerin ise Fincher’la kıyaslanamayacak kadar yüzeysel kaldığını ekleyelim. Yine de hem başarılı bir şekilde canlandırdığı 1980’ler atmosferi, hem de teknik açıdan kuvvetli aksiyon sahneleriyle filme bir şans verin deriz. 

    There’s Someone Inside Your House (2021)

    Stephanie Perkins’in aynı adlı romanından uyarlanan There’s Someone Inside Your House (2021), yalnızca gençleri hedef alan ve kimliği belirsiz seri katilimizin kasabaya dehşet saçtığı bir başka slasher. Tıpkı Slasher gibi, bu filmde de Halloween ve Scream gibi, özellikle gençlerin dünyasında geçen slasher klasiklerinden izler taşıyor. Filmi listemizdeki diğer yapımlardan ayıran asıl özelliği ise, yer yer bir slasher parodisine kayan kendine has mizahı. Öte yandan bu mizah, filmi tamamen kurtarmaya yetmiyor. Filmin listemizin bu kadar alt sıralarında yer almasının sebebi, sanki yapay zekaya “slasher klasiklerinden bir neo-slasher yap” komutu verilmişe benzeyen senaryosu. Sunduğu korkuyla karışık eğlenceye lafımız yok, ancak referans verdiği klasiklerdeki kalitenin de esamesi okunmuyor.  

    The Pale Blue Eye (2022)

    1830’da geçen bir dedektiflik hikâyesi anlatan The Pale Blue Eye’ın (2022) listemize girebilmesinin ana sebebi, başrolünde ünlü yıldız Christian Bale’in etkileyici performansı.  Polisiye türünü gotik bir korku atmosferiyle harmanlayan film, özellikle prodüksiyon tasarımı ve tarihi referanslar konusunda başarılı. Listemizde son sıraya yerleşmesinin sebebini merak ediyorsanız, filmin ilk yarısında sunduğu potansiyeli finaliyle adeta heba etmesi diyebiliriz. Son dönemeçte melodrama sert bir şekilde direksiyon kıran yönetmenimiz, hem kurduğu etkileyici “Edgar Allan Poe” atmosferini, hem de dönem polisiyelerinin o kendine has ürkütücü ruhunu heba ediyor adeta. Yine de The Pale Blue Eye, “edebi” tarzıyla listemizdeki diğer yapımlardan ayrılarak eski usul bir gizem hikâyesi sunuyor seyirciye. Sırf bu nedenle bile izlemeye değer.

  • Madagascar Film Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli? 

    Madagascar Film Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli? 

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    DreamWorks’ün en sevilen yapımlarından biri olan Madagascar, üç devam filmi, bir spin-off ve iki diziden oluşan eğlenceli bir animasyon serisi. New York’taki hayvanat bahçelerinden kaçarak Madagascar’a giden bir grup hayvana odaklanan serinin anlatı evreni, seneler içinde çeşitli video oyunları, müzikaller, tiyatro oyunları ve eğlence parklarıyla bugüne dek genişlemeye devam etti. Bu listede serinin bir parçası olarak çekilen uzun ve kısa metraj filmleri izleme sırasıyla bir araya getirdik. Ayrıca hangi yapımların izlemeye değer, hangilerinin ise zaman kaybı olduğunu da listemizde belirttik. Listemizde ana seriyi oluşturan üç uzun metraj film, Noel ve Sevgililer Günü temalı iki kısa film ve bir de uzun metraj spin-off bulunuyor. Madagascar büyük ölçüde filmleriyle tanınan ve sevilen bir seri olsa da yıllar içinde televizyon için tasarlanan dizileriyle de dikkat çekti. Serideki filmlere eşlik eden diziler ise şu şekilde sıralanıyor:

    • The Penguins of Madagascar  (2008 - 2013)
    • All Hail King Julien  (2014 - 2017)
    • Madagascar: A Little Wild  (2020 - 2022) 

    Madagascar, çoğu iyi animasyon gibi sadece çocuklara değil, yetişkinlere de hitap eden eğlenceli bir dünya kuruyor. Seriyi çocuklarıyla birlikte izlemek isteyenler, ekran başında hiç sıkılmayacaklarından emin olabilirler. Nostaljik bir yolculuğa çıkmak isteyen ve ilk filmi 2005’te izlemiş olan seyircilerimiz ise, daha iyi bir animasyon kalitesi ve farklı hikâyeler sunan yeni filmlere bir göz atabilir.  

    Madagascar (2005)

    New York’taki hayvanat bahçesinden kaçarak Madagascar’a giden bir grup hayvanın maceralarını takip eden Madagascar (2005); 2000’lerin Ice Age (2002), Finding Nemo (2003) ve Toy Story (1995) gibi animasyon klasiklerini seviyorsanız tam size göre. Filmi izlemediyseniz bile, soundtrack’indeki Sacha Baron Cohen’ın seslendirdiği “I Like To Move It” şarkısını mutlaka duymuşsunuzdur. Film şimdi çekilmiş olsa, mutlaka şarkıya eşlik eden bir TikTok dansımız olurdu. Kahramanlarımızın şehrin göbeğinden vahşi doğaya yaptığı yolculuk, öyle sevildi ki gişede 556 milyon dolarlık hasılat elde etti. Çoğu seride olduğu gibi, orijinal ilk filmin serinin en iyisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bugünden baktığımızda bile hâlâ mizahının güncelliğini koruduğu, animasyon kalitesi ve özellikle hareketli sahneleriyle gözümüzü alamadığımız bir anlatı kuruyor Madagascar. Serinin geri kalanını izlemeseniz bile, artık popüler kültüre mal olmuş karakterleri ve hikâyesiyle ilk filme mutlaka bir göz atın deriz. Belki siz de bu sıradışı büyüme ve kendini keşfetme hikâyesinde kendinizden bir şeyler bulabilirsiniz. 

    Madagascar: Escape 2 Africa (2008)

    Serinin ikinci halkası Madagascar: Escape 2 Africa’da (2008) karakterlerimiz bu sefer kendilerini Afrika’da buluyor. Aslan Alex’in ailesiyle yeniden bir araya geldiği hikâyede, diğer hayvanlar da kendi türlerinden arkadaşlar ediniyor ve kökenlerine dair pek çok şey keşfediyor. Gayet iyi bir devam filmi sayılabilecek olan yapım, hem animasyon tekniği hem de karakter tasarımları anlamında ilk filmin önüne geçiyor. Gişede de 600 milyondan fazla bir hasılat elde eden film, . Afrika coğrafyasında geçen hikâyesi ve aslan Alex’in kökenlerine bakışıyla filmi özellikle The Lion King (1994) hayranları kaçırmamalı. Elbette The Lion King’den çok daha az dramatik, mizahi yönü ağır basan bir Afrika hikâyesi anlatıyor Madagascar: Escape 2 Africa. Bir yandan ilk filmde tanıyıp sevdiğimiz karakterleri ekrana aynı samimiyetle taşıyan yapım, ziyaret ettiği coğrafyayı yaratıcı bir şekilde değerlendiriyor ve taze bir görsel atmosfer sunmayı başarıyor. Özellikle farklı bölgelerdeki hayvan türlerine ve vahşi hayatın gizemlerine meraklıysanız, sizi aslan Alex’in peşinden sinematik bir “safariye” davet ediyoruz. 

    Merry Madagascar (2009)

    Serinin ilk televizyon filmi olan Merry Madagascar (2009), ABD’de bir gelenek haline gelmiş “tatil filmlerinden” biri. Zamansal olarak birinci ve ikinci filmin arasında geçen filmde Noel Baba’nın Madagascar’a acil iniş yapmasıyla gelişen olayları izliyoruz. Grinch (2000), Home Alone (1990) ve It’s a Wonderful Life (1946) gibi gibi “Noel ruhu” filmlerini seviyorsanız, 30 dakikalık bu kısa film sizin için biçilmiş kaftan. Ancak filmin daha çok Amerikalı seyirciye çekildiğini de ekleyelim. Ana serinin gidişatını takip etmek bu kısayı izlemenize gerek yok. Merry Madagascar’ı ayrı bir filmden çok, ilk filme yapılmış bir ek olarak düşünmek ve beklentilerinizi düşük tutmak iyi olacaktır. Kısacası, bu filmi izlemeden de seriye rahatlıkla devam edebilirsiniz. 

    Madagascar 3: Europe's Most Wanted (2012)

    Serinin üçüncü filmi olan Madagascar 3: Europe's Most Wanted (2012), Madagascar ve Afrika’dan sonra kendilerini Avrupa’da bulan kaçak karakterlerimizin maceralarını takip ediyor. Film boyunca karakterlerimizin izinden Paris, Roma ve Monte Carlo gibi sinematik şehirlerde bir yolculuğa çıkıyoruz. Eğer filmin senaristliğini üstlenen Noah Baumbach’ın kalemini seviyorsanız, karakter derinliği anlamında ilk iki filmden çok daha iyi bir iş çıkaran Madagascar 3 sizi fazlasıyla tatmin edecektir. Serinin hayranları da benzer şekilde düşünmüş olacak ki, film gişede ilk iki filmin de önüne geçerek 750 milyon dolara yakın bir hasılat elde etti. Ayrıca filmin prömiyeri, son dönemde bir PR hamlesi olarak “kaliteli” animasyonlara gala yapan Cannes Film Festivali’nde gerçekleşti. Öte yandan bu sefer coğrafi arka planın geriye atıldığını ve ilk iki filmdeki yaratıcı mekân kullanımından uzaklaşıldığını da ekleyelim. Eğer serinin “egzotik” havasına tav olduysanız, üçüncü filmde biraz hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz.

    Madly Madagascar (2013)

    Doğrudan DVD formatında yayınlanan Madly Madagascar (2013), serinin tüm karakterlerinin yer aldığı bir başka kısa film. Noel için yayınlanan Merry Madagascar gibi, bu sefer ise Sevgililer Günü için özel olarak yayınlanan bir hikâye var karşımzıda. Film, kronolojik olarak ikinci ve üçüncü film arasında geçiyor. King Julien’in bulduğu bir aşk iksirinden yola çıkan hikâye, iksiri içtikten sonra tüm dişi hayvanları cazibesiyle kendine çekmeye başlayan zebra Marty’yi takip ediyor. Serinin en ikonik karakterlerinden King Julien, Sacha Baran Cohen’in seslendirmesiyle bir kez daha filmin mizahının köşe taşlarından biri. Üç ana filmle çok da bir bağlantısı olmayan yapımı, kendi başına ayrı bir film olarak izleyebilirsiniz. Özellikle de Shrek (2001) benzeri sıradışı aşk hikâyelerini seviyorsanız (ki benzer bir aşk hikâyesi Shrek 2’de [2004] de vardı.), Madly Madagascar’dan da memnun kalacaksınız.

    Penguins of Madagascar (2014)

    Madagascar serisinin spin-off projesi olan Penguins of Madagascar (2014), hikâyenin en eğlenceli karakterlerinden kaçak penguenlerin casusluk maceralarına odaklanıyor. Kadrosunda sesleriyle penguenleri daha da karizmatik hale getiren Benedict Cumberbatch ve John Malkovich gibi isimlerin de yer aldığı yapım, kronolojik olarak kahramanlarımızın Avrupa’ya gittiği üçüncü filmin hemen ertesinde geçiyor. Tehlikeli bir casusluk macerasına atılan ve Daltonlar gibi daima grup halinde hareket eden penguenlerimiz, türlerini tehdit eden Ahtapot Dave’i yenmek için kuzeyli bir istihbarat örgütüyle işbirliği yapıyor. Serinin en zayıf halkası olan  Penguins of Madagascar, daha çok çocuklara hitap eden bir yan hikâye. Her ne kadar penguenler serinin en ikonik karakterlerinden olsa da, ana karakterlerle kurdukları o garip fakat samimi ilişki olmadan tek başlarına çok da bir şey ifade etmiyorlar. Dolayısıyla filmi pas geçersiniz, ana seri adına çok da bir şey kaybetmezsiniz. 

  • Fantastic Four Serisini İzleme Rehberi

    Fantastic Four Serisini İzleme Rehberi

    Berke Göl

    Berke Göl

    JustWatch Editörü

    Stan Lee ve Jack Kirby’nin 1961’de yayınlanmaya başlayan çizgi roman serisi The Fantastic Four, Reed Richards (Mr. Fantastic), Sue Storm (Invisible Woman/Görünmez Kadın), Johnny Storm (Human Torch/Alev Adam) ve Ben Grimm’den (The Thing/Şey) oluşan dört kişilik bir süper kahraman ekibinin maceralarına odaklanır. 

    1967 yılında start verilen ilk diziden bu yana gerek beyazperdede, gerekse küçük ekranda pek çok kez izleyici karşısına çıkan Fantastic Four, son olarak The Fantastic Four: First Steps’le (2025) Marvel Sinematik Evreni’ne giriş yapmış durumda. Bilimkurgu, çizgi roman, aksiyon, komedi ve aile dramasını buluşturan Fantastic Four’un 1960’lardan günümüze uzanan macerasına yakından bakıyor, tüm dizi ve filmlerini ayrı ayrı mercek altına alıyoruz.

    Fantastic Four (1967-1968)

    Hanna-Barbera animasyon serisi Fantastic Four (1967-1968), Marvel’ın ilk ailesinin maceralarını takip eder. Mr. Fantastic, Invisible Girl, Human Torch ve The Thing’den oluşan Fantastic Four ekibi dizide, Mole Man, Namor ve Doctor Doom gibi kötülere karşı mücadele eder. Dizi Stan Lee ve Jack Kirby'nin özgün çizgi romanlarındaki olay örgüsüne büyük ölçüde sadık kalırken, hikâyesini dönemin genç izleyici kitlesi için sadeleştirerek sunar. Çizgi roman serisinin bu ilk TV uyarlaması, Hanna-Barbera’nın Space Ghost (1966-1968) ve The Herculoids (1967-1969) gibi TV animasyonlarının estetik anlayışına yakın durur, ayrıca Spider-Man (1967-1970) dizisiyle de akraba sayılabilir. Dizinin sürprizlerinden biri de, karakterlerden birini Stan Lee’nin seslendirmesidir.

    The New Fantastic Four (1978)

    Orijinal diziden on yıl sonra çekilen bir reboot olan 13 bölümlük The New Fantastic Four (1978), tartışmalı bir tercihle Fantastic Four ekibindeki Human Torch karakterinin yerine H.E.R.B.I.E. adında bir robotu koyar ve hayranların tepkisini çeker. Ekip tanıdık düşmanlara karşı mücadelesine devam ederken bir yandan da uzaydan gelen yeni tehditlerle savaşmaktadır. Super Friends (1973–1986) gibi dizilerin çocuk izleyicilere hitap eden tonuna yakın duran The New Fantastic Four fena bir senaryoya sahip olmasa da, orijinal dizinin cazibesinin yanında biraz sönük kalır ve bu yüzden de ilk sezonun ardından devam etmez.

    Fred & Barney Meet The Thing (1979)

    The Flintstones’un (1960-1966) spin-off’u The New Fred and Barney Show (1979) ile Fantastic Four evreninin sıradışı bir karışımı olan Fred & Barney Meet The Thing (1979), Fantastic Four karakterlerinden Ben Grimm’i (yani The Thing’i) lise ortamına yerleştirir. Ben Grimm’in büyülü yüzükleri kullanarak The Thing’e dönüştüğü dizi, hafif yaklaşımı ve mizahi atmosferiyle dikkat çeker. Fantastic Four evreninin devamlılığının tamamen dışında konumlanan ve yalnızca bir sezon süren dizinin tarihin en tuhaf Marvel uyarlamalarının başında geldiğini söylemek yanlış olmaz. Fred & Barney Meet The Thing’de şapşal bir karakter olarak resmedilen The Thing’e alışmak gerçekten de kolay değildir.

    Fantastic Four: The Animated Series (1994-1996)

    90’lı yıllarda yapılan yeni uyarlama Fantastic Four: The Animated Series (1994-1996), Fantastic Four’un hikâyesini dönemin genç kuşağına uygun olarak günceller. İlk sezonunda klasik çizgi romanın olay örgüsünü takip eden dizi, ikinci sezonunda hem animasyon kalitesini arttırır hem de anlatıyı biraz daha derinleştirir. Dizinin öne çıkan gelişmeleri arasında Galactus’un gelişi, Inhuman’ların hikâyesi ve Doctor Doom’un yükselişi sayılabilir. X-Men: The Animated Series (1992–97) ve Spider-Man: The Animated Series (1994–98) ile birlikte 90’lı yılların Marvel animasyon patlamasının bir parçası olan dizinin hafızalarımıza kazınmasının bir nedeni de, pek çok efsanevi Marvel karakterinin küçük rollerde hikâyeye dahil olmasıdır.

    Fantastic Four: World’s Greatest Heroes (2006-2010)

    Fransız-Amerikan ortak yapımı Fantastic Four: World’s Greatest Heroes (2006-2010), çizgi romana daha stilize ve mizah dozu yüksek bir yorum getirir. Anime estetiğinden beslenen bir görsel dünya kuran dizi, topluma mal olan Fantastic Four ekibinin şöhretle başa çıkma çabasını anlatısına dahil etmesi bakımından son film The Fantastic Four: First Steps’le (2025) akraba olan dizi, yapım sürecinde yaşanan sorunlardan dolayı düzensiz olarak yayınlanmıştır. Bu yüzden 26 bölümlük tek sezonun yayını üç buçuk senelik bir sürece yayılır. Yine de 2000’lerin ortasındaki deneysel animasyon akımının nadide bir parçası olan Fantastic Four: World’s Greatest Heroes’un bugün kült statüsünde olduğunu söyleyebiliriz.

    The Super Hero Squad Show (2009-2011)

    Marvel’ın pek çok farklı süper kahramanını ve meşhur kötülerini bir araya getiren The Super Hero Squad Show (2009-2011) mizah dozuyla öne çıkar. Süper Kahraman Şehri’nde geçen dizide Iron Man, Hulk, Thor, Wolverine, Silver Surfer ve Falcon gibi karakterler önderliğindeki Süper Kahraman Takımı, kenti Doktor Doom’dan korumaya çalışır. Fantastic Four üyelerinin de farklı bölümlerine konuk olduğu dizi, karakterleri sadeleştirip birer komedi unsuruna dönüştürerek âdeta çizgi roman klişelerinin parodisini yapar. Abartılı ve mizahi tonu nedeniyle ciddi bir Marvel uyarlaması sayılamayacak dizi daha ziyade Teen Titans Go! (2013-) ve Batman: The Brave and the Bold (2008-2011) gibi yapımları andıran, çocuk izleyicilere seslenen bir dünya kurar.

    Fantastic Four (2005)

    Fantastic Four’un maceraları daha önce de sinemaya uyarlanmıştı ama 1994 yapımı ilk film denemesi hiçbir zaman gün yüzüne çıkmadı. Bu nedenle, perdeye yansıyan ilk Fantastic Four filmi unvanı 2005 yapımı Fantastic Four’a ait. Yönetmenliğini Tim Story’nin üstlendiği filmde dört astronot, maruz kaldıkları radyasyon sonucu süper güçler kazanır ve aynı şekilde süper güçler edinen Victor Von Doom’un şeytani planlarına engel olmak için güçlerini birleştirir. Mizah unsurları, dramatik ton ve aksiyon arasındaki dengeyi tam olarak tutturamayan Fantastic Four bu nedenle Spider-Man (2002) ve X-Men (2000) gibi yapımların gerisinde kalsa da, söz konusu filmlerin yaptığına benzer bir şekilde kahramanlarını geniş kitlelere tanıtmayı başarmıştır.

    Fantastic Four: Rise of the Silver Surfer (2007)

    Devam filmi Fantastic Four: Rise of the Silver Surfer (2007), gümüşten yapılmış gizemli karakter Silver Surfer’ın dünyaya gelmesi sonucu Fantastic Four ekibinin büyük bir tehditle karşı karşıya kalmasını konu alır. Bir yandan Silver Surfer’a karşı mücadele eden ekip, bir yandan da kendi kötücül amaçlarıyla geri dönen Victor Von Doom’la savaşacaktır. Biraz fazla yüklü ve karmaşık bir devam filmi olması bakımından aynı yıl çekilen Spider-Man 3 (2007) ile karşılaştırılabilecek Fantastic Four: Rise of the Silver Surfer’ın gişedeki başarısızlığının ardından, planlanan devam filmi iptal edilir. Yine de film, Marvel Sinematik Evreni öncesi Fantastik Four’a yönelik ilgiyi diri tutması açısından önemlidir.

    Fantastic Four (2015)

    Seriyi yeniden başlatırken orijinal öyküye daha karanlık ve gerçekçi bir yorum getiren 2015 yapımı Fantastic Four dört kahramanını, farklı bir boyuta geçtikten sonra süper güçler kazanan dört bilim insanı olarak tanımlar. Bu arada bir zamanlar meslektaşları olan Doom da benzer güçleri kötücül amaçlar için kullanmaya karar verir ve ekibin düşmanı olur. Aslında başrollerde Miles Teller, Michael B. Jordan, Kate Mara ve Jamie Bell gibi dönemin önde gelen genç yıldızlarının yer alması heyecan vericidir, ayrıca Cronenberg sinemasını andıran ilk kısımlardaki body horror unsurları da epey ilginçtir ama sonuçta Fantastic Four karakterleri derinleştirme konusunda da, ritmi ve kurgusu açısından da sınıfta kalmış, tüm sinema tarihinin en kötü süper kahraman filmleri arasına adını yazdırmıştır.

    Dr. Strange in the Multiverse of Madness (2022)

    Benedict Cumberbatch’in canlandırdığı Doctor Strange’i merkezine alan Dr. Strange in the Multiverse of Madness (2022), farklı gerçeklik boyutları arasında gidip gelen karmaşık bir öykü anlatır. Genç bir kızı korumaya çalışan Doctor Strange’in farklı bir boyuttayken karşılaştığı Reed Richards, yakın gelecekte Fantastic Four ekibinin Marvel filmlerinde üstleneceği role dair ipuçları içerir. Fakat tabii ki film, Fantastic Four hayranlarının özellikle izlemesi gereken bir yapım da değildir. Aynı zamanda Marvel Sinematik Evreni’nde Fantastic Four’un adının geçtiği ilk film olan Dr. Strange in the Multiverse of Madness, The Fantastic Four: First Steps (2025) için zemin hazırlar.

    Deadpool & Wolverine (2024)

    Marvel Sinematik Evreni’nin en sevilen karakterlerinden ikisini bir araya getiren Shawn Levy imzalı Deadpool & Wolverine (2024), Spider-Man: No Way Home’a (2021) benzer şekilde farklı evrenleri bir araya getirir. Filmde Chris Evans da son dönem Marvel filmlerinde canlandırdığı Captain America olarak değil, yıllar önce hayat verdiği Johnny Storm rolünde izleyici karşısına çıkar. Multiverse’ün boşluğunda Elektra, Gambit ve Blade gibi karakterlerle birlikte kısa bir sahnede görünen Johnny Storm, Deadpool ve Logan’ı Pyro’dan korumaya çalışır ancak fena halde başarısız olur. Bu mizahi sahne, bir kez daha, yaklaşan yeni Fantastic Four filmine göz kırpar ama tıpkı Dr. Strange in the Multiverse of Madness gibi, Deadpool & Wolverine de Fantastic Four hayranları için izlenmesi elzem bir film değildir.

    The Fantastic Four: First Steps (2025)

    Fantastic Four’un Marvel Sinematik Evreni’ne girişini müjdeleyen The Fantastic Four: First Steps (2025), alternatif bir 1960’larda geçer. Fantastic Four ekibi süper güçlerini bu kez boyutlar arası bir kaza sonucu edinirken gezegen yutan Galactus’un elçisi olarak dünyaya gelen Silver Surfer’a karşı savaşırlar. Öte yandan hamile olan Sue Storm da Galactus’un taleplerinin ardından duygusal ve vicdani bir ikilemle karşı karşıya kalır. Retro-fütüristik görsel tasarımıyla dikkat çeken The Fantastic Four: First Steps, süper kahramanlar ailesinin üyeleri arasındaki dinamikleri ele almasıyla The Incredibles’la (2004), mizah ve aksiyonu bir araya getirme biçimiyle Guardians of the Galaxy’yle (2014) kıyaslanabilecek bir yapım. 

  • Nuri Bilge Ceylan Filmlerini İzleme Rehberi

    Nuri Bilge Ceylan Filmlerini İzleme Rehberi

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    Yönetmenlik kariyerine 1995 yılındaki kısa filmi Koza’yla başlayan ve sonrasında çektiği uzun metrajlarla yakın dönem sanat sinemasının en önemli filmografilerinden birini inşa eden Nuri Bilge Ceylan, günümüzde yaşayan en önemli yönetmenlerden biri konumunda. 

    Hemen her filmi başta Cannes olmak üzere büyük festivallerin ana yarışmalarında açılan ve Kış Uykusu’nun Altın Palmiye zaferi de dâhil olmak üzere çok sayıda ödülle dolu bu filmografi Türkiye sinemasının 2000’ler sonrası en büyük ilham kaynaklarından biri. JustWatch editörlerinin hazırladığı bu rehberde Nuri Bilge Ceylan’ın bugüne dek imza attığı bütün kurmaca filmleri bir araya getiriyoruz. 

    Yönetmenin filmlerini baştan sona takip ederken bunu bir sanatsal yolculuk okuması olarak kurguladık. Dolayısıyla listemizde filmleri iyiden kötüye ya da kötüden iyiye doğru değil de yapım yıllarına göre sıralıyoruz. Zira Nuri Bilge Ceylan gibi yönetmenlerin filmografilerini incelerken onların yaklaşımının yıllar içerisindeki dönüşümünü gözlemlemek de oldukça önemli. Her bir filmin size göre olup olmadığına dair ipuçlarını ise açıklamalarımızda bulabilirsiniz. Bu listede yer alan filmlerin önemli bir kısmının TV+ kataloğunda yer aldığını da hatırlatarak listemize geçelim. 

    Koza (1995)

    Nuri Bilge Ceylan’ın yönetmenlik yolculuğu 1995 yılında seyirciyle buluşan kısa film Koza’yla (1995) başladı. Kendi imkânlarıyla, âdeta sinemayı baştan icat ederek çıktığı bu yol, sonrasında gelecek pek çok önemli filme temel oluşturuyor. Öte yandan Nuri Bilge Ceylan filmografisinin en sıra dışı, en avangard yapımlarından birisi konumunda Koza. Diyalogsuz, fotoğraf sanatının inceliklerine sinemasal karşılıklar bulmaya çalışarak kendine has bir görsel-işitsel dünya kuran film durağan, karmaşık, bölük pörçük bir aile çerçevesi oluşturur bir anlamda. Yönetmenin kendi anne-babasının rol aldığı ve kısıtlı imkânlarla hayata geçirilen film, yönetmenin ilk üç uzun metraj filminden oluşan Taşra Üçlemesi’nin izlerini de içerisinde taşır. Ceylan, aynı zamanda bu filmiyle Cannes Film Festivali’nin kısa film yarışmasına seçilmiş ve uzun yıllar gediklisi olacağı festivale bu ilk yönetmenlik denemesiyle giriş yapmıştır.

    Klasik sinema dilinin oldukça ötesinde, anlatı olanaklarının sınırlarını zorlayan bir üslupla üretilmiş Koza, bir miktar sabır gerektiren bir film. Dolayısıyla yönetmenin üslubuna aşina değilseniz bu filmi izlemek için acele etmenize gerek yok. Listemizde yer alan Bir Zamanlar Anadolu’da ve Uzak gibi filmlerle bu yolculuğa başlamak daha mantıklı olacaktır. Fakat bu üsluba açık olduğunuzu düşünüyorsanız bu kısa filmle başlamak yönetmenin attığı adımları en baştan yakalamak için mantıklı olacaktır. 

    Kasaba (1997)

    Nuri Bilge Ceylan’ın ilk uzun metrajı Kasaba (1997), bilhassa estetik olarak Koza’nın sanatsal özünü genişleten, fotoğraf sanatıyla sıkı bir ilişki içerisinde, siyah-beyaz bir filmdir. Filmin başrolünde Kasaba’yla birlikte Taşra Üçlemesi’nin diğer filmleri Mayıs Sıkıntısı ve Uzak’ta izleyeceğimiz, yönetmenin yeğeni Mehmet Emin Toprak yer alır. Ceylan’ın yakın çevresinden başka isimlerin de amatör oyuncu olarak yer aldığı film yıllar içerisinde markalaşacak Nuri Bilge sinemasının temeline yerleşir. Türkiye taşrasının ücra bir kasabasına odaklanan ve yaşamı, büyüme dertleriyle dolu çocuk ve gençlerin gözünden aktaran bu ilk film, Berlin Film Festivali’nde prömiyer yapar ve Nuri Bilge Ceylan’ı çağımızın önemli yönetmenlerinden birisi olarak dünya sinemasına duyurur. 

    Üslup olarak ele alırsak Kasaba da Nuri Bilge Ceylan’ın klasik anlatı sinemasından en uzak olduğu filmlerden birisi. Ayrıca bir üçlemenin ilk adımı olsa da bu üçlemede yer alan filmlerin hikâyeleri birbirinden tamamen farklı. Dolayısıyla Koza’yı atladıysanız bu adımı da atlayabilir, diğer filmleri izledikten sonra buraya geri dönebilirsiniz. Ancak şu bir gerçek ki bu üsluba bir miktar sabır gösterir ve sinemaya farklı yollardan bakmanın yollarını arayan bir yönetmenin bakışına ilgi gösterirseniz bunun karşılığını da kesinlikle alacaksınız. Kasaba, TV+ üzerinden izleyebileceğiniz filmlerden birisi.

    Mayıs Sıkıntısı (1999)

    Mayıs Sıkıntısı (1999), gerek otobiyografik özellikler barındırması gerek taşraya bakışı düşünüldüğünde Nuri Bilge Ceylan’ın en önemli filmlerinden biri konumundadır. Başrollerinde Ceylan’ın aile üyeleri Mehmet Emin Toprak, Mehmet Emin Ceylan ve Fatma Ceylan’ın yer aldığı filmde memleketine dönüp film çekmeye çalışan bir genç yönetmenin yaşadıklarını takip ederiz. Mayıs Sıkıntısı’nda yönetmen karakteri, bir süre oyuncu aradıktan sonra filmde anne-babasını oynatmaya karar verir. Ceylan’ın rejisi literatüre “taşra sıkıntısı” olarak geçecek bir mercekten, bu coğrafyanın farklı kuşaklardan insanlarına psikolojik bir derinlikle yaklaşır. Film, amatör oyuncu kullanımı ve taşra estetiğiyle kendisinden sonra gelen pek çok filme ilham verecektir. 

    Mayıs Sıkıntısı, Nuri Bilge Ceylan sineması olarak yerleşen algının temellerinin atıldığı film. Dolayısıyla bu üsluba birinci elden tanıklık etmek için kesinlikle doğru adres. Öte yandan yönetmenin ilerleyen filmlerinde de otobiyografik öğelere rastlayacağız ama Mayıs Sıkıntısı’nın Ceylan’ın en kişisel filmlerinden biri olduğunu iddia etmek hiç de abartılı olmaz. Filmin düşük tempoda ilerlediği ve karakterlerin sıkıntılarına alan açtığı bir gerçek ama asla atlamanız gereken filmlerden biri değil. Mayıs Sıkıntısı, öte yandan Nuri Bilge Ceylan’ın etkilendiği pek çok filmin dünyasını da içinde barındıran bir film. İzledikten sonra Ayna (1975), Kirazın Tadı (1997) ve Rüzgâr Bizi Sürükleyecek (1999) gibi klasikleri kolaylıkla hatırlayacaksınız. Mayıs Sıkıntısı’na TV+ kataloğundan ulaşabilirsiniz. 

    Uzak (2002)

    Pek çok açıdan yakın dönem Türkiye sinemasının kırılma anlarından biri olarak görebileceğimiz Uzak’ta (2002) Nuri Bilge Ceylan taşra-kent geçişini bir ailenin fertleri üzerinden işler. Çanakkale’den İstanbul’a gelmiş, kendine kentin entelektüel ortamı içerisinde bir hayat kurmuş Mahmut’un hayatı, akrabası Yusuf’un memleketten yanına gelmesiyle yeni bir dönemece girer. Biri düzenini korumak isteyen, diğeri bu yeni fırsatlar şehrinde kendine bir yol açma hayalleri kuran iki erkeğin aynı evin içinde kesişen hayatlarını izleyen Uzak, Nuri Bilge Ceylan adını herkese ezberleten bir etki yapacaktır.

    Uzak, Nuri Bilge Ceylan’ın adını dünyaya duyurduğu ve kuşağının öne çıkan yönetmenleri arasında girdiği filmdir. Birçok karesi, küçük anları, sahneleri yakın dönem sinemamızın tarihine geçmiş, ikonikleşmiş özellikler barındırır. Dolayısıyla Uzak, bu listedeki asla atlamamanız gereken filmlerden birisi. Yalnızca yönetmenin sinemasına sizi bir adım daha yakınlaştırmayacak şayet bu dünyaya yeni adım atıyorsanız yönetmenin filmlerinin gayet sürükleyici olabildiğini de şaşırarak fark edeceksiniz. Kasaba, Koza ve Mayıs Sıkıntısı’na kıyasla çok daha rahat ilişki kurulabilen, 106 dakikalık süresiyle seyircisini hiç yormayan bir film bu. Uzak, TV+ üzerinden izlenebiliyor.

    İklimler (2006)

    Kimilerine göre Nuri Bilge filmografisinin zayıf halkalarından birisi olan kimileri içinse bilhassa sanatçının benliğine ve yapıtıyla ilişkisine dair önemli yollar aşındıran İklimler (2006), İstanbullu bir çiftin, İsa ve Bahar’ın ilişkisine odaklanır. İsa umursamaz bir akademisyen, Bahar ise ondan daha genç, daha ümit dolu bir televizyon sektörü çalışanıdır. Filmde bu ikiliyi yönetmen Nuri Bilge Ceylan ve eşi Ebru Ceylan canlandırır. Ceylan’ın çoğunlukla kendi kişisel çevresinden amatör oyuncularla çalıştığı dönemle profesyonel ve popüler oyunculara yer verdiği dönem arasında bir tür köprü olarak görebileceğimiz film, hâliyle yönetmenin en kişisel işleri arasında yer alır. 

    Nuri Bilge Ceylan filmografisinin genel olarak taşrada geçen, taşradaki insanların sıkıntılarına odaklanan bir çerçeveye sahip olduğunu söylemek mümkün. İklimler ise yönetmenin filmlerinden bir miktar ayrılıyor. Zira karakterlerimizi önce büyük şehirde, sonra tatil beldelerinde, sonra Kars’ın soğuğunda takip ediyoruz. Farklı şehirlere, mekânlara, mevsimlere doğru uzanıyoruz. Öte yandan Nuri Bilge Ceylan’ın başrolünde yer aldığı tek filmi İklimler. Eğer kendisinin filmlerini merak ediyorsanız İklimler de mutlaka izleme listenizde olmalı. Burada Scenes from a Marriage’ten (1974), La notte’den (1961) referanslar yakalayacaksınız. İklimler’i de TV+ üzerinden izleyebilirsiniz.

    Üç Maymun (2008)

    Başrollerinde Yavuz Bingöl, Hatice Aslan ve Ahmet Rıfat Şungar’ın yer aldığı Üç Maymun (2008), Nuri Bilge Ceylan sinemasındaki eşiklerden biri olarak görülebilir. Üç Maymun’da geçmiş filmlerine kıyasla diyalog kullanımına daha fazla yer verir, estetik dünyası ve oyuncu yönetimi bakımından yeni alanlara girer Ceylan. Merkezine bir aileyi konumlandıran film bu aile içerisindeki zorlukları temelde iletişimsizlik üzerinden ele alır. 

    Türkiye’nin Oscar tarihinde önemli bir konumda yer alan Üç Maymun, bir yandan da yönetmenin önceki filmlerindeki sessiz, ketum havanın bir miktar kırılmaya başladığı, daha fazla diyaloğa yer vermeye başladığı filmdir. Dolayısıyla kesinlikle önemli bir noktayı işaret eder ve Koza’dan Kuru Otlar Üstüne’ye doğru gittiğimiz bu yolculukta izlemeden geçmemeniz gereken filmlerden birisidir. Öte yandan yönetmenin Zeki Demirkubuz’la yaşadığı büyük tartışma da bu filmden itibaren başladı. Üç Maymun’u Zeki Demirkubuz’un sinemasına en yakın Nuri Bilge Ceylan filmi olarak da görebiliriz. İzlediğinizde İtiraf (2001) ve Kader (2006) gibi Demirkubuz filmlerini hatırlamanız oldukça mümkün. Üç Maymun’u da TV+ üzerinden izleyebilirsiniz. 

    Bir Zamanlar Anadolu’da (2011)

    Çoğu eleştirmene göre yalnızca Nuri Bilge Ceylan sinemasının değil, 21. yüzyılın sinema zirvelerinden birisi olan Bir Zamanlar Anadolu’da (2011), aynı Üç Maymun gibi Ercan Kesal - Nuri Bilge ortaklığının eseridir. Bir grup devlet görevlisinin kayıp bir cesedi aramasını konu alan filmde yaşananlar senarist Ercan Kesal’ın doktor olarak görev yaptığı günlerde yaşadığı gerçek bir olaydan yola çıkar. Kesal’ın hikâyesine artık ustalık mertebesine eriştiği kendine has rejisiyle yaklaşan Ceylan, Bir Zamanlar Anadolu’da’da ustalık eserlerinden ilkini verir. Anadolu kültürünün farklı köşelerinden, her zaman içerisinden konuştuğu edebiyat mirasından izleri bir araya getirir. 

    Bir Zamanlar Anadolu’da yönetmenin en bilinen ve en sevilen filmi olarak görülebilir. Filmi izlemediyseniz bile Ercan Kesal’ın yıldızlaştığı muhtar sahnesi ya da arabanın içinde sessizliği bozan Neşet Ertaş’ın türküsüyle ilerlenen sahne mutlaka karşınıza çıkmıştır. Birçok ânıyla ikonikleşmiş bir film bu. Dolayısıyla bu listeden tek bir film seçmeniz gerekirse bu Bir Zamanlar Anadolu’da olmalı. Kimilerine göre Türkiye sineması tarihinin zirvesinde yer alan bu film en çok da Kiarostami sinemasından izler taşır. Ceylan, kimi sahnelerde doğrudan biçimde İranlı usta yönetmenin Kirazın Tadı, Rüzgâr Bizi Sürükleyecek ve Yakın Plan (1990) filmlerine açıktan göndermelerde bulunur. Eğer bu filmleri de izlemediyseniz mutlaka izleme listenizde yer açmalısınız. Bir Zamanlar Anadolu’da’nın da TV+ kataloğunda yer alan Nuri Bilge filmlerinden biri olduğunu ekleyelim. 

    Kış Uykusu (2014)

    Kış Uykusu (2014), Cannes’da kazandığı Altın Palmiye başarısıyla yakın dönem Türkiye sinemasının bu alandaki zirvesini temsil eder. 1982 yapımı Yol’dan (1982) sonra Türkiye sinema tarihine bu başarıyı ikinci kez yaşatacak film, Aydın adlı bir taşra entelektüelinin yaşamına odaklanır. Daha önce hiçbir Nuri Bilge Ceylan filminde görmediğimiz ölçüde diyalog yazımına dayalı, başroldeki Haluk Bilginer’in performansıyla yükselen, Kapadokya’nın eşsiz manzaralarından özgün bir estetik devşiren Kış Uykusu, birçok Ceylan filmi gibi Çehov ve Dostoyevski gibi Rus edebiyatçıların dünyasından fazlasıyla el alır. Temelde güçlü ve güçsüz, zengin ve fakir, kadın ve erkek gibi ikiliklerin üzerinde ilerlerken Türkiye’de aydın olmak konusunda uzun ve konuşkan bir tefekkür alanı gibi işler Kış Uykusu.

    Kış Uykusu, Altın Palmiye kazanmış ve sinema tarihine geçmiş bir film ama Nuri Bilge Ceylan’ın en iyi filmi olup olmadığı her zaman tartışma konusudur. Fakat şu bir gerçek ki çok güçlü, çok çarpıcı bir filmdir. Yönetmen bu filmle birlikte filmlerinde 3 saat sınırını da aşmaya ve oldukça uzun filmlere imza atmaya başlar. Kış Uykusu’nun süresi 3 saat 16 dakikadır ve haklı olarak sizi biraz ürkütebilir. Fakat kendinizi bir defa kaptırırsanız bu süreyi kesinlikle hissettirmeyen bir film bu. Devamlı konuşan, hem kendileriyle hem çevreleyle kavga eden, bir türlü huzura eremeyen karakterler arasında dolanırken çok geniş bir toplumsal manzaraya ulaşırsınız. Evet bu uzun bir film ama Godfather Part II (1974) ve Jeanne Dielman (1975) gibi filmlerin de bu sürelerde olduğunu hatırlayın. Sonucun ödüllendirici olduğu deneyimler sunar bu filmler. Altın Palmiyeli Kış Uykusu’nun da TV+’ta ulaşılabilir olduğunu ekleyelim.

    Ahlat Ağacı (2018)

    Altın Palmiye zaferi sonrası gelen ilk Nuri Bilge Ceylan filmi Ahlat Ağacı (2018), hem seyirci hem de eleştirmenler için beklentileri bozan birçok özellik barındırırken pek çok tanıdık öğeyi yeniden keşfeder. Ceylan, sinemasında başından beri işlediği baba-oğul ve taşra-kent gibi ikilemleri burada da işlerken merkezde yine bir taşra entelektüeli vardır. Doğu Demirkol’un canlandırdığı genç yazar adayı Sinan Karasu’yu takip ettiğimiz filmde Ceylan’ın da memleketi olan Çanakkale’de yaşayan bir aile içinde yaşananlara odaklanırız. Kentten kasabaya, kasabadan köye uzanan bir hatta yazar olma hayalleri kuran taşralı bir gencin günlüklerini okur gibiyizdir. Ahlat Ağacı’yla birlikte tamamen başka bir uçta başlayan Nuri Bilge Ceylan sineması iyiden iyiye diyalog yazımıyla bilinir hâle gelmiştir. Nuri Bilge ve Ebru Ceylan’ın yanı sıra bu kez senaryoda Akın Aksu ismi de yer alır.

    Eğer Mayıs Sıkıntısı’nı izlediyseniz Ahlat Ağacı ve bu film arasındaki bağlantıları ve farklılıkları gözlemlemek sizin için çok keyifli olacak. Zira benzer mekânlarda, benzer konuları işleyen ve aynı yönetmenin elinden çıkmış bu iki film bambaşka iki görüntü çizer. Listemizde kronolojik olarak ilerlememizin bir sebebi de bu farklılıkları rahatlıkla görmenizi sağlamak aslında. Zira Nuri Bilge aynı temalara odaklansa ve bazı tekrarlara dayalı bir sinema yapsa da kendi mirasıyla meselesi olan, onu biçimsel olarak yıkmaya da gayret eden bir yönetmen. Burada denediği biçimsel numaraların neler olduğunu kolaylıkla fark edeceksiniz. Yine oldukça uzun, 3 saat 8 dakikalık bir filmle karşı karşıyayız ama bu sefer sizi biraz daha zorlayabilecek bir film olabilir Ahlat Ağacı. O da, TV+’ta yayında olan filmler arasında. 

    Kuru Otlar Üstüne (2023)

    Nuri Bilge Ceylan imzası taşıyan en taze film Kuru Otlar Üstüne (2023) ise yine taşraya, bu kez bir okulda yaşanan olaylar üzerinden yaklaşır. Anlatının merkezinde yer alan öğretmen Samet’in taşrada geçirdiği zorunlu hizmet görevi sırasında okulda bir öğrencisiyle yaşadıklarının yarattığı etkiyi izleriz. Bu filmde belki de Nuri Bilge Ceylan sinemasında hiç olmadığı kadar merkezî bir rol üstlenen bir kadın karakter olarak Nuray temel bir öneme sahiptir. Kendini konumladığı siyasal pozisyon doğrultusunda yaşamayı seçen, 10 Ekim katliamı sırasında bir bacağını kaybetmiş Nuray’ın varlığının yanı sıra Nuri Bilge bu filminde taciz, Kürt meselesi, toplumsal güç ilişkileri gibi seyircisinin çok da alışık olmadığı suların kıyılarında gezinir. Kuru Otlar Üstüne’nin senaryosunda ise Ahlat Ağacı’nda olduğu gibi Nuri Bilge Ceylan, Ebru Ceylan ve Akın Aksu imzası bulunur. 

    Kuru Otlar Üstüne yönetmenin belki de en sert biçimde tartışılan filmlerinden birisi oldu. Zira yönetmenin kariyerinin başından beri düstur edindiği bakış açısını daha önce pek ilgilenmediği konulara çevirdiğinde başkarakterine yönelttiği karamsar, hatta nihilist bakış açısı politik olarak tartışmalı noktalara temas ediyordu. Yine 3 saatin üzerinde bir süreye sahip olan film karakterlerini bu konular üzerine sert biçimde tartıştırıp açık sözlü ve zor yollara girmeye cesaret ettikçe yönetmenin konumu da tartışmalı hâle geldi. Netflix’te gösterimde olan filmi izleyebilir ve ne düşündüğünüze kendiniz karar verebilirsiniz. Ahlat Ağacı’ndan, Bir Zamanlar Anadolu’da’dan, Uzak’tan, İklimler’den anlar yakalayacaksınız bu filmde de. Dolayısıyla Kuru Otlar Üstüne’nin izleme listenizin son maddesinde yer almasını tavsiye ediyoruz. Aynı burada olduğu gibi. 

  • Son 10 Yılın En İyi 10 Zombi Filmi ve Dizisi

    Son 10 Yılın En İyi 10 Zombi Filmi ve Dizisi

    Berke Göl

    Berke Göl

    JustWatch Editörü

    21. yüzyılın en iyi zombi filmleri arasında kabul edilen 28 Days Later serisinin Danny Boyle imzalı son filmi 28 Years Later (2025) geçtiğimiz yaz nihayet izleyici karşısına çıktı ve şimiden senenin en beğenilen filmleri arasına girdi. Bu vesileyle biz de, türün yakın dönemde geçirdiği evrimi ortaya koyan, politik katmanları ve psikolojik derinlikleriyle zombi anlatılarına yeni açılımlar getiren en iyi film ve dizilere kronolojik olarak yakından bakıyoruz.

    Fear the Walking Dead (2015-2023)

    İzleyiciyi tüm zamanların en iyi korku dizileri arasında gösterilen çizgi roman uyarlaması The Walking Dead’deki (2010-2022) olayların öncesine götüren sekiz sezonluk spin-off dizisi Fear the Walking Dead (2015-2023), zombi salgınının başlangıcını çıkış noktası olarak alıyor. Los Angeles’ta yaşanan toplumsal yıkımın ardından hayatta kalmak için yollara düşen bir aileyi takip eden dizi, ilerleyen sezonlarında farklı karakterlere odaklanıp hikâyesini çeşitlendiriyor. Başlarda dramatik yapıya ve tekinsiz bir gerilime ağırlık veren Fear the Walking Dead, zamanla aksiyon odaklı bir anlatımı benimsiyor. Korku türünün televizyondaki konumunu kökten değiştiren efsanevi The Walking Dead’in gölgesinde kalmakla birlikte dizi, sonraki yıllarda epey ses getiren The Last of Us gibi yapımlar üzerindeki etkisi açısından da önemli.

    Train to Busan (2016)

    Prömiyerini Cannes Film Festivali’nin Geceyarısı gösterimlerinde yapan Sang-ho Yeon imzalı Train to Busan (2016) Güney Kore sinema tarihinin en yüksek gişe hasılatına ulaşan filmlerinden biri. Yeni başlayan zombi salgının Seul’den Busan’a giden trende yayılmaya başlamasını anlatan film, yolcuların hayatta kalmak için verdiği kıyasıya mücadeleyi konu alıyor. Danny Boyle’un zombi türünü güncelleyen 28 Days Later’ında (2002) olduğu gibi zombilerin hızlı hareket edebildiği film, hareket halindeki bir treni dehşetin merkezi haline getirmesiyle Bong Joon-ho’nun distopik Snowpiercer’ının (2013) atmosferinden de izler taşıyor. Özellikle çağdaş Asya sinemasının çıkardığı pek çok korku filmine doğrudan ilham veren Train to Busan, 2010’ların mutlaka izlenmesi gereken zombi filmlerinden biri.

    The Girl with All the Gifts (2016)

    Mike Carey’nin romanından uyarlanan The Girl with All the Gifts (2016), mantarlar aracılığıyla yayılan ölümcül bir salgının etkisi altındaki bir dünyada, enfekte oldukları halde akıllarını ve bilinçlerini korumayı başaran bir grup çocuğu ve onlar üzerinde çalışarak virüse çare arayan bilim insanlarını takip ediyor. Filmin aynı anda hem insan ve hem de ‘aç’ (filmde zombilere ‘aç’ deniyor) olan baş karakteri Melanie, insanlığın geleceğinin bir çocuğa bağlı olduğu Alfonso Cuarón distopyası Children of Men’i (2006) akıllara getiriyor elbette. Kimlik ve ahlak gibi meseleleri işlerken insanı insan yapanın ne olduğunu sorgulamasıyla da The Girl with All the Gifts zombi türünün pek çok örneğinden ayrı bir yerde duruyor.

    The Cured (2017)

    Zombi salgınını atlatmış bir İrlanda’yı mesken tutan The Cured (2017) enfekte olmuş insanların iyileştirilebildiği ve yeniden topluma entegre edilmeye çalışıldığı bir dünyada geçiyor. Filmde eski zombiler, enfekte oldukları dönemde yaptıkları her şeyi hatırlayan ve karanlık geçmişleriyle hesaplaşmaya çalışan trajik figürler olarak resmediliyor. Hayatta kalma mücadelesini değil salgın sonrası yaşanan toplumsal yarılmayı, karşılaşılan ayrımcılığı, insanların atlatmaya çalıştığı travmaları konu alan The Cured, tematik olarak ​​District 9 (2009) gibi filmlere yakın dururken politik bakışıyla da All of Us Are Dead gibi dizilere ilham kaynağı olmuş, zombi filmi konvansiyonlarını tersyüz eden bir yapım.

    One Cut of the Dead (2017)

    Japon yönetmen Shin'ichirô Ueda’nın imzasını taşıyan One Cut of the Dead (2017) tamamı tek plandan oluşan düşük bütçeli bir zombi filmi çekmek üzere terk edilmiş bir askerî tesise giden bir grup sinemacıyı takip ediyor. Bir süre sonra sete gerçek zombiler saldırınca herkes canının derdine düşüyor tabii. Film içinde film numarasına başvuran, sahte belgesel ve buluntu görüntü estetiğinden yararlanan One Cut of the Dead, etkileyici bir koreografiye sahip 37 dakikalık kesintisiz tek plan sahnesiyle de set ortamının kaotikliğini başarıyla perdeye taşıyor. Abartılı şiddeti ve mizah duygusuyla Peter Jackson’ın Braindead’ini (1992) andıran film kulaktan kulağa yayılan şöhretiyle kült statüsüne ulaşırken, 2022 yılında Michel Hazanavicius tarafından Final Cut adıyla yeniden uyarlandı.

    The Night Eats the World (2018)

    Dominique Rocher imzalı The Night Eats the World (2018), Paris’te bir apartman dairesinde bir partinin ertesinde zombiler tarafından ele geçirilmiş bir dünyaya uyanan Sam’e odaklanıyor. Daireyi dışarıya karşı korunaklı hâle getiren Sam zamanla yalnızlıkla boğuşmaya, psikolojik dengesini kaybetmeye başlıyor. Sınırlı miktarda diyaloğa yer veren film, zombileri de tamamen sessiz varlıklar olarak resmediyor. The Last Man on Earth (1964) ve The Omega Man (1971) gibi “hayatta kalan son insan” temalı filmlere selam çakan The Night Eats the World, zombi türüne getirdiği minimalist yorum ve kurduğu psikolojik atmosferle hafızamızda kendine özgü bir yere sahip.

    #Alive (2020)

    Güney Kore yapımı #Alive (2020), Seul kentini ele geçiren gizemli bir virüs salgını sırasında evine kısılıp kalan bir gamer’ı merkezine alıyor. Erzağı azaldıkça umudunu kaybetmeye başlayan genç adam, karşı binada sağ kalan bir kadının bulunduğunu fark edince zombilerden korunmak için onunla birlikte mücadele etmeye başlıyor. Salgın sırasında bir apartman dairesine hapsolma motifi açısından The Night Eats the World’ü hatırlatan #Alive, zombi filmi konvansiyonlarını kapalı mekân gerilimine uyarlarken teknolojiyi de hikâyesine zekice entegre ediyor. COVID-19 salgınının başlarında çekilen Host (2020) ve Safer at Home (2021) gibi hayatta kalma temalı filmlerle de akraba olan #Alive, bugün çok uzak görünen bir dönemden geriye kalan en dehşet verici filmlerden biri.

    Army of the Dead (2021)

    Yönetmenliğe 2004 yapımı Dawn of the Dead’le adım atan Zack Snyder’ın kariyerinin ikinci zombi filmi Army of the Dead (2021) virüs salgını sonucunda karantina altına alınmış Las Vegas’taki bir kumarhanenin kasasını soymak için bir araya getirilen bir grup paralı askeri takip ediyor. Geleneksel zombi kavramının ötesine geçen akıllı, bilinçli ve örgütlü bireylerin önderlik ettiği bir zombi toplumu tasvir eden film bu açıdan Resident Evil: Welcome to Raccoon City (2021) ve hatta The Last of Us gibi yapımlara da yakın duruyor. Zombi türü konvansiyonlarını soygun filmi trükleriyle iç içe geçiren filmin artılarından biri de mizahi tonu elbette.

    All of Us Are Dead (2022-)

    Güney Kore yapımı Netflix dizisi All of Us Are Dead (2022-), zombi salgını temasını lise ortamına taşımasıyla dikkat çekiyor. Okul binasında mahsur kalan ve zombilere karşı güçlerini birleştiren bir grup genci merkezine alan dizi, Kore toplumundaki sınıfsal eşitsizliğe ve eğitim sisteminin yetersizliğine dair keskin gözlemlerde bulunurken bir yandan da dostluk, rekabet, ihanet, akran zorbalığı gibi temalar üzerinden zombi anlatısını gençlik filmi çerçevesine yerleştiriyor. Yine lise ortamında geçen Japon animesi Highschool of the Dead’le (2010) akraba sayılabilecek All of Us Are Dead, kısa zamanda Netflix’in İngilizce olmayan en popüler içeriklerinden biri haline geldi. Dizinin ikinci sezonunun 2026’da seyirci karşısına çıkması bekleniyor.

    The Last of Us (2023-)

    Son yılların en başarılı zombi dizilerinden biri de, Naughty Dog’un geliştirdiği video oyunundan uyarlanan HBO dizisi The Last of Us (2023-) oldu. Uygarlığın yıkılmasından yıllar sonra, belki de insanlığın son umudu olan on dört yaşındaki Ellie ile onu Amerika’nın bir ucundan diğerine götürme görevini üstlenen Joel adında bir adama odaklanan ilk sezon büyük beğeniyle karşılandı. 2025’in bahar aylarında izleyiciyle buluşan ikinci sezon bu kez Wyoming eyaletindeki yerleşik bir toplulukta geçiyordu. Alfonso Cuarón’un Children of Men’inden (2006) ve bir baba ile kızının yıkım halindeki bir Amerika’yı katetmesini konu alan The Road’dan (2009) izler taşıyan dizi, COVID sonrası dönemin haletiruhiyesinde karşılık bulan yas ve umut gibi temaları ele alma biçimiyle ve duygusal derinliğiyle kalbimizi kazanmayı başardı.

  • G.I. Joe Filmleri Hangi Sırayla İzlenmeli?

    G.I. Joe Filmleri Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Berke Göl

    Berke Göl

    JustWatch Editörü

    Hasbro şirketinin ilk olarak 1964 yılında piyasaya sürdüğü oyuncak asker serisi G.I. Joe kahramanlık, vatanseverlik ve maskülinite etrafına kurduğu mitolojiyle kısa zamanda başarılı bir ürüne dönüşür. Soğuk Savaş dönemi Amerikan popüler kültürünün sembollerinden biri haline gelen G.I. Joe, 1980’lerde izleyiciyle buluşan animasyon dizileriyle yeni bir mecraya adım atar ve oyuncak markalarının çizgi filmlerle desteklendiği Transformers ve He-Man gibi örneklerin de yolunu açar.

    Militarizm ile bilimkurguyu birleştirirken keskin bir “iyiler-kötüler” ayrımı yapan seri, “Gerçek Amerikan kahramanları” sloganıyla mesajını da net bir biçimde verir. 2000’li yıllarda ise animasyon dizi ve filmlerine eklenen canlı çekim (live action) filmler, dönemin popüler eğilimlerinden beslenerek G.I. Joe’yu daha ciddi, daha karanlık ve daha derinlikli bir seri haline getirmeye çalışır. Retro estetiğin nostaljik tadından vazgeçemeyen izleyiciler için G.I. Joe’nun animasyon filmleri daha cazip bir seçenekken, serinin canlı çekim filmleri de günceli yakalamaya çalışmaları açısından ilgi çekicidir. G.I. Joe’nun perdedeki ve ekrandaki yolculuğuna yakından bakarak siz de serinin hangi filmlerinin size daha uygun olduğuna karar verebilirsiniz.

    Eğer G.I. Joe dendiğinde ilk akla gelen klasik çizgi seriyi izlemek istiyorsanız, 1983-1992 arasında çekilmiş dizileri ve 1987 tarihli ilk filmi yapım sırasıyla izleyebilirsiniz:

    • G.I. Joe: A Real American Hero (1983-1986)
    • G.I. Joe: The Movie (1987)
    • G.I. Joe (1989–1992)

    Eğer 2000’lerin başında Hasbro’nun yeni oyuncakları için çekilen uzun metrajlı filmleri merak ediyorsanız, kendi aralarında sıralı olarak izleyebilirsiniz:

    • G.I. Joe: Spy Troops (2003)
    • G.I. Joe: Valor vs. Venom (2004)

    Şayet G.I. Joe'nun dünyasını canlı çekime uyarlayan yakın dönem filmler ilginizi çekiyorsa, şu üç filmi yapım sırasıyla seyredebilirsiniz:

    • G.I. Joe: The Rise of Cobra (2009)
    • G.I. Joe: Retaliation (2013)
    • Snake Eyes: G.I. Joe Origins (2021)

    2023 tarihli Transformers: Rise of the Beasts’in sonunda açıklandığı üzere, bir G.I. Joe - Transformers crossover’ı ufukta görünmüş durumda. Önümüzdeki yıl izleyiciyle buluşması planlanan bu heyecan verici ortaklığı beklerken G.I. Joe’nun uzun metrajlı filmlere odaklanmak isterseniz, gelin birlikte her birinin artılarını ve eksilerini inceleyelim:

    G.I. Joe: The Movie (1987)

    1983 yılında çizgi dizi olarak başlayan G.I. Joe serisinin ilk uzun metrajlı animasyon filmi G.I. Joe: The Movie (1987) basmakalıp dramatik yapısıyla, görsel dünyasıyla, müzikleriyle 80’ler nostaljisinin vücut bulmuş halidir adeta. Film, dünyayı ele geçirmeye çalışan Cobra örgütünün insanlığa yönelik biyolojik saldırısına karşı mücadele eden G.I. Joe ekibinin maceralarını abartılı aksiyon sahneleriyle ele alır. Oyuncak markasını uzun metrajlı bir hikâyeye uyarlama konusunda bir yıl önce çekilen The Transformers: The Movie’den (1986) ilham alan ve tıpkı o film gibi zaman içinde kült niteliği kazanan G.I. Joe: The Movie, seyircinin dizinin dünyasına ve karakter dinamiklerine hakim olduğunu varsayar, bu yüzden de G.I. Joe izlemeye bu filmden başlarsanız bazı şeylerin havada kaldığını hissedebilirsiniz. Ayrıca animasyon kalitesinin de tutarlı olduğunu söyleyemeyiz ama çocukluğunuzda bir cumartesi sabahı evde herkes uyurken televizyon karşısına geçmiş gibi hissetmek isterseniz, 90 dakikalık G.I. Joe: The Movie’den daha uygun bir seçenek bulmanız zor. 

    G.I. Joe: Spy Troops (2003)

    Hasbro’nun yeni G.I. Joe oyuncak serisi “Spy Troops”un promosyonuna katkıda bulunması amacıyla çekilen 2003 yapımı G.I. Joe: Spy Troops, G.I. Joe ekibinin, yeni geliştirdiği cihazla insanların zihinlerini kontrol etmeye başlayan Cobra’nın gizli planına engel olmaya çalışmasını anlatır. Filmin önceki film ve dizilerden üstün yanı, sırtını ham aksiyona dayamak yerine hikâyeye casusluk anlatısı boyutunu eklemesi, özellikle de dönemin popüler serilerinden Mission: Impossible’ın atmosferinden izler taşımasıdır. Ancak görsel efektlerin kalitesi sizin için önemliyse, düşük bütçesinin de etkisiyle filmin bu konuda sınıfta kaldığını bilmenizde fayda var.  Ayrıca karakter gelişiminden ziyade yeni oyuncak figürlerinin tanıtıma öncelik veren film, bu açıdan uzatılmış bir reklam filmi hissi de veriyor. Buna karşılık, Transformers: Energon (2004) gibi oyuncak-animasyon işbirliklerine zaafınız varsa G.I. Joe: Spy Troops’tan da keyif almanız kuvvetle muhtemel.

    G.I. Joe: Valor vs. Venom (2004)

    G.I. Joe: Spy Troops’un devam filmi G.I. Joe: Valor vs. Venom’da (2004) animasyon teknikleri kısmen geliştirilmiştir. Cobra’nın esir aldığı insan ve hayvanları yeni bir teknoloji sayesinde genetiği geliştirilmiş savaşçılara dönüştürdüğü, bu Venom savaşçılarından yenilmez bir ordu yarattığı film, biyo-teknolojiyi ele alma biçimiyle Resident Evil (2002) ve Spider-Man (2002) gibi dönemin popüler yapımlarından esintiler taşır. Aksiyonu bilimkurgu öğeleriyle dengelemesine, kimlik ve sadakat temaları etrafında dolaşmasına ve görece daha karanlık bir anlatı kurmasına rağmen G.I. Joe: Valor vs. Venom da karakterlerin yüzeyselliğinden muzdariptir ve tıpkı önceki film gibi oyuncak reklamı hissi taşımaktan kurtulamaz.

    G.I. Joe: The Rise of Cobra (2009)

    G.I. Joe oyuncaklarının ilk canlı çekim uyarlaması olan iki saatlik G.I. Joe: The Rise of Cobra (2009) dönemin gişe canavarı aksiyon filmleriyle aşık atmaya çalışan, özellikle de Transformers’ın (2007) formülünü örnek alan ve başarısını kısmen tekrar eden yüksek bütçeli bir yapımdır. G.I. Joe’ların Cobra’yla mücadelesine odaklanan filmde Channing Tatum, Joseph Gordon-Levitt ve Sienna Miller gibi dönemin yükselen yıldızları gözlerin pasını siler. Dijital efektlerin aşırı kullanımından hoşlanmıyorsanız ya da G.I. Joe evreninin otantik karakter tasarımlarının değiştirilip modernize edilmesine tahammülünüz yoksa G.I. Joe: The Rise of Cobra’yla yıldızınız barışmayabilir. Buna karşılık G.I. Joe’nun dünyasına animasyondan değil de canlı çekim uyarlamalardan girmeyi tercih ederseniz G.I. Joe: The Rise of Cobra’dan iyi başlangıç noktası bulamazsınız. Ayrıca tek boyutlu aksiyon anlatısının ve camp diyalogların tadını çıkarmanız da pekâlâ mümkün. Sonuçta The Mummy (1999) gibi kült yapıma imza atmış Stephen Sommers’ın yönettiği bir filmden bahsediyoruz.

    G.I. Joe: Retaliation (2013)

    Oyuncu kadrosuna Dwayne Johnson ve Bruce Willis gibi yıldızları ekleyen G.I. Joe: Retaliation (2013), hem aksiyonun ve bilimkurgunun dozunu yükseltir, hem de savaş sahnelerinde daha gerçekçi bir ton tutturmayı başarır. Filmdeki dövüş sahnelerinin koreografileri, akıllara yer yer video oyunu uyarlaması Mortal Kombat’ı (1995) getirir. Özellikle Snake Eyes ile Storm Shadow arasındaki düellolar görülmeye değerdir. Öte yandan G.I. Joe: The Rise of Cobra’da Channing Tatum şayet sizin de gönlünüzü çeldiyse, genç yıldızın bu filmde geri plana itilmesi sizi hayal kırıklığına uğratabilir. Yine de, Amerikan başkanlığını ele geçirmiş Cobra mensubu Zartan’ın komplosu sonucu vatan hainliğiyle suçlanan G.I. Joe ekibinin dağıtılması ve sonra küllerinden doğmasının heyecan verici bir dramatik yapı sağladığını söyleyebiliriz.

    Snake Eyes: G.I. Joe Origins (2021)

    En sevdiğimiz G.I. Joe karakterlerinden Snake Eyes’ın geçmişine bakan Snake Eyes: G.I. Origins (2021), Henry Golding’in karizmatik bir hava kattığı Snake Eyes’ın Japonya’da Tommy Arashikage’nin (Storm Shadow) çetesine katıldığı ve ninja eğitimi aldığı döneme odaklanır. Snake Eyes ile Storm Shadow arasındaki meşhur husumetin kökenlerini araştıran film, Japonya’yı egzotik ve gizemli bir yer olarak tasvir eder. Klasik G.I. Joe anlatılarının bilimkurgu ve militarizm tonunu tercih ediyorsanız, daha ziyade klasik dövüş sanatları anlatılarına yakın duran Snake Eyes: G.I. Joe Origins sizin için ideal film olmayabilir. Ama son yıllarda özellikle süper kahraman serilerinin popülerleştirdiği Batman Begins (2005) ve Wolverine (2013) gibi doğuş / ortaya çıkış anlatılarını seviyorsanız, bu geleneğin G.I. Joe evrenine uyarlanmış hali de radarınıza girecektir. 

  • The Omen Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli? 

    The Omen Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli? 

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    Ürkütücü “şeytan çocuk” temalı hikâyesiyle kültleşen korku serisi The Omen, 1976-1985 yılları arasında gösterime giren altı filmlik bir seri. 70’lerde özellikle ABD’de yükselişe geçen Rosemary’s Baby (1968) ve The Exorcist (1973) gibi şeytan filmlerini seviyorsanız, The Omen serisi tam size göre.

    Yaratıcılığını David Seltzer’in üstlendiği seri, “Antichrist”ın dünyada vücut bulmuş hali olan Damien isimli bir çocuğa odaklanıyor. Farklı yıllara yayılan seride, kötülüğün farklı insan maskelerine bürünmüş hallerine tanık olacaksınız. The Devil's Advocate’in (1997) Al Pacino’nun hayat verdiği Deccal ya da Lucifer’ın (2016-2021) Michael’ı kadar karizmatik olmasa da, Damien için de de ekranın gördüğü en akılda kalıcı şeytan temsillerinden biri diyebiliriz. Öte yandan bu anti-kahraman deccallere kıyasla Damien’ın katıksız bir kötü olduğunu da ekleyelim. Bu listede kahramanımızı konu edinen serinin tüm filmlerini kronolojik olarak sıraladık. Bu liste de pek çok seride olduğu gibi ilk orijinal filmin seviyesine yetişmeye çalışan yapımlarla dolu.     

    The Omen (1976)

    Serinin büyük ses getiren ilk filmi The Omen (1976), büyük bir gişe başarısı elde etmiş ve günümüze kadar uzanan seriye yeşil ışık yakmıştı. Damien’in köken hikâyesinin anlatıldığı film, İtalya’da yaşayan Amerikalı bir diplomatla karısının şeytan çocukla olan ilk karşılaşmasına odaklanıyor. “Kıyamet alametleri” temasıyla ve dini alt metniyle seyircide dehşetle karışık bir merak duygusu uyandıran film, 1970’ler Amerikası’nın ruh halini başarılı bir şekilde yansıtıyordu. En tanıdık olanın bir anda tehdide dönüştüğü bu filmlerde, ev artık güvensiz bir yer haline gelmiş, “kötülük” en yakına, bir komşu evi kadar uzaklığa yayılmıştı. 

    Özellikle Case 39 (2009), Orphan (2009) ve The Bad Seed (2018) tarzı “evdeki düşman” anlatılarını seviyorsanız, The Omen için bu alt türün öncülerinden biri diyebiliriz. Ancak uyaralım, bu seri sonrasında çocuklara bakışınız bir süreliğine değişebilir! Öte yandan, serinin ilk halkasının devam filmlerine oranla çok daha ilginç ve iyi çekilmiş olduğunu da belirtelim. Her seride olduğu gibi The Omen de anlatı evreni genişledikçe tekrara düşüyor ne yazık ki. 

    Damien – Omen II (1978)

    Serinin ikinci filmi Damien - Omen II’da (1978) artık ergenliğe girmiş olan Damien Thorn’un, yavaş yavaş Deccal’in yeryüzündeki suretine bürünmesinin hikâyesini izliyoruz. Özellikle şiddet dozu yüksek ölüm sahneleriyle seyircide büyük bir dehşet uyandıran film, en az ilk film kadar ses getiriyor ve gişede fena olmayan bir başarı elde ediyor. Bu başarıda henüz şeytan temalı filmlerin popülaritesini yitirmemiş olmasının etkisi var elbette. Öte yandan, artık “bebek-suratlı-şeytan”dan bambaşka bir temaya geçiyoruz: Şeytani bir dönüşüm olarak ergenlik. Ergen Damien’de The Exorcist’in “ergen şeytanı” Regan’dan fazlasıyla iz bulabilirsiniz. 

    Film yönetmenlik anlamında orijinaline göre zayıf kalsa da - yani bir Aliens (1968) olmasa da - filmin korku sinemasının en iyi devam filmlerinden biri olduğunu söylesek abartmış olmayız. Özellikle Damien imzalı dehşet verici cinayetlerin sahnelenme şekli, filmi görsel olarak da ilk filmin önüne taşıyor. Dolayısıyla eğer ilk filmi sevdiyseniz, ikinci filmden de tatmin olacağınızı rahatlıkla söyleyebiliriz. 

    The Final Conflict (1981)

    1970’ler ve 80’lerde çekilen serinin son halkası The Final Conflict (1981), artık yetişkin bir adam olan Damien Thorn’un hikâyesine odaklanıyor. Gitgide daha fazla nüfuzlu bir iş adamına dönüşen Damien, Mesih’in dünyaya yeniden geleceği haberini alıyor ve bu durumu engellemek için bazı şeytani faaliyetlere girişiyor. The Devil’s Advocate hayranları, şirket kapitalizmini şeytani bir faaliyet olarak izlediğimiz filmdeki iş dünyasını özellikle sevecektir. Ancak Damien’ın büyümesiyle gelen bu daha “yetişkin ve ciddi” hikâye, kimilerini hayal kırıklığına uğratabilir. 

    Odak daha iş dünyasına kaydığı için filmde önceki yapımlarda çok daha derinlikli işlenen dini arka plan ihmal ediliyor. Bağlamsız iş ve iktidar ilişkilerine dair hikâye serinin ruhuna göre fazla didaktik ve güncel kalıyor. Ayrıca filmin aynı dönemde çekilen Network (1976) ve Wall Street (1987) gibi kapitalizm/medya eleştirilerindeki derinlikten eser yok. Yine de şeytan rolündeki Sam Neill’in performansı, kaliteli prodüksiyon tasarımı ve görsel atmosferiyle filmi fena olmayan bir devam filmi sayabiliriz. Özellikle Damien’in yetişkinliğini ve şeytan olarak günümüze nasıl uyum sağladığını merak ediyorsanız, The Final Conflict’i kaçırmayın.

    Omen IV: The Awakening (1991)

    Serinin en zayıf halkası olan ve bir televizyon filmi olarak çekilen Omen IV: The Awakening (1991), orijinal serinin son filmi. Damien’ın mirasını taşıyan, Delia adındaki yeni bir “Deccal çocuğa” odaklanan film, ilk filmin mirasını hiçbir şekilde devam ettiremiyor desek abartmış olmayız. Özellikle dönemine göre fazlasıyla sakil duran kötü aksiyon sahneleri ve anlamsız senaryosu, filmi “gereksiz devam filmleri” listesinde üst sıralara taşıyor. Tıpkı Halloween, The Conjuring ve Saw gibi serilerde olduğu gibi burada da yalnızca ticari nedenlerle çekilmiş bir filmle karşı karşıyayız. Öte yandan filmin “o kadar kötü ki çok iyi” kategorisinde sevenleri de var. Delia’yı Daniel olmaya çalışan kötü bir kopya olarak düşünürseniz ve çok film karakterinin amacını bir başka düzeyde başarıyla yerine getiriyor. 

    The Omen (2006)

    Serinin altıncı halkası olan The Omen (2006), 1976 yapımı ilk filmin bir yeniden çevrimi. Bir kez daha Damien’in köken öyküsünü izlediğimiz yapım, ne yazık ki orijinalinin gölgesinde kalıyor, efektler konusundaki tüm görsel ilerlemeye rağmen üstelik… Film temel olarak son dönemde Suspiria’nın (1978) Luca Guadagnino imzalı yeniden çevriminde de gördüğümüz bir dertten muzdarip: Klasik korkudan uzaklaşmak ve karakteri derinleştirmek, bir nevi her şeyi “psikolojikleştirmek”. Benzer bir yaklaşımı Michael Myers’ın “neden” kötü olduğunu açıklayan Halloween’in 2007 yapımı yeniden çevriminde de görmüştük. Suç ve okült psikolojisine meraklıysanız, yeni The Omen sizin için ideal bir yeniden çevrim.   

    Damien (2016)

    The Omen’in dünyasında geçen Damien (2016), ilk sezonun ardından iptal edilen bir televizyon dizisi. Dizi, bir savaş fotoğrafçısı olan ve geçmişini çoktan unutmuş, yetişkin bir Damien Thorn’un hikâyesini takip ediyor. Uzun bir süredir bastırdığı “Deccal” tarafını keşfe çıkan Damien’i, şeytanın etkisinde bir Dexter ya da Lucifer olarak görmek mümkün. Yani “iyisiyle kötüsüyle” bir anti-kahraman hikâyesi. 2006’daki yeniden çevrimdeki artan psikolojik derinliğiyle de paralel bir anlatım var Damien’de. Orijinal filmin hayranlarını, Damien’in çocukluğunu hatırladığı geriye dönüş sahnelerinde nostaljik bir deneyim bekliyor. Ancak ilk filmdeki o “saf ve doğrudan korku” anlatısını arıyorsanız, beklentilerinizi biraz düşürmenizi öneririz. Daha ziyade Dexter (2006-2013), Breaking Bad (2008-2013) ve The Sopranos (2007) gibi anti-kahraman hikâyelerini sevenleri buraya alalım.   

    The First Omen (2024)

    Serinin en son halkası olan The First Omen (2024), ilk filmin öncesinde geçen bir prequel. Roma’ya gönderilen bir rahibeyi merkeze alan yapım, rahibenin Antichrist’ın - yani Damien’in - doğuşuyla ilgili korkunç bir komployu açığa çıkarmasını konu alıyor. Benzer bir tarihi “arka plan” hikâyesini, The Conjuring serisinde de sonradan çekilen The Nun (2018) filminde görmüştük. Bu tür prequeller, temelde konu edilen kötülüğün köken hikâyesini tarihte geriye doğru derinleştirmeyi hedefliyor. Özellikle Ayrıca son dönemde de Titane (2021) ve The Substance (2024) gibi yapımlarla yükselişe geçen body horror türünü seviyorsanız, The First Omen sizin için biçilmiş kaftan. 

    Filmin kadın bedeni üzerinden getirdiği eleştiriler ve dini temalara getirdiği modern yorum, aynı sene vizyona giren Immaculate (2024) ve Benedetta (2021) gibi yapımları andırıyor. Dolayısıyla korku filmlerini seviyorsanız ancak klasik korkunun kadın temsilleriyle pek barışık değilseniz, bu filme bir göz atmanızı öneririz.   

  • Blade Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli? 

    Blade Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli? 

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    Tüm zamanların en sevilen vampir ve süper kahraman serilerinden, başrolündeki Wesley Snipes’ın bir yarı vampir yarı insan kahramanı canlandırdığı Blade serisi, Marvel’ın aynı adlı karakterinden esinleniyor. Güneş gözlükleri, siyah deri kıyafetler ve karanlık/gotik atmosferiyle 90’ların “Matrix estetiğini” seviyorsanız, Blade serisi tam size göre. Bu tarzı Neo-Trinity-Morpheus üçlüsü kadar karizmatik taşıyabilen biri varsa, o da elbette Snipes’ın Blade’i. 

    Batmanvari bir “gecelerin bekçisi, gölgelerin savaşçısı” da diyebiliriz Blade için. Bu tip intikam soslu anti-kahraman hikâyelerini sevenler, özellikle ilk filme bir şans vermeli deriz. Uzak doğu sanatlarından beslenen dövüş koreografileri ve bol kanlı vampir savaşlarıyla sizi ekran başına kilitleyecek olan birinci filmde Snipes’ın performansına doyamayabilirsiniz. Bu durumda senaryo olarak değil belki fakat aksiyon ve dövüş sahneleriyle yeterince tatmin edici olan iki ve üçüncü filmi de izlemenizi öneririz. Ayrıca bu listede üçleme olarak gösterime giren ana seriye ek olarak, 2006 yapımı canlı çekim dizi, 2011 yapımı anime dizi ve Snipes’ın Blade rolüyle geri döndüğü Deadpool & Wolverine filmi de izleme sırasıyla listeledik.  

    Blade (1998)

    Marvel Comics’in aynı adlı karakterinden uyarlanan süper kahraman-vampir filmi Blade, daha ilk gösteriminden itibaren büyük ses getirmiş ve seneler içinde kült statüsüne erişmişti. Bir gece kulübünde tavandan kan fıskiyelerinin çıktığı ve ortalığın kan gölüne döndüğü meşhur açılış sahnesiyle ünlenen film, sinema tarihinin en karizmatik ve en karanlık süper kahramanlarından birini armağan etti bize. Wesley Snipes’ın karizmasıyla birleştiğinde, Blade benzeri bir süper-anti-kahramana günümüzde pek rastlayamadığımızı da ekleyelim. (Jared Leto’nun vampir anti-kahramanı Morbius’un (2022) Blade’in yanından bile geçemeyeceğini söyleyebiliriz rahatlıkla). 

    Eğer Marvel’ın orijinal çizgi romanının hayranıysanız, esere olabildiğince sadık kalan ilk film sizi fazlasıyla tatmin edecektir. Özellikle filmin Blade evreninin aranlık ve gotik dünyasını yansıtan görsel tasarımı takdire şayan. Elbette filmden 2020’ler özel efekt teknolojilerinin yarattığı “temiz” görselleri beklemek haksızlık olur. Onun yerine, sizi yeraltı dünyasına yaraşır, çok daha grenli ve “analog” bir dünya bekliyor. 

    Blade II (2002)

    Serinin El laberinto del fauno (2006), El espinazo del diablo (2001) ve The Shape of Water (2017) gibi filmlere imza atan usta yönetmen Guillermo del Toro’nun yönettiği ikinci halkası ise 2002 yapımı Blade II. Bu sefer bir grup elit vampir grubuyla bir araya gelmek zorunda kalan Blade, ilk filmdeki iç çatışmalarını bir kenara bırakıyor ve mutant bir vampir türüne karşı “hemcinsleriyle” birlikte mücadele veriyor. Kahramanımızın “insan-vampir” ikilemini büyük oranda geride bıraktığı ikinci film, bu anlamda tekrara düşmüyor ve taze bir konuyla çıkıyor karşımıza. Aksiyon ağırlıklı olan film senaryo anlamında sınıfta kalsa da, özellikle prodüksiyon  tasarımı ve del Toro’nun kurduğu görsel-işitsel dünya anlamında kesinlikle izlemeye değer.. 

    “Dark fantazi” türünün ustalarından Del Toro’nun kostüm, makyaj ve dekor konusundaki titizliği malum. Oscarlı yönetmenin Hellboy’da (2004) kurduğu görsel dünya size hitap ettiyse, buradaki yarı “insan-yarı canavar” dünya da hoşunuza gidecektir. Fantastik sinemada ve çizgi roman uyarlamalarında hikâye ve karakter derinliğinden çok aksiyon ve atmosferi önemseyenler için, Blade II fazlasıyla tatmin edici bir devam filmi. Ufak bir uyarı: Filmin elektronik-tekno-hiphop karışımı soundtrack’i bir süre zihninizde çalmaya devam edebilir. 

    Blade: Trinity (2004)

    Üçlemenin son filmi Blade: Trinity’nin (2004) yönetmen koltuğunda ise ilk iki filmin senaryosunu üstlenen David S. Goyer oturuyor. Filmde Blade’in, vampir dünyasının bir başka süperstarı olan ezeli düşmanı Drakula arasındaki çatışmayı izliyoruz. İlginç konusuna rağmen Blade: Trinity, tekrara düşen karakter çatışmaları ve zayıf yönetmenliği nedeniyle üçlemenin en zayıf halkası. Filmin kadrosuna yeni katılan Hannibal King rolündeki Ryan Reynolds’un kadroda fazlasıyla sırıttığını da eklemek gerek. Film ne yazık ki yalnızca ticari kaygılarla yapılmış olduğunu sürekli belli eden bir özensizliğe sahip. Snipes’ın karizmasının ve Blade’in “aurasının” bile kurtarmaya yetmediği film, ucuz bir süperkahraman filminden fazlası değil. Yine de evrene tam anlamıyla hakim olmak ve Snipes’ı son büyük Blade rolünde izlemek isteyenler filme bir göz atabilir.

    Blade: The Series (2006)

    Üçlemenin sona ermesinin ardından Blade evreni Blade: The Series (2006) isimli televizyon dizisiyle devam etti. Blade’in bir vampir tarikatına karşı savaştığı ve vampir topluluğu arasındaki güç hiyerarşilerine daha yakından tanık olduğumuz dizi, bütçe kısıtları nedeniyle yalnızca bir sezon devam etmişti.13 bölüm süren dizide kahramanımız Blade’i Snipes yerine Amerikalı rapçi Sticky Fingaz’ın canlandırıyor. Eğer Blade’i Snipes’la tanıdıysanız, Fingaz’ın versiyonuna alışmanız biraz zaman alabilir. Dizi ilk çıktığında tam da bu nedenle serinin hayranlarını ikiye bölmüştü (Yine de 2.5 milyonluk bir seyirci oranına ulaşmayı başardı.) Ayrıca prodüksiyon kalitesine dair beklentiyi biraz indirirseniz, diziden daha çok keyif alabilirsiniz. Format gereği Blade karakterinin çok daha derinleşebildiği dizi, kahramanımıza dair önceki yapımlarda karşılaşmadığımız arka plan hikâyeleri ve detaylar da sunuyor. Eğer The Vampire Diaries (2009-2017), True Blood (2008-2014) ya da Van Helsing (2016-2021) gibi vampirlere dair hayal gücümüzü zorlayan dizileri seviyorsanız, Blade: The Series’i kaçırmayın deriz. 

    Blade (2011)

    2011 yılında gösterime giren anime dizisi Blade, Deacon Frost isimli güçlü bir vampiri yakalamaya çalışan kahramanımız Eric Brooks’a odaklanıyor. 12 bölümden oluşan dizi, hem orijinal üçlemeden hem de Marvel’ın aynı adlı çizgi roman serisinde farklı hikâyeleri bir araya getiriyor. Brooks’un fiziksel görünüşü tasarlanırken Snipes’ın versiyonundan değil, Blade: The Series’de izlediğimiz Sticky Fingaz’ın görünüşünden yararlanılmış. Bu nedenle Blade: The Series’e pek ısınamamış olanlar ve Snipes hayranları, biraz hayal kırıklığına uğrayabilir. Ayrıca anime olarak farklı yaş gruplarına hitap ettiği için, sert mizacıyla tanıdığımız Blade’i burada çok daha şefkatli ve yumuşak bir karakter olarak izliyoruz. Blade evreninden farklı hikâyeler izlemek istiyorsanız diziye bir göz atabilirsiniz, ama orijinal üçlemedeki “cool” atmosferi burada pek bulamayabilirsiniz. Ancak süperkahraman maceralarını animasyon formatına taşıyan ve görsel olarak canlı çekimin çok daha ötesinde dünyalar yaratan Spider-Man: The Animated Series (1994-1998) ya da yeni dönemden My Adventures with Superman (2023), Batman: Cape Crusader (2024) gibi işleri seviyorsanız, bu diziyi de kaçırmayın deriz.  

    Eternals (2021)

    Marvel’ın Chloé Zhao imzalı Eternals (2021) filminin jenerik sonrası sahnesinde seyirciyi bir Blade sürprizi bekliyordu. Kit Harrington’ın canlandırdığı Dane Whitman (Black Knight) karakteri, Ebony Blade isminde bir kılıcı incelemek için bir odaya girer. O sırada arkadan kimliği belirsiz bir karakterin “Buna hazır olduğunuzdan emin misiniz Bay Whitman?” diye sorduğunu duyarız. Her ne kadar karakterin yüzünü görmesek de, yönetmen Zhao bu sesin Blade’e ait olduğunu doğrulamıştı. Bir efsane haline gelen ilk seride Wesley Snipes’ın canlandırdığı karakteri canlandıracak yeni ismin, Moonlight (2016) ve Green Book (2018) filmleriyle iki yıl arayla iki Oscar kazanan Mahershala Ali olduğu duyurulmuştu. Fazlasıyla karakteristik yüzü ve oyunculuk yeteneğiyle istisnasız tüm rollerinde karizmatik olmayı başaran Ali’nin bu rol için biçilmiş kaftan olduğunu söyleyebiliriz. Blade olarak yalnızca birkaç saniyeliğine sesini duyduğunuzda bile onu deri kıyafetler ve güneş gözlüğü içinde kafanızda canlandırmanız mümkün. Ne yazık ki projeyi 2025 yılında askıya aldığını duyuran Marvel’ın yeni bir Blade filmi çekip çekmeyeceği ise şimdilik belirsiz.

    Deadpool & Wolverine (2024)

    Western Snipes, Deadpool & Wolverine'le (2024) birlikte canlı çekim Marvel filmleri arasında en uzun soluklu kahramanı canlandıran isim oldu. Snipes’ın seneler sonra Blade rolüyle beyazperdeye geri döndüğü film, bir tür multiverse (çoklu evren) anlatısı kuruyordu. Ancak Blade, Ryan Reynolds’ın reklam ve pazarlama stratejinin bir parçası olarak yer verdiği cameolardan yalnızca bir tanesiydi. Seyirciye birkaç sahnelik “dopamin ve dikkat” sağlama amacıyla karşımıza çıkan Blade, Scorsese’nin deyişiyle “tema parkı”nda bir başka oyuncaktı. Tıpkı bu film için “ölümden dönen” Wolverine rolündeki Hugh Jackman gibi, Wesley Snipes’ın da ticari nedenlerle projeye dahil olduğu performansından da belliydi.

  • Çevrimiçi İzleyebileceğiniz En İyi 10 Türk Komedi Dizisi

    Çevrimiçi İzleyebileceğiniz En İyi 10 Türk Komedi Dizisi

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    Türk komedi sektörü, son yıllarda dijital platformların da pazara girişiyle farklı seslere ve formatlarda işlerle büyümeye devam ediyor. Bu listede son yılların ses getiren farklı komedi yapımlarını en iyiden kötüye sıraladık. Listeyi oluştururken farklı mizah türlerine, komedyenlere ve hikâyelere yer vermeye çalıştık. Kimileri daha eski moda, kimileri ise yeni nesil (“gen Z”) mizaha daha yakın duran on yapım seçtik. Sıralamamızı oluştururken ise özellikle yaratıcı ve yenilikçi olmasına dikkat ettik.

    Amerikan stand-upları ve komedilerinden sıkıldıysanız, biraz daha “buralı” bir iş arıyorsanız listemize göz atabilirsiniz. Cem Yılmaz, Feyyaz Yiğit, Bartu Küçükçağlayan, Doğu Demirkol ve Engin Günaydın gibi komedinin usta isimlerinin yer aldığı bu seçkide, absürt mizahtan ilişki komedisine farklı üsluplardan örnekler bulabilirsiniz. 

    Gibi (2021-2025)

    Listemizin ilk sırasında daha önce izlediğimiz hiçbir şeye pek benzemeyen, son dönemin en sevilen yerli komedi dizilerinden Gibi (2021-2025) var. Eğer Ölümlü Dünya (2018) ve Cinayet Süsü (2019) filmleriyle tanıdığımız Feyyaz Yiğit’in “tuhaf ama tanıdık” tarzını seviyorsanız, geçtiğimiz aylarda final yapan Gibi’nin dolu dolu altı sezonu sizi bekliyor. Üç arkadaşın başlarına gelen trajikomik olayları ve karşılaştıkları absürt durumları ele alan dizi, farklı komedi ekollerinden izler taşıdığı için hiç beklemediğiniz yerlerden yakalayabilir. Yalnız uyaralım, ilk birkaç bölümde kendine has kuralları olan bu dünyaya girmekte zorlanabilirsiniz. Çünkü bildiğimiz anlamda bir karakter ya da hikâye sunmayan dizi, gündelik hayatla ilgili bazen çok saçma bazen de tam yerinde tespitler üzerinden ilerliyor. Eğer dizi ilerledikçe kendinizi bu hiçbir özelliği olmayan karakterlerimizin yakın arkadaşı gibi hissetmeye başlarsanız, bilin ki yalnız değilsiniz. 

    Prens (2023 - )

    Listemizin ikinci sırasında, BluTV’nin orijinal yapımlarından, yaratıcılığını başarılı komedi oyuncusu Giray Altınok’un üstlendiği Prens (2023-) var. Gibi kadar yenilikçi olmasa da, dijital platformlarda yayınlanan en ilginç ve eğlenceli işlerden biri Prens. Özellikle Altınok’un canlandırdığı ve hayatı her şeyle dalga geçmek olan ‘Prens’ karakterinin, listemizdeki en komik karakter olduğunu söylesek abartmış olmayız  Hayali bir Ortaçağ Krallığı olan Bongomya’da geçen dizi, devlet yönetmekle pek ilgilenmeyen bir prensin hikâyesine odaklanıyor. Hamlet’ten Macbeth’e pek çok klasik eserden parçaları mizahi bir üslupla bir araya getiren dizi, televizyonlardaki dönem dizilerinden bıktıysanız size ilaç gibi gelecek. Kahpe Bizans (2000) gibi tarihi gerçeklikle çok ilgilenmeyen dönem komedilerini seviyorsanız, Macaristan’dan Venedik’e, Fransa’dan İsveç’e farklı coğrafyalara yayılan hikâyesiyle Prens’ten fazlasıyla memnun kalacaksınız. Üstelik üçüncü sezonda izleyicileri bir de Osmanlı sürprizi bekliyor. Özellikle Prens ve Köle karakterinin, Osmanlı’yla ve Fatih Sultan Mehmet’le karşılaştığı sahnelerde kahkahalarınızı tutamayabilirsiniz. Türkiye’de virtual stüdyo sisteminin ilk defa kullanıldığı yapım, prodüksiyon kalitesiyle de bu çok coğrafyalı hikâyenin altından gayet iyi kalkıyor. 

    Bartu Ben (2018)

    BluTV’nin ilk orijinal prodüksiyonlarından biri olan Bartu Ben (2018), son dönemin kendine has tarzıyla öne çıkan yaratıcı isimlerinden Bartu Küçükçağlayan’ın yazdığı ve başrolünü üstlendiği bir mini dizi. Yönetmenliğini ise Gişe Memuru (2010), Sarmaşık (2015) ve Kelebekler (2018) filmleriyle tanıdığımız Tolga Karaçelik’in üstlendiği yapım, yönetmenin absürt ve kara mizaha kayan üslubunu sevenler için iyi bir seçenek. Sinema-televizyon sektörüne mizahi bir bakış atan bir dizi, yerli dizilerin stereotip karakterlerinden sıkıldıysanız ve farklı kadın ve kuir temsilleri arıyorsanız sizin için doğru seçim olabilir. Dizinin listemizin üçüncü sırasında yer almasının sebeplerinden biri de, bu farklı temsillere alan açması. Özellikle kimliklerini özgürce yaşayan Mercimek ve Gizem karakterlerine dikkat. Ayrıca Küçükçağlayan’la aranız pek iyi değilse endişelenmeyin, çünkü kendisi dizi boyunca tüm kariyerini ve kişiliğini sizin yerinize yerden yere vuruyor. Türk dizi sektörüne (hatta genel olarak tüm “şov” dünyasının) lafını esirgemeyen yapım, eğer ilk iki bölümü atlatır da kendine has mizahına alışabilirseniz, hızlı bir şekilde akıyor. Dizinin en eğlenceli karakterlerinden, Bartu’nun dayısı rolündeki Müfit Kayacan’ın komedi performansına ayrı bir parantez açmak gerek.

    Ayak İşleri (2021-) 

    Yaratıcılığını, oyuncu ve yönetmen Caner Özyurtlu’nun üstlendiği Ayak İşleri (2021-), zengin bir iş adamının yanında çalışan Evren ile Vedat’a odaklanan bir suç komedisi. Kariyerindeki farklı tür denemeleriyle tanıdığımız Özyurtlu, bir kez daha Türkiye’de pek denenmemiş bir işe kalkışıyor ve altından başarıyla kalkıyor. Özellikle Guy Ritchie’nin suç komedilerini seviyorsanız, Ayak İşleri sizi fazlasıyla tatmin edecektir. Farklı kuşaklardan gelen iki iş arkadaşının arasındaki tezattan beslenen dizi, “eski usül” aksiyonla yeni nesil “gen z” adetlerini mizahi bir üslupla bir araya getiriyor. Başrollerdeki Çağlar Çorumlu ve Güven Murat Akpınar’ın en hareketsiz sahneleri bile eğlenceli hâle getiren komedi performansı ise özellikle dikkate değer. Komedinin yanında biraz entrika ve aksiyon arıyorsanız, Ayak İşleri’nin kendini ciddiye almayan mafyatik dünyası ve “beceriksiz” kahramanları sizin için biçilmiş kaftan. Gain’de yayınlanmaya başlayan dizinin fazlasıyla ilgi gördüğünü, hatta dördüncü sezonunun Netflix’te yayınlandığını da ekleyelim.  

    10 Bin Adım (2020 - 2022)

    Gain’in en sevilen orijinal yapımlarından 10 Bin Adım (2020-2022), senaryosunu Devin Özgün Çınar’ın kaleme aldığı eğlenceli bir mini dizi. Çınar’ın başrolü yerli komedimizin sevilen isimlerinden Engin Günaydın’la paylaştığı dizi, günde on bin adım atmaya karar veren iki eski sevgiliye odaklanıyor. Samimi havası ve 10 dakikalık kısa bölümleriyle 10 Bin Adım, listemizdeki en düşük bütçeli ve mütevazı yapım. Eski sevgililiğin hakkını vererek sürekli didişen çiftimizi izleyen herkes, kendi ilişki hayatından bir parça bulacaktır. Diziyi asıl eğlenceli kılan ise 10 dakika boyunca devam eden diyaloglar elbette. Bu eğlenceli diyalogların kimi zaman Dünya Sağlık Örgütü’nün öğütlerine, kimi zamansa aşk ya da hayatla ilgili “ciddi” meselelere dair geniş bir skalası var. Conversations in L.A. (2017–2019) ve High Maintenance (2012–2020) gibi diyalog ağırlıklı gündelik hayattan komedileri seviyorsanız, 10 Bin Adım’sizi fazlasıyla tatmin edecektir.  

    Doğu (2021-)

    BluTV yapımı Doğu (2021-), yaratıcılığını hem komedi skeçleriyle hem de başrolünü üstlendiği Nuri Bilge Ceylan imzalı Ahlat Ağacı’yla (2018) tanıdığımız Doğu Demirkol’un üstlendiği bir komedi. Demirkol’un hayatından otobiyografik öğeler de taşıyan dizi, muhafazakar ve seküler bir kimlik arasında kalan Doğu’nun kimlik karmaşasını mizahi bir üslupla ele alıyor. Kültürel tezatlardan beslenen mizahi üslubu ve otobiyografik hikâyesiyle Doğu, Demirkol’un tarzını seviyorsanız hoşunuza gidebilir. Öte yandan dizinin komedi türü namına Gibi ya da Ayak İşleri kadar yenilik vadetmediğini de ekleyelim. Bartu Ben’e biraz daha yakın, çoğunlukla komedyenin personası üzerinden ilerleyen ve stand-up’a yakın bir tarzı var Doğu’nun. Bu anlamda diziyi yurtdışındaki örneklerden Ricky Gervais’in işlerine benzetebiliriz. Hikâyeden çok da bir şey beklemiyor ve mizahı ön plana koyuyorsanız, Doğu bu anlamda iyi bir seçenek olabilir. 

    Erşan Kuneri (2022-2024)

    Listemizdeki en eski usul ve anaakım komedi, ünlü komedyen Cem Yılmaz’ın yaratıcılığını üstlendiği Erşan Kuneri (2022-2024). Dizi, G.O.R.A. (2004) ve Arif V 216 (2018) filmlerinden tanıdığımız aynı adlı karakterin farklı film türlerindeki maceralarını takip ediyor. Dizide yer alan oyuncular, değişen film türleriyle birlikte her bölümde 1980’lere özgü farklı rollere bürünüyor. Mizahı yer yer fazla demode ve belaltı kalan dizi, Cem Yılmaz hayranlarını ikiye bölmüş fakat yine de yüksek izlenme oranları elde ederek ikinci sezon onayını almıştı. Mizahın çoğunlukla cinsellik üzerinden gitmesi, yer yer komik olsa da bir yerden sonra dizinin tek komedi unsuru haline geliyor ve “kabak tadı veriyor” âdeta. Öte yandan anaakım gişe komedisine daha sıcak bakanlar ve Yılmaz’ın mizahının sıkı takipçileri, diziden fazlasıyla tatmin olacaktır. Ayrıca dizinin listemizdeki en yüksek bütçeli prodüksiyon olduğunu ve sinema tarihimizdeki farklı film türlerine yer verdiğini de belirtelim. Yönetmenin mizahından pek hazzetmeyenler, Yeşilçam’ın çöküşe geçtiği 1980’ler sinemasına nostaljik bir yolculuk için diziye bir göz atabilir. 

    Var Bunlar (2022-)

    Prens dizisiyle tanıdığımız Giray Altınok’un yazdığı ve başrolünde yer aldığı Var Bunlar (2022-), Samet ve Tufan isimli iki arkadaşa odaklanan bir komedi dizisi. Bir kez daha tıpkı 10 Bin Adım gibi diyaloglar üzerine kurulu ve fazla iddialı olmayan  bir komedi var karşımızda. Altınok’un başrolünü Prens’i de birlikte yazdığı Kerem Özdoğan ile paylaştığı Var Bunlar, tıpkı Gibi dizisindekine benzer bir “gündelik hayat” mizahı tercih eden, düşük bütçeli bir yapım. Dizinin, ikilinin Prens’te daha da olgunlaşan komedi tarzının habercisi olduğunu söylemek mümkün. Dolayısıyla Prens’in üçüncü sonrası tadı damağında kalan ve benzer bir komedi arayanlar, çok büyük beklentiye girmeden Var Bunlar’a bir göz atabilir. Dizi, prodüksiyon anlamında Prens kadar iddialı olmasa da Altınok ve Özdoğan’ın uyumundan doğan samimi bir üsluba sahip. Dizinin listemizde sonlarda yer almasının sebebi mizah kalitesinden çok, biraz küçük bir prodüksiyon olması. Yoksa Altınok ve Özdoğan ikilisi, burada da kendilerine has o mizahi tonu tutturmayı başarıyor. Bu anlamda diziyi Feyyaz Yiğit’in Gibi’deki olgunluğuna erişmesini sağlayan küçük YouTube işlerine benzetmek mümkün. 

    Andropoz (2022)

    Listemizin sonlarına doğru kaliteli mizahın dozunu biraz daha kısmak zorunda kalıyoruz. Daha önce Vavien (2009) ve Azizler (2021) gibi yapımlarla bir araya gelen Engin Günaydın ve Taylan Biraderler imzalı Andropoz (2022), orta yaş krizine giren bir adamın başına gelen absürt olaylara odaklanıyor. Üç isim de yerli sinemamızın usta isimleri aslında, ancak Erşan Kuneri’deki Cem Yılmaz benzeri bir demodelikten muzdaripler ne yazık ki. Senaristliğini de Engin Günaydın’ın üstlendiği diz absürt mizahtan beslenen üslubuyla dikkat çekiyor. Karakterin arka planına ise “andropoza giren” bir dünya yerleştirerek hikâyesine eleştirel bir alt metin de ekliyor dizi. Öte yandan dizinin mizahının biraz demode kaldığını ve şiddet dozunun, özellikle de kadına şiddet sahnelerinin gereksiz olduğunu da vurgulamakta yarar var. Özellikle Tamer Karadağlı’nın sahnelerini atlayarak geçmenizi tavsiye ederiz. Neyse ki Engin Günaydın ve Derya Karadaş’ın karşılıklı sahneleri dizinin komedi açığını kendi başına kapatıyor. Diziye sinemamızın en iyi kara komedi filmlerinden Vavien’deki seviyeyi beklemeden başlarsanız, fazla hayal kırıklığına uğramazsınız.  

    Aynen Aynen (2019-2021)

    1 Kadın 1 Erkek (2008-2011) ekolünü takip eden ve kadın-erkek ilişkileri üzerine komedi skeçlerinden oluşan Aynen Aynen (2019-2021), bölümleri 8-10 dakika arasında değişen bir komedi dizisi. Sıralamamızın en altına yerleşen dizi, listedeki diğer maddelere kıyasla çok daha “çerezlik” diyebileceğimiz türden bir yapım.“Telefondan izlenecek” formattaki, sosyal medya dilinin ağırlıklı olduğu dizinin yönetmenleri arasında Benim Varoş Hikâyem (2017) ve Magarsus (2023-) gibi yapımlarıyla tanıdığımız Yunus Ozan Korkut da yer alıyor. Dizinin mizahının listemizdeki diğer yapımlara oranla çok daha anaakım ve belaltı olduğunu da vurgulamak gerek. Mizahının büyük bir kısmını cinsellik üzerinden kuran dizi, özellikle Nilperi Şahinkaya’nın samimi performansı sayesinde bazı bölümlerinde komedi dozunu iyi tutturuyor. Sosyal medyaya yönelik üretilen daha skeç tarzı içerikleri seviyorsanız ve çok kafa yormayacak, hızlı tüketilir bir dizi arıyorsanız Aynen Aynen ideal bir seçenek.   

  • 28 Days Later Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli?

    28 Days Later Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    En sevilen zombi filmi serilerinden 28 Days Later, yakın zamanda vizyona giren 28 Years Later’la (2025) devam ediyor. Trainspotting (1996), Slumdog Millionare (2008) ve 127 Hours (2010) gibi filmleriyle tanıdığımız Danny Boyle’un da ana yönetmenleri arasında yer aldığı seri, insanları zombiye dönüştüren bir virüsün dünyayı ele geçirdiği post-apokaliptik bir evrende geçiyor. Eğer zombi filmlerinin atası, George A. Romero’nun kült yapımı Night of the Living Dead (1968), benzer bir dünyada geçen 28 Days Later serisinin özellikle ilk ve son filmlerinin  Romero’yu aratmayacak kadar iyi olduğundan emin olabilirsiniz. 

    Senaristliğini Alex Garland’ın üstlendiği seri, dünyanın sonu filmleri bu kadar revaçta değilken büyük ses getirmiş; incelikli senaryosu, gerçekçi atmosferi ve geleceğe dair ürkütücü tespitleriyle bir “felaket klasiği” olmuştu. Bu listede altı farklı filmden oluşan seriyi kronolojik olarak listeledik. Listede hem 2002 ve 2007 yapımı ilk iki filmi, hem de bir üçleme olarak planlanan ve 2025-2026 yıllarında sırayla vizyona girecek olan 28 Years Later filmlerini izleme sırasıyla bulabilirsiniz. 

    28 Days Later (2002)

    28 Days Later (2002), girdiği komadan uyandığında bambaşka bir dünyayla karşılaşan bir bisikletli kuryenin hikâyesini takip ediyor. Benzerlerinden ayrılarak aksiyon ve korku dozunu ekonomik bir şekilde kullanan film; karakter odaklı öyküsü, eleştirel ve politik arka planı ve gerçekçi mizansenleriyle “korkuturken düşündüren” zombi filmlerinden biri. . Özellikle Cillian Murphy’nin kendine has soğuk mizacını seviyorsanız, “medeniyetin beşiği” Londra’nın darmadağın olduğu bu karanlık kıyamet öyküsü size aradığınızı fazlasıyla verecek. Yalnız önden uyaralım: Gerçekçiliğiyle sizi dehşete düşüren film, dünyanın değil fakat uygarlığın sonuna dair çok da iç açıcı bir tablo sunmuyor. Ayrıca İngiliz geleneğinden gelen Boyle, Amerikan sinemasının felaket filmlerinde dahi unutmadığı “mutlu aile tablosu”na pek pas vermiyor. 

    28 Weeks Later (2007)

    Serinin ikinci film 28 Weeks Later (2007), ilk filmin devamında gelişen olayları konu alıyor. Hikâyesi Londra’da geçen film, ABD önderliğindeki NATO tarafından kurulan bir “güvenli bölge”ye odaklanıyor. 28 Weeks Later, karakter derinliği açısından ilk filmin gölgesinde kalsa da, özellikle zombi saldırıların yer aldığı aksiyon ve gerilim yüklü sahneleri için bile izlemeye değer. Öte yandan bu sefer çok daha “Amerikan” bir felaket filmiyle karşı karşıya olduğumuzu söylemek gerek. İlk filmde geri planda olan aile vurgusu, Boyle’un yönetmen koltuğundan gidişiyle geri dönmüş gibi. Ayrıca Children of Men (2006) ve The Last of Us (2023-) tarzı “felaket sonrası olağanüstü hâl” hikâyelerini seviyorsanız, serinin en “askeri” filminin bu olduğunu söyleyebiliriz. Serinin en zayıf halkası olmasına rağmen 28 Weeks Later’ın gişe başarısı, projeye dahil olmayan Boyle ve Garland, üçüncü bir filme yeşil ışık yakmasını sağlamıştı.

    28 Years Later (2025)

    Serinin 18 yıl sonra gelen üçüncü halkası 28 Years Later, 2025’in Haziran ayında vizyona girdi. Önceki filmlerde konu edilen virüsün yayılmasından 28 yıl sonrasını konu alan filmin hikâyesi, salgından kurtulmayı başarmış bir grup insanın yaşadığı izole bir adada başlıyor. Serinin ilk iki filminden de izler bulabileceğiniz bir yapım 28 Years Later. Hem izole bir adada geçmesi nedeniyle ilk filmin ıssız ve kontrolsüz dünyasına, hem de kıyamet sonrası düzende geçmesiyle ikinci filme yakın bir evren kuruyor Boyle. Üstelik bunu şaşırtıcı bir şekilde sıradan bir iPhone’la yapıyor. Yönetmen, filmi tıpkı DV kamerasıyla çekilen ilk film gibi, sahici bir doku elde etmek için bu yöntemi bulmuş. Tempolu bir kurguyla bir araya gelen bu agresif çekimler, filmi sinematografik olarak serinin en tepesine taşıyor. Filmin özellikle ilk yarısında, orijinal filmin hayranları aradığını bulacaktır. Nostaljinin ötesine geçmek ve yeni bir hikâye izlemek isteyenleri ise ikinci yarıya alalım. Ancak ikinci yarıda melodram dozunun biraz fazla kaçtığını söylemekte yarar var.   Serinin hayranlarının merakla beklediği filmin evreni, 2026’da yeni bir devam filmiyle genişlemeye devam edecek. 

    28 Years Later: The Bone Temple (2026)

    28 Years Later’la birlikte çekilen devam filmi 28 Years Later: The Bone Temple’ın 16 Ocak 2026’da vizyona girmesi planlanıyor. Filmin yönetmen koltuğunda 2021’de yeni Candyman filmine, 2023’te ise The Marvels’a imza atan Jamaikalı-Amerikalı yönetmen Nia DaCosta oturuyor. Senaryosu bir kez daha Alex Garland’a emanet edilen dördüncü filminin oyuncu kadrosunda ise Aaron Taylor-Johnson, Jack O'Connell ve Cillian Murphy yer alıyor. Murphy’nın hikâyeye serinin ilk filmde canlandırdığı bisikletli kurye Jim karakteriyle geri dönmesi bekleniyor. Filmin hikâyesi, henüz tarihi ve ismi belirsiz olan üçüncü bir filmle devam edecek.  

    28 Years Later Part 3 

    Üçleme olarak planlanan 28 Years Later’ın son filminin ismi ve gösterim tarihi henüz belirsiz. Senaryosunu bir kez daha Alex Garland’ın kaleme aldığı filmin yönetmen koltuğunda ise serinin ve üçlemenin ilk filmlerine imza atan Boyle oturacak. Henüz oyuncu kadrosu belli olmayan filmin, 28 Years Later ve 28 Years Later: The Bone Temple’daki tanıştığımız karakterlerin hikâyesini takip edeceği tahmin ediliyor. 

  • Netflix Yapımı En İyi 10 Türk Dizisi 

    Netflix Yapımı En İyi 10 Türk Dizisi 

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    Netflix’in Türkiye’deki ilk orijinal yapımı, 2018 yılında yayınlanan fantastik-aksiyon türündeki dizi Hakan: Muhafız (2018-2020) olmuştu. Son yıllarda yerli içeriklerine daha da ağırlık veren platform, Türk dizi sektörünün nimetlerinden yararlanmaya devam ediyor. Bu listede Netflix’in bilimkurgudan korkuya, dramdan kara komediye, gençlik dizilerinden dönem işlerine farklı türdeki yapımlarından on tanesini sıraladık. Bu yapımları en iyiden en kötüye sıralarken popülarite, yapım kalitesi ve senaryo yazımı gibi kriterlere bağlı kaldık. 

    Kimi yıldız oyuncu kadrosuyla, kimi ise daha önce televizyonlarda işlenmemiş konulara yer vermesiyle öne çıkan bu on yapım, eğer altyazı okumaktan bıktıysanız sizin için biçilmiş kaftan. Özellikle Türk dizilerinin uzun sürelerinden, reklam aralarından, ağdalı ve melodramatik üslubundan sıkılmış olanlar, Netflix’in yerli yapımlarına bir göz atabilir.

    Bir Başkadır (2020)

    Netflix Türkiye’nin en çok ses getiren yerli yapımları arasında yer alan Berkun Oya imzalı Bir Başkadır (2020), günümüz Türkiye’sindeki çeşitli kültürel ve sınıfsal çatışmaları konu alan, daha önce televizyonlarda rastlamadığımız türden bir dram. Aslında Netflix’in pek çok tür denemesi ve “anti-Türk dizisi” hamleleri var. Ancak bu diziyi listemizde zirveye taşıyan, anlatının hiçbir “Netflix dizisi” tuzağına düşmemesi ve Amerikan dizi formatına da pek yüz vermeyerek, yerel kalmakta ısrar etmesi. Özellikle başroldeki Öykü Karayel’in performansı, kimi seyirciler için zorlayıcı olabilecek uzun diyalog sahnelerinin bile kolayca akmasını sağlıyor. Bu nedenle özellikle dizinin terapi odasında açılış sahnesi sizi korkutmasın, gitgide daha da merakla izleyeceğiniz, dramatik yönü kuvvetli bir hikâye sizi bekliyor. 

    Türkiye televizyonunun dönemdeki en popüler işlerinden, laik-seküler kültürün çatışmasını konu alan Kızılcık Şerbeti (2022-) ve Kızıl Goncalar (2023-2025) gibi yapımları seviyorsanız, onların bir nevi “atası” olan Bir Başkadır sizi fazlasıyla tatmin edecektir. Reklam araları, uzun bakışma sahneleri ve sırf senaryo yürüsün diye icat edilen anlamsız sürprizler olmaması da cabası.   

    Kulüp (2021-2023)

    Netflix Türkiye’nin özellikle sıradışı konusuyla beğeni toplayan dönem dizilerinden biri olan Kulüp (2021-2023), 1950’ler İstanbul’unda geçiyor. Merkezine İstanbul’da yaşayan Sefarad Yahudilerini alan dizinin yönetmenliğini, yine günümüz Türkiye’sine dair politik eleştiriler sunan Çoğunluk (2010) ve Rüzgarda Salınan Nilüfer (2016) filmleriyle tanıdığımız Seren Yüce üstleniyor. Kulüp, sinema ve televizyon tarihimizde Türkiyeli Sefarad Yahudilerinin yaşamına ve özellikle 6-7 Eylül pogromuna değinen nadir yapımlardan biri ve bu görevin hakkından olabildiğince geliyor. Diziyi listemizin üst sıralarına taşıyan ana nedenlerden biri, bu pek anlatılmamış hikâyeyi tüm politik risklerine rağmen ekrana taşıması elbette. 

    Bir Başkadır kadar özgün bir üsluba sahip olmasa da, listemizin ikinci sırasında yer almayı hak ediyor.  Her ne kadar senaryo yer yer fazla melodramatik yerlere savrulsa da, özellikle Gökçe Bahadır ve Salih Bademci’nin göz dolduran performansları ve 50’ler İstanbul’unun eşsiz mimarisi, diziye hiç zorlanmadan ısınmanızı sağlayacak. Özellikle de Çemberimde Gül Oya (2004-2025) ve Hatırla Sevgili (2006-2008) gibi siyasi dönem işlerini seviyorsanız.   

    Sıcak Kafa (2022)

    Listemizin üçüncü sırasında platformun şimdiye dek çektiği en başarılı yerli tür dizisi, Sıcak Kafa (2022) var. Türkiye’nin önde gelen bilimkurgu yazarlarından Afşin Kum’un aynı adlı romanından uyarlanan dizi, post-apokaliptik bir dram. İnsanların birbiri ardına anlamsız kelimeler sıraladığı, “abuklama” isimli bir salgın hastalığın yayıldığı bir dünyada geçen dizi, tamamıyla “retro” bir estetiğe sahip. Dizi yer yer senaryo anlamında - özellikle de aşk ve ilişkiler teması söz konusu olduğunda - Türk dizi klişelerine savrulsa da, şu ana dek yerli televizyonda (ve hatta beyazperdede) rastlamadığımız türden detaylı ve inandırıcı bir post-apokaliptik dünya kuruyor. 

    Diziye başlamayı düşünenler için Sıcak Kafa'nın ikinci sezon onayı alamadan iptal edildiğini ve dolayısıyla ilk sezon sonundaki twist'in açıklanmadığını söylemeden geçmeyelim. Eğer Children of Men (2008) tarzı kıyamet sonrası anlatılarına meraklıysanız ve İstanbul’un karanlık bir gelecekte nasıl görüneceğini merak ediyorsanız, sürükleyici senaryosuyla Sıcak Kafa sizin için biçilmiş kaftan. 

    İstanbul Ansiklopedisi (2025)

    Uluslararası çapta ses getiren İki Şafak Arasında (2022) ve Tereddüt Çizgisi (2024) gibi yapımlarıyla tanıdığımız Selman Nacar imzalı İstanbul Ansiklopedisi (2022), mimarlık okumak için Amasya’dan İstanbul’a gelen Zehra isimli bir üniversite öğrencisine odaklanıyor. Başrollerde yer alan Helin Kandemir ve Canan Ergüder’in karşılıklı olarak müthiş bir performans sergilediği dizi, ülkemizin “kanayan yaralarından” laik-seküler çatışmasını bu iki oyuncunun karakterleri üzerinden ele alıyor. İstanbul’u çok daha oryantalist ve klişe imgelerle resmeden Hakan: Muhafız gibi örneklere göre, kişisel ve toplumsal hafızayla şekillenmiş, çok daha “buralı” bir şehir çiziyor dizi. 

    Şehir ve büyüme hikâyelerini ve sancılı anne-kız ilişkilerini seviyorsanız, İstanbul Ansiklopedisi’ni es geçmeyin deriz. İstanbul’a yabancıysanız ve ona turist gözüyle bakmak istemiyorsanız, bu dizi sizi şehirle çok daha samimi bir yerden tanıştıracak.

    Yaratılan (2023)

    Çağan Irmak’ın Mary Shelley imzalı korku klasiği Frankenstein’dan uyarladığı Yaratılan (2023), Osmanlı döneminde geçen bir tür “korku-melodram”. Hırslı ve fazlasıyla meraklı bir tıp öğrencisinin, karanlık arzularına yenilerek bir ölüyü hayata döndürmesini konu alan Yaratılan; özellikle Osmanlı dönemini başarılı bir şekilde yansıtan prodüksiyon tasarımıyla dikkat çekiyor. Shelley’in hikâyesini yalnızca bir çıkış noktası ve anlatı iskeleti olarak alan Yaratılan, daha çok Kenneth Branagh imzalı Mary Shelley's Frankenstein (1994) filminden de izler taşıyor. Geç Osmanlı döneminin meraklısıysanız, Yaratılan sizi Pera Palas’ta Gece Yarısı ve ve Kulüp’ün de öncesine, Cumhuriyet öncesi bir İstanbul’a - ve biraz da Anadolu’ya - götürüyor. 

    Başrollerde yer alan Erkan Kolçak Köstendil ve Taner Ölmez’in karşılıklı performansları ise, “deliliğin” sınırlarını zorluyor ve yönetmenin melodramatik üslubundan (iyi anlamda) payını almışa benziyor. Irmak’ın kalemini sevenler, Frankenstein’ın bu “yerli” canavarını izlerken gözyaşlarınıza hakim olamayabilir.     

    Aşk 101 (2020-2021)

    Netflix Türkiye’nin sevilen gençlik dizilerinden Aşk 101 (2020-2021), ilk gençlik döneminin karmaşık duygularıyla baş etmeye çalışan beş kişilik bir liseli arkadaş grubuna odaklanıyor. Karakterlerin kendilerini keşfetme ve büyüme sancılarını konu alan dizi, özellikle güçlü karakter çatışmaları ve 1980’lerle bugün arasında gidip gelen senaryo yapısıyla her dönemden seyirciye hitap etmeyi başarıyor. Özellikle Türkiye televizyonlarından Hayat Bilgisi (2003-2006), Lise Defteri (2003-2004) ve Kampüsistan (2003-2004) benzeri lise/üniversite dizilerinin hayranıysanız, Aşk 101 sizin için oldukça nostaljik bir deneyim vadediyor. Günümüz Türk dizilerinin sündürülmüş entrikalarından ve melodramatik soslu demode aşklarından bıktıysanız, Aşk 101 size çok daha taze bir gençlik hikâyesi ve tadında bir romantizm vadediyor. 

    Listemizdeki “ciddi meselelere” değinen, büyük prodüksiyonlu ve farklı türlere ait yapımlara kıyasla izlemesi en kolay, en “genç işi” ve romantik yapımın Aşk 101 olduğunu söyleyebiliriz. Daha çok Amerikan sinemasından tanıdığımız gençlik filmi formatını, samimi bir şekilde Türkiye’ye taşıyan dizi, listemizde yer almayı kesinlikle hak ediyor.    

    Fatma (2021)

    Başrolünde Burcu Biricik’in yer aldığı Fatma (2021), üst üste cinayetler işlemek zorunda kalan bir temizlik işçisinin hikâyesine odaklanıyor. Sınıfsal “görünmezliği” sayesinde cinayetlerden yırtan Fatma üzerinden bir yandan sınıfsal bir eleştiri sunarken bir yandan da gerilim dozu yüksek, polisiyeye yakın bir anlatı kuruyor. Türkiye televizyonlarında genellikle ajitasyon dozu yüksek hikâyelerde, kurban olarak izlediğimiz “yoksul” sınıf, Fatma’da ise bambaşka bir pozisyonda. Zengin şirket sahibi-fakir ama masum kız hikâyelerinden bıktıysanız ve sıradışı bir “seri katil” hikâyesi izlemek istiyorsanız Fatma sizin için en iyi seçenek. Burcu Biricik ve Uğur Yücel’in karşılıklı performansları ve ekran uyumu ise dizinin en iyi tarafı.  

    Uysallar (2022)

    Daha (2017) ve Şahsiyet’te (2018-2024) de birlikte çalışan Onur Saylak ve Hakan Günday’ın yeniden bir araya geldiği Uysallar (2022), geçmişteki punk günlerine geri dönmeye karar veren bir beyaz yakalının hikâyesine odaklanıyor. Kara mizah türünü seviyorsanız, Oktay’ın yolculuğu ve kimlik krizi üzerinden ilerleyen bu orta sınıf eleştirisi sizi fazlasıyla tatmin edecektir.  Uysallar’ın özellikle görsel dünyası, yerli dijital platformların ilk popüler suç dizilerinden Şahsiyet’i fazlasıyla andırıyor. Bir tür çizgi roman estetiğine öykünen bu rengarenk ve stilize görsel dünya, üstünde eğreti duran kıyafetleriyle “post”- punk Oktay’ı - yer yer fazla klişe şekillerde de olsa- bir tür antikahraman olarak çiziyor. Sadece ana karakterinden değil, dünyadaki herkesten nefret eden Uysallar; geçmiş nostaljisinden ve geleceğe dair Polyannacılıktan pek hazzetmeyen biriyseniz, sizin için ideal bir seçim olacaktır. 

    Pera Palas’ta Gece Yarısı (2022-2024)

    Hakan: Muhafız (2018-2020) ve Atiye (2019-2021) gibi fantastik yapımlara da imza atan Netflix Türkiye imzalı bir başka fantastik dönem işi olan Pera Palas’ta Gece Yarısı (2022-2024) bizi ana karakteriyle birlikte sürükleyici ve nostaljik bir zaman yolculuğuna çıkarıyor. Zamanda geriye giderek kendini 1919 yılında bulan bir gazeteciye odaklanan dizide Mustafa Kemal Atatürk’ten Agatha Christie’ye farklı tarihi karakterlere rastlıyor, tıpkı Kulüp gibi eski İstanbul’u âdeta yeniden yaratan etkileyici bir prodüksiyon tasarımıyla karşılaşıyoruz. Türkiye tarihinin en çalkantılı siyasi dönemlerinden birini yer yer biraz yüzeysel bir şekilde yeniden canlandıran dizi, yine de gerçekçi kostüm ve makyaj tasarımıyla dönemin ruhunu yakalayabilmiş. 

    Dizinin listemizin daha alt sıralarında yer almasının sebebi ise, merakımızı cezbeden bu ilginç hikâyeyi fazlasıyla çocuksu ve basitleşmiş bir senaryoyla anlatması. Akıl oyunları, cinayetler ve yapbozlarla dolu zaman yolculuğu filmlerini seviyorsanız, özellikle de yine Netflix imzalı Dark (2017) dizisinin hayranıysanız ve İstanbul tarihine meraklıysanız Pera Palas’ı sakın kaçırmayın.

    Kuvvetli Bir Alkış (2024)

    Bir Başkadır’la başladığımız listemizi, yine Berkun Oya imzalı bir başka dizi olan Kuvvetli Bir Alkış’la (2024) bitirelim. Oya’nın Netflix için çektiği ikinci dizi, ne yazık ki listemizdeki en zayıf işlerden biri. Bu hayal kırıklığının asıl sebebi elbette Bir Başkadır’ın başarısının yarattığı beklenti… Dünyaya gelmeyi reddeden bir adamın çocukluktan yetişkinliğe yolculuğunu ve varoluş krizini takip eden dizi, kara mizaha yakın ve absürt bir üslup tercih ediyor. Uzun diyalogları, skeç benzeri sekanslardan oluşan anlatısı ve kısıtlı mekânda geçen hikâyesiyle teatral bir havası olan dizi, ayrıca kimi bölümlerinde dördüncü duvarı yıkıyor ve daha “kendine bakan” bir estetik benimsiyor. 

    Oya’nın Bir Başkadır ve Cici (2022) gibi yapımlarını sevenler, entrika ve aksiyon yerine karakter derinliği ve daha düşük bir drama temposu tercih edenler, Kuvvetli Bir Alkış’tan da fazlasıyla memnun kalacaktır. Türk televizyonlarının son dönemdeki yükselen isimlerinden Fatih Artman ve Aslıhan Gürbüz hayranları ise diziyi kaçırmamalı. 

  • Netflix Yapımı En İyi On Aksiyon Filmi

    Netflix Yapımı En İyi On Aksiyon Filmi

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    Dijital platformlar arasında bir dünya devi olma yolunda ilerleyen Netflix’in içerik kataloğu, aksiyon filmleri açısından da fazlasıyla zengin. Eğer siz de aksiyondan vazgeçemeyenlerdenseniz, sizin için derlediğimiz Netflix imzalı bu on orijinal aksiyon filmine bir göz atın deriz. Yorgun bir günün ardından fazla kafa yormayacak, hem hareketli hem de eğlenceli bir film arıyorsanız, bu liste sizin için biçilmiş kaftan. 

    Listede hem yönetmen imzası taşıyan, daha “gurme” yapımlara, hem de daha kolay izlenen ve sürükleyici anaakım işlere yer verdik. Sıralamayı yaparken hem yönetmenlik ve prodüksiyon kalitesini, hem de eğlence ve aksiyon dozunu hesaba kattık. Netflix yapımı en iyi on aksiyon filmine bu sayfadan erişebilir ve bu yapımları Türkiye’de hangi streaming platformlarında bulabileceğinizi öğrenebilirsiniz.

    The Killer (2023)

    Gerilim sinemasının usta yönetmeni David Fincher imzalı The Killer (2023), küçük bir hata sonucu hayatı (ve düzeni) altüst olan mükemmeliyetçi bir kiralık katilin hikâyesine odaklanıyor. Başroldeki Michael Fassbender’in her zamanki soğukkanlı ve karizmatik mizacıyla seyirciyi bir kez daha kendine hayran bıraktığı film, kendisi de bir yönetmen olarak oldukça takıntılı olan Fincher’ın sanatçı personasından da izler taşıyor. Eğer The Smiths’in hayranlarındansanız, filmin soundtrack albümünün sizin için özel olarak tasarlanmış olduğunu söylesek çok da abartmış sayılmayız. Ancak The Smiths deyince filmin “yumuşak” ve eğlenceli bir havaya sahip olduğunu sanmayın. İki saati aşkın süresi boyunca devam eden soluksuz takip sahneleriyle The Killer, sizi sürekli diken üstünde tutmayı da başarıyor. Yönetmen, bir yandan kovalamaca ve dövüş sahnelerinin keyfini çıkarmamıza izin verirken, bir yandan da onları ses kurgusu üzerinden sürekli kesintiye uğratarak şiddetten zevk almamızı da engelliyor. Yönetmenin twist’ler ve akıl oyunları üzerine kurulu Se7en (1995) ve Fight Club (1999) tarzı filmlerini tercih edenler, bu filmi fazla “tekdüze” bulabilir. Öte yandan The Killer, yönetmenin detaylarda saklı “takıntılı” tarzını sevenleri fazlasıyla tatmin edecektir.

    The Old Guard (2020)

    Netflix’in en çok izlenen orijinal yapımlarından biri olan The Old Guard’ın (2020) başrolünde, Mad Max: Fury Road (2015) ve Atomic Blonde (2017) gibi filmlerdeki başarılı performansı sonrası aksiyon sinemasının aranan yüzlerinden biri haline gelen Charlize Theron yer alıyor. Yüksek aksiyon dozuna ek olarak fantastik öğeler de barındıran film, bir grup ölümsüz savaşçıya odaklanıyor. Film, vampirden zombiye sinemanın farklı canavarlarını modern dünyaya uyarlayan Netflix’in “türler ötesi” yapımlarını sevenler için ideal bir seçenek. Ölümsüz oldukları halde neredeyse her sahnede ölümden dönen kahramanlarımız, iki saat boyunca aksiyona alışkın ve sarkastik tavırlarıyla heyecanı dorukta tutmayı başarıyor. The Old Guard, özellikle süper kahraman filmi klişelerini yer yer tersine çeviren Deadpool (2016) benzeri yapımları sevenleri tatmin edecektir. 2025 Haziran’ında seyirciyle buluşan devam filmi The Old Guard 2 (2025) de yine Netflix üzerinden izlenebiliyor.  

    The Harder They Fall (2021)

    Listemizde Netflix’in en “cool” westernlerinden biri olan ve çoğunluğu Siyah oyunculardan oluşan The Harder They Fall’a (2021) yer vermemek olmaz. Baş düşmanının hapisten çıktığını öğrenen bir kovboy ve çetesinin intikam hikâyesine odaklanan The Harder They Fall, trende geçen takip ve dövüş sahnelerinden, hapisten kaçma ve düello sahnelerine kadar western ve aksiyon türlerinin hakkını sonuna kadar veriyor. Filmin çeşitli sanatçılardan oluşan soundtrack’i ise Tarantino westernlerini aratmayacak kadar zengin. Yer yer video klip estetiğine kayan kurgusu ve günümüzün hitlerinden oluşan müzikleriyle film, iki saatlik süresini hiç hissettirmiyor. Anaakıma alternatif “Vahşi Batı” hikâyeleri arıyorsanız ve western gibi geleneksel türlerden vazgeçemeyenlerdenseniz, hem tempolu hem de “retro” bir seyir deneyimi sizi bekliyor. 

    Da 5 Bloods (2020)

    Usta yönetmen Spike Lee imzalı Da 5 Bloods (2020), Vietnam Savaşı’nda görevli bir grup Siyah Amerikalı askerin hikâyesine odaklanan bir savaş filmi. Lee, Amerika’nın resmi “savaş” tarihinin altını oyan ve görünür olmayan başka bir tarihi beyazperdeye not düşüyor adeta. Çeşitli tür ve dönemlerden filmlere referanslarda bulunan ve eklektik bir anlatı benimseyen Lee, özellikle Francis Ford Coppola’nın aynı coğrafyada geçen Apocalypse Now (1979) filmine doğrudan göndermelerde bulunuyor. Genellikle beyaz Amerikalıların perspektifinden, çoğunlukla da şovenist bir bakış açısıyla beyazperdeye aktarılan Vietnam Savaşı, Lee’nin elinde doğrusal bir çizgide ilerlemeyi reddeden, oldukça yıkıcı bir hikâyeye dönüşüyor. The Harder They Fall benzeri alternatif tarih anlatılarına ilgi duyanlar ve Spike Lee’nin politik yönü kuvvetli kara mizahını sevenler, iki buçuk saatlik bu “halüsinatif epik”ten fazlasıyla tatmin olacaktır. 

    Army of the Dead (2021)

    DC Sinematik Evreni için çektiği büyük prodüksiyonlarla tanıdığımız Zack Snyder imzalı Army of the Dead (2021), zombi işgali altında kalmış bir Las Vegas’ta geçen bir korku/aksiyon. Video klip estetiğinden sıkça yararlanan ve iki buçuk saatlik süresini hissettirmeyen filmde aksiyon sahnelerini genellikle ritmik müzikler eşliğinde ve yavaş çekimle izliyoruz. Soygun filmi klişelerini aksiyon ve korku türünün kalıplarıyla bir araya getiren Snyder, izlemesi oldukça keyifli fakat yer yer biraz fazla “eğlenceli” ve renkli bir post-apokaliptik anlatıya imza atıyor. Vampir ve süperkahraman türlerini kendince harmanlayan The Old Guard’dakine benzer bir formül tercih eden Army of the Dead, Zombieland (2009) gibi mizahla yüklü modern zombi hikâyelerini sevenler için ideal bir seçenek.

    The Gray Man (2022)

    Netflix’in en yüksek bütçeli aksiyonlarından biri olan The Gray Man (2022), Ryan Gosling, Ana de Armas ve Chris Evans’lı kadrosuyla adeta bir yıldızlar geçidi sunan eğlenceli bir bir ajan filmi. Bangkok’tan Bakü’ye, Türkiye’den Viyana’ya farklı coğrafyalara yayılan bu klasik ajan hikâyesi, özellikle Prag sokaklarında geçen kovalamaca ve çatışma sahneleriyle izleyiciye oldukça heyecanlı bir seyir deneyimi sunuyor. Russo kardeşler, her bir şehri tanıtırken kuşbakışından sokak seviyesine kadar inen, dinamik bir kamera hareketi kullanarak filme adeta imza atıyor. Daha önce Blade Runner 2049’da (2017) yine birlikte izlediğimiz Gosling ve Armas’ın “aksiyon performansları”nda belirgin bir özel efekt (ve dublör) yardımı olsa da yakın dönem aksiyon sineması açısından dikkate değer. Özellikle Jason Bourne (2002-2016) ve Mission Impossible (1996-2025) tarzı suçla adeta flört eden “yasadışı kovboy-ajan” hikâyelerini sevenler, iki saat boyunca soluksuz bir macera sunan The Gray Man’dan memnun ayrılacaktır. 

    Triple Frontier (2019)

    Ben Affleck, Oscar Isaac ve Pedro Pascallı yıldız oyuncu kadrosuyla öne çıkan Triple Frontier (2019) iki saat boyunca bizi bir soygun için Güney Amerika’da toplanan beş eski özel operasyon askerinin yolculuğuna ortak ediyor. 2010’larda yeniden şekillenen Amerikan ordusuyla ilgili pek çok detaya yer vermesi ve yer yer bu militarist yapılanmayla arasına eleştirel bir mesafe koyması filme kesinlikle artı puan katıyor. Filmin hem gerilim hem de aksiyon dozunu zirveye çıkaran müzikleri ise, It Follows (2015), Under the Silver Lake (2018) ve son olarak Bodies Bodies Bodies (2022) gibi filmlerini iyice tüyler ürpertici hale getiren besteci Disasterpeace imzalı. Sizi doğrudan korkutmayan, ama sürekli diken üstünde yürümenize neden olan ürkütücü tınıları seviyorsanız, bu filme bir “kulak verin” deriz. Özellikle Rambo tarzı “askeri aksiyon” filmlerine militarist olmayan alternatifler arayanlar, karakterler arası çatışma ve gerilimlerin aksiyona ağır bastığı Triple Frontier’ı sevebilir. 

    The Night Comes for Us (2018)

    Endonezya’dan Netflix orijinal yapımı The Night Comes for Us (2018), şiddet ve kan revan miktarı oldukça yüksek bir aksiyon-gerilim filmi. Kendisine verilen bir görevi ölümü göze alarak reddeden bir kiralık katile odaklanan film, aksiyon sinemasından tanıdık olduğumuz sulara götürüyor bizi. Bu sefer karşımızda The Gray Man’deki gibi bir “eski hükümlü” değil de, emeklilik hayalleri suya düşen bir suikastçi var. Tıpkı John Wick gibi bir tür “herkese karşı tek” anlatısı kuran ve ölenlerin sayısını takip etmekte zorlanacağınız film, sağlam bir dövüş koreografisi ve özel efektlerle zenginleştirilmiş pek çok stilize şiddet sahnesine yer veriyor. İki saat boyunca bizi Endonezya’nın farklı bölgeleri ve arka sokaklarında dolaştıran film, Amerikan aksiyon klişelerinden sıkılmış olanlar için ideal bir seçenek.

    Extraction (2020)

    Netflix’in en çok izlenen orijinal yapımlarından biri olan Extraction (2020), bir intihar görevini sorgusuz sualsiz kabul eden Tyler Rake isimli bir paralı askere odaklanıyor. Ande Parks’ın Ciudad isimli grafik romanından uyarlanan film, aşırıya kaçan şiddet sahneleriyle yer yer rahatsız edici bir hale gelse de, başroldeki Chris Hemsworth’un aksiyon sahnelerindeki performansı, özellikle de vücudunu kullanış şekli açısından izlemeye değer. Öte yandan, filmin merkezinde yer alan “kurtarıcı beyaz Amerikalı asker” hikâyesi yer yer biraz eski moda bulabilirsiniz. Yine de Extraction, özellikle John Wick benzeri saf aksiyon severleri fazlasıyla tatmin edecektir. Öte yandan Hemsworth’un Thor rolündeki yarı sempatik yarı saf tiplemesine alışık olanlar, oyuncunun filmdeki “ciddiyeti” karşısında biraz affallayabilir. Yine de klasik bir beyaz Amerikalı kahraman hikâyesi arayanlar için Extraction, iki saate yakın süresinin hakkını veriyor diyebiliriz. 

    Polar (2019)

    Başrolünde Danimarkalı usta oyuncu ve festivallerin aranan yüzü olan Mads Mikkelsen’ın yer aldığı Polar (2019), kara film öğeleri de taşıyan aksiyon-gerilim. Film, tıpkı John Wick ya da The Night Comes For Us gibi emekli olmak üzereyken kendini bir ölüm kalım savaşının içinde bulan bir suikastçıya odaklanıyor. İspanyol çizgi romancı Victor Santos imzalı Polar serisinden uyarlanan yapım, aksiyonda çizgi roman estetiğini sevenler için ideal bir seçim. Eserin meşhur kahramanı Black Kaiser’ı takip eden film, oldukça az diyaloğa yer veriyor ve stilize bir estetiğe sahip olan çizgi romana ruhen sadık kalıyor. Canlı ve neon renklerle bezeli bir renk paletine ve video klip estetiğiyle çekilmiş olan film, yüksek tempolu kurgusuyla bir an bile sıkılmanıza izin vermiyor. John Wick ve Atomic Blonde gibi “neon-aksiyon”ları sevenler, Polar’ın parlak dünyasından fazlasıyla tatmin olacaktır.

  • Netflix’te İzleyebileceğiniz En İyi 10 Bilimkurgu Filmi

    Netflix’te İzleyebileceğiniz En İyi 10 Bilimkurgu Filmi

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    Tür sineması adına zengin bir kataloğa sahip olan Netflix, özellikle bilimkurgu severler için bir altın madeni. Bu listede Netflix orijinal yapımı en popüler on bilimkurgu filmini sizler için sıraladık. Görsellik adına gişe filmleri kadar yüksek bir kalite vadetmese de, dünyanın sonu temalı felaket senaryolarını seviyorsanız Netflix bilimkurguları sizi fazlasıyla tatmin edecektir. . En iyiden en kötüye değerlendirme yaptığımız bu listede, filmleri hem aksiyon ve gizem dozuna hem de prodüksiyon kalitesine göre sıraladık. Kriterlerimiz arasında hikâyenin yalnızca sürükleyici olması değil, aynı zamanda parlak bir fikre sahip olup olmaması da var.

    Dünyanın sonunu “en yaratıcı” haliyle izlemeye hazırsanız, bilimkurgu tutkunları için hazırladığımız bu listeye bir göz atabilirsiniz. Uzaylılardan yüksek teknolojinin tehlikelerine, salgın hastalıklardan çığır açıcı bilimsel buluşlara pek çok farklı konuya değinen bu filmlerde, en sevdiğiniz bilimkurgu klasiklerinden izler bulabilirsiniz. Netflix kataloğunda yer alan ve hayalgücünü zorlayan hikâyeleriyle sizi ekran başına kilitleyecek en iyi on bilimkurgu filmine bu sayfadan erişebilir ve onları Türkiye’de hangi streaming platformlarında bulabileceğinizi bu rehberden öğrenebilirsiniz.

    Annihilation (2018)

    Ex Machina (2015) ve Civil War (2024) gibi filmleriyle tanıdığımız yönetmen Alex Garland imzalı Annihilation (2018), 2010’ların en tuhaf bilimkurgularından biri. Bilimkurgu olarak başlayan ve gitgide hayata, insanlığa ve kainata dair varoluşsal yerlere evrilen hikâyede, canlıların DNA’sını değiştiren “uzaylı bir ışın” konu ediliyor. Natalie Portman ve Oscar Isaac’lı yıldız oyuncu kadrosuyla öne çıkan film, özellikle twist’lerle dolu sıradışı ve karmaşık senaryosuyla listemizin birinci sırasına yerleşmeyi hak ediyor. 

    Bilimkurgunun aksiyon yerine felsefi tarafına düşkünseniz, varoluşa ve kimliğe dair söyledikleriyle bu film sizin için ideal bir seçenek. Özellikle Stalker ya da Solaris (1972) gibi bilimkurgunun felsefi bir araç olarak kullanıldığı örnekleri sevenler, Annihilation’u birinci sıraya koymamıza itiraz etmeyecektir. 

    Oxygen (2021)

    Inglourious Basterds’daki (2009) performansıyla ünlenen Fransız oyuncu Mélanie Laurent’in başrolünde oynadığı Oxygen (2021), tek mekânlı bir bilimkurgu-gerilim filmi. Tamamı tabut büyüklüğünde tıbbi bir kriyojenik ünitede geçen film, uyanınca kendini ünitede bulan ve oraya nasıl geldiğini hatırlamayan genç bir kadına odaklanıyor. Kısıtlı mekânı çok iyi değerlendiren film, özellikle psikolojik gerilim dozu ve hikâyedeki beklenmedik twist’lerle listemizin ikinci sırasına yerleşmeyi hak ediyor. Netflix’in kısıtlı bütçeyle “harikalar yaratmaya” kalkıştığı bir başka bilimkurgu olan Oxygen, bu fırsatı iyi değerlendiriyor ve 100 dakikalık süresinin hakkını sonuna kadar veriyor. 

    Alexandre Aja imzalı film, özellikle Buried (2010), Cube (1997) ve 127 Hours (2010) gibi dar mekânlarda geçen yapımları sevenler için yeterince “klostrofobik” bir seçenek. Kahramanımızın oksijen seviyesiyle birlikte azalan vaktini sayarken adeta soluksuz kaldığımız Oxygen, listemizdeki çoğu aksiyon üzerine kurulu diğer yapımlara göre çok daha ustalıklı bir yönetmenliğe sahip.  

    I Am Mother (2019)

    Netflix’in en çok izlenen orijinal bilimkurgu filmlerinden biri olan I Am Mother (2019), bir hayatı boyunca bir droid tarafından yetiştirilmiş ve dış dünyayı hiç görmemiş bir genç kızın hikâyesini anlatıyor. Droid annenin kızı üzerindeki manipülasyonu ve karakterler arasındaki psikolojik savaş, iki saate yakın süresine rağmen seyirciyi ekran başında tutmayı başarıyor.zGitgide daha da yaygınlaşan yapay zekâya şüpheyle yaklaşanlardansanız, I Am Mother tüm korkularınızı haklı çıkaracak ve insanlığa “güveninizi” tazeleyecek filmlerden. Oxgyen’inki kadar olmasa da kendince kısıtlı bir mekânda geçen ve gerilimini bu “hapsolma” hali üzerinden kuran yapım, geniş manzaralar vadeden epik bilimkurguları sevenleri hayal kırıklığına uğratabilir. Öte yandan I Am Mother, özellikle gerilim dolu anne-kız ilişkilerini ve robot/yapay zeka istilası temalı karanlık gelecek masallarını seviyorsanız listemizdeki en ideal seçenek.

    The Mitchells vs. The Machines (2021)

    Netflix kataloğundaki sevilen animasyonlardan bir tanesi olan The Mitchells vs. The Machines (2021), robotların istilası altında kalan bir dünyada geçen, samimi mizahıyla iki saatlik süresinin hakkını veren eğlenceli bir “bir aile filmi”. Aynı zamanda naif bir büyüme hikâyesi anlatan eğlenceli bir gençlik filmi olan yapım, son dönemin popüler animasyonlarından Spider-Man: Into the Spider-Verse’ün (2018) suluboyaya yakın çizgilerini sevdiyseniz özellikle hoşunuza gidecek. ABD’deki çeşitli eleştirmen birlikleri tarafından verilen pek çok ödülün sahibi olan yapım, teknolojiye dair dikkatli, eleştirel fakat karamsar ve muhafazakar olmayan bir bakışa sahip. 

    Animasyon ve bilimkurgunun kesiştiği noktada yer yer görsel olarak harikalar yaratan film, mecha ve siberpunk animeleri sevenler için biçilmiş kaftan. Listemizdeki diğer filmlere göre geleceğe ve robotlarla ilişkimize çok daha iyimser bakan film, bilimkurguların felaket telallığından sıkıldıysanız size iyi gelecek.Filmin tonunu yine Netflix imzalı Love, Death and Robots’un (2019) Three Robots bölümüne benzetmek mümkün.  

    The Adam Project (2022)

    Deadpool & Wolverine (2024) Fall Guy (2024) gibi yapımlara imza atan Shawn Levy’nin yönettiği The Adam Project (2022), yönetmenin diğer işlerine benzer, eğlenceli bir bilimkurgu ve aksiyon komedisi. Zamanda yolculuk yaparak 12 yaşındaki haliyle işbirliği yapmak zorunda kalan pilot Adam Reed’ın maceralarına odaklanan yapım, özellikle görsel ve işitsel tasarımında 1980’lerin sevilen aksiyonlarından izler taşıyor. 100 dakikalık süresini sürükleyici aksiyon sahneleriyle asla hissettirmeyen yapım, Ryan Reynolds’ın kendine has ve neredeyse kara mizah diyebileceğimiz espri anlayışını sevenler için ideal bir seçim. Her ciddi sahnenin mutlaka bir şakayla “dengelendiği” filmin, listede yer verdiğimiz bir diğer aksiyon-bilimkurgu Project Power’la aynı sularda yüzdüğünü söylemek mümkün.

    IO (2019)

    Son dönemin yükselen yıldızlarından, The Substance’ın (2024) “acımasız güzeli”  Margaret Qualley ve Captain America serisindeki Falcon rolüyle tanıdığımız Anthony Mackie’nin müthiş ekran uyumuyla dikkat çeken IO (2019), günümüz dünyasının gidişatını eleştiren bir başka post-apokaliptik bilimkurgu. Sakin atmosferi ve çoktan terk edilmiş ve çürümeye bırakılmış dünyaya dair ürpertici imgeleriyle dikkat çeken film, senaryo ve karakter derinliği anlamında ise bu manzaraların altını dolduracak malzemeye sahip değil ne yazık ki. Öte yandan IO, bütçe kısıtlamaları nedeniyle çoğu kısıtlı mekânda geçen Netflix bilimkurgularından farklı olarak, dünya ve ötesinde geniş bir coğrafya vadediyor seyircisine. I Am Legend (2007) benzeri “dünyada kalan son insan” temalı yapımları sevenler için, 96 dakikalık süresiyle izleyiciyi yormayan IO gayet tatmin edici bir seçenek.

    Project Power (2020)

    Netflix’in en popüler bilimkurgu-aksiyon filmlerinden biri olan Project Power (2020), içen kişiye beş dakikalığına süper güçler veren bir hapın dağıtımını durdurmaya çalışan bir gruba odaklanıyor. Aşırı gücün getirdiği sorumluluğa dair de eleştirel bir anlatı kuran film, insan beyni ve bedenin sınırlarını keşfe çıkan Limitless (2011) ve Lucy (2014) benzeri yapımları sevenleri özellikle tatmin edecektir. Aksiyon sahneleri, prodüksiyon tasarımı ve görsel efektleriyle iki saate yakın süresinde soluksuz bir seyir deneyimi sunan film; karakterlerin iki saniyede bir ölüm-kalım tehlikesi geçirdiği “az laf çok iş” temalı yapımları sevenler için ideal bir seçenek. Çoğu Netflix filminde olduğu gibi aksiyonun ağırlığını mizahla dengelemeye çalışan film, Katrina Kasırgası’nın New Orleans’ta yarattığı yıkıma çeşitli göndermelerde bulunuyor. 

    The Midnight Sky (2020)

    Ünlü yıldız George Clooney’in yönettiği The Midnight Sky (2020), gökyüzünü incelemek için çok uzak ve zorlu coğrafyalarda çalışan Augustine isimli bir bilim insanının öyküsüne odaklanıyor. Arktik bölgesini temsilen, çekimlerinin bir kısmı İzlanda’da - 40 derece soğukta gerçekleşen film, özellikle etkileyici kar manzaraları ve Alexandre Desplat imzalı müzikleriyle listemizde sekizinci sıraya yerleşmeyi hak ediyor. Cazibesini çoğunlukla Clooney’in star personasından alan The Midnight Sky, bilimkurgu ve aksiyon adına çok fazla bir şey vadetmese de, oyuncunun hayranlarının kaçırmaması gereken bir yapım. Özellikle Kuzey Işıkları estetiğini sevenler, filmin iki saati aşkın süresi boyunca sergilenen “astronomik” manzalarından fazlasıyla keyif alacaktır. En İyi Görsel Efekt dalında Oscar adayı olan yapım, listemizdeki bir diğer “manzara filmi” IO’yla birlikte iyi bir “double feature” olacaktır.

    Stowaway (2021)

    Son yıllarda Netflix’te yayına giren bir başka kısıtlı mekân bilimkurgu-gerilimi ise Stowaway (2021). Mars’a giden bir uzay gemisinde geçen film, yola çıktıktan sonra gemide kaçak bir yolcu olduğunu fark eden mürettebatın yaşadığı iç çatışmaları konu alıyor. Stowaway, anlatısının merkezine yerleştirdiği ahlâki ikilemi işleyiş biçimi ve başarılı oyuncu performanslarıyla öne çıkarken, senaryo anlamında ise bir nebze dağınık kalıyor.

    Danışmanları arasında YouTuber olarak da tanınan astrofizikçi Scott Manley’in yer aldığı film, listede yer verdiğimiz diğer filmlere oranla “bilimsel inandırıcılığın” çok daha yüksek olduğu bir yapım. En azından yapılan “yıldızlararası yolculuk” bir karadeliğe ya da başka bir galaksiye değil, en yakın komşularımızdan birine doğru gerçekleşiyor. Özellikle Alien (1979) ve Life (2017) tarzı “uzay gemisinde düşmanla mahsur kalma” temalı anlatıları seviyorsanız, Stowaway’den de memnun kalacaksınız.

    Extinction (2018)

    Hounds of Love (2016) filmiyle tanıdığımız Ben Young’ın yönettiği Extinction (2018), uzaylı işgalinin arefesinde, yapay zeka teknolojisinin fazlasıyla etkin olduğu gelecekteki bir dünyada geçiyor. Film, karanlık bir geleceğe dair korkunç kabuslar ve görülerle boğuşan, bu nedenle ailesiyle arası bozulan Peter isminde bir mühendise odaklanıyor. Senaryosu yer yer klişelere takılıp tökezleyen film, özellikle Michael Peña ve Lizzy Caplan’ın performanslarıyla bu açığını kapatıyor.

    Extinction, Netflix’in kağıt üzerinde ilginç bir fikirle yola çıkan, “seri üretim” bilimkurgularından biri. 95 dakikalık süresiyle film, Annihilation gibi düşünsel yönü kuvvetli örneklere oranla çok daha yüksek tempolu ve kolay takip edilebilir bir örnek. Extinction, fazla derinlere inmeyen ve eğlenceli vakit geçirmelik için bir “felaket senaryosu” arayanlar için uygun bir seçim. Özellikle de tüm dünyanın bir günde altüst olduğu, War of the Worlds (2005) ve Leave the World Behind (2023) tarzı filmleri seviyorsanız. 

  • The Summer I Turned Pretty ve Tüm Jenny Han Uyarlamaları

    The Summer I Turned Pretty ve Tüm Jenny Han Uyarlamaları

    Berke Göl

    Berke Göl

    JustWatch Editörü

    Kore asıllı ABD’li genç yazar Jenny Han’ın The Summer I Turned Pretty’yle (2009) başlayan roman üçlemesi kısa zamanda çok satanlar listelerine girdi. Bir sonraki roman üçlemesinin Netflix’e uyarlanmasıyla Jenny Han, kuşağının en başarılı yazar ve showrunner’larının arasına adını yazdırdı. Duygusal ilişkiler, büyüme sancıları, kimlik arayışı gibi temaları ele alan Jenny Han’ın romanları gibi eserlerinden yapılan uyarlamalar da özellikle genç izleyiciler arasında büyük bir popülariteye sahip.

    2018’de başlayan Netflix yapımı To All the Boys üçlemesiyle genç kuşağın nabzını tutabildiğini kanıtlayan Han, hemen ardından, üçüncü sezonu yakın zamanda izleyici karşısına çıkan The Summer I Turned Pretty (2022-2025) dizisiyle aynı başarıyı tekrarladı. Anaakımda gençlik filmi ve romantik komedi türlerinin yakın dönemdeki baskın eğilimlerine dair fikir veren Jenny Han uyarlamalarını yapım sırasına göre inceliyoruz.

    To All the Boys I've Loved Before (2018)

    Jenny Han’ın 2014’te yayımlanan aynı adlı romanından uyarlanan Netflix filmi To All the Boys I've Loved Before (2018) kendi halinde, çekingen bir lise öğrencisi olan Lara Jean Covey’nin, yıllar içinde hoşlandığı beş erkeğe yazıp odasında bir kutuda sakladığı aşk mektuplarının bir gün gizemli bir şekilde sahiplerine gönderilmesi sonucu yaşadıklarını anlatır. Zıt karakterler arasındaki çekimden beslenen ve ergenliğin o tuhaf halet-i ruhiyesini öne çıkaran film, John Hughes’un 80’li yıllarda çektiği Sixteen Candles (1984) ve Pretty in Pink (1986) gibi klasik gençlik filmlerinden, 10 Things I Hate About You (1999) gibi lise romantik komedilerinden esintiler taşır. Büyük ilgiyle karşılanan To All the Boys I've Loved Before’un, son dönemde farklı streaming platformlarının genç izleyiciler için harıl harıl romantik komediler yapmaya başlamasında da pay sahibi olduğunu söyleyebiliriz.

    To All the Boys: P.S. I Still Love You (2020)

    Üçlemenin 2015 tarihli ikinci kitabından uyarlanan To All the Boys: P.S. I Still Love You’da (2020) Lara Jean, ilk filmdeki mektuplardan birini yazdığı Peter’la birliktedir ve çok mutludur. Ancak mektuplardan bir diğerinin sahibi olan John beklenmedik bir anda çıkagelince Lara Jean iki genç arasında kalır. Ele aldığı aşk üçgeni üzerinden bir kendini keşfetme hikâyesi anlatan film Twilight serisi gibi 2000’li yılların popüler yapımlarındaki ya da The Kissing Booth 2 (2020) gibi romantik komedilerdeki duygusal dinamikleri akla getirir. To All the Boys: P.S. I Still Love You ayrıca, başkarakterinin ruh haline ve olgunlaşma sürecine de önceki filme kıyasla daha yakından baktığı için psikolojik açıdan biraz daha derinlere inmeyi başarır.

    To All the Boys: Always and Forever (2021)

    Üçlemenin son filmi To All the Boys: Always and Forever’da (2021) lise sona geçen Lara Jean ve Peter eğitimlerini aynı şehirde, aynı üniversitede sürdürmenin hayalini kurmaktadır. Ancak New York’a düzenlenen okul gezisiyle birlikte Lara Jean hayatta farklı seçeneklerin de olduğunu fark eder ve geleceği konusunda kararsızlığa düşer. Liseyi bitirirken önlerindeki zorlu kararlarla boğuşan kahramanlarıyla yer yer Olivia Wilde imzalı Booksmart’ı (2019) andıran film, yetişkinliğe geçiş sürecini aşk ve dostluk etrafında işlemesiyle de Little Women (2019) gibi edebiyat uyarlamalarına yakın durur. Öte yandan filmdeki Kore yolculuğu da Jenny Han’ın kendi aile mirasından ve kimliğiyle ilgili arayışından izler taşır.

    The Summer I Turned Pretty (2022-2025)

    To All the Boys üçlemesinin başarısının ardından Jenny Han, daha önce kaleme aldığı Summer üçlemesinin (2009–2011) dizi uyarlaması The Summer I Turned Pretty (2022-2025) için kolları sıvar. Amazon Prime için çekilen üç sezonluk dizi hikâyeyi okul ortamından yaz mevsimine ve deniz kenarına taşısa da tıpkı To All the Boys üçlemesi gibi romantik komedi konvansiyonlarına sadık kalır ve ilk aşk, sadakat, kimlik arayışı ve aile dinamikleri etrafında dolaşır. Öykünün merkezinde, her yaz ailesiyle birlikte Cousins Beach’e tatile giden Belly ve onun o yaz kendini bir anda çocukluk arkadaşları Conrad ve Jeremiah arasında, bir aşk üçgeninin ortasında bulması yer alır. Bir sahil kasabasındaki gençlerin romantik ilişkilerine ve büyüme sancılarına odaklanmasıyla Dawson’s Creek (1998–2003) gibi yapımları çağrıştıran dizi aynı zamanda hastalık, yas gibi daha ağır temalara da eğilir ve bu bakımdan To All the Boys üçlemesine kıyasla biraz daha dramatik bir tona sahiptir. Jenny Han’ın aynı zamanda showrunner olarak görev aldığı The Summer I Turned Pretty’nin bu kadar popüler olmasında Taylor Swift ve Billie Eilish gibi sanatçıların şarkılarına yer vermesinin de önemli payı vardır.

    XO Kitty (2023-)

    To All the Boys üçlemesindeki Lara Jean’in kız kardeşini merkeze alan spin-off dizisi XO Kitty’nin (2023-2025) kahramanı Kitty, uzakta yaşayan sevgilisiyle bir araya gelmek ve ailesinin kökenlerini keşfetmek için Seul’de yatılı okula başlamıştır. Ancak yabancısı olduğu bu ortamda çeşitli zorluklarla karşılaşır, bir yandan aile sırlarını öğrenirken bir yandan da kendi kimliğini keşfetmeye çalışır. Amerikan gençlik filmi geleneğini Kore dramalarının duygusal tonuyla birleştiren XO Kitty sosyetik okul ortamında geçmesiyle Gossip Girl (2007-2012) dizisini, farklı bir kültürle karşılaşıp şaşkına dönen ana karakteriyle Emily in Paris’i (2020-) akıllara getirmekle birlikte, hepsinden çok Jenny Han külliyatının genlerini taşır.

  • Transporter Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Transporter Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Berke Göl

    Berke Göl

    JustWatch Editörü

    2002 yılında Luc Besson yapımcılığında çekilen The Transporter, değişen dünyada geçerliliğini kaybeden eski usul aksiyon anlayışına sadık, araba kovalamacaları ve dövüş sahneleriyle bezeli, yer yer mizahi öğeler de barındıran bir filmdi. Sert erkek baş karakterin insan kaçakçılarına, yozlaşmış siyasetçilere, kötücül şirketlere karşı verdiği canhıraş mücadeleyi takip eden film, zamanla bir seriye dönüşürken, izleyici nezdinde İngiliz yıldız Jason Statham’ın personasıyla özdeşleşti. 

    Kendine sakin bir hayat kurmaya çalışan eski bir özel kuvvetler mensubunun aksiyon dozu yüksek maceralarına odaklanan serideki filmlerin ve dizi versiyonunun artılarını, eksilerini, ilham kaynaklarını ve takipçilerini öğrenmek istiyorsanız bu listeden faydalanabilirsiniz.

    The Transporter (2002)

    Jason Statham’ı bir anda dünya çapında bir yıldıza dönüştüren The Transporter (2002), işverenlerinin talepleri doğrultusunda gizli ve değerli paketleri bir yerden alıp bir yere teslim eden profesyonel kurye Frank Martin’e odaklanır. Frank’in beladan uzak durmak adına sadık kaldığı üç kural, seri boyunca tekrarlanan bir slogana dönüşecektir: Anlaşmaya sadık kal, kimsenin ismini öğrenme ve paketi asla açma. Ancak bir teslimat sırasında Frank’in üçüncü kuralı ihlal etmesi ve “paket”in genç bir kadın olduğunu anlayıp onu kurtarmaya karar vermesiyle işler karışır. 2001’de başlayan Fast & Furious serisini hatırlatan gösterişli araba kovalamacalarını yine Luc Besson yapımı olan Taxi serisinin aksiyon-mizah dengesiyle harmanlayan The Transporter, bir yandan da James Bond’un cool’luğundan ve Hong Kong aksiyon sinemasının dövüş sanatları koreografilerinden esintiler taşıyan 90 dakikalık bir eğlencelik.

    Transporter 2 (2005)

    Üç yıl sonra gelen devam filminde Frank, bu kez de Miami’de yanında çalıştığı ailenin kaçırılan küçük oğlunu kurtarmaya çalışır. İlk filmdeki formülü başka bir şehre ve başka bir öyküye uygulayan Transporter 2 (2005), bu bakımdan, öncülünün yapısını tekrarlayan Die Hard 2 (1990) gibi klasiklerle karşılaştırılabilir. Tempoyu daha da yukarı çekmekle kalmayan film, aksiyon sahnelerinde elini korkak alıştırmayarak yer yer abartının sınırlarını zorlar. Aksiyonda inandırıcılık sizin için önemliyse, Transporter 2’yu önceki filme kıyasla zorlama bulabilirsiniz. Buna karşılık hikâyenin yüzeyselliğine ya da olay örgüsünün gerçekçiliğine takılmadan kendinizi maceraya kaptırmaya hazırsanız, bu filmde daha fazla eğlenmeniz garanti.

    Transporter 3 (2008)

    Seriyi daha ciddi sulara çekmeye çalışan Transporter 3 (2008), aynı yıl çekilen Liam Neeson’lı Taken’a (2008) benzer şekilde insan kaçakçılığı meselesine eğilirken, hikâyesine son James Bond filmi Casino Royale’den (2006) esintiler taşıyan bir casusluk ve romans boyutu da ekler. Frank’in bu seferki görevi, Ukraynalı bir devlet yetkilisinin kızını Avrupa’nın bir ucundan diğerine, Marsilya’dan Odessa’ya götürmektir. Kahramanın bileğinde yer alan ve arabasından fazla uzaklaşması halinde patlayacak olan bomba, bir başka Jason Statham aksiyonu olan Crank’teki (2006) gibi adrenalini sürekli yüksek tutar. Öte yandan hızlı trende geçen kovalamaca sahnesi ve sualtı numaraları da Transporter 3’yi serinin diğer filmlerinden bir adım öne çıkarır.

    Transporter: The Series (2012-2014)

    Orijinal üçlemeden birkaç yıl sonra izleyiciyle buluşan dizi versiyonu Transporter: The Series’de (2012-2014) Frank Martin’i bu kez Chris Vance canlandırır. Her bölüm yüksek dozda aksiyon içerir ve filmlerdeki anlatı yapısı genel olarak korunur ama aynı zamanda görece hafif bir ton tutturulmaya çalışılmıştır. Frank’in meşhur kuralları dizi anlatısının parçalı yapısı gereği pek çok farklı şekilde test edilir, bu da eğlenceyi arttıran bir unsurdur. Şık kıyafetlerden ve lüks arabalardan ödün vermeyen dizinin kimi aksiyon sekansları gerçekten görülmeye değerdir. Buna karşılık Jason Statham’ın yerinin doldurulabildiğini söyleyemeyiz. Statham’lı filmleri seviyorsanız bu versiyona ısınmanız kolay olmayacaktır.

    The Transporter Refueled (2015)

    Frank Martin’i bu kez de, adını daha önce Game of Thrones (2011-2019) dizisiyle duyuran Ed Skrein’in canlandırdığı reboot filmi The Transporter Refueled (2015) aksiyonu banka soygunları, insan kaçakçılığı ve Rus mafyası etrafında şekillendirir. Frank’in bu kez mafya tarafından kaçırılan babasını kurtarmak zorunda olması, anlatıya yine Taken serisini hatırlatan ailevi bir boyut da ekler. Ancak şık görselliğine ve yer yer içerdiği yaratıcı sahnelere rağmen film, tıpkı Transporter: The Series gibi Jason Statham’ın eksikliğinden muzdariptir. Seriye sıfırdan başlayacaksanız bu filme bir şans verebilirsiniz fakat Jason Statham’lı üç filmin üzerine The Transporter Refueled’un aynı tadı vermesi maalesef zor.

  • Orijinalinden Daha İyi 7 Yeniden Yapım

    Orijinalinden Daha İyi 7 Yeniden Yapım

    Berke Göl

    Berke Göl

    JustWatch Editörü

    Başarılı bir film farklı bir dönem ve yeni bir izleyici kuşağı için yeniden yapılırken bazen ortaya çok daha iyi bir sonuç çıkar. Bazen de fazla beğenilmemiş, ilgi çekmemiş bir filmin özünü oluşturan fikir ya da hikâyesinin kimi unsurları çok farklı bir yapımın temelini oluşturur. Ancak orijinal filmin başarısını gölgede bırakan yeniden yapımlara o kadar da sık rastlanmıyor. 

    Bu listede, sinema tarihinin farklı dönemlerinde çekilen ve zamanla birer klasiğe dönüşen yeniden yapımları, temel aldıkları orijinal filmlerle karşılaştırarak ele alıyoruz. Orijinalin mi yoksa yeniden yapımın mı daha iyi olduğu konusunda nihai karar tabii ki sizin…

    The Maltese Falcon (1941)

    Roy Del Ruth’un yönettiği The Maltese Falcon’ın (1931) yeniden yapımı olan John Huston imzalı The Maltese Falcon (1941) bugün hâlâ “sinema tarihinin en iyi filmleri” listelerinin gediklilerinden biridir. Dashiell Hammett’ın sevilen suç romanından uyarlanan film karmaşık bir olaylar zincirinin içine doğru çekilen sert dedektifiyle, büyüleyici femme fatale’iyle, keskin diyaloglarıyla ve etkileyici siyah-beyaz görüntüleriyle film noir türünü tanımlayan yapımlarından biridir aynı zamanda. Yer yer komediye ve melodrama meyleden orijinal filme kıyasla Huston’ın filmi çok daha gerilimli ve karanlıktır, üstelik Humphrey Bogart’ın karizması gibi çok büyük bir üstünlüğe sahiptir. Biçimsel anlamda The Public Enemy (1931) ve Scarface (1932) gibi gangster filmlerinden, 30’lu yılların dedektif romanlarından beslenen The Maltese Falcon’ın Double Indemnity (1944) ve Out of the Past (1947) gibi klasikler üzerinde de büyük etkisi olmuştur.

    Imitation of Life (1959)

    Douglas Sirk’ün başyapıtlarından Imitation of Life (1959), John M. Stahl’ın 1934 tarihli Imitation of Life’ının yeniden yapımıdır. Beyaz bir oyuncu olan Lora Meredith’i, onun yanında çalışmaya başlayan siyah bir kadını ve kadının melez kızı Sarah Jane’i merkezine alan bu melodram, orijinal filmdeki Büyük Bunalım dönemi atmosferinin yerine Amerikan toplumundaki ırkçılığa, muhafazakârlığa ve sınıfsal çelişkilere dair keskin gözlemler yerleştirir. Orijinal filmin yer yer toplumsal gerçekçiliğe yaklaşan tonunun ve siyah-beyaz görüntülerinin karşısına Sirk, technicolor’un rengârenk görselliğini ve duyguların çok daha fazla vurgulandığı melodram konvansiyonlarını yerleştirir. 30’lu yılların “kadın filmleri” geleneğinden ve John M. Stahl’ın Back Street (1932), Magnificent Obsession (1935) gibi eserlerinden beslenen yeni Imitation of Life ilerleyen yıllarda kimlik, ırk ve feminizm çalışmalarının sık sık referans verdiği bir yapım olurken Rainer Werner Fassbinder’den Todd Haynes’e, Pedro Almodóvar’dan John Waters’a pek çok büyük sinemacıya da ilham kaynağı olmuştur.

    The Thing (1982)

    John Carpenter’ın 1982 tarihli kült korku filmi The Thing, 1951 yapımı siyah-beyaz The Thing from Another World’le aynı eserden, John W. Campbell Jr.’ın kısa romanından uyarlanmıştır. Film, insanların bedenlerini ele geçiren uzaylı bir yaratığın Antarktika’daki bir askerî üsteki görevlilere dehşet saçmasını konu alır. Soğuk Savaş halet-i ruhiyesinin hâkim olduğu 1951 tarihli bilimkurguya kıyasla Carpenter’ın filmi paranoyanın ve psikolojik gerilimin dozunu arttırır, ayrıca orijinal filmin iyimserliğinin karşısına tamamıyla muğlak, karamsar bir final yerleştirir. İnsan olan ve olmayanın ayırt edilemediği Invasion of the Body Snatchers (1978) gibi filmlerdeki paranoyadan, Alien (1979) gibi klasiklerin klostrofobik ortamda kurduğu gerilim ve dehşet duygusundan izler taşıyan The Thing, body horror türünün sayısız örneğinden Resident Evil gibi video oyunlarına, çok geniş bir çerçevede kültürel ürünleri beslemiş bir yapımdır.

    Scarface (1983)

    Howard Hawks ve Richard Rosson’ın birlikte yönettiği Scarface (1932) sansürle boğuşmuş, şiddeti resmetme biçimiyle tartışmaların odağı olmuş ve yapıldığı dönemde çok ilgi çekmiş bir gangster filmidir. Yine de, elli yıl sonra Brian de Palma’nın çektiği Scarface (1983) şiddet dozajıyla, Amerikan Rüyası’na yönelik eleştirel bakışıyla ve Al Pacino’nun dizginsiz oyunculuğuyla çok daha yaygın bir kültürel etki yaratmıştır. Küba göçmeni Tony Montana’nın toplumun en dibinden en tepesine uzanan kanlı yolculuğunu gösterişli bir görsel yapıyla, aşırıya kaçmaktan çekinmeyen enerjik bir üslupla anlatan Scarface’in etkilerini Blow’dan (2001) American Gangster’a (2007), Sicario’dan (2015) Narcos’a (2015–2017) pek çok modern suç anlatısında görmek mümkündür.

    Fatal Attraction (1987)

    1979 tarihli orta metrajlı film Diversion, yaşadığı tek gecelik ilişkinin ardından hayatı altüst olan evli bir adama odaklanır. Adrian Lyne’ın Fatal Attraction’ı (1987) aynı öyküyü işlemekle birlikte ölçeğini büyütür ve gösterişli bir Hollywood yapımına dönüştürür. Ayrıca kadın kahramanına empatiyle yaklaşan Diversion’a kıyasla Fatal Attraction onu tam bir femme fatale olarak, hatta neredeyse bir canavar gibi resmeder. Film noir ve psikolojik gerilim geleneklerinden beslenen Fatal Attraction 80’li yılların kült yapımlarından birine dönüşmüş, takip eden dönemde patlama yapacak erotik film furyasına da ilham vermiştir. Nicole Kidman’ın kariyer odaklı bir femme fatale’e hayat verdiği Malice (1993) ve Demi Moore’un başarılı bir yöneticiyi canlandırdığı Disclosure (1994), güçlü ve bağımsız kadını erkek karakterler için bir tehdit olarak konumlandıran bu tür yapımların örnekleri arasında sayılabilir.

    Heat (1995)

    Aksiyon sinemasının kendine özgü auteur’ü Michael Mann, 1989’da televizyon için yaptığı L.A. Takedown filmini 1995’te daha ünlü oyuncular ve çok daha büyük bir bütçeyle yeniden çekerken, tüm zamanların en ikonik suç filmlerinden birine imza attığını henüz bilmiyordu muhtemelen. Fransız sinemasının Jean-Pierre Melville gibi suç filmi ustalarından, özellikle de Le Samouraï (1967) ve Le Cercle Rouge (1970) gibi filmlerden beslenen Heat (1995), sırf Al Pacino ve Robert De Niro’yu takıntılı polis dedektifi ve soğukkanlı hırsız rollerinde karşı karşıya getirmesiyle bile unutulmazlar arasına girmiştir ama filmin saymakla bitmeyecek başka meziyetleri de var. Hırsız ve polis arasındaki benzerliklere vurgu yapan anlatısıyla, neredeyse varoluşçu denebilecek yaklaşımıyla, kahramanlarını derinlemesine incelerken etik açıdan gri bölgelerde gezinme cesaretiyle, Los Angeles’ın merkezini savaş alanına çeviren çatışma sahneleriyle Heat, gerçek bir aksiyon klasiği.

    Mad Max: Fury Road (2015)

    George Miller 1979 tarihli Mad Max’le başlayıp 1985 yapımı Mad Max Beyond Thunderdome’la biten seriyle sinema tarihine kült bir post-apokaliptik üçleme armağan etmişti. Takip eden yıllarda komediden animasyona çok farklı türlerde eserler verdikten sonra 2015’te Mad Max: Fury Road’la kıyamet sonrası dünyasına geri dönen yönetmen, gerek seyircinin gerekse eleştirmenlerin ağzını açık bırakan bir aksiyon bombasına imza attı. Orijinal serinin ham dünyasının yerine büyüleyici bir görsellik koyan film, kişisel intikam temasını da toplumsal başkaldırı, çevre felaketi ve feminist direniş gibi yoğun temalarla zenginleştirir. Tüm bunları bir potada eritirken iddialı görsel fikirleri birbiri ardına sıralayan, gerilimin dozunu bir an olsun düşürmeyen, harika kurgu işçiliğiyle nefes nefese bir tempo yakalayan Mad Max: Fury Road, politik alt metniyle de farklı bir aksiyon sinemasının mümkün olduğunu gösteren bir başyapıt.

  • Happy Gilmore ve En Komik 10 Spor Filmi

    Happy Gilmore ve En Komik 10 Spor Filmi

    Berke Göl

    Berke Göl

    JustWatch Editörü

    Hikâyelerini hırs, azim, mücadele, yenilgi ve zafer gibi temalar etrafında şekillendiren spor filmlerini sever misiniz? Peki sportif başarı yolunda verilen mücadelenin kimi zaman absürd komedi, kimi zaman kara mizahla zenginleştirilmesi hoşunuza gider mi? Cevabınız evetse, özellikle Amerikan sinemasının 70’lerden günümüze pek çok örneğini verdiği spor komedilerine alıcı gözle bakmanızda fayda var. 

    Yakın zamanda Netflix’te izleyiciyle buluşan Happy Gilmore 2 (2025) vesilesiyle, basketbol ve beyzbol gibi takım oyunlarından golf gibi bireysel dallara, farklı sporları farklı yaklaşımla ele alan unutulmaz spor komedilerini bir araya getirdik. Listemizde Caddyshack (1980) gibi kalabalık komedilerden ırkçılığa dair gözlemlerde bulunan White Men Can’t Jump’a (1992) ve spor camiasındaki cinsiyet eşitsizliğini gündeme getiren A League of Their Own’a (1992), türün en sevilen ve en komik örneklerini kronolojik olarak sıralıyoruz.

    Slap Shot (1977)

    Butch Cassidy and the Sundance Kid (1969) ve The Sting (1973) gibi Yeni Hollywood klasiklerinin yönetmeni George Roy Hill’in imzasını taşıyan iki saatlik Slap Shot (1977), buz hokeyinin sert, acımasız dünyasında geçer. Başarısız bir hokey takımını yeniden rekabetçi kılmaya çalışan oyuncu-antrenör Reggie Dunlop’ı merkezine alan film, soyunma odasındaki çatışmalara, takım içi ilişkilere ve fizikselliğin sınırlarını zorlayan maç içi kavgalarına değinmesi açısından, bir spor olarak buz hokeyinin perde arkasını merak ediyorsanız sizi tatmin edecektir. Tabii kariyeri boyunca soğukkanlı, karizmatik karakterleri canlandıran muhteşem Paul Newman’ı kaba, düzenbaz, saldırgan Reggie rolünde izlemek de ayrı bir keyiftir. Öte yandan, eğer spor komedilerinde ofansif mizahla derdiniz varsa Slap Shot’ın sizi yer yer zorlayabileceğini de belirtelim.

    Caddyshack (1980)

    80’ler Amerikan komedi sinemasının mihenk taşlarından Harold Ramis imzalı Caddyshack (1980), elit bir golf kulübünü mesken tutar ve birbirinden tuhaf karakterler arasında geçen komik olaylar üzerinden golf sporuna içkin elitizmi ve kuralcılığı ti’ye alır. Burnundan kıl aldırmayan zengin üyeler, beceriksiz golf meraklıları, tek derdi golf oynamak olan kendi halinde çulsuz bir sporcu, kafayı golf sahasındaki köstebeği öldürmekle bozan bir bahçıvan… Dönemin National Lampoon's Animal House (1978) ve Meatballs (1979) gibi geniş kadrolu komedilerinden hoşlanıyorsanız, dağınık yapısını avantaja çeviren ve spor komedisi türüne bakışı değiştiren Caddyshack tam size göre.

    Bull Durham (1988)

    Kendisi de bir dönem alt liglerde beyzbol oynamış olan Ron Shelton’ın yazıp yönettiği Bull Durham (1988), Amerikan sinemasının en sevilen spor filmlerinin başında gelir. Kariyerinin sonbaharındaki Crash (Kevin Costner), her yıl bir oyuncuyu seçip onunla aşk yaşamayı âdet edinmiş beyzbol hayranı Annie (Susan Sarandon) ve yarım akıllı beyzbolcu Nuke (Tim Robbins) arasındaki aşk üçgenine odaklanan film, zaferden ziyade hayal kırıklığını, şampiyonluklardan ziyade sporcuların şehirden şehire sürüklenişini duyarlı bir yaklaşımla ele alır. Başrolünü yine Kevin Costner’ın üstlendiği Field of Dreams’e (1989) ya da Robert Redford’lı The Natural’a (1984) kıyasla hem mizahi hem de romantik boyutu daha kuvvetli bir beyzbol filmi olan Bull Durham’ı, özellikle sporun kendisinden ziyade sporcuların iç dünyalarına meraklıysanız mutlaka izleyin.

    Major League (1989)

    Yıllardır başarısız olan beyzbol takımı Cleveland Indians’ın yeni sahibi Rachel Phelps, seyirci sayılarını düşürmek, bu durumu bahane ederek de kulübü Cleveland’dan Miami’ye taşımak amacıyla kadroyu birbirinden kötü oyuncularla doldurur. Ancak oyuncular bu tavra isyan eder ve sahada her şeylerini vererek maçlarını kazanmaya başlar. Tom Berenger, Charlie Sheen ve Wesley Snipes gibi dönemin yükselen yıldızlarını bir araya getiren film, beyzbol filmlerinin patlama yaptığı bir dönemden geriye kalan en eğlenceli yapımların başında gelir. Bad News Bears (1976) ya da bu listede de yer alan Slap Shot gibi underdog hikâyelerini seviyorsanız, spor sevgisine ve rekabetçiliğin heyecanına yer yer kaba bir mizah anlayışı ekleyen Major League (1989) sizi bol bol güldürecektir.

    White Men Can’t Jump (1992)

    Ron Shelton imzalı White Men Can’t Jump (1992), güçlerini birleştirerek sokak basketbolundan para kazanmaya çalışan Los Angeleslı iki genç adama odaklanır. Sidney (Wesley Snipes) ve Billy’nin (Woody Harrelson) ego çatışması ve rekabetle başlayıp dostluğa evrilen ilişkisi, tüm komikliğine rağmen duygusal bir derinlik de taşır. Maç sahnelerinin gerçekçiliği sizin için önemliyse, White Men Can’t Jump’ın bu anlamda tatmin edici olduğunun altını çizelim. Ayrıca sporun sadece spor olmadığını hatırlatan yapımları seviyorsanız bu filmin Amerikan toplumundaki sınıf ayrımına, ırkçılığa, kültür çatışmasına dair keskin gözlemleri de ilginizi çekecektir. Spike Lee’nin Do the Right Thing’indeki (1989) sokak hissiyatından izler de taşıyan White Men Can’t Jump, “iki kafadar” anlatısına getirdiği özgün bakış açısıyla da kendisinden sonra çekilmiş pek çok filme ilham vermiş bir komedi.

    A League of Their Own (1992)

    ABD’de İkinci Dünya Savaşı sırasında kurulan Kadınlar Beyzbol Ligi’nin gerçek öyküsünü temel alan A League of Their Own (1992) komedi ile dramayı en güzel dengeleyen spor filmlerinden biridir. Erkek sporcuların çoğu askere alındığı için kurulan Kadınlar Ligi’ne katılan kadın oyuncuların sportif yetkinliklerini kanıtlama çabası mizahi anlara yol açarken kadınların sahada etek giymesini zorunlu kılan cinsiyetçiliğe karşı verilen mücadele de ilham vericidir. Dostluk, rekabet, kişisel gelişim gibi temaların yanına erkek egemen topluma karşı kurulan kadın dayanışması boyutunu eklemesiyle spor filmleri tarihinde kendine özgün bir yer edinen A League of Their Own, tematik olarak listemizde de yer verdiğimiz Bend It Like Beckham (2002) gibi spor filmlerinini ya da, benzer bir mücadelenin bambaşka bir alandaki versiyonunu anlatan Hidden Figures (2016) gibi yapımların hayranlarının kaçırmaması gereken bir film.

    Happy Gilmore (1996)

    Adam Sandler’ın 90’lı yıllardaki en sevilen filmlerinden Happy Gilmore (1996), büyükannesinin bakımevine yatırılmasını engellemek için golfe başlayan ve kazandığı başarıyla spor camiasında şok etkisi yaratan eski hokey oyuncusu Happy’ye odaklanır. Dennis Dugan imzalı film, kazanması beklenmeyen sporcunun zafere uzanan yolculuğunu anlatmasıyla tipik spor filmi anlatısını takip eder ama bu yolculuğun her ânına kattığı absürd öğelerle bizi sürekli şaşırtmayı başarır. Golf gibi üst sınıflarla özdeşleşmiş, temposu düşük bir spora kavga dövüşü bol, küfür kıyamet bir anlatıyla başkaldıran Happy Gilmore, özellikle Adam Sandler’ın Billy Madison (1995) ve The Waterboy (1998) gibi filmlerdeki enerjik ama aynı zamanda duygusal performanslarından keyif alan izleyiciler için vazgeçilmez bir filmdir.

    Kingpin (1996)

    Farrelly Kardeşler’in tiksinçliğin sınırlarını zorlayan kara mizah anlayışını spor filmi anlatısına uyarladıkları Kingpin (1996), kaza sonucu elini kaybeden profesyonel eski bowlingci Roy Munson ile şans eseri keşfettiği ham yetenek Ishmael’in birbirinden tuhaf ve utanç verici maceralarına odaklanır. Bir spor olarak çok da dikkate alınmayan bowlingi büyük bir ciddiyetle işleyerek bizi gafil avlayan film, absürd mizahıyla spor filmi konvansiyonlarını yerle bir eder. Dumb and Dumber (1994) ve There’s Something About Mary (1998) gibi Farrelly Kardeşler klasiklerini seviyorsanız, başrollerdeki Woody Harrelson ve Randy Quaid’e formunun zirvesindeki bir Bill Murray’nin eşlik ettiği Kingpin’i de hiç tereddüt etmeden izleyebilirsiniz.

    Bend It Like Beckham (2002)

    2000’li yılların başlarının en sevilen spor komedilerinden biri de, erkeklerin hakimiyetindeki futbol camiasında başarılı olmayı kafaya koymuş iki genç kadının hikâyesini anlatan Bend It Like Beckham’dır (2002). Londra’da geçen filmde yerel kadınlar futbol takımının forveti Jules (Keira Knightley), Sih cemaati mensubu olduğu için futbol oynaması ailesi tarafından onaylanmayan Jess’i (Parminder Nagra) takıma katılmaya ikna eder. İki kadının rakip takımların yanı sıra cinsiyetçiliğe, muhafazakârlığa ve ırkçılığa karşı da mücadele etmek zorunda kaldıkları ve bu anlamda akıllara A League of Their Own’u (1992) getiren film, spor anlatısını büyüme hikâyesi ve ilk aşkla süsleyerek kalbimizi çalar.

    Win Win (2011)

    Tom McCarthy’nin En İyi Film Oscar’ı kazanan Spotlight’tan (2015) birkaç yıl önce yazıp yönettiği Win Win (2011), özel hayatı da profesyonel kariyeri de yokuş aşağı giden avukat Mike Flaherty’nin (Paul Giamatti), yan iş olarak bir lisede güreş antrenörlüğüne başlamasını konu alır. Bir gün okul takımına çok yetenekli ama sorunlu genç bir güreşçinin katılması, Mike’ın yaşam enerjisini tekrar kazanmasını sağlayacaktır. Hırs, çalışkanlık, kazanma azmi gibi spor filmlerinin olmazsa olmaz temalarını kuvvetli bir duygusal çekirdek etrafında işleyen Win Win, nihayetinde tek hedefin kazanmak olmadığını hatırlatan, sporun gerektirdiği adanmışlığın insanın bireysel gelişimine yaptığı katkının, hayattaki sorunları aşma konusunda insana verdiği gücün altını çizen karakter odaklı filmlerden hoşlanan izleyiciler için ideal bir seçimdir.

  • KPop Demon Hunters’ı Sevdiyseniz Bu Filmlere de Göz Atın

    KPop Demon Hunters’ı Sevdiyseniz Bu Filmlere de Göz Atın

    Berke Göl

    Berke Göl

    JustWatch Editörü

    Şimdiden son yılların en sevilen gençlik animasyonları arasına giren KPop Demon Hunters (2025) gündüzleri sahneleri kasıp kavuran, gün batımından sonra ise dünyayı ruh emici iblislerden koruyan üç genç pop yıldızının maceralarını anlatıyor.

    Kore pop müziğinin yakın dönemde dünya çapında kazandığı şöhretin rüzgârını arkasına alan K-Pop Demon Hunters’a gerçek K-pop yıldızları şarkılarıyla katkıda bulunuyor. Fantastik öyküsüyle, barındırdığı aşk hikâyesiyle ve yüksek dozda aksiyonuyla özellikle genç izleyicilerin kalbini kazanan filmi siz de severek seyrettiyseniz K-Pop Demon Hunters’la akrabalık taşıyan yapımlardan oluşan listemize göz atmanızı öneririz.

    Interstella 5555 (2003)

    Fransız elektronik müzik ikilisi Daft Punk’ın 2001 çıkışlı albümü Discovery’nin görselleştirilmiş hali olan Interstella 5555 (2003), müziği temel alarak bir anime dünyası tahayyül etme fikrinin prototip yapımlarından biridir. Daft Punk’ın animeye ve bilimkurguya aşk mektubu niteliği taşıyan bu 68 dakikalık filmde mavi tenli uzaylılardan oluşan bir müzik grubunun üyeleri kötücül bir yapımcı tarafından kaçırılıp dünyaya getirilir, insan kılığına sokulur ve yetenekleri sömürülür. Grubun albümündeki 14 şarkıya paralel olarak 14 bölümden oluşan Interstella 5555, 70’li yılların Space Pirate Captain Harlock (1978-1979) ve Galaxy Express 999 (1979) gibi animelerinin kendine özgü estetiğini çağdaş bir öyküye uyarlamasıyla, barındırdığı uzay operası unsurlarıyla, popüler kültüre ve müzik endüstrisine yönelik eleştirel tonuyla benzersiz bir deneyimdir. KPop Demon Hunters’ın müzisyenlere bahşettiği kahraman statüsü hoşunuza gittiyse Interstella 5555 size benzer bir anlatıyı çok daha deneysel, çok daha retro bir üslupla sunacak.

    Scott Pilgrim vs. The World (2010)

    Edgar Wright’ın en sevilen filmlerinden Scott Pilgrim vs. The World (2010), bir rock grubunda çalan Scott Pilgrim’in sosyal hayatını ve duygusal ilişkilerini çizgi romanlardan, animelerden, video oyunlarından beslenen eklektik ve yaratıcı bir estetikle anlatır. KPop Demon Hunters’da iblislere karşı verilen fantastik mücadelenin bir benzerini Scott Pilgrim sevgilisinin yedi eski sevgilisine karşı vermek zorundadır. Yönetmenin Shaun of the Dead (2004) ve Hot Fuzz (2007) gibi filmlerindeki zıpır mizahı sürdürdüğü film, tıpkı KPop Demon Hunters gibi dövüş sahnelerini müziğin ritmine göre tasarlar ve aksiyonu abartarak, video oyunu mantığı içinde sunar. Biçimsel yaratıcılığıyla, dinamik temposuyla, indie rock müziğini kullanma şekliyle Scott Pilgrim vs. The World 2000’li yılların en eğlenceli gençlik filmlerinden biridir.

    Your Name (2016)

    Makoto Shinkai’nin ustalık eseri kabul edilen Your Name (2016), küçük bir dağ kasabasında yaşayan genç kız Mitsuha ile Tokyo'da yaşayan çizime yetenekli lise öğrencisi Taki’nin bir sabah uyandıklarında kendilerini birbirlerinin bedenlerinde, birbirlerinin dünyalarında bulmalarından hareket eder. Your Name aksiyon ve eğlenceden ziyade duygusal derinliğiyle, kahramanlarının ruhsal durumlarına odaklanmasıyla öne çıkar esasında. Fakat gerek gündelik hayatı görece gerçekçi bir şekilde resmederken arka plana fantastik bir boyut eklemesiyle, gerekse bir tür büyüme ve olgunlaşma hikâyesi üzerinden kimlik meselesine eğilmesiyle KPop Demon Hunters’la akrabadır. Bunun yanında, iki filmin bir diğer ortak noktasının da müziğe önemli düzeyde yer vermeleri olduğunu ekleyelim.

    Sound! Euphonium: The Movie – Our Promise: A Brand New Day (2019)

    Sound! Euphonium (2015-2024) dizisinin uzun metrajlı film versiyonlarından Sound! Euphonium: The Movie – Our Promise: A Brand New Day (2019), Japonya’da tamamen kız öğrencilerden oluşan bir lise bandosunun ulusal yarışmaya hazırlanma sürecini takip eder. Dostluk, rekabet, takım ruhu, olgunlaşma gibi temaları işlerken başrolü müziğe veren ve başarılı bir müzisyen olmak için verilmesi gereken yüksek çabayı gözler önüne seren filmde, KPop Demon Hunters’daki “kız grubu” dinamiğinin bir benzerini hissetmek mümkündür. Diğer yandan, KPop Demon Hunters’daki çılgın tempo ve yüksek enerjiye karşılık Our Promise çok daha oturaklı bir anlatım benimser ve klasik animeleri çağrıştıran bir görsel dünya kurar.

    Belle (2021)

    Anime ustası Mamoru Hosoda’nın Cannes Film Festivali’nde övgülerle karşılanan animesi Belle (2021) klasik Güzel ve Çirkin masalını fütüristik, dijital bir dünyaya uyarlar. Annesinin ölümünün ardından içine kapanan Suzu adlı genç kızın sanal dünyaya sığınmasını ve buradaki avatarı “Belle” ile büyük bir pop yıldızına dönüşmesini anlatan film, görünen dünyaya alternatif başka bir gerçeklik düzlemi hayal etmesiyle KPop Demon Hunters’la benzerlik gösterir. Öte yandan Belle travma, yas, taciz ve siber zorbalık gibi çok daha ağır meseleleri ele alır; aksiyonu ve eğlencesi hiç durmayan KPop Demon Hunters’a kıyasla çok daha sakin, içe dönük bir anlatım benimser. Yine de müziğin dönüştürücü gücüne yaptığı vurguyla, gerçeklik ile fantastik olanı iç içe geçirme biçimiyle Belle, KPop Demon Hunters hayranlarının es geçmemesi gereken bir animedir.

  • Superman'in Beyazperdedeki Tüm Maceraları

    Superman'in Beyazperdedeki Tüm Maceraları

    Berke Göl

    Berke Göl

    JustWatch Editörü

    Superman’in 1938 tarihli DC Comics çizgi romanıyla başlayan maceraları kısa zamanda radyo ve televizyona geçiş yapmış, ardından Superman (1948) ve Atom Man vs. Superman (1960) gibi kısa format film dizileriyle perdeye taşınmıştı. 1951 yapımı Superman and the Mole-Men’le uzun metraja adım atan kahraman, perdedeki altın çağını Christopher Reeve’li serisiyle 70’li ve 80’li yıllarda yaşadı. 

    Bunu 2000’li yıllarda farklı oyuncu kadrolarıyla çekilmiş, daha karanlık bir atmosfere sahip yapımlar izledi. Hazırladığımız listeye göz atarak, Superman’in beyazperdedeki macerasını başlangıcından günümüze takip edebilir, bugüne kadar çekilmiş tüm Superman filmlerini birbirleriyle ve James Gunn imzalı yeni Superman’le (2025) karşılaştırabilirsiniz. 

    Superman and the Mole-Men (1951)

    DC Comics çizgi romanlarından uyarlanan ilk uzun metrajlı sinema filmi olan Superman and the Mole-Men (1951) gazeteciler Clark Kent ve Lois Lane’in bir petrol kuyusuyla ilgili haber yapmak üzere küçük bir kasabaya gelmelerini ve buradaki çalışmalar sonucu yerin derinliklerinde yaşayan küçük, tüylü insanların yeryüzüne çıkmalarını konu alır. 1950’lerin paranoya yüklü Amerikan kültürel ortamının bir ürünü olan Superman and the Mole-Men korku ve önyargıya dair alegorik bir öykü anlatır. Bugün alıştığımız anlamda bir Superman filmi olmaktan ziyade Soğuk Savaş döneminin The Day the Earth Stood Still (1951) gibi paranoya temalı yapımlarıyla akraba olan film, düşük bütçesine rağmen izleyiciden yoğun ilgi görmüş ve bir yıl sonra başlayacak Adventures of Superman (1952-1958) dizisinin de yolunu açmıştır.

    Superman (1978)

    Superman’in popüler kültürdeki benzersiz konumuna yerleşmesini sağlayan film, Richard Donner’ın yönettiği Superman (1978) olur. Kal-El’in yok edilen gezegeni Krypton’dan Dünya’ya gönderilip Kent ailesinin çocuğu olarak, Clark Kent adıyla yetişmesini ve Metropolis’teki Daily Planet gazetesinde çalışırken keşfettiği süper güçlerini insanlığın iyiliği için kullanmaya çalışmasını anlatan film, yalnızca Superman evreninin değil, bildiğimiz anlamıyla süper kahraman anlatılarının da kurucu filmidir. Christopher Reeve’in efsanevi performansıyla hafızalara kazındığı Superman ayrıca Gene Hackman ve Marlon Brando gibi büyük yıldızları kadrosunda barındırmasıyla, o dönem için çığır açan özel efektleriyle ve John Williams’ın unutulmaz müzikleriyle de sinema tarihinde yer etmiş bir filmdir.

    Superman II (1980)

    İki yıl sonra gelen devam filmi Superman II’da (1980) Superman, gerçek kimliğini öğrenen Lois Lane’le birlikte olabilmek adına süper güçlerinden vazgeçer. Böylece, Dünya’nın kontrolünü ele geçirmek amacıyla Krypton gezegeninden gelen General Zod ve yardımcılarına fırsat doğar. Bu sırada hapisten kaçan Lex Luthor da General Zod’la güçlerini birleştirince, Superman yeniden pelerinini giyip gezegeni kurtarmak mecburiyetinde kalır. Daha sağlam kötü adamlarıyla dikkat çeken Superman II gişede önemli bir başarı elde eder ve bugün hâlâ tüm zamanların en sevilen Superman filmlerinden biri konumundadır. Filmin klasik süper kahraman anlatısının yanında 70’li yıllarda çekilen The Towering Inferno (1974) ve Earthquake (1974) gibi felaket filmlerini andıran bir atmosfere sahip olduğunu da ekleyelim.

    Superman III (1983)

    Yönetmenliği yine Richard Lester’ın üstlendiği Superman III’de (1983) zengin işadamı Ross Webster, piyasadaki rekabeti ortadan kaldırıp servetine servet katmak amacıyla bilgisayar programcısı Gus Gorman’ı işe alır. Superman bu plana engel olunca Webster bu kez de Gus Gorman’a Superman’i güçten düşürmek için kriptonit bulma görevini verir. Fakat Gus’ın Superman’e karşı kullandığı elementler beklenmedik bir etki yaratır ve ortaya “kötü Superman”i çıkarır. Özellikle iyi Superman ve kötü Superman arasında hurdalıkta geçen dövüş sahnesiyle hafızamızda yer eden film, kahramanın kötücül versiyona yer veren Spider-Man 3 (2007) gibi süper kahraman filmlerine de ilham vermiştir. Buna karşılık, Superman dünyasında mizaha alışkın değilseniz, kadroya bu filmde katılan Richard Pryor’ın personasının getirdiği ton Superman III’ye ısınmanızı zorlaştırabilir.

    Supergirl (1984)

    Superman’in kuzeni Kara Zor-El kazara Dünya’ya düşen kuvvetli enerji kaynağı Omegahedron’u geri almak için Linda Lee adında bir lise öğrencisi kimliğine bürünür. Ancak Omegahedron dünyayı ele geçirmek isteyen cadı Selena’nın eline geçince Kara’nın Supergirl olarak ona karşı mücadele etmesi gerekecektir. Bu süreçte Supergirl hem bu yeni gezegenin geleneklerine alışmaya çalışır hem de kimliğini açık etmemeye dikkat eder. Christopher Reeve’li Superman filmleriyle aynı evrende geçen Supergirl (1984), kadın başkarakterli ilk süper kahraman filmi olarak bugün kült statüsündedir. Bunun yanında film, Legend (1985) ve Labyrinth (1986) gibi dönemin fantastik maceralarına benzer bir tona sahiptir.

    Superman IV: The Quest for Peace (1987)

    Christopher Reeve’in kırmızı pelerini sırtına son kez geçirdiği Superman IV: The Quest for Peace’te (1987) Superman Lex Luthor’un şeytani planları yüzünden nükleer savaşın eşiğine gelen dünyayı kurtarmak için gezegendeki tüm nükleer silahları uzayın derinliklerine gönderir. Bu süreçte, Luthor’un Superman’in DNA’sını kullanarak yarattığı “Nükleer Adam”la da mücadele etmesi gerekecektir. Ancak senaryo ve kurgudaki problemler nedeniyle Superman IV: The Quest for Peace, tüm serinin en zayıf halkalarından biridir. Bir Superman filminden ziyade Cannon Films şirketinin Masters of the Universe (1987) ve Cyborg (1989) gibi düşük bütçeli aksiyonlarına benzeyen yapım, yine de Soğuk Savaş’ın son yıllarında, nükleer silahsızlanma tartışmalarının filme nasıl sızdığını görmek açısından ilginçtir.

    Superman Returns (2006)

    Superman IV: The Quest for Peace’in yarattığı hayal kırıklığının ardından uzunca bir süre beyazperdeden uzak kalan Superman, Bryan Singer imzalı Superman Returns’le (2006) iddialı bir dönüş yapar. Süper kahraman anlatılarına “ciddi” bir ton katan Christopher Nolan imzalı Batman Begins’in (2005) izinden giden film, Superman’in Krypton’da geçirdiği beş yıldan sonra Dünya’ya gelip herkesin hayatına devam ettiğini, bu arada büyük aşkı Lois Lane’in de çocuk sahibi olduğunu öğrenmesiyle başlar ve neredeyse melodramatik bir anlatım benimser. Christopher Reeve’li Superman filmleri ile daha sonra gelecek Zack Snyder filmleri arasında bir geçiş niteliği taşıyan Superman Returns’ün bugün biraz gölgede kaldığını ve hak ettiği değeri görmediğini söyleyebiliriz. 

    Man of Steel (2013)

    Superman Returns’ün istenen başarıyı ulaşamamasının ardından stüdyo farklı bir yöne gitmeye karar verir ve Man of Steel’le (2013) seriyi yeniden başlatır. Yönetmenliği 300 (2006) ve Watchmen (2009) gibi filmlerle dikkatleri üzerine çeken Zack Snyder’ın üstlendiği film Clark Kent’in kimlik bunalımını çocukluğundan sahneler eşliğinde ele alırken, Superman’in General Zod’la savaşını şiddet dozu daha yüksek aksiyon sekanslarıyla işler. Christopher Nolan’ın Dark Knight Üçlemesi’nin yaklaşımını benimseyen film karanlık atmosferiyle, Alien (1979) ve The Matrix gibi bilimkurgulardan esintiler taşıyan tonuyla etkileyici bir dünya kursa da, iyilik-kötülük arasındaki etik muğlaklığı derinleştirmek ya da Superman’e güncel bir politik bakış getirmek açısından sınıfı geçememiştir. Aynı zamanda genişletilmiş DC Comics Evreni’ni başlatan film olan Man of Steel, Superman’i yeni bir kuşak için yeniden tanımlayan film olur.

    Batman v Superman: Dawn of Justice (2016)

    Çizgi romanlarda defalarca bir araya gelseler de beyazperdede daha önce yolları kesişmeyen Batman ile Superman, Batman v Superman: Dawn of Justice’te (2016) karşı karşıya gelir. Superman’in küresel bir tehdit olarak görüldüğü bir ortamda başlayan filmde Lex Luthor Batman’i ona karşı kışkırtırken, bir yandan da Superman’i ortadan kaldırabilecek Doomsday’i yaratmıştır. Superman ile Batman arasındaki iktidar mücadelesi, nihayetinde dünyayı büyük bir yıkımla karşı karşıya bırakacaktır. Senaryosu The Dark Knight Returns çizgi romanından esinlenen Zack Snyder imzalı Batman v Superman: Dawn of Justice, Henry Cavill’ın karşısına Batman rolünde Ben Affleck’i yerleştirirken, Wonder Woman karakterini hikâyeye dahil etmesiyle Justice League’in de önünü açar. Kurduğu görkemli çatışmanın altını yeterince dolduramamakla eleştirilse de Snyder’ın filmi günümüzdeki “karanlık” süper kahraman anlatısı geleneği açısından kritik bir öneme sahiptir.

    Justice League (2017)

    Superman’in fedakârlığı sayesinde insanlığa inancı tazelenen Bruce Wayne, yeni müttefiki Wonder Woman’ın desteği ve Aquaman, Cyborg ve The Flash gibi üyelerin katılımıyla yeni bir ekip kurar ve Dünya’yı yok etmeye çalışan Steppenwolf’a karşı zorlu bir mücadeleye girişir. Geniş oyuncu kadrosuyla büyük beklenti yaratan Justice League’in çekimleri sırasında kızı intihar eden Zack Snyder yönetmenliği Joss Whedon’a devretmiş, bu değişikliğin de etkisiyle Justice League bütünlükten yoksun, tutarsızlıklarla malul, Batman v Superman: Dawn of Justice’in (2016) ciddi tonundan uzak bir film olarak kalmıştır. Ayrıca devasa bütçeye rağmen özel efektlerin yetersizliği alay konusu olur. Yine de film, Marvel’ın bir dizi kahramanı bir araya getiren Avengers ekolüyle akraba olması açısından ilginçtir.

    Zack Snyder’s Justice League (2021)

    Justice League’in yoğun eleştirilere maruz kalan Joss Whedon kurgusuyla gösterime girmesinden dört yıl sonra, hayranların başlattığı #ReleaseTheSnyderCut kampanyası sonuç verir ve Zack Snyder’ın orijinal vizyonuna sadık bir versiyon izleyici karşısına çıkar. Dört saati aşan süresiyle Zack Snyder’s Justice League (2021) tarihin en uzun DC Comics uyarlaması unvanını ele geçirir. Karakterlerin yolculuklarını daha derinlemesine incelemesi açısından olumlu eleştirilerle karşılanan Zack Snyder’s Justice League’de Superman de siyah kostümüyle geri döner ve Steppenwolf’a karşı verilen savaşa katılır. Epik tonu nedeniyle Lawrence of Arabia (1962) gibi klasiklerle kıyaslanan film, Batman v Superman: Dawn of Justice’teki (2016) takım ruhunu ve karanlık tonu yeniden yakalar. 

    Superman (2025)

    Son yıllarda Guardians of the Galaxy (2014) ve The Suicide Squad (2021) gibi süper kahraman filmlerine imza atan James Gunn’ın yönetmenliğinde seriyi baştan başlatan Superman (2025), Clark Kent’i Krypton gezegenindeki kökenlerini keşfetme sürecinden geçen tanınmış bir gazeteci olarak resmediyor. Lois Lane ve Lex Luthor gibi karakterlerin yanı sıra Justice League üyelerini de perdeye getiren film, DC Evreni yapımlarının karanlığına kıyasla daha hafif, iyimser bir ton tutturuyor ve bu bakımdan Zack Snyder’ın şiddet dozu yüksek Man of Steel’inden ziyade Richard Donner’ın Superman’ine yakın duruyor. Buna karşılık film, Superman’in günümüzdeki mirası ile geçmişe yönelik nostaljik bakış arasında kurmaya çalıştığı denge açısından Superman Returns’ü (2005) de andırıyor.

  • Evde Tek Başına Filmlerini İzleme Rehberi

    Evde Tek Başına Filmlerini İzleme Rehberi

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    90’ların sinema dünyasına tam anlamıyla damga vurmuş yapımlardan Evde Tek Başına (Home Alone) serisi çok basit bir fikri merkezine yerleştirir: Ailesinden ayrı düşen bir çocuk tek başına hayatta nasıl kalır? Hem eğlenceli hikâyesi hem de dönemin en büyük yıldızlarından birisine dönüşecek çocuk oyuncu Macaulay Culkin’in performansıyla gündem yaratan ilk Home Alone filmi o kadar başarılı olur ki bir seriye dönüşür. 

    Home Alone zaman içerisinde o kadar ikonikleşti ki günlük hayatta bir referansa dönüştü. Filmi izlemediyseniz bile en azından bir sohbette şakasının yapıldığını duymuşsunuzdur. Eğer bu merakla yola çıktıysanız doğru yerdesiniz. Bu rehberde 1990 yılından başlayıp çeşitli zaman aralıklarıyla günümüze kadar gelen Evde Tek Başına serisindeki tüm filmleri inceliyoruz. Başlamadan uyaralım: Listemizde filmleri yapım yıllarına göre sıralıyoruz. Filmleri takip ederken üretim yıllarına göre ilerlemek de mantıklı bir seçenek olacaktır. Değerlendirmelerimizde bu konuya yönelik ipuçları ve yönlendirmeler de bulacaksınız. 

    Home Alone (1990)

    Birçoklarına göre tüm zamanların en keyifli Noel filmlerinden birisi olan Home Alone (1990), kalabalık bir ailede yaşayan Kevin McCallister’ın dünyasına götürür izleyiciyi. Telaşlı bir Noel seyahatinin karmaşası arasında ailesinin yanlışlıkla evde unuttuğu Kevin, tatil boyunca evde tek başına kalacak ve çeşitli maceralar yaşayacaktır. Bu o kadar başarılı bir formül olur ki kendi başına formatlaşır ve tekrar tekrar anlatılan bir hikâyeye dönüşür. Gişede büyük başarı elde eden ve başroldeki Macaulay Culkin’e dünya çapında bir şöhret kazandıran filmi bugün bulunduğu mertebeye yerleştirense yıllar içerisinde yaygınlaşacak televizyon gösterimleri olacaktır. 

    Home Alone’u başarılı yapan şey, Macaulay Culkin’in şahane performansının yanı sıra hemen her çocuğun hayallerinden birini gerçek kılmasıdır aslında. Ailesiyle birlikte yaşayan bir çocuğun birkaç günlüğüne evde tek başına kalması ve her istediğini yapabiliyor olması rüya gibidir. Öte yandan Kevin’ın bu süreçte başına gelenler ise evhamlı ailelerin endişelerini haklı çıkarır. Herkesi haklı çıkarmayı başaran ve hızla zamansızlaşan o ana akım filmlerden birisidir Home Alone. Hem çocuklara hem de yetişkinlere hitap eden tarzıyla ailenizi bir araya toplayabilecek seçeneklerden biri. Bu ilk filmi izlerken Shrek (2001) gibi bir animasyon klasiğini ya da Harry Potter serisini izlerken hissettiğiniz kapsayıcılığı burada da bulacaksınız. Seriyi izlerken mutlaka bu filmden başlamanız gerektiğini ve filmin Disney+ üzerinden izlenebildiğini de not düşelim.

    Home Alone 2: Lost in New York (1992)

    Home Alone’un büyük başarısı elbette kısa sürede bir devam filmiyle taçlanır. Yönetmen Chris Columbus ve senarist John Hughes’un yanı sıra Macaulay Culkin başta olmak üzere ilk filmdeki oyuncu kadrosunun da korunduğu bu devam filminde benzer bir hikâye akışı takip edilir. Kevin, benzer şekilde bir Noel tatili seyahati sırasında ailesinden ayrı düşer ve bu kez tek başına New York’ta bir maceraya atılır. İlk filmde olduğu gibi büyük gişe başarısı yakalayan Home Alone 2: Lost in New York (1992) bu ruhu hem genişletiyor hem de yeni bir düzlemde devam ettiriyor. 

    İlk filmi sevdiyseniz ikinci filmi de kesinlikle izlemelisiniz. Burada yakaladığınız hisleri ikinci filmde de sürdürmeniz neredeyse garanti. Zaten ikinci film de en az ilk film kadar meşhurdur. İlk filmin “evde tek başına” formülü bu kez bir miktar dönüşüm geçirir ve olayları şehre, özgürlüğe taşır. Bu yönüyle ikinci film de ilki kadar klasikleşir. Televizyonu açtığınızda tesadüfen karşınıza çıkabilecek, şöyle bir bakarken dünyasına kapılıp sonunu getirebileceğiniz filmlerdendir Home Alone 2: Lost in New York. Tam 2 saatlik süresiyle bir akşamınızı keyifle geçirmenin garanti yollarından birisi olabilir. İlk film gibi Disney+ üzerinden izlenebilen film size aradığınızı verecek, buna hiç şüphemiz yok. 

    Home Alone 3 (1997)

    Şimdi burada sizi bir tercih bekliyor. Zira Home Alone serisini ilk iki film ve diğerleri olarak ayırmamız gerek. Bunun sebebi de çok açık: Serinin yıldızı Macaulay Culkin oyunculuğa ara vermesi nedeniyle Home Alone 3’ten (1997) itibaren seriden ayrılır. Ayrıca ilk iki filmde görev yapmış yönetmen Chris Columbus da bu filmde yer almaz. Dolayısıyla üçüncü filmde farklı bir yol tercih edilir. Culkin’in yerini Alex D. Linz’in aldığı Home Alone 3’te bu kez 8 yaşında bir çocuk Kuzey Koreli bir terörist gruba karşı mücadele verir. 

    Home Alone o kadar popülerleşmiş bir seri ki bu eksiklere rağmen vizyona girdiği 1997’de gişe başarısı elde etmişti. Filmin çok başarısız olduğunu söylemek de mümkün değil ama ilk iki filmin cazibesinin artık kaybolduğunu da söylememiz gerek. Culkin ve Columbus ekseninde gelişen seri burada onun tekrarına dönüşür biraz. Dolayısıyla ilk iki filme hayran kaldıysanız bu filme de bir şans verebilirsiniz (Home Alone 3’ün de Disney+ üzerinden yayında olduğunu ekleyelim) ama şüpheleriniz varsa Culkin’in o dönem yıldızlaştığı bir başka film Richie Rich’i (1994) ya da Beethoven (1992) gibi bir başka 90’lar klasiğini de tercih edebilirsiniz. 

    Home Alone 4 (2002)

    Serinin dördüncü filmi Home Alone 4 (2002) bu kez doğrudan bir televizyon filmi olarak projelendirilir. Kevin başta olmak üzere orijinal serideki karakterlerin geri döndüğü fakat oyuncu kadrosunun baştan aşağı tekrar değiştiği televizyon filminde Noel tatilinin nasıl geçirileceği sorusu Kevin’ı azılı düşmanlarıyla yeniden karşı karşıya getirecektir. 2002 yılında The Wonderful World of Disney adlı antoloji içerisinde yayınlanan Home Alone 4’un serinin en kötü filmi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kevin ve ailesini geri getirme çabası tamamen farklı oyuncu kadrosu sebebiyle asla işlemez. Seriyi ilginç hâle getiren sıcak atmosfer ve eğlenceli senaryonun yerinde de yeller eser. Buna bir de düşük prodüksiyon kalitesi ve serinin hikâye akışını yok sayan tutarsızlıklar eklenince Home Alone 4 bir faciaya dönüşür. 

    Serinin tamamını izlemek gibi bir görev edindiyseniz Home Alone 4 da Disney+ üzerinden izlenebilen yapımlar arasında. Fakat eğer biraz daha seçici davranmak istiyorsanız bu filmi atlayabilirsiniz. Sonraki devam filmlerini izlerken pek bir şey kaybetmeyeceğiniz gibi seyir zevki bakımından da pek endişe etmenize gerek yok. Zaten serinin hayranlarının bile pek kabullenmediği, hatta adını seri içerisinde geçirmeyi reddettikleri bir film bu. Sinema tarihinde orijinal filmin kalitesinin çok altında devam filmleri defalarca görülmüştür. İnsanın aklına Jaws: The Revenge (1987), Mean Girls 2 (2011) ve Son of the Mask (2005) gibi örnekler geliyor. Home Alone 4’u da bu listeye ekleyebiliriz. 

    Home Alone: The Holiday Heist (2012)

    Home Alone 4 faciasından sonra yeni bir Home Alone filminin gelmesi on yıl sonra gerçekleşir. Serinin beşinci filmi Home Alone: The Holiday Heist (2012) yine bir televizyon filmi olarak bu kez bambaşka karakterlerle kurgulanır. Filmde serinin diğer filmlerine benzer şekilde 10 yaşında bir çocuğun evi soymaya çalışan bir grup hırsıza karşı mücadele vermesini izleriz. Serinin temel unsurlarını devam ettirirken öte yandan pek çok yenilik de sunmaya çalışan film Home Alone 4 kadar olmasa da pek başarılı bir görüntü sunmaz. Christian Martyn’in hayat verdiği başkarakter sempatik bir görüntüye sahiptir, ilk iki filmi hatırlatan bazı ilginç hikâye parçaları da mevcuttur ama Home Alone: The Holiday Heist da pek yüksek bir kaliteye sahip değildir. 

    Home Alone serisi özellikle üçüncü filmden sonra eski gücünü bulmakta zorlandı. Home Alone: The Holiday Heist bu durumu değiştirebilen bir film değil açıkçası. Ancak Home Alone 4 kadar yetersiz olduğunu da söyleyemeyiz. Atlasanız pek bir şey kaybetmeyeceğiniz bir film bu sonuç olarak. Seriyi çok sevenler için bu klasik ruhun 2010’lu yıllara taşınması bakımından nostaljik bir tatmin de verebilir. Öte yandan 1 saat 27 dakikalık süresiyle göz korkutan bir uzunluğa da sahip değil. Home Alone: The Holiday Heist da serinin diğer filmleri gibi Disney+’ta gösterimde.

    Home Sweet Home Alone (2021)

    Yapımcıların Home Alone ruhunu canlandırmak için çabaları son filmden dokuz yıl sonrasında yine bir meyve verir. Bu kez de hikâyeyi 2020’li yıllara taşıyan, serinin altıncı filmi Home Sweet Home Alone (2021) doğrudan Disney+’ta gösterime girer. Klasik Evde Tek Başına formülünü takip eden filmde bu kez de bir çocuğun eve girmeye çalışan bir çifte karşı mücadele vermesini izleriz. Başrolde Jojo Rabbit (2019) filminde de rol almış çocuk oyuncu Archie Yates yer alır. Film eleştirmenlerden epey düşük notlar alırken bazıları tarafından göre Disney+’ın en kötü orijinal filmi olarak tanımlanır. 

    Açıkçası bu yorumlara katılmamak çok zor. Hatta bu filmi Home Alone serisine çakılan son çivi olarak görmek mümkün. Zira yapılan son üç filmde felakete yakın sonuçlar yaşandığından ve filmler hem eleştirmenlerin hem de seyircinin tepkisini çektiğinden seri heyecanını tamamen yitirmiş durumda. Yeni bir Home Alone filmi gelir mi bilinmez ama Home Sweet Home Alone’u çağımızın yeniden çevrim ve devam filmleri furyasının başarısız örneklerinden biri olarak sınıflandırabiliriz. Bu filmi de atlamanız size çok büyük bir şey kaybettirmeyecektir. 

  • Superman'in Televizyondai Son Maceraları

    Superman'in Televizyondai Son Maceraları

    Berke Göl

    Berke Göl

    JustWatch Editörü

    Superman serisini yeniden başlatan James Gunn imzalı Superman (2025) geçtiğimiz aylarda beyazperdede boy gösterdi, genel olarak beğeniyle karşılandı ve bu yazın sinema gündemini belirleyen yapımlardan biri oldu. Eğer siz de bu vesileyle Superman evreninin derinliklerine girme arzusu duyanlardansanız, filmlere kıyasla belki de çok daha fazla çeşitlilik gösteren Superman dizilerine dönüp bakmak isteyebilirsiniz. 

    1950’lerden günümüze çekilmiş tüm canlı çekim (live action) Superman dizilerini kronolojik olarak mercek altına alan listemiz, yalnızca pelerinli kahramanın küçük ekrandaki yolculuğunu gözler önüne sermekle kalmıyor, aynı zamanda dünyanın ve Amerikan toplumunun geçirdiği dönüşümleri de aynalıyor.

    Adventures of Superman (1952–1958)

    Superman’in 1952’de başlayıp 1958’e kadar süren ilk canlı çekim televizyon uyarlaması Adventures of Superman parlak, iyimser tonuyla ve aile dostu yaklaşımıyla dönemin The Lone Ranger (1949-1957) gibi popüler televizyon dizilerinin izinden gidiyor. Ulusal değerleri yücelten dizi, Superman’in Amerikan kahramanının vücut bulmuş hali olarak popüler kültür tarihine kazınmasında da büyük pay sahibi. Dizide Clark Kent ciddi, tutarlı, güvenilir, neredeyse babacan bir karakter olarak resmediliyor. Ancak bugün alışık olduğumuzun aksine, uzayın derinliklerinden gelen kötü adamlardan ziyade genellikle alelade suçlularla mücadele ediyor. Başroldeki George Reeves’i bir kuşak için Superman’le özdeşleştiren Adventures of Superman, bugünden bakıldığında daha ziyade tarihsel önemi ve nostaljik değeriyle öne çıkan bir dizi.

    Superboy (1988–1992)

    Clark Kent’in Shuster Üniversitesi’ndeki yıllarına odaklanan Superboy (1988-1992), kahramanımızın Lex Luthor ve Bizarro gibi kötü adamlarla mücadelesini takip ederken bir yandan da gençlik maceralarını anlatıyor. Düşük bütçesi ve zamanın gerisinde kalan özel efektleriyle The Flash (1990-1991) gibi süper kahraman anlatılarına yakın duran Superboy, tipik bir “cumartesi sabahı eğlencesi” tadı taşıyor. Dizinin yapımcılığını Alexander Salkind ve Ilya Salkind’in üstlenmesi, yer yer Christopher Reeve’li klasik Superman’in (1978) ve devam filmlerinin tonunu da beraberinde getirir. Warner Bros.’la yaşanan anlaşmazlık yüzünden, yayınlandığı dönemden 2010’lu yıllara kadar hiçbir yerde izlenemeyen Superboy, “Superman olsun da nasıl olursa olsun” demiyorsanız öncelik vermeniz gereken dizilerden biri değil.

    Lois & Clark: The New Adventures of Superman (1993–1997)

    Clark Kent ve Lois Lane arasındaki ilişkiyi ve iş ortaklığını merkezine alan Lois & Clark: The New Adventures of Superman (1993-1997), süper kahraman anlatısını arka plana atan, daha ziyade romantik komedi ve dram özellikleriyle öne çıkan çok farklı bir Superman uyarlaması. Bu doğrultuda Clark Kent’i de insani nitelikleri ve psikolojik boyutuyla daha derinlemesine işliyor ve âdeta bir aşk filminin jönü olarak sunuyor. Aynı şekilde Lois Lane de bir yan karakter olmaktan çıkıp Superman evreninin önemli figürlerinden biri haline geliyor. Bir Superman anlatısından ziyade Moonlighting (1985-1989) dizisine benzetebileceğimiz Lois & Clark: The New Adventures of Superman kötü adamları camp denebilecek bir estetikle işliyor ve Superman’in alışılageldik epikliğinden uzak kalıyor.

    Smallville (2001–2011)

    Superman’in ekrandaki en uzun soluklu ve muhtemelen en sevilen macerası olan Smallville (2001-2011), Clark Kent’in Superman olmadan önceki dönemine odaklanıyor. Lois & Clark: The New Adventures of Superman’in romantik komedi türüyle flört etmesine benzer şekilde Smallville de özünde bir büyüme hikâyesi anlatıyor ve Clark Kent’in okul yıllarında yaşadıklarını, süper güçlerini yavaş yavaş keşfetmeye başlamasını konu alıyor. Clark Kent’i Tom Welling’in canlandırdığı dizi, Superman kostümünü on sezonluk maceranın son bölümüne kadar hiç ekrana getirmemesiyle de hayranlar açısından farklı bir yerde duruyor. Özellikle ilk sezonlarda Superman’in her bölümde farklı bir kötü karakterle mücadele ettiği anlatı yapısı, dönemin kült dizisi Buffy the Vampire Slayer’a (1997-2003) göz kırpıyor. Gerek eleştirmenlerin gerekse izleyicinin beğenisini kazanan Smallville, süper kahramanların çıkış hikâyelerini merkeze alan Arrow (2012-2020) ve Gotham (2014-2019) gibi dizilerin de ilham kaynakları arasında sayılabilir.

    Supergirl (2015–2021)

    Superman’in kuzeni Kara Zor-El’i merkezine alan Supergirl (2015-2021) Clark Kent’in yolculuğuna benzer bir karakter gelişimini bu kez feminist bir perspektifle anlatıyor. Daha renkli bir dünya kuran ve çizgi roman estetiğini çok daha ısrarlı bir şekilde ekrana taşıyan Supergirl, aynı zamanda Arrowverse kapsamında The Flash (2014-2023), Arrow (2012-2020) ve Legends of Tomorrow (2016-2022) gibi farklı süper kahraman anlatılarıyla yapılan cross-over’lara da alan açıyor. Kimlik ve kapsayıcılık gibi konulardaki bakış açısıyla Superboy ya da Lois & Clark: The New Adventures of Superman gibi dizilere kıyasla çok daha güncel bir ton tutturması sayesinde politik açıdan ayaklarını yere çok daha sağlam basan Supergirl tam da bu yüzden günümüz izleyicisine daha fazla hitap eden bir dizi.

    Krypton (2018–2019)

    İzleyiciyi Superman’in doğumundan iki yüz yıl öncesine götüren Krypton (2018-2019), kahramanın dedesi Seg-El’in Krypton gezegeninde toplumdan dışlanan ailesinin ismini temize çıkarma çabasını ve gezegeni Brainiac gibi düşmanlardan koruma mücadelesini ekrana getiriyor. Önceki Superman dizilerine kıyasla çok daha karanlık bir atmosfer kuran Krypton, bilimkurgu türüyle Game of Thrones (2011-2019) tarzı politik entrika anlatılarının bir karışımı gibi. Özellikle yapım tasarımıyla beğeni toplayan dizi, her daim Dünya’da yaşananları merkezine alan Superman anlatılarının aksine yüzünü Krypton gezegenine çevirmesiyle bütün Superman külliyatı içinde kendine özgü bir yerde duruyor. Ancak hayranların önemli bir kısmı bu konuda farklı düşünüyor olmalı ki dizi, aldığı olumlu eleştirilere rağmen onar bölümlük iki sezonun ardından düşüşe geçen reytingler nedeniyle iptal edildi.

    Superman & Lois (2021-)

    Supergirl’de Superman’i canlandıran Tyler Hoechlin’in hayranların gözüne girmeyi başarması, spin-off dizisi Superman & Lois’in de yolunu açtı. Lois & Clark: The New Adventures of Superman (1993-1997) ve Smallville (2001–2011) gibi yapımların başlattığı “Superman’in insani yönünü araştırma” geleneğini sürdüren dizi, Clark Kent ve Lois Lane’in ikiz çocukları Jonathan ve Jordan üzerinden süper kahraman anlatısına bu kez de aile draması ve kuşak çatışması gibi boyutları ekliyordu. Olgun tonuyla Man of Steel’e (2013) yakın duran, görsel dünyasıyla da beğenimizi kazanan Superman & Lois aksiyonun azlığından şikayetçi olmayıp, daha dengeli ve daha modern bir Superman izlemek isteyenler için öncelikli seçimlerden biri olmalı.

  • The Naked Gun Film ve Dizilerini İzleme Rehberi

    The Naked Gun Film ve Dizilerini İzleme Rehberi

    Berke Göl

    Berke Göl

    JustWatch Editörü

    Jim Abrahams, David Zucker ve Jerry Zucker’dan oluşan unutulmaz ZAZ ekibinin en başarılı işlerinden The Naked Gun serisi, Leslie Nielsen’la özdeşleşen Dedektif Frank Drebin’in oğlunun Liam Neeson tarafından canlandırıldığı The Naked Gun’la (2025) geri döndü. Kökenleri ömrü kısa süren TV dizisi Police Squad!’a dayanan ve polisiye trükleriyle dalga geçen seri, bugün hâlâ sinema ve televizyonun en özgün komedi serilerinden biri konumunda. Yeni film aynı zamanda parodi türünün yeniden canlanmasını müjdelerken biz de geriye dönüp serinin tüm filmlerine ve dizi versiyonuna yakından bakıyoruz.

    Police Squad! (1982)

    Sadece altı bölüm süren ABC dizisi Police Squad! (1982), Leslie Nielsen’ın canlandırdığı polis dedektifi Frank Drebin’in birbirinden saçma maceralarını anlatır. Şaşkın dedektif en bariz ipuçlarını kaçırmasına, soruşturmalar boyunca sürekli yanlış yönlere sapmasına rağmen her bölümde cinayetleri çözer, suçluları yakalar. 1950’li ve 60’lı yıllarda popüler olan Dragnet (1951-1970) ve M Squad (1957-1960) gibi katılığı ve ciddiyetiyle meşhur polisiyelerin klişeleriyle oynayan bir parodi niteliğindeki dizi, ZAZ ekibinin tüm kariyerleri boyunca sadık kaldıkları eklektik anlayışı benimseyerek görsel şakaları, deadpan mizahı, kelime oyunlarını ve son derece absürd anları bir araya getirir. Leslie Nielsen’ı bir komedi efsanesi haline getiren ciddiyet yüklü performansı, yine ZAZ ekibinin imzasını taşıyan Airplane!’den (1980) mirastır ve sonraki The Naked Gun filmlerinde de sürecektir. 

    The Naked Gun: From the Files of Police Squad! (1988)

    Police Squad! aralıksız espri bombardımanı ve yüksek kurgu temposuyla zamanının ilerisinde bir diziydi ve yeterli ilgiyi görmediği gerekçesiyle yalnızca altı bölümün ardından yayından kaldırılmıştı. Ancak takip eden yıllarda video kaset piyasasında efsaneye dönüştü ve bu sayede The Naked Gun üçlemesinin de önü açıldı. Yönetmenliğini David Zucker’ın üstlendiği The Naked Gun: From the Files of Police Squad! (1988), Dedektif Drebin’in Los Angeles’ı ziyaret eden Kraliçe II. Elizabeth’e yönelik suikast girişimini engellemeye çalışmasını anlatırken Police Squad!’ın skeçvari yapısını bir uzun metrajlı film anlatısına başarıyla aktarıyordu. 85 dakikalık kompakt süresiyle muazzam bir gişe başarısı elde eden The Naked Gun: From the Files of Police Squad!, aynı zamanda Hot Shots! (1991) gibi daha anaakım parodilerin de yapılmasını mümkün kılan film oldu.

    The Naked Gun 2½: The Smell of Fear (1991)

    Yine David Zucker’ın yönettiği 1991 tarihli devam filmi The Naked Gun 2½: The Smell of Fear’de Drebin bu kez de enerji şirketlerinin kazançlarını arttırması uğruna çevreye büyük zarar verecek bir komployla karşı karşıya kalıyordu. İlk filmin mizah tonunu ve çeşitliliğini koruyan The Naked Gun 2½: The Smell of Fear, absürd mizahının yanına hem güncel, çevreci bir olay örgüsü hem de romantik bir aşk hikâyesi ekliyor ve bu yönleriyle The Naked Gun: From the Files of Police Squad!’dan bir nebze farklılaşıyordu. Kahkahaların miktarı azalmasa da anlatı yapısının formülleşmeye başlamasının bu filmde bir tekrar hissi verdiğini söylemeden geçmeyelim.

    Naked Gun 33⅓: The Final Insult (1994)

    Üçlemenin son filmi Naked Gun 33⅓: The Final Insult’ta (1994) Dedektif Drebin bu kez de Oscar Ödül Töreni’ne bombalı saldırı düzenlemeyi planlayan teröristleri durdurmak için emeklilikten dönüyor, kimliğini gizleyerek hapishaneye giriyor, oradan kaçıp Oscar törenine katılıyordu. Akıllara Blazing Saddles (1974) gibi Hollywood parodilerini de getiren filmin Akademi ödül töreninde geçen kısmı üçlemenin en unutulmaz anları arasındadır. Absürdlüğün dozunu iyice arttırmasıyla en abartılı, en cesur Naked Gun filmi kabul edilen Naked Gun 33⅓: The Final Insult, aynı zamanda ZAZ stili parodi anlayışından Scary Movie (2000) gibi yapımların daha popüler kültür odaklı bakışına geçişin de ilk işaretlerini veriyordu.

    The Naked Gun (2025)

    2025 yapımı The Naked Gun, otuz yıllık bir aranın ardından bizi bu kez Dedektif Frank Drebin’in oğlu Frank Drebin Jr.’la bir araya getirdi. 2000’li yıllarda, başta Taken serisi olmak üzere pek çok aksiyon filminde boy gösteren Liam Neeson’ın kendi kariyerinin de parodisini yapma fırsatı bulduğu yeni filmde Pamela Anderson da 90’lı yıllardaki kendi poster kızı imajıyla dalga geçiyor. Yeni Tha Naked Gun ZAZ ekibinin nevi şahsına münhasır mizah anlayışını çağımıza uyarlarken risk almıyor ve yenilikçi bir bakış benimsemekten ziyade eski filmlere sürekli referans vermeyi tercih ediyor. Efsanevi mockumentary This is Spinal Tap’in (1984) devam filmi Spinal Tap II: The End Continues (2025) ve 1987 tarihli Mel Brooks klasiği Spaceballs’un devam filmi Spaceballs 2’nun gösterimlerinin de yaklaşmasıyla, sinemada parodi türünün yeniden dirildiğini söyleyebiliriz belki de.

  • En İyi 10 Jane Austen Uyarlaması

    En İyi 10 Jane Austen Uyarlaması

    Berke Göl

    Berke Göl

    JustWatch Editörü

    1775-1817 tarihleri arasında yaşayan Jane Austen, kırk iki yıllık kısa ömrüne yedi roman sığdırmış bir yazar. Dönemin İngiltere’sindeki sınıf ilişkilerine, toplumsal normlara, özellikle de kadınların karşılaştığı sosyal ve ekonomik güçlüklere dair keskin gözlemlerde bulunan Austen, tüm bunlar çerçevesinde şekillenen aşk hikâyeleri anlatır.

    Gerek sinemada gerekse televizyonda, 1940’lardan günümüze yazarın eserlerinden sayısız uyarlama yapıldı. Büyük bölümünü BBC’nin ürettiği klasik uyarlamaların yanında, 2000’li yıllarla birlikte çok daha özgün ve yaratıcı yapımlar da karşımıza çıkmaya başladı. Yönetmenliğini Georgia Oakley’nin üstlendiği, başrollerini Daisy Edgar-Jones ve Esmé Creed-Miles’ın paylaştığı yeni Sense and Sensibility’yi merakla beklediğimiz günlerde, beyazperde ve küçük ekran için çekilmiş Jane Austen uyarlamalarının en iyilerini üzerimizde bıraktıkları duygusal etkiye göre sıraladık. En popüler Austen uyarlamalarının yanı sıra birkaç tane sürpriz seçimi de içeren listemize buyrun.

    Pride & Prejudice (2005)

    Joe Wright’ın ilk uzun metrajı Pride & Prejudice (2005) beyazperdedeki en sevilen Jane Austen uyarlamalarının başında gelir. Henüz yirmi yaşındaki Keira Knightley’nin yıldızlaştığı filmde yakışıklı ve zengin Mr. Darcy rolünü de Matthew Macfadyen üstlenir. O zamana kadar yapılmış Pride and Prejudice versiyonlarına ya da örneğin Ang Lee imzalı Sense and Sensibility gibi klasikleşmiş Jane Austen uyarlamalarına kıyasla duyguları çok daha şiddetli bir şekilde perdeye taşıyan Pride & Prejudice, getirdiği çağdaş bakışa rağmen Austen’ın romanının ruhunu korumayı başarır. Filmin lirik taşra manzaralarını duyguların aynası olarak kullanma biçimi, daha sonra çekilecek Jane Eyre (2011) gibi edebiyat uyarlamalarına da ilham vermiştir.

    Sense and Sensibility (1995)

    90’lı ve 2000’li yıllarda her filmiyle farklı bir türü, farklı bir üslubu, farklı bir coğrafyayı keşfe çıkan Ang Lee’nin 1995’te çektiği Sense and Sensibility (1995), 19. yüzyıl İngiltere’sinde ekonomik zorluklar yaşayan bir kadınla üç kızına odaklanır. Aynı zamanda başrolü de üstlenen Emma Thompson’ın kaleme aldığı ve Oscar ödülüne layık bulunan senaryo, Jane Austen’ın dünyasına sadık kalmasının yanında hem toplumsal çerçeveyi başarıyla çizer hem de aile içi dinamiklere, özellikle de kız kardeşler arasındaki ilişkiye vurgu yapar. BBC versiyonlarına göre çok daha olgun, duygusal derinliği yüksek bir film olması, 1995 tarihli Sense and Sensibility’yi romanın en iyi uyarlaması yapar. Öte yandan Austen’ın dünyasını bambaşka bir kültüre uyarlayan bir deneme arıyorsanız, Tamil dilinde çekilmiş Kandukondain Kandukondain’a (2000) göz atabilirsiniz.

    Emma. (2020)

    ABD’li fotoğrafçı Autumn de Wilde’ın ilk yönetmenlik denemesi olan Emma. (2020), arkadaşlarının aşk hayatlarına burnunu sokmayı âdet haline getirmiş neşeli ve zengin Emma Woodhouse’a odaklanırken aylak ve kibirli İngiliz üst sınıfına dair alaycı bir ton da tutturur. Son yılların yükselen yıldızı Anya Taylor-Joy’un başrolde çarpıcı bir performans ortaya koyduğu film, Douglas McGrath’ın Gwyneth Paltrow’lu romantik komedisi Emma’ya kıyasla Jane Austen’ın romanındaki ironik, hicivli tona çok daha yakın durur. Sofia Coppola’nın Marie Antoinette’te (2006) benimsediği oyunbaz yaklaşımdan ve kendinin farkında anlatımından izler taşıyan film, büyük ihtimalle izleyebileceğiniz Jane Austen uyarlamalarının en eğlencelisi.

    Clueless (1995)

    Amy Heckerling’in yönettiği Clueless (1995), Jane Austen’ın Emma’sının modernize edilmiş serbest bir uyarlamasıdır. Hikâyeyi 19. yüzyıl başından 1990’lara, İngiltere’den Beverly Hills’teki bir liseye taşıyan film, çöpçatanlığa meraklı, kendini beğenmiş ama yine de sempatik Cher Horowitz’e odaklanır. Lise ortamını, senaryosu yine Heckerling’e ait olan Fast Times at Ridgemont High’dakine (1982) benzer bir enerjiyle resmeden film, bir yandan da Pride and Prejudice’tan ilham alan Bridget Jones’s Diary (2001) gibi serbest uyarlamaların önünü açar. Tüm bunlar bir yana, kostümleriyle ve diyaloglarıyla 90’lar Amerika’sının kültürel bir fotoğrafını çeken Clueless, dönemin kült gençlik filmlerinden biri unvanını hâlâ koruyor.

    Emma (1996)

    Douglas McGrath’ın yazıp yönettiği 1996 yapımı Emma’da zengin ve şımarık başkarakteri bu kez Gwyneth Paltrow canlandırır. Jane Austen’ın nüktedan ve hafif anlatımını başarıyla perdeye aktaran yapım, yine de 2020 tarihli Emma.’nın postmodernist yaklaşımına kıyasla klasik dönem filmi anlayışına çok daha yakın durur. Paltrow ile Jeremy Northam arasındaki uyum, romantik komedi severleri tatmin edecek cinstendir. Buna karşılık yazarın toplumsal cinsiyet ve sınıf ilişkileri konusundaki keskin gözlemlerinin bir nebze geri planda kalması ve anlatının görece yumuşatılmış olması, bir Jane Austen uyarlamasından beklentinizi tam olarak karşılamayabilir. Yine de, 90’lar ruhunu taşıyan bir romantik komedi olarak izlerseniz Emma’dan memnun kalacağınıza şüphe yok.

    Pride and Prejudice (1995)

    1930’lu yıllardan günümüze BBC tarafından pek çok kez dizi formatına aktarılan Pride and Prejudice’ın en akılda kalıcı dizi uyarlaması, 1995’te gerçekleştirilen 6 bölümlük mini dizidir. Esere sadakatiyle ve dönemin tarihsel ayrıntılarına gösterdiği özenle önceki versiyonların arasından sıyrılan bu yapım, Jane Austen romanlarının nüktedanlığını, duygusal inceliğini ve yazarın toplumsal meselelere bakışını ustalıkla ekrana taşır. Eserin sinema uyarlamalarına kıyasla Pride and Prejudice’ın (1995) bir avantajı da, beş buçuk saati bulan toplam süresiyle karakterleri derinleştirmek için gerekli zamana sahip olmasıdır. Jennifer Ehle’nin Elizabeth Bennet performansı beğeniyle karşılanmıştır fakat dizinin esas yıldızı, Mr. Darcy yorumuyla hafızalara kazınan Colin Firth’tür. Romanın tek bir TV uyarlamasını izleyecekseniz bunun 1995 tarihli Pride and Prejudice olmasını tavsiye ederiz.

    Persuasion (1995)

    Jane Austen’ın tamamlayabildiği son romanının 1995 tarihli uyarlaması Persuasion’ın yönetmenliğini, aşk hikâyeleri konusundaki yetkinliğini ilerleyen yıllarda Notting Hill (1999) ve Enduring Love (2004) ile kanıtlayacak olan Roger Michell üstlenir. Yedi senelik bir aradan sonra yeniden bir araya gelen iki eski nişanlının duygulu öyküsünü anlatan filmde başrolleri paylaşan Anne Elliot ve Ciarán Hinds övgüye layık, incelikli performanslar ortaya koyar. Melankolik atmosferiyle dikkat çeken film, yazarın pişmanlık ve olgunlaşma gibi temalarını belki de perdeye en iyi taşıyan Jane Austen uyarlamasıdır. 2022 tarihli Netflix yapımı Persuasion’a kıyasla çok daha klasik bir anlayış benimseyen film Ang Lee’nin aynı yıl çektiği Sense and Sensibility’deki (1995) cilalı romantizme kıyasla da çok daha gerçekçi bir ton tutturur ve bu bakımdan, kendisinden sonra gelecek dönem filmlerine ilham vermiştir.

    Mansfield Park (1999)

    Jane Austen’ın 1814’te yayımlanan romanından uyarlanan Mansfield Park (1999) zengin amcası ve kuzenlerinin yanına gönderilen yoksul Fanny Price’ın sosyeteye takdim edilmek için gerekli eğitimi alırken bir yandan da yaşadığı gönül ilişkilerini aktarır. Patricia Rozema’nın yönettiği film, romana sadakatten ziyade Jane Austen’ın halet-i ruhiyesini hakkıyla perdeye taşımaya öncelik verirken yazarın yaşam öyküsünden unsurları, sömürgecilik ve kölelik konusundaki fikirlerini anlatıya dâhil eder. Romanda uysal bir karakter olan Fanny’nin çok daha güçlü, zeki ve enerjik bir karakter olarak çizilmesi, kaynak esere sadakate önem veriyorsanız sizi biraz şaşırtabilir. Mansfield Park’ın romanı modernize etmek konusunda gösterdiği cesaret, ilerleyen yıllarda çekilecek Persuasion (2022) ve Emma. (2020) gibi Austen uyarlamalarına da ilham vermiştir.

    Northanger Abbey (2007)

    Yazarın tamamladığı ilk romanı olmasına rağmen ölümünden sonra yayımlanabilmiş aynı adlı eseri temel alan Northanger Abbey (2007), görece gölgede kalmış bir Jane Austen uyarlamasıdır. Senaryosunu başka Austen uyarlamalarında da imzası bulunan Andrew Davies’in kaleme aldığı film, gotik romanları hicveden bir büyüme hikâyesi anlatır. Tatil kasabası Bath’te Henry Tilney adında bir adamın evine davet edilen ve hayalinde bu evle ilgili kimi karanlık sırlar canlandıran Catherine’in öyküsü, romantizm ile hiciv arasındaki dengeyi en başarılı Austen uyarlamalarından daha etkili bir biçimde kurar. Buna karşılık alçakgönüllü bütçesiyle filmin Pride & Prejudice  gibi örneklerdeki sinema duygusunun gerisinde kaldığını, Sense and Sensibility’nin yarattığı kültürel etkiye ulaşamadığını belirtmek gerekir.

    Persuasion (2007)

    Değeri yeterince bilinmeyen Jane Austen uyarlamalarından biri de 2007 tarihli Persuasion’dır. Yönetmenliğini Adrian Shergold’un üstlendiği bu TV filminde Sally Hawkins eski sevgilisiyle yıllar sonra yeniden karşılaşan Anne Elliot’ın ağırbaşlılığını, kalp kırıklığını ve umudunu incelikli bir performansla ortaya koyar. Önceki uyarlamalara, özellikle de 1995 yapımı Persuasion’a göre daha modern bir üslup benimseyen filmin dördüncü duvarı yıkma tekniğini kullanma biçimi ve belgesel hissi veren el kamerası çekimleri ağızda daha taze bir tat bırakır ama bu gibi deneysel unsurlar sizi dönem atmosferinden dışarı itiyorsa 1995 versiyonunu tercih etmeniz daha mantıklı olabilir.

  • Jackass Filmlerini İzleme Rehberi

    Jackass Filmlerini İzleme Rehberi

    Berke Göl

    Berke Göl

    JustWatch Editörü

    2000 yılında MTV’de başlayan reality/komedi şovu Jackass sınırları zorlayan mizah anlayışı ve heyecan düzeyiyle kısa zamanda ciddi bir takipçi kitlesi edindi. Yaratıcılığını Jeff Tremaine ve Johnny Knoxville’le birlikte dönemin yükselen yönetmenlerinden Spike Jonze’un üstlendiği program, 2002 tarihli Jackass: The Movie’yle birlikte beyazperdeye transfer oldu ve beklenenin de üzerinde bir başarı kazandı. 

    Johnny Knoxville, Bam Margera, Chris Pontius, Ryan Dunn, Steve-O, Dave England, Ehren McGhehey, Jason "Wee Man" Acuña ve Preston Lacy gibi isimlerden oluşan kadrosuyla Jackass, tehlike dozu yüksek akrobatik numaraları fiziksel şakalarla iç içe geçiriyordu. Yapılan numaraların izleyiciler tarafından tekrar edilmemesi için sürekli uyarılar yapmak zorunda kalan program, klasikleşmiş jingle müziğiyle de hafızalara kazındı. Önce sıkı hayranlar için, filmlerden çıkarılmış sahneleri bir araya getiren ara yapımlara hızlıca göz atalım, ardından Jackass’in beş filmlik beyazperde serüvenine bakacağız ve ekibin bu süreç boyunca geçirdiği evrimin izini süreceğiz.

    Jackass serisinin ara filmleri hangileri? 

    Jackass filmlerinde çekilip de kullanılmayan pek çok sahne ya da kamera arkası görüntüsü, ayrı filmlerle hayranları beğenisine sunulmuştur. Farklı dönemlerdeki bu “ara filmleri” merak ediyorsanız bu listeye göz atabilirsiniz.

    • Jackass 2.5 (2007), Jackass Number Two’da yer almayan sahneleri içerir.
    • Jackass 3.5 (2011), Jackass 3D’de yer verilmeyen sahneleri içerir.
    • Jackass Presents: Bad Grandpa .5 (2014), Jackass Presents: Bad Grandpa’dan çıkarılan sahneleri ve kamera arkası görüntülerini bir araya getirir.
    • Jackass 4.5 (2022), Jackass Forever’dan çıkarılan sahnelerden ve kimi ekstra görüntülerden oluşur.

    Jackass: The Movie (2002)

    Serinin ilk sinema filmi Jackass: The Movie (2002) tıpkı MTV’deki program gibi birbirinden riskli hareketlere, iğrençliğin sınırlarını zorlayan şakalara yer verir. Televizyon şovunun tüm çiğliğini, kaotikliğini perdeye taşıyan yapım, özünde bir skeçler derlemesidir ve Jackass Presents: Bad Grandpa (2013) gibi serinin ilerleyen filmlerinde zaman zaman denenen dramatik yapıya sahip değildir. Her türlü tabuyu ayaklar altına almasıyla sinema izleyicisinde şok etkisi yaratan filmin hafızalarımıza kazınmış numaraları arasında Jackass üyelerinin bir top tarafından gülle gibi fırlatılmasını ve paten yerine devasa fare kapanları giyerek buz pateni yapmalarını sayabiliriz. Yakaladığı muazzam gişe başarısıyla “reality komedi” türünün yaygınlaşmasına katkıda bulunan Jackass: The Movie, daha sonra çekilecek Ridiculousness (2011-) gibi dizilere de ilham vermiştir.

    Jackass Number Two (2006)

    İkinci film Jackass Number Two (2006), Jackass: The Movie’ye göre daha tehlikeli ve daha abartılı numaralara yer vererek çıtayı daha da yukarıya koyar. Boğa güreşi yapma ve füzeyle göle fırlatılma gibi adrenalin yüklü numaraların yanında şakaların da rahatsız edicilik dozu arttırılmıştır. Her zamanki gibi, filmin ilgi çekmesinde ekip arasındaki dinamiklerin, sürprizlerin, eşek şakalarının, intikamların büyük payı vardır. Skeç yapısını korumakla birlikte ilk filme göre nispeten daha oturaklı bir dramatik yapıya sahip olan film, Dirty Sanchez: The Movie (2006) gibi yapımlarla da akraba sayılabilir. Johnny Knoxville’in defalarca bilincini kaybettiği çekimlerde Bam Margera’nın enfeksiyon kapıp hastaneye kaldırıldığı da anlatılır.

    Jackass 3D (2010)

    Jackass 3D (2010), o dönemde Avatar (2009) ve My Bloody Valentine 3D (2009) gibi filmlerin aksiyon, macera ya da korkunun dozunu arttırmak için kullandığı 3D teknolojisini iğrençliği ve şok etkisini yükseltmekte kullanır ve bu bakımdan serinin en özgün yapımıdır. Yüksek hızlı Phantom kameralarla, 3D ekipmanların yardımıyla çekilen filmde içi dışkı dolu seyyar tuvaletle gökyüzüne fırlatılmaktan yavaş çekimde uçan vibratörlere, pek çok numaranın tasarlanışında 3D’nin nasıl kullanılacağı fikri hep ön plandadır. Jackass 3D’nin teknolojiyi komedi yararına kullanma biçimi, takip eden yıllarda yapılacak A Very Harold & Kumar Christmas (2011) gibi pek çok komedinin de yolunu açmıştır. 

    Jackass Presents: Bad Grandpa (2013)

    Jackass Presents: Bad Grandpa (2013), daha önce TV programının kimi bölümlerinde Johnny Knoxville’in canlandırdığı Irving Zisman karakterini merkezine alan bir spin-off’tur. Sahte belgesel formatında çekilen bu yol hikâyesi ihtiyar Irving Zisman’ın genç torunuyla çıktığı Amerika yolculuğunu takip ederken, bu kez şakaları çerçeveleyen gevşek de olsa bir anlatı yapısı mevcuttur ve bu bakımdan filmin bildiğimiz anlamda sinemaya en yakın duran Jackass yapımı olduğunu söyleyebiliriz. Hatta Irving Zisman ile torunu arasındaki ilişkide, beklenmedik derecede şefkatli anlara da rastlanır. Sahte belgesele kurmaca bir boyut ekleyen Borat (2006) gibi komedilerden izler taşıyan Jackass Presents: Bad Grandpa, gerçek kamera şakalarını anlatısına yediren Bad Trip (2021) gibi yapımlara da ilham vermiştir.

    Jackass Forever (2022)

    Jackass ekibinin uzun bir aradan sonra yeniden bir araya geldiği Jackass Forever’da (2022), orijinal üyeler artık kırklı, hatta ellili yaşlarına gelmiştir ve bu yüzden filmdeki numaraların kimileri eskisi kadar cüretkâr ya da abartılı değildir. Zamanın geçişi ve üyelerin yaşlanmaya başlaması, filme alttan alta hissedilen hüzünlü, nostaljik bir damar katar. Öte yandan ekibe katılan Poopies ve Rachel Wolfson gibi yeni üyeler de taze kan getirmiştir ve bu da bir devamlılık, bir tür kuşaktan kuşağa aktarım hissi verir. Bugünden baktığımızda, dublörlük komedisinin kültürel sürekliliğini sağlayan Jackass Forever’ın bayrağı YouTube ve TikTok gibi platformlarda üretilen Jackass tarzı içeriklere devrettiğini söyleyebiliriz.

  • Süper Köpek Krypto’nun En Unutulmaz Maceraları

    Süper Köpek Krypto’nun En Unutulmaz Maceraları

    Berke Göl

    Berke Göl

    JustWatch Editörü

    DC çizgi romanlarındaki varlığı 1955’lere dayanan süper köpek Krypto, bugüne kadar pek çok dizi ve filmde irili ufaklı rollerde karşımıza çıktı ama James Gunn imzalı Superman’le (2025) birlikte belki de ilk defa izleyicilerin kalbini bu denli kazanmayı başardı. Kişiliği Gunn’ın kendi köpeği Ozu’dan esinlenilerek tasarlanan ve CGI yardımıyla hayata geçirilen Krypto, filmde bir yandan Superman’e duygusal destek verirken yeri geldiğinde süper güçlerini sergileyerek kurtarıcı rolünü de üstleniyor.

    Öte yandan Krypto öylesine büyük bir sevgiyle karşılandı ki, ABD’de köpek sahiplenmeye yönelik ilginin artmasına, özellikle de Schnauzer türündeki köpeklere ilginin bir anda yükselmesine yol açtı. Superman’le benzer güçlere sahip olan Krypto’nun perdedeki ve küçük ekrandaki yolculuğuna yakından bakıyoruz.

    Smallville (2005)

    Clark Kent’in gençlik yıllarına odaklanan Smallville’de (2001–2011) dördüncü sezonun 14. Bölümü ‘Krypto’ adını taşır. Dizide Lois, gece yolda çarptığı bir golden retriever’ı eve getirir. Clark kısa sürede köpeğin süper güçleri olduğunu fark eder, onu sahiplenir ve ona Shelby adını koyar. Araştırmaları sonucunda, köpeğin bu güçleri Lex Luthor’un şirketinin yaptığı bir kripton deneyi sırasında edindiğini öğrenir. Bölümün sonunda köpeğin sırtına yıkandıktan sonra geçirilen kırmızı havlu, fena halde Superman’in pelerinini hatırlatmaktadır. Shelby’nin süper güçleri Smallville’in tonuyla uyumlu olması için burada biraz törpülenmiştir. Süper kahramandan ziyade Clark’ın sadık dostu olarak resmedilen Shelby zamanla güçlerini kaybeder ama yine de dizinin devamında Kent ailesinin köpeği olarak kalır.

    Krypto the Superdog (2005–2006)

    2005-2006 yılları arasında 78 bölüm yayınlanan animasyon dizisi Krypto the Superdog, Krypto’nun tek başına başkarakter olduğu ilk yapımdır. Dizide Dünya’ya geldikten sonra Kevin adında genç bir çocuk tarafından sahiplenilen Krypto, Clark’ın yokluğunda Metropolis’i korumak için Kevin’la birlikte mücadele eder. Başka hayvanlarla güçlerini birleştiren Krypto, bir yandan da kimi kötücül hayvanlara karşı savaşım verir. Özellikle genç izleyicileri hedefleyen bu spin-off dizisinde sadakati ve cesaretiyle her bölümün yıldızı konumunda olan Krypto’nun talihsiz maceraları hafif, neşeli bir üslupla ele alınır. Krypto the Superdog, DC Evreni’ni yeni bir kuşağa tanıtması açısından kritik öneme sahiptir.

    Superman/Batman: Apocalypse (2010)

    DC’nin 2010 tarihli anime uyarlaması Superman/Batman: Apocalypse’te Dünya, Doomsday lejyonlarının istilasına uğrar. Lauren Montgomery’nin yönettiği filmde Batman, tıpkı Superman gibi insan üstü güçlere sahip olan bir kız bulur. Ancak kız kötücül Darkseid’in de dikkatini çekince işler tehlikeli bir boyut alacaktır. Filmde süper köpek Krypto da Kara Zor-El (yani Supergirl) geldiği sırada, kısa bir süreliğine Yalnızlık Kalesi’nde görünür. Krypto the Superdog’a kıyasla çok daha ciddi bir ton benimseyen ve bu bakımdan DC’nin canlı çekim filmlerine daha yakın duran Superman/Batman: Apocalypse’te Krypto’nun derinlikli bir karakterden ziyade konuk oyuncu konumunda olduğunu söyleyebiliriz.

    Batman: The Brave and the Bold (2011)

    Üç sezon süren animasyon dizisi Batman: The Brave and the Bold’un (2008-2011) üçüncü sezonunun beşinci bölümü Battle of the Superheroes!’da Krypto, uçma yetisine ve başka süper güçlere sahiptir. Superman kızıl kriptonitle zehirlenip kötücül bir karaktere dönüşünce Krypto onu durdurmak için Batman’le işbirliği yapar. Kötü Superman krallığını ilan edip Metropolis’i birbirine katar, Batman’i de fazla zorlanmadan yenilgiye uğratır, ama kendi köpeğinin süper güçleri karşısında zorlanır. Superman/Batman: Apocalypse’ten farklı olarak burada hikâyenin çok daha merkezî bir unsuru olan Krypto, âdeta şehrin kurtarıcısı olmuştur. Görece hafif bir tona sahip olan Batman: The Brave and the Bold’da Krypto’nun resmedilme biçimi, akıllara 1950’li yıllardaki Superman çizgi romanlarını getirir.

    Teen Titans Go! (2013-2025)

    2013’ten beri devam eden ve çok kısa bölümlerden oluşan Teen Titans Go! Robin, Cyborg, Starfire, Raven ve Beast Boy gibi karakterlerin maceralarına odaklanır. Kahramanlarının gündelik hayatlarını, kahramanlık yapmadıkları zamanları takip eden dizi, aksiyondan ziyade mizahi anlarıyla öne çıkar. Dizinin beşinci sezonundan itibaren zaman zaman kısa sahnelerde görünen Krypto da süper güçlerinin ve uçabilmesinin yanında aynı zamanda konuşabildiğini de göstererek bizi şaşırtır. Ama Batman’le birlikte savaştığı Batman: The Brave and the Bold’dakinin aksine, Krypto burada tamamen arka plandadır ve daha ziyade mizahi bir unsur olarak karşımıza çıkar. Öte yandan Krypto, Teen Titans Go!’dan beslenen Teen Titans GO! To the Movies (2018) adlı animasyon filmde de kısaca görünecektir. 

    Justice League Action (2018)

    2016-2018 yılları arasında çekilen ve çok kısa bölümlerden oluşan animasyon dizisi Justice League Action, aralarında Batman, Superman, Wonder Woman, The Flash, Green Arrow, Zatanna ve Firestorm’un da bulunduğu bir grup kahramanın maceralarını takip eder. Sezonun ortalarında kısaca görünen Krypto, daha sonra 51. bölümde başrolü üstlenecektir. Bu bölümde Plastic Man ve Streaky the Supercat’le işbirliği yapan Krypto, Atrocitus’un kedisi Dex-Starr’a karşı mücadele verir. Dex-Starr, Justice League’in gözetleme kulesinin kontrolünü ele geçirmeye çalışmaktadır. Ancak Krypto tam zamanında ortaya çıkar ve Dünya’yı yaklaşan tehlikeden kurtarmayı başarır. Aksiyon ve mizah arasında bir denge tutturan Justice League Action boyunca Superman ve Justice League ekibiyle birlikte mücadele veren Krypto, artık bir yan karakter değil ciddi bir kahraman konumundadır.

    Titans (2019)

    Teen Titans Go!’nun daha ciddi ve karanlık canlı çekim dizi uyarlaması Titans (2018-2023), daha önce Robin olarak tanınan Dick Grayson’ın Batman’den ayrılıp Kory Anders (Starfire), Rachel Roth (Raven), Gar Logan (Beast Boy) ve Conner (Superboy) gibi kahramanlardan oluşan kendi ekibini kurmasını ve onlarla birlikte kötülüğe karşı mücadele vermesini konu alır. Dizinin ilk sezonunun sonunda Krypto’nun geleceğine dair ilk ipuçları verilir ve ikinci sezonunun altıncı bölümünde Krypto izleyici karşısına çıkar. Laboratuvarda genleri geliştirilmiş olan Krypto’nun karakteri fazlasıyla sadık ve korumacıdır ve pek çok bölümde süper güçlerini gösterip kahramanlık yapma fırsatı bulur.

    DC Super Hero Girls (2019)

    2019-2021 yılları arasında yayınlanan DC Super Hero Girls, daha önce 2015 yılında YouTube’da yayına başlayan web serisinin izinden gider ve aksiyon ile mizahı buluşturur. Yaratıcılığını Lauren Faust’un üstlendiği dizi, Metropolis’teki Süper Kahraman Lisesi’nde geçen bir gençlik hikâyesi anlatır. Wonder Woman, Batgirl ve Supergirl gibi süper kahramanların lise maceralarına odaklanan ve 11 dakikalık kısa bölümlerden oluşan dizinin ilk sezonunun 18. bölümünde Barb (Batgirl) ve Kara (Supergirl) kimin köpeğinin daha iyi olduğunu tartışırlarken Krypto, Kara’nın ıslığıyla duvarı delerek yanına gelir. Justice League Action’dakinin aksine burada sevimli bir maskotun ötesine geçmeyen Krypto dost canlısı, oyunbaz, gürültücü bir köpektir. Tıpkı yıllar önce Krypto the Superdog’un yaptığı gibi DC Super Hero Girls de Krypto’yu genç izleyicilere sevdiren bir yapım olur.

    DC League of Super-Pets (2022)

    Krypto, DC’nin 2022 tarihli animasyon filmi DC League of Super-Pets’te başrolü üstlenir, üstelik onu seslendiren de Dwayne Johnson’dır. Komedi türündeki filmde Superman ve diğer Justice League üyeleri Lex Luthor’un kötücül kobayı Lulu tarafından kaçırılır. Her biri süper güçler edinen Ace, Kaplumbağa Merton, Domuz PB ve Sincap Chip’in de yardımıyla Krypto, Lex Luthor ve Lulu’nun şeytani planlarına engel olmak için elinden geleni yapacaktır. Film aynı zamanda, normalde tek başına çalışan Krypto’nun ekip çalışmasını öğrenmesini resmetmesi açısından da dikkat çekicidir. Aile komedisi tadındaki DC League of Super-Pets, Krypto’yu Superman’in en yakın dostu olarak resmeder.

    Scooby-Doo! and Krypto, Too! (2023)

    Warner Bros.’un cross-over filmi Scooby-Doo! and Krypto, Too!’da (2023) Justice League dağılmıştır ve Metropolis kötülerin işgali altındadır. Fred, Daphne, Velma, Shaggy ve Scooby’den oluşan Mystery Inc. ekibi ile süper köpek Krypto güçlerini birleştirerek Metropolis’i hayaletlerden kurtarmaya çalışır. Krypto ile Scooby-Doo tanıştıkları anda arkadaş olurken film, biri cesur diğer korkak iki köpek arasındaki dinamikten mizahi anlar çıkarır. Scooby-Doo’nun klasik mizah anlayışı ile süper kahraman aksiyonunun birleşimi, ortaya özgün bir sonuç çıkarmıştır. Gerek Scooby-Doo hayranları gerekse Superman hayranları için hoş bir sürpriz niteliği taşıyan filmde Krypto da Scooby-Doo dünyasının şapşallığına uygun bir karakter olarak resmedilir ama yer yer süper güçlerini sergileme fırsatı da bulur. 

    Superman & Lois (2024)

    Aile odaklı bir dizi olan Superman & Lois (2021–2024), Clark Kent ile Lois Lane’in ikiz oğulları Jonathan ve Jordan’ı yetiştirme sürecini takip eder. Smallville’de geçen dizi süper kahraman anlatısına duygusal bir boyut ekleyerek kimlik, miras, ahlaki sorumluluk gibi temaları işler. Kent ailesinin Doomsday ve Lex Luthor gibi düşmanlarla mücadelesini sürdürdüğü dizinin dördüncü sezonunun onuncu ve son bölümünde Krypto, artık yaşlanmış, dul bir Superman’le (Tyler Hoechlin) birlikte görünür. Lois kanserden ölmüştür ve Krypto, ölümü bekleyen Clark’ın can dostu olarak yanındadır. Dizide Krypto, Superman’in ikili hayatının bir sembolü gibidir bir bakıma: aynı zamanda ailenin bir parçası olan bir süper kahraman.

    Superman (2025)

    James Gunn imzalı Superman’de (2025) Krypto, yaralı ve yenik düşmüş Superman’i kurtarır, uçarak onu Yalnızlık Kalesi’ne taşır. Burada robot asistanlar tarafından iyileştirilen Superman, Krypton gezegenindeki anne babasından bir mesaj alır. Lex Luthor’un şeytani planı ortaya çıkarken Superman de Green Lantern, Hawkgirl ve Mister Terrific gibi kahramanlarla güçlerini birleştirerek Metropolis’i kurtarmaya çalışır. Superman’de Krypto bir yan karakterin ya da şirin bir maskotun çok ötesine geçerek kanlı canlı bir karakter olarak ele alınır. Hikâyenin duygusal derinliğine de katkıda bulunan Krypto, şimdiden Gunn’ın filminin en çok öne çıkan unsurlarından biri olmuş durumda.

  • Captain Tsubasa Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Captain Tsubasa Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Berke Göl

    Berke Göl

    JustWatch Editörü

    Bir dönemin kült dizisi Captain Tsubasa, bugün hâlâ tarihin en popüler ve etkisi en yüksek spor animesi kabul ediliyor. İlk sezonları 1980’lerin başında yayınlanan dizi futbolun hem Japonya’da hem de dünya genelinde algılanışını değiştirmiş, genç kuşakların bu spora yönelmesinde etkili olmuş bir fenomen. Enerjik maç sahnelerine ağırlık vermekle birlikte dayanıklılık, dayanışma, rekabet gibi temaları da ele alan dizinin ana karakteri Tsubasa Ozora da serinin hayran kitlesi için kült statüsünde. İnanılmaz golleri, rövaşataları, topun havada asılı kaldığı anları, hava topu mücadeleleriyle hafızalara kazınan Captain Tsubasa’nın tüm sezonlarını ve kısa filmlerini çevrimiçi izlemek istiyorsanız JustWatch’ın hazırladığı liste tam size göre.

    Captain Tsubasa (1983-1986)

    Tsubasa’nın maceralarını başlatan Captain Tsubasa (1983-1986), sporu epik bir üslupla işleyen serinin duygusal tonunu belirlemiştir. Bir gün dünya kupasını kazanmanın hayalini kuran genç ve yetenekli futbolcu Tsubasa Ozora’ya odaklanan dizi, antrenmanlara ve maçlara geniş yer verirken izleyiciyi kaleci Genzo Wakabayashi ve hırçın forvet Kojiro Hyuga gibi zaman içinde efsaneleşecek karakterlerle de tanıştırır.

    Ortalama 25 dakika süren bölümleriyle hafif bir seyirlik sunan Captain Tsubasa, Tsubasa’ya günümüzde de süregelen kült statüsünü armağan eden dizidir. Takım oyununa odaklanan, dayanışma ve rekabet kavramlarından beslenen dizi, fantastik öğelere daha çok yer veren Inazuma Eleven’a (2008-2011) kıyasla daha realist bir tarza sahiptir. Buna karşılık, benzer konuları ele alan Haikyuu!! (2014-2020) gibi animelerin dinamik kurgusuna ve hızlı temposuna alışmış bir izleyiciyseniz Captain Tsubasa’yı görece yavaş bulabileceğinizi de belirtelim. “Eski usul animasyonlar benim tarzım değil” diyorsanız 80’li ve 90’lı yıllarda çekilen film ve dizileri atlayıp doğrudan 2018 yapımı Captain Tsubasa dizisinden başlamanızda fayda var.

    Captain Tsubasa: The Great Competition of Europe (1985)

    40 dakikalık bir kısa film olan Captain Tsubasa: The Great Competition of Europe orijinal Captain Tsubasa dizisi için bir yan hikâye işlevi görür. Dizi evreninin ilkokul sonrası döneminde geçen filmde Tsubasa ve arkadaşlarının Avrupa’da bir yıldızlar karmasıyla yapacağı dostluk maçı, aynı zamanda farklı futbol teknikleri ve taktik anlayışlar arasında bir çarpışmaya dönüşür. 

    Dizinin çerçevesini genişleten film, Tsubasa’nın uzun vadede uluslararası alanda da şansını deneme arzusunun ilk emarelerini göstermesi açısından, bize karakteri daha yakından tanıtır. Dizide yer almayan pek çok farklı karakteri de hikâyesine dahil eden film dolgu sahnelere yer vermeyen kompakt yapısıyla ve baştan sona süren turnuva atmosferiyle heyecan dozu en yüksek Tsubasa maceralarının başında gelir. 

    Captain Tsubasa: Danger! All Japan Jr. Team (1985)

    Captain Tsubasa: The Great Competition of Europe filminin devamı niteliğindeki 60 dakikalık Captain Tsubasa: Danger! All Japan Jr. Team, Tsubasa ve arkadaşlarının uluslararası bir turnuvaya hazırlık sürecini takip eder. Hikâye Japonya genç takımı ile önceki filmde yendikleri ve onlardan rövanşı almak isteyen Avrupa karması arasındaki çarpışmayı odağına alır. Yoğun ve heyecanlı maç sahneleriyle dikkat çeken film, karakter gelişiminden ziyade inanılmaz pozisyonlara ve dramatik yavaş çekimlere odaklanmasıyla Inazuma Eleven gibi geleceğin animelerine en çok ilham veren Captain Tsubasa yapımlarının başında gelir. Sportif rekabet ve intikam temasından keyif alıyorsanız Captain Tsubasa: Danger! All Japan Jr. Team’i mutlaka izlemelisiniz.

    Captain Tsubasa: Run Towards Tomorrow! (1986)

    Üst üste yapılan Captain Tsubasa filmlerinin üçüncüsü olan 35 dakikalık Captain Tsubasa: Run Towards Tomorrow! orijinal dizinin hikâyesini devam ettirir. Anlatı, Nankatsu’dan mezun olan Tsubasa’nın dünya çapında bir futbolcu olmak amacıyla çıkacağı Brezilya yolculuğuna hazırlık sürecini takip eder. Tsubasa’nın dostlarına, takım arkadaşlarına ve rakiplerine vedası etrafında duygusal bir tona bürünen filmin, kahramanın hem oyuncu hem de kişilik olarak geçirdiği olgunlaşmaya geriye dönüş sahneleri üzerinden yaptığı vurgu oldukça etkileyicidir. Spor anlatılarında duygusal derinliğe öncelik veriyorsanız tüm diğer Captain Tsubasa yapımlarını bir kenara bırakıp doğrudan Captain Tsubasa: Run Towards Tomorrow! filmini izleyebilirsiniz.

    Captain Tsubasa: The Great World Competition! The Junior World Cup (1986)

    60 dakikalık Captain Tsubasa: The Great World Competition! The Junior World Cup, bir oturuşta izlemelik Captain Tsubasa filmlerinin en güzellerinden biridir. Yıldızlar Dünya Kupası’nı merkeze alan filmde Tsubasa önderliğindeki Japonya yıldızlar takımı ABD, Güney Amerika ve Avrupa karmalarıyla mücadele eder. Tsubasa ve arkadaşlarının bir takım olarak edindikleri deneyimleri ve gösterdikleri mental gelişimi vurgulayan filmin unutulmaz sekanslarından birinde Tsubasa Alman forvet Karl-Heinz Schneider’le düelloya girişir. Aynı zamanda orijinal anime serisini nihayete erdiren Captain Tsubasa: The Great World Competition! The Junior World Cup, uluslararası turnuvaya odaklanarak heyecanın dozunu yükseltmiş ve bu sayede gönlümüzde özel bir yer edinmiştir. 

    Captain Tsubasa Video Animasyonları

    80’li yılların sonunda Captain Tsubasa serisinin bir dizi video animasyonu (OVA) da yayınlandı. 1989-1990 yılları arasında yayınlanan 13 bölümlük New Captain Tsubasa, Tsubasa ve arkadaşlarının Almanya, İtalya, Arjantin ve Fransa gibi dişli rakiplerle karşılaşmasını konu alırken geliştirilmiş animasyon kalitesiyle dikkat çekiyordu.

    Orta metrajlı Captain Tsubasa: The Most Powerful Opponent! Holland Youth (1994) ise dizinin farklı sezonları arasındaki boşlukları dolduruyordu. Klasik spor anlatısı yapısını tercih eden ama bir yandan da görsel kaliteden ödün vermek istemeyen bir izleyiciyseniz, Captain Tsubasa’nın bu video animasyonlarına öncelik vermenizde yarar var.

    Captain Tsubasa J (1994-1995)

    Orijinal dizinin televizyon için çekilen ve 25 dakikalık bölümlerden oluşan reboot’u Captain Tsubasa J (1994-1995), Japonya’da profesyonel futbol liginin kurulduğu 90’lı yıllar rüzgârını arkasına alır ve bu spora yönelik ilginin zirve yaptığı bir dönemde yepyeni bir izleyici kitlesini hedefler. Tsubasa’nın Japonya 19 yaş altı ulusal takımına katıldığı dönemi ve Brezilya’yla yaptıkları maçı takip eden dizi, takım oyununun, kişisel gelişimin ve ulusal gururun önemini vurgulayan animelerden hoşlanıyorsanız sizi tatmin edecektir. Ayrıca animasyonda görsel kalite sizin için önemliyse, Captain Tsubasa J’nin yeni teknolojiyle geliştirilmiş karakter tasarımlarını beğenmeniz kuvvetle muhtemel.. Tüm bunlara ek olarak bu dizi, 90’lar nostaljisine düşkün izleyicilere de göz kırpıyor. 

    Captain Tsubasa: Road to 2002 (2001-2002)

    Tsubasa’nın gençlik yıllarını geriye dönüşlerle hatırlatarak başlayan Captain Tsubasa: Road to 2002 (2001-2002) yetişkin bir Tsubasa’nın Brezilya ve İspanya liglerindeki yüksek rekabet standartlarında mücadele etmesini takip eder. Dizi bir yandan da Hyuga, Misaki ve Wakabayashi gibi karakterlerin kariyerlerini takip ederek izleyiciyi farklı Avrupa takımlarıyla tanıştırır. Tsubasa ve arkadaşlarının yetişkinlik yıllarına odaklanan 52 bölümlük dizinin animasyonları, modern bir görsel üslubu tercih eden izleyicileri daha çok tatmin edecektir. Japonya ve Güney Kore’nin birlikte düzenlediği 2002 Dünya Kupası’nın yarattığı heyecan dalgasından da beslenen Captain Tsubasa: Road to 2002, “genç yetenekten profesyonel yıldıza dönüşen oyuncu” anlatısını seven izleyiciler için en uygun Captain Tsubasa yapımıdır.

    Captain Tsubasa (2018)

    2018 yapımı Captain Tsubasa, orijinal diziye sadakatiyle övgüyü hak eden bir yeniden yapımdır. Nankatsu’ya taşındıktan sonra kısa sürede takım içinde sivrilen genç Tsubasa’nın büyüme ve gelişme sürecini takip eden dizi, 2018 Dünya Kupası öncesinde yayınlandı ve seriye yönelik dünya çapındaki ilgiyi tazeledi.

    Animasyon tekniği bir kez daha güncellenen ve daha dinamik bir anlatımı benimseyen yeni Captain Tsubasa, maç koreografileri konusunda seriye adeta seviye atlatıyordu. Tsubasa evreniyle yeni tanışacak bir izleyiciyseniz, orijinaline sadık ama aynı zamanda herkesin ilişki kurabileceği bir yeniden yapım olan Captain Tsubasa’dan başlamanızı tavsiye ederiz.

    Captain Tsubasa Season 2: Junior Youth Arc (2023–2024)

    20-25 dakikalık bölümlerden oluşan Captain Tsubasa Season 2: Junior Youth Arc (2023–2024), Uluslararası Gençler Turnuvası’nı daha güncel bir yapım kalitesiyle ekrana taşır. Önceki Tsubasa maceralarına kıyasla çok daha tutarlı bir anlatı yapısı benimseyen dizi, turnuva atmosferini yansıtma konusunda da çok daha maharetlidir. Ayrıca Tsubasa dışındaki karakterleri daha yakından tanımak isteyenler için Misaki, Wakabayashi, Hyuga ve Wakashimazu’nun bu dizide çok daha derinlemesine işlendiğini, her birinin verdiği mücadelelerin öne çıkarıldığını da belirtelim. Yeni başlayan izleyiciler önce 2018 yapımı Captain Tsubasa’yı, ardından Captain Tsubasa Season 2: Junior Youth Arc’ı izleyerek serinin dünyasını sağlam bir giriş yapabilirler. Ancak klasik animelerin nostaljik cazibesini reddedemeyenlerdenseniz elbette en keyiflisi, kırk yıla yayılan bu epik seriyi baştan sona sırayla izlemeniz olacaktır.

  • The Fantastic Four: First Steps Öncesi İzlemeniz Gereken Filmler

    The Fantastic Four: First Steps Öncesi İzlemeniz Gereken Filmler

    Berke Göl

    Berke Göl

    JustWatch Editörü

    Marvel Sinematik Evreni’nin yeni filmi The Fantastic Four: First Steps 2025 yazının öne çıkan gişe filmlerinden biriydi. 1960’lardan itibaren farklı dizi versiyonlarıyla ekranlara gelen, 2005 yapımı Fantastic Four’la beyazperdeye geçiş yapan başlayan dörtlü, son dönemde Marvel filmlerinde ufak ufak görünmeye başlamıştı. Reed Richards (Mr. Fantastic), Sue Storm (Invisible Woman/Görünmez Kadın), Johnny Storm (Human Torch/Alev Adam) ve Ben Grimm’den (The Thing/Şey) oluşan ekip, Matt Shakman imzalı yeni filmle birlikte Marvel Sinematik Evreni’ne resmen giriş yaptı.

    The Fantastic Four: First Steps’in öyküsü Marvel Evreni’nin zaman çizelgesiyle doğrudan ilişkili olmasa da, filmi izlerken tüm taşların yerine oturması için önce Marvel yapımlarından bazılarına yeniden göz atıp hafıza tazelemekte fayda var. Bu amaçla hazırladığımız listemizde, bazıları The Fantastic Four: First Steps öncesi mutlaka izlenmesi gereken, bazıları da isteğe bağlı olarak izlenebilecek filmleri sıralıyoruz.

    Avengers: Endgame (2019)

    Avengers: Infinity War’da (2018) Thanos karşısında ağır bir yenilgiye uğrayan Avengers ekibi birbirlerinden ayrı düşmüş, kendi dünyalarına çekilmiştir. Avengers: Endgame’de (2019) yaralarını sarma ve geçmişi değiştirme konusunda bir umut ışığı bulurlar. Avengers: Endgame, Marvel Sinematik Evreni’nin benimsediği hikâye anlatımı açısından kritik öneme sahip zaman yolculuğu ve alternatif gerçeklikler gibi kavramları izleyiciye tanıtan filmdir. Ayrıca Avengers ekibinden geriye kalan boşluk, Fantastic Four ekibinin ilerleyen filmlerde nasıl bir rol alacağı açısından da önemlidir. Avengers: Endgame, 828 numaralı evrende geçen The Fantastic Four: First Steps’le hikâye olarak doğrudan ilişkili olmasa da, özellikle Fantastic Four üyelerinin insani yönlerine, zaaflarına yakından şahit olmak istiyorsanız, First Steps öncesi Endgame’i izlemenizde fayda var.

    Eternals (2021)

    The Fantastic Four: First Steps’le paralelliği olan Marvel filmlerinden biri de 2021 yapımı Eternals. Zira her iki film de Marvel Sinematik Evreni’ne yeni süper kahramanları dahil ediyor. Chloé Zhao imzalı Eternals, Galactus’un Marvel Sinematik Evreni’ne girişinin altyapısını kuruyor. Film boyunca Eternals ekibi kadim kozmik varlıklar olan Celestial’larla tanışır, onların kendileriyle ve Dünya gezegeniyle ilgili gerçek planlarını öğrenmeye çalışır. Celestial’lar The Fantastic Four: First Steps’in anlatısı açısından önem taşıyor. Avengers: Endgame’in hemen ardından yaşanan olayları takip eden Eternals, Dünya’nın kozmik güçler tarafından nasıl yönetildiğini ortaya koyuyor. Celestial’lardan Arishem'in filmde yaptığı uyarıya ve Fantastic Four ekibinin misyonuna dair burada verilen ipuçlarını merak ediyorsanız Eternals’ı izlemelisiniz.

    Spider-Man: No Way Home (2021)

    Jon Watts’ın yönettiği Spider-Man: No Way Home (2021), çoklu evren kavramını derinlemesine incelemesi açısından önemlidir. Farklı zaman çizelgelerinde karakterlerin farklı versiyonlarının var olabileceğini ve kimi zaman bunların yollarının kesişebileceğini gösteren filmde Peter Parker (Tom Holland) yanlışlıkla çoklu evrenin kapılarını açar ve farklı Spider-Man’ler (Andrew Garfield ve Toby Maguire) ile düşmanlarının aynı boyutta buluşmasını sağlar. Dolayısıyla film, çoklu evrenin nasıl işleyeceğine dair sunduğu ipuçları nedeniyle önem taşır. Buna karşılık, The Fantastic Four: First Steps, tamamıyla bağımsız bir hikâye anlattığı için Spider-Man: No Way Home’u görmeden de keyifle izlenebilir.

    Dr. Strange in the Multiverse of Madness (2022)

    Doctor Strange in the Multiverse of Madness (2022) alternatif evrenler kavramını biraz daha derinlemesine inceler. Filmde Doctor Strange (Benedict Cumberbatch) Scarlet Witch’in (Elizabeth Olsen) peşinde çoklu evrenler arasında yolculuk yapar. The Fantastic Four: First Steps’in çoklu evrenlerin bilimsel altyapısına yaklaşımını daha iyi kavramak için önce Doctor Strange in the Multiverse of Madness’ı izlemekte fayda olabilir. Öte yandan filmde Reed Richards (Mr. Fantastic) da Marvel Sinematik Evreni’nde ilk defa görülür –gerçi bu filmde John Krasinski’nin canlandırdığı karakter Reed Richards’ın farklı bir varyantı olduğu için doğrudan The Fantastic Four: First Steps’le ilgili değildir. Yine de Doctor Strange in the Multiverse of Madness’ın farklı boyutlar arasında kurduğu bağlantıların Fantastic Four ekibinin Marvel Evreni’nde üstleneceği role dair fikir verdiğini söyleyebiliriz.

    Deadpool & Wolverine (2024)

    Shawn Levy imzalı Deadpool & Wolverine (2024), Fox’un X-Men evreni ile Marvel Sinematik Evreni arasında köprü görevi görür. Film, Fantastic Four ekibi de dahil olmak üzere Fox evreninden gelen karakterlerin Marvel Sinematik Evreni’nde nasıl bir rol üstleneceklerine dair işaretler barındırır. Multiverse boşluğunda kısa bir sahnede görünen Johnny Storm, Deadpool ve Logan’ı Pyro’dan korumak için beyhude bir girişimde bulunur. Elbette bu, The Fantastic Four: First Steps’e dair bir ön hazırlık niteliği taşımaktadır ve Wolverine’in geniş anlatıda nasıl konumlanacağına dair de ipuçları içerir. Tüm bu keyifli anlar bir yana, yeni Fantastic Four filmini anlamak için Deadpool & Wolverine’i izlemenizin şart olmadığını da belirtelim.

    Thunderbolts* (2025)

    Aslında, ayrı evrenlerde geçen en yeni Marvel Sinematik Evreni filmi Thunderbolts* (2025) ile The Fantastic Four: First Steps arasında doğrudan bir bağlantı yok. Fakat daha önceki Marvel filmlerinin işlediği denetim/bağımsızlık ikilemi, Thunderbolts*’ta da yeniden gündeme geliyor. Bilim odaklı ve kamuoyunun gözü önünde bir ekip olan Fantastic Four üyeleri de yeni filmde benzer bir ikilemi yaşıyor. Öte yandan Thunderbolts*, jenerik sonrası sahnesiyle de doğrudan The Fantastic Four: First Steps’e referans veren bir film. Sonuç itibariyle The Fantastic Four: First Steps’in halet-i ruhiyesine ve politik atmosferine dair fikir verse de önce Thunderbolts*’un izlenmesi elzem değil.

  • Dexter Dizileri Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Dexter Dizileri Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Berke Göl

    Berke Göl

    JustWatch Editörü

    İlk olarak 2006’da Showtime’da izleyiciyle buluşan Dexter anti-kahraman anlatılarına yepyeni bir boyut kazandırmış, polisiye türünde psikolojik analizlere, duygusal derinliğe çok daha fazla yer verilmesi konusunda öncü yapımlardan biri olmuştu. TV dizisi kavramının 2000’li yılların ortasından itibaren geçirdiği estetik dönüşümde de pay sahibi olan dizi, uzunca bir aradan sonra Dexter: New Blood’la ekrana döndüğünden beri, evrenini genişleterek yola devam ediyor. 

    Temmuz ayında Paramount+’ta yayına başlayan yeni dizi Dexter: Resurrection vesilesiyle hazırladığımız listeye bakarak bugüne kadar izleyiciyle buluşan tüm Dexter dizileri hakkında bilgi edinebilirsiniz.

    Dexter dizileri, anlatı kronolojisine göre hangi sırayla izlenmeli?

    Sekiz sezonun ardından 2013’te ekranlara veda eden, ardından 2020’lerle birlikte yeniden hayatımıza giren Dexter’ı hikâyenin kronolojik sırasına göre izlemek isterseniz aşağıdaki sırayı takip edebilirsiniz: 

    • Dexter: Original Sin (2024- )
    • Dexter (2006-2013)
    • Dexter: New Blood (2021-2022)
    • Dexter: Resurrection (2025- )

    Dexter (2006-2013)

    Dexter’ın (2006-2013) kahramanı Dexter, gündüzleri Miami Polis Departmanı’nda adli tıp görevlisi olarak çalışırken geceleri bambaşka bir kimliğe bürünür ve yasal prosedürlerin yetersizliği ya da yetkililerin yozlaşmışlığı yüzünden hak ettiği cezayı bulmayan katilleri hedef alan bir “vigilante”ye dönüşür. Bir anti-kahramanın çifte yaşamını anlatmasıyla efsanevi dizi The Sopranos’la (1999-2007) kıyaslanabilecek Dexter, sıradan görünen bir adamın suçla iç içe yaşamını anlatması bakımından aynı dönemde çekilen Breaking Bad’le (2008-2013), izleyiciyi acımasız bir katilin alaycı perspektifine davet etmesi açısından da American Psycho’yla (2000) akraba sayılabilir. Öte yandan, ekranda şiddetin ayrıntılarını ve adli tıp prosedürlerini resmetme biçimiyle gerçek hayatta işlenen pek çok cinayete ilham verdiği yönünde eleştirilere de maruz kalan dizinin kolay bir seyirlik olmadığına kuşku yok.

    Dexter: New Blood (2021-2022)

    Sekizinci sezonun sonunda kendisini bir kasırga sırasında ölmüş gibi gösterip New York eyaletinde küçük bir kasabaya taşınan Dexter, yeni bir kimlikle sakin bir hayat yaşamaktadır ve sevgilisi de kasabanın şerifidir. Her şeyi geride bıraktığını ve içindeki öldürme arzusunu tamamen bastırdığını düşünen Dexter, bir gün oğlu Harrison’ın çıkagelmesiyle geçmişin yakasını kolay kolay bırakmayacağını anlar. 10 bölümlük bir mini dizi olarak tasarlanan ve özellikle Dexter’ın sekizinci sezondaki tartışmalı finaline kıyasla daha çok beğenilen Dexter: New Blood (2021-2022), suçluluk duygusunu ve baba-oğul arasındaki ilişkiyi vurgulamasıyla Dexter’dan kısmen farklılaşırken tekinsiz taşra temsiliyle True Detective’e (2014) göz kırpar, karamsar kaderciliğiyle de Fargo (1996) ve No Country for Old Men (2007) gibi Coen Biraderler klasiklerini akla getirir.

    Dexter: Original Sin (2024- )

    2024’te başlatan prequel dizisi Dexter: Original Sin (2024- ), izleyiciyi kahramanın gençlik yıllarına götürür. 1991 yılında genç Dexter Morgan Miami Polis Departmanı’nda staj yaparken bir yandan da kişiliğinin karanlık yüzüyle mücadele etmektedir. Kendisini evlat edinen polis dedektifi Harry Morgan’ın da yardımıyla Dexter, içindeki şiddet eğilimini cezalandırılmamış seri katilleri yakalayıp öldürmek için kullanmaya başlar. Kahramanını profesyonel bir katil olarak resmeden Dexter’ın aksine Dexter: Original Sin hatalarla dolu öğrenme sürecine odaklanır ve Hannibal (2013–2015) dizisine benzer bir şekilde psikolojik gerilimin yanına büyüme hikâyesi motifleri ekler. Buna karşılık Harry ile Dexter arasındaki ilişki, Dexter: New Blood’daki baba-oğul ilişkisine ve aile dinamiklerine paralel bir boyut taşır. Öte yandan, eğer hikâye dünyasının en başına geri dönüp gençlik travmalarını görmekle ilgilenmiyorum diyorsanız, Dexter: Original Sin’i atlayıp Dexter: New Blood’dan doğrudan Dexter: Resurrection’a geçebilirsiniz.

    Dexter: Resurrection (2025-)

    Bu yıl 11 Temmuz tarihinde seyirci karşısına çıkan on bölümlük Showtime dizisi Dexter: Resurrection (2025-), Dexter: New Blood’ın kaldığı yerden devam ederken, karakterin Dexter: Original Sin’deki arka plan hikâyesiyle de tutarlı bir olay örgüsünü takip ediyor. New Blood’ın birkaç hafta sonrasında başlayan dizide Dexter, ölümcül bir kurşun yarası almasına rağmen mucizevi bir şekilde kurtuluyor ve New York’ta oğlu Harrison’ın peşine düşüyor. Burada kendini bir tür cinayet kulübünün ortasında bulan Dexter, bir yandan da peşindeki Miami Polis Departmanı’ndan ve Yüzbaşı Angel Batista’dan kaçmaya çalışıyor. Gizem ve gerilim unsurlarının ağır bastığı Dexter: Resurrection, Dexter: Original Sin’e göre daha fazla aksiyon içeriyor ve daha karanlık bir tona sahip.

  • En İyiden En Kötüye Çağan Irmak Filmleri

    En İyiden En Kötüye Çağan Irmak Filmleri

    Berke Göl

    Berke Göl

    JustWatch Editörü

    Kariyerinin ilk dönemlerinde özellikle Babam ve Oğlum (2005) ve Issız Adam (2008) filmleriyle önemli başarılar elde eden Çağan Irmak, o günden bugüne sanat sineması ile anaakım arasında kendine özgü bir alan yaratmış bir yönetmen. 

    Filmografisi boyunca tutarlı bir şekilde, sorunlu aile ilişkileri, yaşanmamış aşklar, üstü örtülmüş sırlar, çocukluk travmaları, geçmişle hesaplaşma gibi temaları işleyen Irmak, melodram, komedi, gerilim, korku gibi farklı türlerden beslenirken duygularımıza seslenmeye hep öncelik verdi. Çağan Irmak’ın yirmi beş yılı bulan kariyerine dönüp bakıyoruz ve yönetmenin tüm uzun metrajlı filmlerini tek tek inceliyoruz.

    Babam ve Oğlum (2005)

    Çağan Irmak’ın kariyerinde bir eşiği atlamasını sağlayan Babam ve Oğlum (2005), aynı zamanda 2000’lerin Türkiye sineması açısından da önemli bir kırılma noktası teşkil eder. Listemizin ilk sırasında yer almayı birçok açıdan hak eden filmde küçük oğlunu ailesine emanet etmek üzere uzun zaman sonra bir Ege kasabasındaki evine dönen gazeteci Sadık ile yıllar sonra karşısına çıktığı babası Hüseyin arasındaki hesaplaşma, Yeşilçam melodramlarından miras bir üslupla işlenir. Tüm Çağan Irmak filmleri gibi aile içi dinamikleri merkezine alan filmin arka planındaysa 12 Eylül Darbesi’nin yol açtığı toplumsal yarılma yer alır. Babam ve Oğlum, benzer bir eve dönüş ve hesaplaşma hikâyesi anlatan Özcan Alper imzalı Sonbahar’dan (2008) mizahi dokunuşuyla ayrılır. Buna karşılık, olanları çok da anlamlandıramayan çocuk karakterin masum perspektifine geçmesiyle Giuseppe Tornatore’nin Cinema Paradiso’sunu (1988) da akla getirir.

    Dedemin İnsanları (2011)

    Babam ve Oğlum’da (2005) 12 Eylül Darbesi üzerinden politik arka planı güçlü bir hikâye anlatan Çağan Irmak, birkaç yıl sonra Dedemin İnsanları’nda (2011) benzer sulara döner ve bu kez de zamanda gidiş gelişlerle hem 1980’li yılları hem de 1920’lerde Türkiye ile Yunanistan arasındaki Nüfus Mübadelesi sırasında yaşananları mercek altına alır. Farklı dönemlerde yaşanan acılar üzerinden bir Türkiye panoraması çıkaran film, zorunlu göç, ayrımcılık, vatan hasreti gibi meseleleri tıpkı Babam ve Oğlum’da olduğu gibi kâh dramatik, kâh mizahi bir üslupla ele alır. Dedemin İnsanları, erken cumhuriyet dönemine bakmasıyla Tomris Giritlioğlu imzalı Salkım Hanımın Taneleri (1999) gibi örnekleri de akla getirir.

    Unutursam Fısılda (2014)

    Hevesli birer şarkıcı adayı olan iki kız kardeşten birinin yaşadığı kasabayı kendisine hayallerini gerçekleştirme vaadinde bulunan bir adamla terk etmesini ve iki kız kardeşin yıllar sonra yeniden yüzleşmesini konu alan Unutursam Fısılda (2014), Çağan Irmak’ın pek çok başka filmi gibi farklı dönemler arasında gidip gelen duygusal bir anlatıya sahiptir. 70’lerin sevilen Türkçe pop şarkılarından beslenmesiyle ve müzik üzerinden yarattığı nostalji duygusuyla Unutursam Fısılda (2014), yönetmenin bir başka başarılı filmi Issız Adam’dan (2008) esintiler taşır. Ayrıca aile bireylerinin travmatik geçmişleriyle hesaplaşması temasıyla listemizin üçüncü sırasında yer almayı sonuna kadar hak eden filmde, iki kız kardeşin yıllara yayılan duygusal ve sanatsal rekabeti akıllara Anand Tucker’ın imzasını taşıyan Hilary and Jackie’yi (1998) getirir.

    Issız Adam (2008)

    Şık bir restoranda aşçılık yapan varlıklı Alper ile bir kitapçıda tesadüfen tanıştığı, geçimini küçük bir dükkânda diktiği kostümlerle sağlayan Ada’nın yıllara yayılan ilişkisini anlatan Issız Adam (2008), Çağan Irmak’ın bir döneme damga vurmuş filmlerinin başında gelir. İmkânsız aşk, ayrılık, hasret gibi temaları işlerken melodram klişelerinden yer yer fazlaca beslendiğini düşünsek bile film modern, kentli insanının yalnızlığına dair nokta atışı gözlemleriyle duygusal olarak bizi yakalamayı başarır. 70’li yılların Türkçe pop şarkılarının ağırlıkta olduğu müziklerine sırtını yaslayan ve kısa zamanda bir popüler kültür fenomenine dönüşen Issız Adam, özellikle nostalji konusunda zaafınız varsa sizi de mutlaka etkileyecektir.

    Ulak (2008)

    Birçoklarımızn listenin üst sıralarında gördüğüne şaşıracağı Ulak’la (2008) Çağan Irmak kariyerinde bambaşka bir yola sapar. İsimsiz bir köye gelen bir yolcunun çocuklara anlattığı hikâyeler ve bu hikâyelerin ortaya çıkardığı sırların köy halkında yarattığı huzursuzluk etrafında şekillenen film, akıllara Marquez ve Calvino gibi yazarların eserlerini getiren büyülü gerçekçi bir atmosfere sahiptir. Masal ve söylentiyi gizemli bir köy ortamına taşımasıyla Ümit Ünal’ın Gölgesizler’ini (2009), hikâyelerin gücüne yaptığı vurguyla Pasolini’nin The Decameron’unu (1971) akla getirmekle film, aslen gerilim yüklü, karanlık atmosferiyle dikkat çeker. Yönetmenin sinemasının kodlarına alışık izleyicilerin yadırgayabileceği Ulak, farklı bir Çağan Irmak denemesi görmek isteyenlerin şans vermesi gereken bir yapım.

    Nadide Hayat (2015)

    Otuz yıllık hayat arkadaşını aniden kaybedince boşluğa düşen Nadide’nin (Demet Akbağ) yeni hobiler edinmeye çalışmasını ve nihayet geri döndüğü üniversite eğitimi sırasında bir profesörle tanışmasını konu alan Nadide Hayat (2015), kendini ve hayatını yeniden keşfetme temasını işlemesi bakımından Çağan Irmak’ın Tamam mıyız?’ına (2013) yakın durur. Ancak bu filmde, Tamam mıyız?’a kıyasla, tıpkı başrolünü yine Demek Akbağ’ın üstlendiği Eyyvah Eyvah serisinde olduğu gibi mizahi ton çok daha ağır basar. Bunun yanında Nadide Hayat, bir kadının yaşadığı kayıptan sonra çıktığı varoluşsal yolculuğu takip eden Eat Pray Love (2010) ve ilerleyen yaşlarında yaşamın tadını çıkarmaya çalışan iki arkadaşa odaklanan The Bucket List (2007) gibi filmlerle de akrabalık taşır.

    Mustafa Hakkında Herşey (2004)

    Irmak’ın ikinci uzun metrajı Mustafa Hakkında Herşey (2004) düzenli hayatı karısının geçirdiği trafik kazasıyla bir anda altüst olan başarılı reklamcı Mustafa’yı merkezine alır. Film, kaza sırasında karısının yanında hiç tanımadığı bir taksi şoförünün bulunduğunu öğrenen Mustafa’nın yaşadığı şaşkınlıktan gerilim dozu yüksek, klostrofobik bir anlatı çıkarır. Kendini aldatılmış ve karanlıkta bırakılmış hisseden erkek kahramanıyla Double Indemnity (1944) gibi film noir klasiklerine göz kırpan Mustafa Hakkında Herşey, saplantı ve suçluluk duygusunu büyük ölçüde tek mekâna sığdırmasıyla da yönetmenin birkaç yıl sonra imza atacağı Karanlıktakiler’le (2009) akraba sayılabilir.

    Karanlıktakiler (2009)

    Başrollerini Erdem Akakçe ve Meral Çetinkaya’nın paylaştığı Karanlıktakiler (2009) otuzlu yaşlarına gelmesine rağmen halen annesiyle birlikte yaşayan bir adam ile kendini dış dünyadan yalıtmış, gerçeklikle bağı gitgide kopan annesi arasındaki bağımlılık ilişkisine odaklanır. Film, Çağan Irmak’ın filmografisi boyunca sık sık işlediği çözümlenmemiş ailevi sorunlar temasına mekânsal bir sıkışmışlık hissi katması ve psikolojik gerilim boyutu eklemesiyle dikkat çeker. Yönetmenin Mustafa Hakkında Herşey’de suç hikâyesi üzerinden kurduğu gerilim, burada daha teatral bir boyut kazanır. Sosyal temasın eksikliğinin insan psikoloji üzerindeki etkisine bakmasıyla Ömer Kavur klasiği Anayurt Oteli’ni (1987) çağrıştıran film, kapalı mekânda yarattığı gerilim duygusuyla yer yer Hitchcock filmlerinden, özellikle de Psycho’dan (1960) esintiler taşır. 

    Prensesin Uykusu (2010)

    Çağan Irmak Ulak’tan iki yıl sonra bir kez daha masalların dünyasına geri döner ve Prensesin Uykusu’na (2010) imza atar. Fakat bu kez gizemli ve gerilimli bir öykü yerine kader ve hayaller etrafında şekillenen duygusal bir anlatı kurar. Kendi halinde bir adam olan kütüphane memuru Aziz ile yeni komşusunun komaya giren küçük kızı Gizem arasında kurulan bağ bize bir yandan yaşama sevinci aşılarken bir yandan da melodram türünün sınırlarında gezinir, hatta yer yer biraz fazlaca ağdalı bir tona bürünür. Prensesin Uykusu, yaklaşan ölümün yarattığı duygusal sarsınıtya odaklanmasıyla Love Story (1970) gibi melodramlardan da izler taşır.

    Benim Adım Feridun (2016)

    Benim Adım Feridun’da (2016) Çağan Irmak bir önceki filmi Nadide Hayat’taki (2015) kadar başarılı olmasa da mizahi tonu sürdürür. Sevgilisi tarafından terk edilen Ersan’ın kendini yollara vurup memleketi Erdek’te öylesine girdiği düğünde davetliler tarafından Feridun adında bir akrabaya benzetildiği film, kahramanın güzel bir kadınla tanışmasıyla romantik komedi atmosferine bürünür. Ersan’ın Feridun rolünü bir süre daha oynamaya karar vermesiyle Benim Adım Feridun, Maid in Manhattan (2002) gibi kimlik karışıklığı komedilerine göz kırpar. Türkçe edebiyatının önde gelen kalemlerinden Mahir Ünsal Eriş’in aynı adlı öyküsünden uyarlanan filmi, alttan alta duygusal bir boyut da taşıyan rastlantılar/yanlışlıklar komedilerinden hoşlanan izleyiciler keyifle seyredebilir.

    Bizi Hatırla (2018)

    Bizi Hatırla (2018), İstanbul’da eşi ve çocuklarıyla yaşayan işkolik bir adamın bir sahil kasabasında yaşayan babasıyla yıllar içinde zayıflayan ilişkisini, babasının ani hastalığı sonucu yeniden kurmak zorunda kalmasını anlatır. Travmatik aile ilişkilerini ve kuşaklar arası çatışmayı merkeze almasıyla Yasujiro Ozu’nun Tokyo Story'’si (1953) gibi klasikleri akıllara getiren film, yaralı baba-oğul ilişkisini ve suçluluk duygusunu işlemesi bakımından Irmak’ın Babam ve Oğlum’la ve Dedemin İnsanları’yla akraba filmlerinden bir diğeridir. Karakterlerin kendileriyle ve geçmişle hesaplaştıkları bu aile dramı, Yeşilçam melodram geleneğinden beslenmesinin yanında, barındırdığı mizahi öğelerle bizi içten içe gülümsetmeyi de başarır ama nihayetinde Irmak’ın sinemasının kalıplarını tekrar etmenin ötesine geçemez.

    Tamam mıyız? (2013)

    Hayal kırıklıklarıyla boğuşan bir heykeltıraş ile bedensel engeli nedeniyle annesine bağımlı yaşayan, hayata küsmüş bir genç arasında kurulan yoldaşlığı ve bu ilişkinin her ikisinin de yaşamını tamamen değiştirmesini konu alan Tamam mıyız? (2013), hayatta anlam arayışı temasını merkeze alır. Fiziksel engel ve bakım üzerinden kurulan beklenmedik bir dostluğu anlatması açısından The Intouchables’ı (2011) çağrıştıran Tamam mıyız?, o filme kıyasla çok daha dramatik bir anlatıya sahiptir elbette. Hastalığa ve aile içi yaraların sarılma çabasını ele almasıyla Çağan Irmak’ın sonraki filmlerinden Bizi Hatırla’yla da benzeşen film, yer yer fazlaca duygusal bir tona bürünerek etkisini kaybeder.

    Çocuklar Sana Emanet (2018)

    Çocuklar Sana Emanet’te (2018) Çağan Irmak gerilim unsurları da taşıyan bir psikolojik drama imza atar. Başarılı bir iç mimar olan Kerem’in (Engin Akyürek), geçirdiği trafik kazasının travmasını atlatmaya çalışırken aynı zamanda bir çocuğun ölümüne yol açmış olmanın vicdan azabını çektiği film, yas ve travmayı doğaüstü elementler çerçevesinde ele alır. Kerem’in bir süre sonra hem çocuğun hayaletini hem de bilinmeyen başka bir varlığın izlerini görmeye başlamasıyla Çocuklar Sana Emanet, Nicolas Roeg klasiği Don’t Look Now’u (1973) çağrıştırmaya başlar. Yeşilçam mirasından da beslenen film ilginç bir deneme olsa da dağınık bir yapıya sahiptir. Ayrıca geçmişle yüzleşme temasında da, psikolojik gerilim türünde de Irmak’ın daha önce çok daha etkili eserler verdiğini teslim etmek gerekir.

    Sevda Mecburi İstikamet (2023)

    Tüm filmografisi boyunca Yeşilçam sinemasıyla diyalog halinde filmler yapan Çağan Irmak, Sevda Mecburi İstikamet’te (2023) bu kez Yeşilçam’ı doğrudan öyküsünün parçası haline getirir. 70’li yıllarda genç birer oyuncu olan Selim ile Sevda’nın sette tanışıp âşık olmasını, ancak kızlarına otizm teşhisi konulunca yollarını ayırmalarını konu alan filmde, uzun yıllar sonra Sevda’nın ölümcül bir hastalığa yakalanmasıyla yeniden bir araya gelen iki sevgilinin ve baba-kızın hikâyesi, bir kez daha geçmişin hayaletleri, pişmanlıklar ve zamanın yaralarını sarma çabası etrafında dolaşır. Ancak Çağan Irmak’ın Yeşilçam melodramlarını günümüze uyarlama denemelerini ve nostaljik bakışını sevenlerdenseniz, bu bakımdan Unutursam Fısılda’nın çok daha iyi bir seçim olacağını belirtelim.

    Bana Şans Dile (2001)

    Bana Şans Dile (2001) sessiz, içine kapanık, dünyayla derdi olan lise öğrencisi Bahadır’ın (Rıza Kocaoğlu) bir gün okula tabancayla gidip sınıfındaki herkesi ve öğretmenini rehin alması etrafında gelişen olayları ele alır. Sınıf arkadaşlarını en karanlık sırlarını tüm dünyayla paylaşmaya zorlayan Bahadır’ın amacı insanların ikiyüzlülüğünü gözler önüne sermek, ışıltılı görünen hayatların arkasındaki gerçekleri ortaya çıkarmaktır. Çağan Irmak’ın gençlik draması ve gerilim türlerini bir araya getiren bu ilk uzun metrajı, yönetmenin kariyeri boyunca dert edineceği aile ilişkileri, büyüme travmaları ve iletişimsizlik gibi temalar etrafında dolaşır. Tipik “ilk film” sorunlarından mustarip olan Bana Şans Dile, çok fazla şeyi aynı anda söylemeye çalışır ve biçimsel açıdan tutarlı olmayı da başaramaz. Yine de yönetmenin Mustafa Hakkında Herşey (2004) ve Karanlıktakiler (2009) gibi gerilim denemelerini seviyorsanız geri dönüp Bana Şans Dile’ye de bir göz atmanızda fayda var.

  • DreamWorks Yapımı En İyi 10 Animasyon Film

    DreamWorks Yapımı En İyi 10 Animasyon Film

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    Animasyon denildiğinde tüm dünyada insanların aklına gelen belli başlı stüdyolar mevcut. Kurucuları arasında Steven Spielberg’ün de olduğu DreamWorks Pictures’ın bünyesinden çıkan ve 2004 yılından beri bağımsız bir şirket olarak yoluna devam eden DreamWorks Animation da bunlardan birisi. Şu ana kadar 50 uzun metraja imza atan ve animasyon alanında hatırı sayılır bir imza oluşturan DreamWorks stüdyoları bugüne kadar pek çok unutulmaz filme ve karaktere hayat verdi. Peki bunların en iyileri hangileri? 

    Bu listede DreamWorks’ün elinden çıkma en iyi animasyon filmleri sıralıyoruz. Stüdyonun bugüne dek ürettiği ve bu türde hatırı sayılır izler bırakmış en iyi örnekleri 10’dan geriye doğru sayıyoruz. Filmleri orijinallik, hikâye anlatımı ve görsel tasarım gibi kriterler üzerinden değerlendirip birinciyi seçiyoruz. 

    10. The Boss Baby (2017)

    Listemizin 10. sırasında, başrolüne bir bebeği taşıyan The Boss Baby (2017) yer alıyor. Takım elbisesi, evrak çantası ve “lider” tavırlarıyla sıradışı bir bebek görüntüsü çizen Ted’in maceralarını izlediğimiz filmde bu bebekle yedi yaşındaki abisi arasındaki ilişkiyi ve yaşanan çılgın olayları takip ediyoruz. Marla Frazee’in aynı adlı çocuk kitabından uyarlanan film, sonrasında The Boss Baby: Family Business (2021) adlı devam filmi ve televizyon dizileriyle devam etmişti. 

    The Boss Baby aslında birçok 2000’ler sonrası Hollywood animasyonu gibi çok bilindik bir temayı sıradışı bir fikirle buluşturuyor. Tim’in yeni kardeşiyle girdiği rekabetten yola çıkan film bu farklı bebek figürünü kullanarak bilindik bir hissi tersine çeviriyor ve eğlenceli bir yorum ortaya çıkarıyor. Alec Baldwin’in seslendirme kadrosunda fark yarattığı The Boss Baby hem çok renkli hem çok hareketli bir yapım. Megamind’ın (2010), Despicable Me serisinin ve Monsters vs. Aliens’ın (2009) “kötü” karakter komedilerini burada da bulacaksınız. Film TV+ üzerinden izlenebiliyor. Yeni The Boss Baby filminin de yolda olduğunu ekleyelim. 

    9. Captain Underpants: The First Epic Movie (2017)

    9. sırada yine sıradışı bir kahramanın başı çektiği eğlenceli bir film var: Dav Pilkey’nin aynı adlı roman serisinden uyarlanan Captain Underpants: The First Epic Movie (2017). İki ilkokul öğrencisinin okul müdürlerini hipnotize etmesi ve onun bir süper kahraman olduğuna inanmasını takip eden film süper kahraman mitine yeni bir bakış getiriyor. Görece düşük bütçesine rağmen gişede oldukça iş yapan filmin dünyası The Epic Tales of Captain Underpants (2018-2019) adlı bir Netflix dizisi ve spin-off film Dog Man’le (2025) genişlemişti. 

    Bir okul müdürünün sadece iç çamaşırı ve pelerinle dolaşarak kendini süper kahraman zannetmesini anlatan bu absürd hikâye sizi hem şaşırtacak hem de eğlendirecek. Zira bu eğlenceyi duygusal bir derinlikle de birleştiriyor ve hem yetişkinler hem de çocuklar için eğlenceli hâle geliyor. Dolayısıyla bütün ailenin bir arada izleyebileceği filmlerden. Ayrıca DreamWorks burada alışıldık biçiminden biraz farklılaşarak farklı animasyon tekniklerini de kullanıyor. 89 dakikalık süresiyle keyifli bir tercih olacak filmde Lego Movie (2014) ve The Lego Ninjago Movie (2017) gibi yapımlardaki keyifli havayı yakalamanız çok mümkün. 

    8. Trolls (2016)

    Animasyon filmlerin tarihinde filmlerin tanıtım ürünleri olarak üretilen oyuncaklar da elbette önemli bir yer tutuyor. Ancak yakın zamanda Barbie (2023) örneğinde de gördüğümüz gibi durumun tersine döndüğü de pek çok örnek mevcut. Trolls (2016), 1950’lerde üretilmeye başlanmış yumuşak saçlı “troll” bebekleri etrafında bir uzun metraj animasyon film oluşturma projesi. Bir grup trollün mutlu yaşantılarındaki kötü tehdit olan Bergenlerden kaçmasını izlediğimiz filmin kazandığı başarının ardından Trolls World Tour (2020) ve Trolls Band Together (2023) adlı devam filmleri Trolls evrenini genişletmeye devam etmişti.

    DreamWorks’ün çok başarılı filmlerinden birisi olan Trolls’te biraz Despicable Me serisinden, biraz Şirinler’den (2011), biraz da The Emoji Movie’den (2017) unsurlar yakalayacaksınız. Mutlu bir Troll köyünde yaşayan ve birbirine benzeyen bu neşeli ve renkli karakterleri takip eden film bir yandan arkadaşlık temasına odaklanırken diğer yandan müzikleriyle eğlenceli bir ortam yaratıyor. Eğlence garantisi sunan, yetişkinlerin de keyif alabildiği çocuk animasyonlarını sevenlerin kesinlikle izleme listesinde olması gereken bir yapım bu. Şu sıralar TV+ üzerinden izlenebiliyor. 

    7. The Wild Robot (2024)

    DreamWorks etiketi taşıyan en taze film The Wild Robot (2024) da pek çok DreamWorks filmi gibi bazı yerleşik unsurlara farklı bir gözle bakabilmek üzerine kurulu. Doğanın ortasına fırlatılmış bir yapay zekâ hizmet robotunu takip ettiğimiz filmde robotun doğal yaşama uyum sağlamasını ve üstün öğrenme kapasitesiyle çeşitli “fayda”lar yaratmasını izliyoruz The Wild Robot’ta. Chris Sanders’ın yazıp yönettiği film Toronto Film Festivali’nde yaptığı dünya prömiyerinin ardından oldukça başarılı bir ödül sezonu geçirdi ve üç dalda Oscar’a aday oldu. Bu, aynı zamanda DreamWorks’ün Oscar ödüllerinde aldığı en fazla adaylık anlamına da geliyor. 

    Şu sıralar hayatımızın ayrılmaz bir parçasına dönüşmeye başlamış yapay zekânın etkilerine dair zihin açıcı bir hikâye anlatan The Wild Robot aslında doğrudan işlev ve doğa üzerine düşünen bir yapım. Bir robot karakteri üzerinden hem insanlığı hem de onun ihtiyaçlarını inceliyor. Dolayısıyla hepimizin için yeni olan bu teknolojiye çocuklar kadar yetişkinler için de uygun bir yerden bakıyor. Geçtiğimiz yılın en sevilen animasyonlarından birini izlemek ve yapay zekâ üzerine yenilikçi bir öykü takip etmek isterseniz The Wild Robot tam size göre. Size çok sevilen animasyonlar Wall-E (2008) ve Big Hero 6 (2014) gibi animasyonların yanı sıra Ex Machina (2015) ve A.I. (2001) gibi filmleri de hatırlatacak. 

    6. Megamind (2010)

    2010 yapımı Megamind, günümüz “yetişkin” filmlerinin denemekte dahi zorlandığı biçimde bir “kötü” süper kahramanı merkezine yerleştiriyor. Yönetmenliğini Tom McGrath’in yaptığı DreamWorks ürünü film, Megamind adlı üstün zekâlı bir uzaylı “kötü” karakteri çocukluğundan bu yana takip ederken bu karakteri ortaya çıkaran koşulları, onun psikolojik dünyasını ve sonrasında yaşadıklarını ele alıyor. Listemizin de altıncı sırasında. 

    Gösterime girmesinin ardından seyircinin fazlasıyla sahiplendiği, takipçileri oluşan, internetin sevilen görsellerinin birçoğuna ilham olmuş Megamind üç video oyunu ve bir kısa film uyarlamasına doğru açılan bir evrene dönüştü zaman içerisinde. Yıldız oyunculardan kurulu bir seslendirme kadrosuna da sahip. Tüm bu ilginin de arkasında gerçekten keyifli bir film olduğunu söylemek lazım. Megamind daha önce pek görmediğiniz türden, sıradışı bir başkarakter. Hayatın ve iyi-kötü ikiliğinden çok daha fazlası olduğuna dair bakış açısıyla oldukça eğitici bir bakış da barındırıyor. The Mask’in (1994) anti-kahraman profiliyle Deadpool’un (2016) eğlenceli mizahının bir animasyon filminde birleştiğini düşünün, benzer bir deneyim sizi bekliyor. Filmi şu sıralar hem Netflix’ten hem de TV+’tan izleyebiliyorsunuz. 

    5. Wallace & Gromit: The Curse of the Were-Rabbit (2005)

    Listemizde birinci sıraya doğru hızla yaklaşırken bu listedeki animasyonların hepsinden farklı bir filmle karşınızdayız: Wallace & Gromit: The Curse of the Were-Rabbit (2005). Beşinci sıradan yer verdiğimiz film, efsanevi ikili Wallace & Gromit’i uzun metraj bir filmde buluşturuyor. İlk olarak 1989 yılında bir kısa film olarak üretilen İngiliz yapımı stop-motion animasyon Wallace & Gromit hem claymation da denilen tekniği hem de keyifli karakterleriyle oldukça beğeni kazandı. Wallace & Gromit’in geniş kitlelere ulaşması ise DreamWorks yapımı bu ilk uzun metrajla oldu. En İyi Animasyon dalında Oscar kazanan film aynı zamanda DreamWorks kataloğunun da kıymetli parçalarından birine dönüştü. 

    Peynir âşığı ilginç bir adamla insan formundaki zeki köpeğinin maceralarının anlatıldığı serinin en önemli parçası Wallace & Gromit: The Curse of the Were-Rabbit aynı animasyon tekniği gibi içeriğiyle de size farklı bir deneyim yaşatacak. 85 dakikalık sürede aklınızda fazlasıyla yer edecek orijinal bir film deneyimleyeceksiniz. DreamWorks’ün de büyük başarılarından birisi olan bu film, görselliğiyle Corpse Bride’ı (2005), anlatısıyla Chicken Run’ı (2000) hatırlatacak size. Öte yandan filmi beğenirseniz bu evrenden yola çıkılarak üretilen Shaun the Sheep Movie’yi (2015) de izleme listenize alabilirsiniz.

    4. How to Train Your Dragon (2010)

    DreamWorks’ün sinemaya armağan ettiği bir başka önemli seri de malzemesini bir fantazi evreninden devşiriyor. Mitik bir Viking evreninde geçen How to Train Your Dragon (2010), ejderhalarla savaşma hayalleri kuran bir gencin beklenmedik şekilde bir ejderhayla dost olmasını takip ediyor. Film kazandığı başarının ardından benzerleri gibi devam filmleri ve televizyon dizileri ile kısa filmler gibi yan hikâyelerle geniş bir evrene sahip oldu. Bu yıl içerisinde filmin aynı adlı live-action (canlı çekim) yeniden çevrimi de seyirciyle buluşmuştu. 

    İnsan olmayan varlıklarla ilişki ve iletişim konusunda oldukça kıymetli bir hikâye anlatan How to Train Your Dragon, duygusal olarak oldukça derin ve eğlenceli bir anlatı oluşturuyor. Özellikle çocuklar için hayvanlarla ilişki konusunda çok faydalı olabilecek bir film bu. Bu ilginizi çekebilecek bir konuysa kesinlikle doğru adrestesiniz. Öte yandan her yaştan izleyici için keyifli bir seyir de vaat ediyor. Lilo & Stitch (2002), The Good Dinosaur (2015), E.T. (1982) ve Okja (2017) gibi filmlerdeki beklenmedik bağların anlatıldığı filmlerden birisi How to Train Your Dragon. 

    3. Kung Fu Panda (2008)

    Listemizde ilk üç sıraya gelmiş bulunuyoruz. Ürettiği filmlerde çeşitlilik ilkesine önem vermesiyle de bilinen DreamWorks’ün bir diğer başarılı serisi ise seyircisini Çin’e, bir pandanın hayatına götürüyor. 2008 yapımı Kung Fu Panda ile başlayan ve üç ana filmin yanı sıra televizyon dizileri, kısa filmler ve video oyunlarıyla genişleyen Kung Fu Panda evreni antik çağ Çin’inde, insan formundaki hayvanların yaşadığı bir kurmaca evrende geçiyor. Başrolde ise Po adında kung fu âşığı dev bir panda var. 

    Kung Fu Panda tıpkı bu listedeki How to Train Your Dragon, The Wild Robot ve Madagascar gibi insan olmayan canlılara insan olma güdüleriyle bakan, hikâyesini kendinden farklı olanı anlama arka planı üzerine kuran filmlerden. Diğer karakterlerin de yine Çin’e özgü bazı hayvanlardan seçildiği Kung Fu Panda’nın başarısıyla ABD dışındaki dünyalara bakan bu tür animasyon filmlere ilham verdiğini söylemek de mümkün. Tüm bunlar bir yana Kung Fu Panda çok eğlenceli bir film. Keyifli, enerjik ve rengârenk. Örneğin Mulan’ı (1998) izleyip sevdiyseniz Kung Fu Panda’ya da bayılacaksınız. Şu sıralar TV+ üzerinden izleyebildiğiniz film 90 dakikalık süresiyle çok cazip bir seçenek. 

    2. Madagascar (2005)

    İkinci sırada ise DreamWorks’ün imza attığı en başarılı işlerden birisi var: Madagascar (2005). Afrika’da bir ada olan Madagaskar’daki orman hayvanlarının dünyasına götürüyor bizi anlatı. Ana karakterlerimiz bir Afrika aslanı, bir zebra, bir zürafa ve bir hipopotam. New York’ta bir hayvanat bahçesinde tanıştığımız bu karakterlerle hem bir “eve dönüş” hem de bir hayatta kalma hikâyesi izliyoruz. Müziklerini Hans Zimmer’in yaptığı, seslendirme kadrosunda Ben Stiller, Chris Rock ve David Schwimmer gibi popüler isimlerin yer aldığı seriyi hâlâ izlemediyseniz sizi bir an evvel ekran karşısına davet ediyoruz. Herkesin rahatlıkla keyif alabileceği filmlerden biri Madagascar. 

    Her bir karakteri ayrı ayrı sevilen ve iki ana devam filmi yapılan Madagascar’ın yan karakterleri bile kendine ait hayran kitleleri oluşturdu ve lemur kralı Julien ile penguen çetesine ait spin-off yapımlarla Madagascar başlı başına bir evrene dönüştü. Dolayısıyla bu filmi severseniz sizi birçok film ve dizi bekliyor olacak. Ice Age serisini seviyorsanız, Finding Nemo’ya (2003) benzer bir film arıyorsanız, Zootopia (2016) ve The Secret Life of Pets (2016) gibi filmlerde eğlendiyseniz Madagascar’a da bayılacaksınız. İnsan ve hayvan ikiliğine mizahi bir gözle bakarken aslında özgürlüğü, evi, sadakati ve dostluğu anlatan keyifli bir hikâye sizi bekliyor. 

    1. Shrek (2001)

    Belki de animasyon film denince ilk akla gelen film, ilk akla gelen karakter o: Shrek! 2001 yılında Andrew Adamson ve Vicky Jenson’ın bir çocuk kitabından sinemaya uyarladıkları film, yalnızca çağımızın en başarılı animasyon filmlerinden biri olmadı, aynı zamanda her bir karakteri popüler kültürün hafızasına kazındı. Yıllar içerisinde Shrek evreni giderek genişledi, genişlemeye de devam ediyor. Shrek 5’in 2026 yılında seyirciyle buluşması beklenirken Shrek serisi DreamWorks’ün en “marka” ürünü olmayı sürdürüyor. Listemizin de tartışmasız biçimde ilk sırasına yerleşiyor. 

    Klasik masal formlarını nükteli dünyasının bir parçası yaparak kendine has bir mizah üreten Shrek, kötü kalpli ogresinden beyaz atlı prensine, çizmeli kediden kurtarılacak prensese her tür masal klişesini barındırıyor. Tabii hepsini bir miktar alaşağı ederek. Bir yandan da Disney’in günümüz dünyasında tekrar kurumsallaştırdığı bu masal dünyasıyla dalgasını da geçiyor. Shrek’i tabii ki daha önce duydunuz, muhtemelen izlediniz de. Ama filmin ustalıkla inşa ettiği, referanslarla dolu dünyasında kaçırdığınız göndermeler olduğuna eminiz. The Matrix’ten (1999) Mission: Impossible’a (1996), Beauty and the Beast’ten (1991) Rocky’ye (1976) sayısız filme selamlar gönderen bu zengin seri sizi tekrar tekrar kendisine çağırıyor. Yeniden izlemelerinizde size iyi seyirler diliyor ve sözü listemizin birincisine bırakıyoruz. 

  • Evil Dead Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Evil Dead Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    Sam Raimi’nin küçük bir bütçeyle çektiği 1978 tarihli kısa filmi Within the Woods (1978) adlı kısa filmden yola çıkarak ürettiği Evil Dead serisi 1980’lerden bu yana devam ediyor. Korku türünün popüler temalarından şeytani varlıklarla mücadeleye dayanan seri, Necronomicon Ex-Mortis adlı kadim bir kitabın etrafında ilerliyor. Evil Dead’in Sam Raimi ve başroldeki Bruce Campbell’ın adlarını geniş kitlelere duyuran ve Raimi’yi kuşağının önemli yönetmenleri arasına sokmuş bir seri olduğunu da söylemek mümkün. 

    Şayet korku filmlerine merakınız varsa bu serinin adını duymuş olmanız yüksek ihtimal. Şeytani varlıkların kullanımı, ormanda bir kulübede toplanan gençlerin yaşadıkları ve korku ile komedi unsurlarının alaşımı gibi klişelerin çıkış noktalarından birisi Evil Dead. Dolayısıyla yeni bir korku filmi arayışındaysanız ve bu seriyi henüz izlemediyseniz doğru yerdesiniz. 

    Evil Dead serisinin 2026 yılında vizyona girecek Evil Dead Burn ile devam etmesi bekleniyor. 1981’den bu yana seride 5 film ve 1 dizi üretildi. Bu tür serilerde filmleri hangi sırayla izlemek gerektiği genelde kafa karıştırıcı olabiliyor. Evil Dead örneğinde ise filmleri kesinlikle yapım yılına göre izlemenizi tavsiye ediyoruz. Zira serinin kendi içerisindeki evrimini görmek önemli bir faktör. Bu rehberde korku severlerin listelerinde hep üst sıralarda yer alan Evil Dead evreninde geçen tüm film ve dizileri yapım yıllarına göre sıralıyoruz. 

    The Evil Dead (1981)

    İlk olarak 1981 yılında seyirciyle buluşan The Evil Dead (1981), bir grup öğrencinin ormandaki bir kulübede buldukları ses kayıtları aracılığıyla bazı şeytani güçleri uyandırmaları üzerine kurulu bir korku filmidir. Bu gençlerin şeytan tarafından ele geçirilmesini ve buna karşı verdikleri mücadeleyi izleriz. Sam Raimi’nin arkadaşlarıyla ve kendi imkânlarıyla çektiği bir kısa filmin yarattığı olanaklarla ortaya çıkan film getirdiği vizyonla korku sinemasında oldukça önemli bir iz bırakır. Makyaj ve görsel efektler dönemin şartlarına göre çok etkileyicidir. Raimi’nin rejisi ve bilhassa kamerayı kullanma şekli oldukça yenilikçidir. Bruce Campbell’ın canlandırdığı Ash Williams karakteri özgünlüğüyle hafızalara kazınır. Film zamanla kültleşerek sinema tarihinin en sevilen korku filmlerinden biri olmuştur. 

    Bu film serinin çıkış noktası ve kaynak eseri olduğundan seriyi izlemeye her şekilde bu filmde başlamalısınız. The Evil Dead size The Ring’deki (2002) çaresizliği, Return of the Living Dead’deki (1985) şaşkınlığı ve Friday the 13th (1980) gibi slasher serilerindeki hayatta kalma mücadelesini aynı anda yaşatacak. Filmi izledikten sonra size klişe gelen pek çok korku filmi unsurunun buradan çıkmış olduğunu şaşırarak fark edeceksiniz. Serinin devam filmlerini de heyecanla takip edeceksiniz. 

    Evil Dead II (1987)

    Yine Sam Raimi’nin yönetmenliğinde hayata geçirilen Evil Dead II (1987) hem bir devam filmi hem de bir yeniden çevrim olarak yorumlanır. İlk filmin ana karakteri Ash, bu kez kız arkadaşıyla bir kulübede tatil yapar ve bu esnada şeytani güçleri harekete geçiren ses kayıtlarıyla karşılaşırlar. İlk film bilhassa korku sineması meraklıları arasında ciddi beğeni kazanmış ve Raimi’nin adını bu türün radarına sokmuştu. Devam filminde ise Raimi ilk filmdeki birçok başarılı özelliği korurken bu kez mizahı daha çok ön plana çıkarıyor. Zira Evil Dead II’yı kolaylıkla bir korku komedisi olarak tanımlayabiliriz. Bu özellik aslında hem Evil Dead II’’yu benzerlerinden ayrıştırıyor hem de onu oldukça ilham verici bir pozisyona yerleştiriyor. 

    Korku ve komedi unsurlarının beraber kullanımı da Evil Dead serisinin başka filmleri etkilediği unsurlar arasında yer alıyor. Edgar Wright’ın çok sevilen filmi Shaun of the Dead (2004) ve popüler oyuncu kadrosuyla dikkat çeken Zombieland (2009) gibi örnekleri biliyor ve seviyorsanız Evil Dead II size oldukça tanıdık gelecek. İlk Evil Dead filmine göre biraz daha farklı bir filmle karşılaşacağınız kesin fakat yukarıda belirttiğimiz gibi Evil Dead yıllar içerisinde evrilmiş ve dönüşmüş bir seri. Zaten sonraki maddelerde de bu dönüşümü kolaylıkla fark edeceksiniz. 

    Army of Darkness (1992)

    Üçüncü film Army of Darkness’la (1992) birlikte Evil Dead serisi bir üçleme oluşturur. Yönetmenlik koltuğu bir kez daha Sam Raimi’ye aitken yine Ash Williams karakterini takip ederiz. Ash bu kez kazara yolculuk ettiği Ortaçağ’da mahsur kalmıştır ve şeytani güçlerle mücadelesini burada sürdürür. Makyaj efektleri ve komediyle korkuyu harmanlayan yaklaşım gibi seriyi tanımlayan unsurlar bu filmle birlikte tamamen yerleşir. Filmin komedi tarzı slapstick filmlerini hatırlatan bir üsluba sahiptir. Sam Raimi’nin 1990’da seyirciyle buluşan filmi Darkman’in (1990) de başarısıyla birlikte yönetmen artık sinemanın usta isimleri arasına adını yazdırır. i. 

    Aynı zamanda Ash karakterini de son kez ana karakter olarak izlediğimiz Army of Darkness, dönemin popüler türlerinden korku sinemasının unutulmaz üçlemelerinden birinin son basamağıdır. Bu son basamakla birlikte Evil Dead serisi korkudan komediye doğru evrimini tamamlar. Army of Darkness seyircisini korkutmaktan çok eğlendiren bir filmdir. Size ilk filmdeki gibi The Ring ve Friday the 13th’den ziyade Monty Python and the Holy Grail (1975) ve Big Trouble in Little China (1986) gibi absürd komedi örneklerini hatırlatacaktır. Filmin dönemin imkânlarına kıyasla çok başarılı görsel efekt ve makyaj kullanımı ise başlı başına bir eğlence sunar. Filmi şu sıralar Prime Video’da izleyebileceğinizi not düşelim. 

    Evil Dead (2013)

    Orijinal üçlemenin tamamlanmasından tam yirmi yıl sonra seyirciyle buluşan Evil Dead (2013), serinin dördüncü filmi olarak konumlansa da aslında seriye hikâyeden çok tematik olarak bağlanır. Yönetmenliğini Fede Álvarez’in üstlendiği filmde hikâyenin ana yapısı orijinal filme oldukça benzer. Ancak karakterler tamamen farklıdır. Hikâyenin merkezinde Jane Levy’nin canlandırdığı Mia karakteri yer alır. Film ton olarak da orijinal üçlemedeki mizahi tondan uzaklaşır, daha ciddi ve karanlık bir atmosferi takip eder. Bruce Campbell’ı da sürpriz bir cameo’yla gördüğümüz filmi seriden bağımsız olarak da düşünülebilen, hem yeniden çevrim hem de devam filmi unsurlarını barındıran bir yapım olarak çerçeveleyebiliriz. 

    Eğer Army of Darkness’ten keyif aldıysanız bu yeni yapım size biraz farklı gelecek. Fakat orijinal üçlemeden biraz farklılaşsa da kaliteli bir korku filmiyle karşı karşıya olduğunuzu da belirtelim. Orijinal üçlemede dozu giderek artan mizah unsurları burada yerini çok daha keskin bir korku filmi anlatısına bırakır. Temel olarak 1981 tarihli ilk filme bir geri dönüş olduğunu söyleyebiliriz. It Follows (2014) ve The Witch’teki (2015) psikolojik korku unsurlarını burada da bulacaksınız. Eğer iyi bir korku filmi arıyor ve 1980’lerden ziyade günümüzün estetiğini tercih ediyorsanız Netflix kataloğunda yer alan bu 90 dakikalık filmle arayışınıza karşılık bulabilirsiniz. 

    Ash vs Evil Dead (2015-2018)

    Evil Dead serisinin zaman içerisinde korku sineması âşıkları arasında önemli bir konuma yükselmesi televizyonda da karşılığını bulur. Sam Raimi’nin de yapımcı olarak yer aldığı Ash vs Evil Dead (2015-2018) dizisi, isminden de anlaşılacağı üzere orijinal üçlemenin sevilen ana karakteri Ash’in maceralarını sürdürür. Bruce Campbell, Ash’i canlandırmaya burada da devam eder ve üçlemenin son filmi Army of Darkness’tan otuz yıl sonrasında yaşananları takip ederiz. Ash’in geçmişte yaşananların üzerinde bıraktığı yaralarla dolu, duygusal olarak harap hâliyle yıllar içerisinde oradan oraya sürüklendiğini öğreniriz. Necronomicon’u yok etme girişimlerinin başarısızlığa uğramasından sonra kadim kitabı insanlardan uzak tutma çabası içerisindedir. 

    Üç sezon boyunca devam eden Ash vs Evil Dead bilhassa serinin hayranlarının sevgisini kazanırken animasyon olarak yeni bir sezonun yapılacağı dedikoduları da serinin geleceğine dair merak uyandırmaya devam ediyor. Eğer Evil Dead’in sıkı bir hayranına dönüştüyseniz ve bu kendine has seri sizin için özel bir yere oturduysa Ash vs Evil Dead sizi kesinlikle memnun edecektir. Ancak bunun yerine Stranger Things (2016-) ve True Blood (2008-2014) gibi bu tarza yakın, daha kaliteli örnekleri de tercih edebilirsiniz. 

    Evil Dead Rise (2023)

    Evil Dead serisinin şu ana kadar seyirciyle buluşan en taze yapımı ise 2023 yapımı Evil Dead Rise’dır (2023). Yönetmenlik koltuğunda bu kez Lee Cronin oturur. Ayrıca filmin senaryosu da Cronin’e aittir. Serideki bir önceki film gibi Evil Dead’le tematik bağlar kuran Evil Dead Rise farklı bir hikâye anlatır. Filmde Lily Sullivan ve Alyssa Sutherland’in canlandırdığı iki kız kardeşin verdikleri mücadeleyi izleriz. Film, hem seyirci hem de eleştirmenlerin beğenisini kazanır ve serinin en çok gişe elde eden filmi olur. Makyaj efektleri yine ön plandadır ve şiddet dozu epey artmıştır. Böylece son dönemde yükselen trende uygun biçimde 80’lerde ortaya çıkmış bir başka klasik korku serisi de varlığını 2020’li yıllara taşımış olur.. 

    Serinin diğer filmlerine kıyasla Evil Dead Rise’ı öne çıkartan unsurların başında hikâyeyi ormandaki bir kulübeden Los Angeles’taki bir apartman dairesine taşıması geliyor. Şeytani unsurlar bu kez bir depremle açığa çıkıyor ve izolasyon teması farklı bir mekânda tekrarlanıyor. Bu açıdan, bir başka korku serisini büyük şehre taşıyan Scream VI’ya (2023) benzetebiliriz bu filmi. Öte yandan şiddet Evil Dead Rise’ta artık grotesk bir boyuta ulaşıyor. Mizah bir yana, şiddetin sınırlarını zorlayan bir anlatıya konuk oluyoruz. Dolayısıyla Evil Dead’in devam filmlerindeki korku-mizah alaşımını seviyorsanız ve şiddet öğelerinin abartılı kullanımı sizi yoruyorsa bu filmi atlayabilirsiniz. Fakat bunlarla bir derdiniz yoksa Evil Dead Rise beklentilerinizi karşılayacaktır.

    Evil Dead Burn (2026)

    Şubat 2024’te yeni bir Evil Dead filminin yolda olduğu ve bunun bir spin-off olacağı duyurulmuştu. Filmin konusu başta olmak üzere pek çok detaya henüz hâkim değiliz fakat yönetmenlik koltuğunda Sébastien Vaniček’in oturacağını biliyoruz. Vaniček aynı zamanda filmin senaristlerinden de biri olacak. Sam Raimi de yapımcı şapkasıyla projeye dâhil durumda. Oyuncu kadrosunda ise Hunter Doohan, Luciane Buchanan, Souheila Yacoub ve Tandi Wright gibi isimler yer alacak. Yedinci bir Evil Dead filminin de planlandığı ve burada da Francis Galluppi’nin yönetmen olarak yer alacağı biliniyor. Evil Dead Burn’ün ise 2026’nın Temmuz ayında sinemalarda gösterime girmesi planlanıyor. 

  • Dune Film ve Dizileri Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Dune Film ve Dizileri Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    Frank Herbert’ün ilk olarak 1965’te yayımlanan ikonik bilimkurgu romanı Dune, birçok anlamda bilimkurgu edebiyatını baştan sona değiştirdi. Dune romanı yayımlandığı ilk dönemden itibaren ciddi bir popülerlik kazanmış, dönemin uzay istilası tahayyüllerinde (Ay’da rastlanan bazı bölgelere ismi verilecek kadar) önemli bir pozisyona oturmuştu. Pek çok farklı esere ilham kaynağı oldu, olmaya da devam ediyor. Star Wars serisi başta olmak üzere bu dönemden itibaren üretilmiş hemen her epik anlatı bir şekilde Dune’la karşılaştırıldı ya da ona benzetildi. 

    Dune’un sinemaya uyarlanma macerası da başlı başına bir tarih olma özelliği taşıyor. Dune 1965’ten bu yana birçok kez sinema ve televizyona uyarlandı fakat bir türlü istenilen etkiyi yaratamadı. 2021 yılında başlayan Denis Villeneuve’lü film serisi ise şu ana kadar yapılmış en başarılı uyarlama konumunda. 2026 yılında seyirciyle buluşması beklenen üçüncü film yaklaşırken bu tarihe bakıyoruz ve bütün Dune uyarlamalarını bir araya getiriyoruz. 

    Dune yapımlarını izlerken hangi sırayla ilerlemek gerektiği de önemli sorulardan biri. Bu zamana kadar bu anlatının farklı noktalarına odaklanan uyarlamalar yapıldı. Dolayısıyla ilk bakışta kronolojik bir sırayla gitmek mantıklı gibi görünebilir. Fakat bütün bu yapımlar farklı dönemlerde farklı kişilerin elinden çıktığından bir miktar karmaşa söz konusu. Bu sebepten aşağıda sıralayacağımız film ve dizileri yapım yıllarına göre takip etmek daha doğru olacaktır. Fakat bu  yolculuğu hikâye odaklı yapmak isterseniz kronolojik sıralamaya da göz atabilirsiniz: 

    • Dune: Prophecy (2024)
    • Dune (2021)
    • Dune: Part Two (2024)
    • Dune (1984) 
    • Frank Herbert’s Dune (2000)
    • Dune: Part Three (2026)
    • Frank Herbert’s Children of Dune (2003)
    • Jodorowsky’s Dune (2013)

    Şimdi Dune’un sinema ve televizyondaki macerasına geçiyor ve tüm maddeleri yapım yıllarına göre listeliyoruz.

    Dune (1984)

    Her ne kadar yayımlandığı ilk günlerden itibaren böyle bir beklenti yaratılmış olsa da Frank Herbert’ün romanının sinemaya ilk uyarlaması 1984 yılında gerçekleşebildi. Üstelik yönetmenlik koltuğunda pek çokları için sürpriz bir isim, o dönem Eraserhead (1977) ve The Elephant Man (1980) ile tanınan ABD’li auteur David Lynch oturuyordu. Arkasındaki dev okur kalabalığı ve büyük tanıtım stratejisine rağmen Lynch’in Dune’u (1984) sinema tarihine epik bir başarısızlık olarak geçti. İlk coşkunun geçmesinin ardından film gişede tam anlamıyla battı ve ilgi görmedi. 

    Şunu en baştan ifade etmek lazım ki Frank Herbert’ün romanı felsefi, politik ve psikolojik derinliği üst seviyede, oldukça da hacimli bir eser. Dolayısıyla bir çırpıda sinemaya uyarlanması oldukça zor. Bunu ilerleyen maddelerde de sıklıkla göreceğiz. David Lynch’in Dune’u da bu sorunu fazlasıyla yaşıyor. Bütün bir anlatı 2 saat 17 dakikaya sığdırılmaya çalışıldığından romanın derinliğine asla ulaşamıyoruz. Buna bir de David Lynch gibi vizyoner bir yönetmenin istekleriyle büyük bütçeli ana akım bir film yapma gayretindeki stüdyo arasındaki uyuşmazlığı ekleyin. Tahmin edilebileceği gibi hüsranla sonuçlanıyor. Zaten bu film David Lynch’in kendisi de dâhil olmak üzere üreticileri tarafından bir hata olarak nitelendi ve sahiplenilmedi (Lynch, nihai kurgunun kendisine ait olmadığını defalarca dile getirdi). Hatta bu başarısızlık Dune’un üzerine âdeta bir lanet olarak yapıştı ve sinema uyarlaması konusunda cesaret kırıcı bir leke olarak kaldı. 

    Sonuç olarak Dune, sinema tarihinde gördüğümüz ilk Dune uyarlaması. Elbette bir ilgiyi hak ediyor. Görsel dünya ve David Lynch’in bir miktar başarılı olabildiği atmosfer yaratımı gibi ilgi çekici unsurlar barındırıyor. Bu filmi atlamak sizi büyük bir şey kaybettirmeyecektir ama Dune ve uyarlama macerası ilginizi çekiyorsa buradan başlamak mantıklı olacaktır. Filmi şu sıralar HBO Max üzerinden izlemeniz mümkün.

    Frank Herbert's Dune (2000)

    David Lynch’in miras bıraktığı Dune’un üzerindeki uyarlama lanetini kırma çabası ilk olarak bir dizi uyarlamasıyla geldi. 2000 yılında yayına giren Frank Herbert's Dune (2000) adlı mini dizi üç bölüm olarak yayınlandı. Ana karakter Paul Atreides’e (Muad'Dib) Alec Newman’ın, onun babası Dük Leto Atreides’e ise William Hurt’ün hayat verdiği mini dizinin yönetmenliğini ise John Harrison üstlenmişti. Frank Herbert's Dune, hem 4,5 saate yayılan süresiyle hem de finansal olarak daha mütevazı bir yapım olmanın da etkisiyle Herbert’ün romanına daha sadık bir yapım olarak dikkat çekiyor. Bunun da hem olumlu hem olumsuz özellikleri var. 

    Frank Herbert's Dune’un o dönemin seyircisini memnun ettiğini söyleyebiliriz. Syfy adlı kanalın en çok izlenen yapımlarından birisine dönüştü ve bir devam dizisini de doğurdu. Bunun sebebi romanın hayranların David Lynch’in Dune’undan sonra daha hikâye odaklı bir yapımla karşılaşmasıydı. Fakat dizinin oldukça mütevazı bir bütçeyle yapılmış olması prodüksiyon kalitesini de epey aşağı çekti. Görsel ve işitsel atmosfer olarak da geniş bir çalışmaya ihtiyaç duyan Dune evreni bu uyarlamada oldukça yetersiz temsil edildi. O dönem için bile yetersiz olan görsel efektler ve yüzeysel oyunculuklar bugünden baktığımızda iyice göze batıyor. Dolayısıyla bu diziyi izleyip izlememek kendinizi nerede konumladığınıza bağlı. Romanı okuduysanız ya da okumayı düşünüyorsanız Dune uyarlamalarına bu diziyle giriş yapabilirsiniz. Ancak sağlam bir bilimkurgu uyarlaması izleme niyetindeyseniz bu maddeyi de atlayabilirsiniz. 

    Frank Herbert's Children of Dune (2003)

    John Harrison imzalı Dune uyarlamasının başarıya ulaşmasının ardından diziye imza atanlar yeni bir sezonun hazırlıklarına başladı ve bu seri Frank Herbert's Children of Dune (2003) adlı devam romanlarının uyarlamasıyla sürdü. Orijinal romanın devamını getiren Dune Messiah ve Children of Dune kitaplarındaki hikâyeyi takip eden bu yeni sezonda oyuncu kadrosuna sonradan önemli bir kariyere sahip olacak James McAvoy da eklenirken hikâye ilk sezonda olduğu gibi üç bölüme yayılıyordu. Her ne kadar bir televizyon işi olsa da Dune severlerin ortalama üzerinde bulduğu mini dizi, iki sezonuyla da kazandığı Emmy ödülleriyle bu başarısını taçlandırdı.

    Eğer Frank Herbert's Dune’u izleyip memnun kalırsanız bu yeni sezonu kesin izlemelisiniz. Çünkü ilk sezonun başarısının ardından bu sezonda bütçenin biraz daha yükseldiğini gözlemleyebiliyoruz. Ayrıca sonradan büyük bir yıldıza dönüşecek James McAvoy da burada kariyerinin erken döneminin önemli performanslarından birini ortaya koyuyor. Ayrıca iki romanı birleştirmesi ve hikâyeyi devam ettirmesi de Frank Herbert's Children of Dune’un başarılı olduğu konular arasında. Ancak bunun hâlâ bir televizyon yapımı olduğunu ve bilhassa prodüksiyon kalitesinin belli bir sınırda kaldığını akılda tutmakta fayda var. Aynı şekilde Dune’dan sonra gelen romanları da okumadıysanız orada olup bitenleri anlamak için mantıklı bir tercih olabilir. 

    Jodorowsky's Dune (2013)

    Şimdi geldik listemizin belki de en ilginç maddesine. Zira bu yalnızca Dune’a meraklı olanların değil sinemaya ilgi duyan hemen herkesin ilgisini çekebilecek bir film. İronik bir şekilde hiçbir zaman çekilememiş bir filmin belgeseli Jodorowsky's Dune (2013). Bir yandan da yukarıda birkaç kez bahsettiğimiz Dune’un sinemaya uyarlanma laneti üzerine bir film olarak da görebiliriz. Şilili yönetmen Alejandro Jodorowsky’nin romana ve onu sinemaya uyarlama konusundaki tutkusuna odaklanan bu belgesel, doğrudan Dune’a dair bir hikâye anlatmasa da Dune’un önemini alternatif bir yoldan anlatması bakımından son derece önemli. 

    Jodorowsky’nin sınırları zorlayan yaratıcı zihninin sonsuz görünen imkânlarla buluşması sonrası giderek büyüyen bu görkemli proje hiçbir zaman hayata geçirilemedi ve seyirciyle buluşamadı. Oyuncu kadrosunda Salvador Dalí, Orson Welles ve Mick Jagger gibi şaşırtıcı isimlerin bulunduğu, dönemin önemli sanatçılarının karakter tasarımlarında çalıştığı, müziklerini Pink Floyd’un yapacağı bir projeydi bu. Bu film için bir araya gelen ekipler ve onların üretimleri sonradan Alien (1979) gibi tarihe geçecek yapımların ortaya çıkmasına vesile olmuş. Frank Pavich’in bu başarısız yolculuğu takip ettiği belgeseli Jodorowsky's Dune, tüm bunları anlatıyor. Hem şahane bir seyir vaat ediyor hem de son yıllarda sinema üretimine dair yapılmış en ilginç işlerden birini sunuyor. 

    Şayet bu film ilginizi makers önemli yönetmenlerin tutku projelerine odaklanan They'll Love Me When I'm Dead (2018), Burden of Dreams (1982) ve Hearts of Darkness: A Filmmaker's Apocalypse gibi benzer belgesellere de göz atabilirsiniz.

    Dune (2021)

    David Lynch’in 1984 yapımı Dune’undan neredeyse kırk yıl sonra, 2021 yılında bir Dune uyarlaması beyazperdede seyirciyle tekrar buluşabildi. Bu zor görevin arkasında ise son dönemin önemli yönetmenlerinden Kanadalı Denis Villeneuve vardı. Başrollerde genç kuşağın en büyük yıldızlarından Timothée Chalamet ve Zendaya’nın yer aldığı, yan rollerde ise Rebecca Ferguson, Oscar Isaac, Jason Momoa, Stellan Skarsgård, Josh Brolin ve Javier Bardem gibi büyük isimleri izlediğimiz bu dev bütçeli film tam on dalda Oscar adaylığı elde etti ve bunların altısını kazandı. Hatta kimileri Dune: Çöl Gezegeni adıyla gösterime giren yeni Dune uyarlamasını The Lord of the Rings’den bu yana yapılmış en büyük epik eser ilan etti. 

    Denis Villeneuve’ün imza attığı serinin bu ilk filmi Dune’a hak ettiği ölçekte bir film serisi verdi, buna şüphe yok. Hatta Dune serisine başlamak istiyorsanız fakat çok da vaktiniz yoksa buradan başlamak size bir şey kaybettirmeyecektir. Gerek oyuncuların başarısı gerek sektörün ileri gelen isimlerinin oluşturduğu görsel işitsel-dünya takdire şayan. Film bittiğinde üzerinizdeki tozları temizleme refleksi göstereceksiniz. Fakat The Lord of the Rings referansı gibi benzetmeler Dune üzerindeki beklentileri biraz fazla yükseltiyor, bunu da söylemek gerek. Sinema tarihine damga vuracak bir eserle karşı karşıya olduğumuzu söyleyemeyiz belki ama hem David Lynch’in hem de John Harrison’ın uyarlamalarıyla karşılaştırıldığında Denis Villeneuve’ün Dune’u kalite olarak hepsinin üzerinde. 2 saat 35 dakikalık süresi biraz fazla gelebilir belki ama günümüzde bu süreler de epey normalleşmiş durumda. Filme HBO Max kütüphanesi üzerinden erişilebiliyor. Eğer Denis Villeneuve’ü Dune’la tanıdıysanız ve vizyonu ilginizi çektiyse kendisinin Arrival (2016), Sicario (2015) ve Blade Runner 2049 (2017) filmlerine de göz atabilirsiniz.

    Dune: Part Two (2024)

    Tartışmalar bir yana, Dune’un üzerindeki sinema baskısını rahatlıkla ortadan kaldıran ilk filmin başarısından sonra gelen Dune: Part Two (2024) da o yılın en büyük birkaç sinema olayından birisiydi şüphesiz. İlk romandaki olayların devam ettiği bu devam filminde Dune evreninin önemli unsurlarından Bene Gesserit rahibelerine, mesih anlatısına ve Dune dünyası için ciddi dramatik önem taşıyan Fremen halkına daha fazla yer verilirken evren genişlemeye devam etti. Ayrıca yeni filmde oyuncu kadrosuna eklenen Austin Butler, Florence Pugh, Christopher Walken ve Léa Seydoux gibi isimler de hâlihazırda oldukça görkemli olan Dune kadrosunu daha da derinleştirdi. 

    Frank Herbert’ün romanının çok katmanlı ve karmaşık yapısının uyarlamalar açısından zorluğundan birkaç defa bahsetmiştik. Bu durum Dune: Part Two’da da hissediliyor elbette. Her biri hikâyede önemli ağırlıkları olan halklar, psikolojik derinliği yüksek karakterler ve uzun erimli anlatılar bir miktar süre talep ediyor ancak bunları kısa bir süreye sıkıştırmak gerekiyor. Dune: Part Two’nun süresi ilk filmin de üzerine çıkıp neredeyse 3 saati buluyor ancak romanları hiç okumamış kişiler için bazı olayları takip etmek epey zorlaşabiliyor. Yine de ilk filmin daha sınırlı dünyasına geniş bir ölçek ekleyen bu devam filmi kesinlikle beklentilerinizi karşılayacak. İyi tasarlanmış, iyi yönetilmiş ve iyi oynanmış bir film var karşımızda. Diğer yandan yapımcılar da bu zorlukların farkında ve Dune evrenini filmlerin ötesine geçen yan anlatılarla desteklemeye başlamış durumdalar. Bir sonraki maddede bunu anlatacağız. 

    Dune: Prophecy (2024) 

    Dune evreninin seyirciyle buluşan en taze uyarlaması 2024’te yayına başlayan HBO yapımı Dune: Prophecy (2024-) dizisi. Great Schools of Dune adlı kitaptan uyarlanan ve Bene Gesserit rahibelerinin kökenlerine odaklanan orijin dizisi, Denis Villeneuve’ün Dune evreninin bir uzantısı olarak konumlanıyor. Romandaki olaylardan 10.000 yıl öncesinin anlatıldığı dizinin başrolünde ise Emily Watson yer alıyor. Villeneuve’ün doğrudan dâhil olmadığı projenin başında Alison Schapker yer alırken dizinin ikinci sezon için onay aldığı haberi de duyurulmuş durumda. Bu spin-off dizisinin üçüncü Dune filmi için de önemli bir zemin oluşturması ve hikâyeye gerek enformatik gerek kavramsal açıdan bir arka plan sunması planlanıyor. Dolayısıyla romanları okumadıysanız mutlaka izlemeniz gereken bir yapım bu. 

    Günümüzde sinema salonlarında başlayıp farklı mecralara yayılan bağlantılı anlatılara fazlasıyla alışmış durumdayız. Başta Marvel olmak üzere pek çok yapım şirketi filmlerin başı çektiği anlatılarda yer alan yan karakterleri ya da arka planda kalan hikâyeleri dijital platformlara üretilen spin-off’lara taşıyor. Dune: Prophecy tam da bu örneğe denk geliyor. Denis Villeneuve’ün Dune serisinin filmler dışındaki ilk ürünü. Bunun devamı başka yapımlarla gelecek mi henüz belirsiz ama Dune: Prophecy’nin ele aldığı konuyu asla küçümsememek gerekiyor. Zira Bene Gesserit rahibeleri Dune anlatısı için kritik bir önemde ve hem bu dünyanın kodlarını deşifre edebilmek hem de başkarakter Paul Atreides’in hikâyesini anlamlandırabilmek için kilit konumdalar. Zaten filmler de bu konudaki eksiklikleriyle haklı olarak eleştirilmişti. 

    Filmler boyunca bu gizemli güçlere sahip rahibeler kimdir diye merak ettiyseniz kesinlikle hemen başlamanız gereken bir dizi Dune: Prophecy. Farklı yönlerden The Handmaid’s Tale (2017-2025) ve Andor (2022-2025) gibi dizilere benzetmek mümkün. Dizinin ilk sezonunun HBO Max üzerinden izlenebildiğini de hatırlatalım.

    Dune: Part Three (2026)

    Denis Villeneuve’ün Dune uyarlamasının bir üçleme olması ve üçüncü filmin 1969 tarihli ikinci roman Dune Messiah’ya odaklanması bekleniyor. Yeni filmle ilgili pek çok detay henüz belli değil fakat geçtiğimiz günlerde filmin Dune: Part Three adıyla, 18 Aralık 2026 tarihinde vizyona gireceği duyuruldu. Villeneuve’ün serinin ilk iki filminde olduğu gibi yönetmenlik koltuğunda oturacağı açıklanmış durumda. Oyuncu kadrosunun da aynı şekilde devam edeceğini öngörmek mümkün. Jason Momoa’nın da bu filmle geri dönmesi bekleniyor. Hikâyenin yapısı gereği bazı genç oyuncuların da buraya dâhil olacağı kesin gibi. Kitap serisinin ikinci halkası olma özelliğine sahip Dune Messiah, Paul Atreides’in Muad'Dib ve mesih rolünü üstlenip İmparator olmasından 12 yıl sonrasını anlatıyor. Dolayısıyla yeni filmde de Atreides’in karanlık yönünün daha ön planda olduğu ve karakter dönüşümünün tamamlanacağı yönünde bir öngörü yapmak mümkün.

    Denis Villeneuve’ün bu seriyi bir üçleme olarak planladığı ve üçüncü filmin devamını getirmeyeceği büyük ölçüde biliniyor. Fakat serinin haklarını elinde bulunduran Warner Bros’un farklı bir yönetmenle hem film serisine devam etmesi hem de yeni dizi projeleriyle bu evreni genişletmesi olasılıklar arasında. Bu listede başka bir uyarlamada adını andığımız Children of Dune kitabı bu olasılıkların başında geliyor. Ancak bu yönde yapılmış herhangi bir resmî açıklama söz konusu değil. Hep beraber bekleyip göreceğiz. 

  • Scream (Çığlık) Filmleri Hangi Sırayla İzlenmeli? 

    Scream (Çığlık) Filmleri Hangi Sırayla İzlenmeli? 

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    Çoğumuz için korku filmleri denilince ilk akla gelen figürlerden birisi Scream’in maskeli katilidir. 90’lardan itibaren korku sinemasına yerleşmiş, defalarca kez devam filmi çekilmiş, ünü sinemanın sınırlarını aşıp popüler kültürün temellerine yerleşmiş bir seridir Scream. Gerek slasher türünü yeni kuşakların algısına yerleştirmesi gerek sinemayı hikâyesinin ana parçası yapmasıyla Halloween, Friday the 13th, A Nightmare on Elm Street ve Texas Chainsaw Massacre gibi benzerlerinden de ayrılır. Zira korku filmlerinin klişelerini kullanan, bunlarla doğrudan dalga geçen fakat yine de bu türün bir örneği olmaya da devam eden seri, merkezine polisiye türünden gelen bir “katil kim” sorusu da ekler. 

    Öte yandan Scream bugüne kadar en fazla sayıda devam filminin çekildiği serilerden de biri. 1996’da başlayan ve dalga dalga yayılan bu etki günümüzde hâlâ devam ediyor ve yeni kuşaklara aktarılıyor. Öyle ki Scream’in popüler kültürdeki etkisinden yola çıkan Scary Movie adlı bir parodi serisi bile mevcut. Peki bu koca külliyata nereden başlamak lazım? Serinin hangi filmlerini kesinlikle görmemiz gerekiyor? Hangilerini bu seferlik atlasak da olur? Bu soruların peşine takılıyoruz ve Scream serisinde bugüne kadar çekilen tüm filmleri sıralıyoruz. Başlamadan belirtmek gerek: Seriyi kronolojik olarak, yapım yıllarına göre takip etmek en mantıklı yol. Korku filmlerine meraklıysanız ve bu klasik seriyi baştan sona görmeyi düşünüyorsanız doğru yerdesiniz. Hazırsanız başlıyoruz. 

    Scream (1996)

    İlk olarak 1996 yılında seyirciyle buluşan serinin başlangıç filmi Scream devam filmlerinin de takip edeceği bir temel oluşturur. Dolayısıyla seriye ilk filmden başlamak her zaman en doğru seçenek olacaktır. Filmin senaristi Kevin Williamson, Gainesville Ripper adlı bir seri katilden yola çıkarak hayranı olduğu Halloween (1978), Friday the 13th (1980) ve A Nightmare on Elm Street (1984) gibi slasher klasiklerinin izinden “Scary Movie” başlıklı bir senaryo yazmıştır (yukarıda bahsettiğimiz parodi serisiyle karıştırmayın). Başta tereddütlü olsa da Wes Craven’ın da projeye dâhil olmasıyla bu senaryo Scream’e dönüşür ve korku sineması âdeta yeniden doğar. Birçok kült film gibi başarısı kulaktan kulağa yayılır ve gücünü seyircinin beğenisinden alır. 

    Scream birçok açıdan ilginç bir seri. Başta kendi anlatı yapısında mirasını taşıdığı korku filmlerinin klişeleriyle bir miktar dalga geçme katmanı mevcut. Fakat bu asla Scream’i bir parodiye dönüştürmüyor. Hatta bu klişeleri film içerisinde tekrar gerçekleştirerek korku sinemasında esas meselenin bu olmadığını da belirtmiş oluyor. Yani nüktedan bir saygı duruşu olarak görmek mümkün Scream’i. Bu durum büyük ölçüde devam filmlerinde de sürdü. Korku sinemasına biraz bile ilginiz varsa Scream sizin için doğru seçenek dolayısıyla. Bu konuda kendinizi çok yetkin hissetmiyorsanız bile Scream’i izleyerek epey bir yol almanız mümkün. 

    Scream 2 (1997)

    Wes Craven ve Kevin Williamson ikilisini tekrar bir araya getiren devam filmi Scream 2 (1997), ilk filmden bir yıl sonra vizyona girer. Woodsboro katliamı olarak anılan ilk filmdeki olayların etkisinin sürdüğü kasabada Ghostface adlı katilin kılığında yeni bir katil ortaya çıkar ve benzer olaylar tekrar yaşanır. Öte yandan korku sinemasını hikâyenin doğrudan parçası yapan temel bu filmde de sürer. Zira devam filmi, ilk filmde yaşanan olayların hikâyesini anlatan “Stab” adlı bir filmin gösterimiyle başlar. Bir sonraki adımda ise kurmacanın gerçek olmaya başladığını görürüz yeniden. 

    Scream 2 sinema tarihinde sayısız defa çekilmiş devam filmlerinin en ilginçlerinden biri. 1970’lerin sonunda ve 1980’lerin başında zirvesini yaşayan slasher türünün 1990’larda da popülerliğini sürdürmesinde bu devam filminin başarısı çok etkilidir. Burada ilk filmin başarısının nedenlerinin iyi okunması yatıyor kesinlikle. Çünkü ilk filmdeki meta anlatı buraya taşınırken bu kez devam filmlerinin klişeleri üzerinde durulur. Devam filmlerinin genelde daha kötü olması (Friday the 13th Part 2 [1981] ve Halloween II [1981] gibi örnekler aklınıza gelecektir), ölü sayısının artması, sürprizlerin büyümesi gibi klişeler burda anlatının parçası hâline getirilir. Sonuç olarak Scream 2 bu klişeleri aşan, başarılı bir devam filmi. 2 saatlik süresiyle belki bir miktar uzun bulunabilir ama filmi korku ve mizah dengesiyle bu süreyi hiç hissetmeden izlemeniz de gayet mümkün. İlk filmi sevdiyseniz kesinlikle buradan devam etmelisiniz.

    Scream 3 (2000)

    Yönetmenlik koltuğunda tekrar Wes Craven’ın oturduğu Scream 3 (2000) Sidney Prescott’ı takip etmeye devam eder ve hâlâ karakterlerin korku filmlerine dair aşinalığı filmde önemli bir yer teşkil eder. İlk iki filmin temel özellikleri buraya da taşınır ama bu kez temel bir fark söz konusudur. İlk filmlerdeki özenle oluşturulmuş korku-mizah dengesi bu filmde mizah yönüne doğru kayar. Daha çok komik olmaya çalışan bir film izleriz. Hikâye, “Stab” serisinin üçüncü filminin çekildiği Hollywood setinde geçiyor. Dolayısıyla serinin meta katmanı bu kez Hollywood yapımlarının üretim süreçlerine yöneliyor.

    Mizah Scream serisinde önemli bir unsur ama Scream 3’te dengenin biraz fazla kaydığını söyleyelim. Film bazı yerlerde mizahını fazla sulandırıyor ve kendi kendisinin parodisine dönüşüyor. İlki 2000’de yapılan ve seriyi parodileştiren Scary Movie serisine en çok bu filmin malzeme verdiğini söyleyebiliriz. İlk iki filmin senaristi Kevin Williamson’ın bu filmde yer almamış olması ve o dönem ABD’de yaşanan şiddet olayları sebebiyle grafik şiddetten kaçınılmış olması bunun sebepleri arasında görülebilir. Sebepleri bir yana Scream 3 her zaman hayranlar arasında serinin en zayıf halkalarından biri olarak görüldü ve pek beğenilmedi. Bir sonraki halkaya geçmeden bu filmi izleyip izlememe kararı size kalmış ama hikâye devamlılığı bakımından filmi atlamanızı pek tavsiye etmiyoruz.

    Scream 4 (2011)

    Scream serisi esas olarak bir üçleme olarak planlanmıştı ve 2000’de gösterime giren üçüncü halkayla bir anlamda tamamlanmıştı. Ancak bundan 11 yıl sonra gelecek Scream 4 (2011) seriyi yeniden başlatır. Orijinal oyuncu kadrosunun büyük ölçüde eski rollerine döndüğü bu yeni filmde orijinal filmde yaşanan katliamın on beşinci yılında ana karakterimiz Sidney Prescott’la birlikte Woodsboro’ya döneriz. Film, serinin temel taşı olarak görebileceğimiz göndermeleri ve katil kim mekaniğini sürdürürken bu kez çekildiği zamanın da ruhunu anlatıya katarak sosyal medya ve interneti de hikâyenin parçası yapar. Artık VHS kasetlerinin değil YouTube’un, sosyal medyanın etkili olduğu bir çağı ele alır. Serinin alametifarikası olan meta katmanda ise hedef “yeniden çevrimler” olur. 

    Serinin yaratıcı ikilisi Wes Craven ve Kevin Williamson’ı yeniden buluştursa da Scream 4’ü bir önceki filmden farklı düşünmek biraz zor. Yeniden çevrim çılgınlığıyla dalga geçmesi ve hikâyeyi farklı bir döneme uyarlamasıyla ilgi çekici olsa da hem katilin motivasyonu hem de hikâyenin akışı inandırıcılıktan epey uzak bir yere gidiyor. Zekice tarafları olduğu kesin ama seyir zevki bakımından yetersiz kalıyor. Yönetmen Wes Craven’ın bu filmden sonra hayatını kaybetmesiyle de birlikte Scream serisinin bittiği düşünüldü ama serinin anlatısına uygun biçimde bu serinin hayranı olarak yetişen genç kuşak tarafından tekrar canlandırıldı ve günümüze taşındı. Sonuç olarak Scream 4 zayıf bir film ama bundan sonra gelecek kuvvetli devam filmleriyle süreklilik sağlamak için izleyebilirsiniz. 

    Scream (2022)

    2011 yılında seyirciyle buluşan Scream 4’ten tam 11 yıl sonra Scream serisi geri döndü, üstelik yeni bir yaratıcı ekiple. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi serinin ilk dört filmini yöneten Wes Craven’ın ölümü herkesi fazlasıyla sarsmıştı fakat artık bittiği düşünülen serinin küllerinden doğması da bu sayede oldu. Scream serisinin ortalığı ayağa kaldırdığı 1990’larda gençliklerini yaşayan Matt Bettinelli-Olpin ve Tyler Gillett hayranı oldukları bu serinin yeni filmi için kolları sıvadı ve hem serinin özünü yakalayan hem de ona taze bir bakış getiren bir film yaptı. Bu beşinci film aynı ilk film gibi Scream (2022) adını taşıyordu ve Wes Craven’a adanmıştı. Orijinal oyuncu kadrosundan pek çok isim de filmde rol aldı. Dolayısıyla 2022 yılında Scream serisi âdeta baştan yaratıldı. 

    Scream, orijinal filmden yirmi beş yıl sonrasına odaklanıyor. Hikâye Woodsboro’da başlayan yeni bir Ghostface cinayetleri dalgasını takip ederken geçmişten gelen karakterler yeni nesil oyuncularla bir araya geliyor. Melissa Barrera, Jenna Ortega ve Mikey Madison gibi genç oyuncuların performansları çok başarılı. Dolayısıyla geçmiş-bugün dengesi çok iyi bir şekilde kuruluyor. Bu kez hedefte Star Wars: The Force Awakens (2015), Jurassic World (2015) ve Halloween (2018) gibi devam filmleriyle yeniden çevrimleri birleştiren yeni dalga var. Bu katmanla birlikte Scream ruhunun yeniden doğuşu tamamlanmış oluyor. Bilhassa Scream 3 ve Scream 4 gibi zayıf örneklere benzer bir film görmeyeceksiniz kesinlikle. Hatta eğer devam filmleri için pek fazla vaktiniz yoksa orijinal Scream’i izledikten sonra doğrudan bu filme de atlayabilirsiniz. Bazı tutarsızlıklar ve tahmin edilebilir gelişmeler canınızı sıkabilir ama bunun biraz da slasher filmlerinin doğal özelliği olduğunu düşünebiliriz. 

    Scream VI (2023)

    Scream’in hem eleştirmenlerin hem de serinin hayranlarının beğenisini kazanması ve gişedeki başarısının ardından yeni bir devam filminin hazırlıklarına hemen başlanır. Serinin altıncı filmi Scream VI’nın (2023) yönetmenliğini tekrar Matt Bettinelli-Olpin ve Tyler Gillett üstlenir. Yeni filmde Ghostface korku salmaya devam eder ancak olaylar bu kez New York’ta geçer. Karakterlerimizin bu büyük şehirde hayata tekrar başlama ümitleri Ghostface’le tekrar karşılaşmalarıyla sekteye uğrayacaktır. Serinin temel unsurlarını yeni bir şehre uygulayan Scream VI bir anlamda yeni serinin ikinci filmi olarak da görülebilir. 

    Bu filmle birlikte Ghostface’i ilk defa büyük kalabalıklar arasında, büyük şehirde görüyoruz. Metroda, kalabalıklar arasında bir görünüp bir kayboluyor. Öte yandan şiddet dozu da bu filmde epey artmış durumda. Bir önceki filmde ortaya çıkan Sam ve Tara Carpenter karakterlerinin gelişimi de ikna edici ve derinlikli bir yol tutturuyor. Bu özellikleriyle Scream VI’nın gayet başarılı bir devam filmi olduğunu söyleyebiliriz. Bir önceki film Scream’in yarattığı heyecan burada da sürüyor. Şu sıralar TV+ kataloğunda yer alan film 2 saati aşan süresiyle bir miktar uzun ama kesinlikle izlenmesi zor bir film de değil (şiddet sahneleri sizi çok yormazsa elbette). Öte yandan şu ana kadar izleyiciyle buluşan son Scream filmi olduğu da düşünülürse listemizde buraya kadar gelmiş herkesin izlemesi gereken bir yapım Scream VI.

    Scream 7 (2026)

    Scream serisinin yeni filmi Scream 7’nin hazırlıkları da çoktan başlamış durumda. Serinin yeniden başlamasında büyük payları olan yönetmen ikilisi Matt Bettinelli-Olpin ve Tyler Gillett’ın yanı sıra yeni oyuncu ekibinden Melissa Barrera ve Jenna Ortega’nın da filmden ayrılmış olmasının nasıl bir etki yapacağı elbette merak edilen konuların başında geliyor. Yapımcılar ise buna çareyi eskilere dönmekte bulmuş gibi görünüyor. Zira orijinal filmin senaristi olan ve fikrî olarak serinin yaratıcısı sayılabilecek Kevin Williamson’ın yönetmenlik koltuğunda oturması bekleniyor. Hikâye ise 2022 yapımı Scream’den itibaren serinin senaryolarına imza atan James Vanderbilt ve Guy Busick’in elinden çıkacak. Neve Campbell'ın Sidney Prescott, Courteney Cox'ın da Gale Weathers karakterleriyle geri döneceği de şimdiden açıklanmış durumda. Çekimleri 2025’in Ocak ayında başlayan filmin 2026’da seyirciyle buluşması bekleniyor. 

    Scream (2015, dizi)

    Scream serisi gerek içeriğinde barındırdığı referanslarla gerek slasher türünün doğasında bulunan özelliklerle her daim sinema salonlarında büyüdü. Fakat yarattığı potansiyelle televizyon yapımcıları da bu seriye ilgisiz kalmadı ve 2015 yılında aynı adla bir televizyon dizisi başlattılar. MTV’de yayınlanmaya başlayan ve VH1’da devam eden üç sezonluk Scream (2015-2019) adlı televizyon dizisi ilginç bir deneme olarak akıllarda kaldı. Scream 4’ten birkaç yıl sonra gelen bu dizi, oradakine benzer biçimde sosyal medya gibi yeni unsurları anlatıya kazandırma düşüncesiyle yapılmıştı. 

    Serinin dünyasını antoloji mantığıyla televizyona taşıyan bu dizi, bu kez Lakewood adlı başka bir kurmaca kasabada geçiyordu fakat birçok hikâye özelliğiyle serinin mantığını modelliyordu. Toplamda otuz bölüm süren dizinin serinin hayranlarının radarında olması gerektiğini söylemek lazım. Dizi bu anlatı biçimine hayran olanlar için keyifli bir seyir sunacaktır. Ancak esas akışın filmler üzerinden sağlandığını da unutmamak gerek. Bu yüzden listemizdeki kronolojik akışı bir seferliğine bozarak 2015 yapımı bu diziyi en son madde olarak sunuyoruz. Buraya kadar saydığımız tüm filmleri iştahla tüketir ve yenilerini ararsanız bu diziye de bir şans verebilirsiniz. Aksi takdirde sizi American Horror Story (2011-) ve Bates Motel (2013-2017) gibi çok daha başarılı korku dizilerine yönlendirebiliriz.

  • Aşk Üçgenleriyle İlgili En Romantik 10 Filmi Çevrimiçi İzleyin

    Aşk Üçgenleriyle İlgili En Romantik 10 Filmi Çevrimiçi İzleyin

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    Aşkın coşkusuyla bir köprünün üzerinde koşan bir çift, yıllar öncesinden kalan bir duygunun bir anda gün yüzüne çıktığı bir bakış ya da bildiğimiz anlamda bir “mutlu son”... Sinema, iki insanın birbirine aşkını anlatmak için hep elverişli bir mecra oldu. Aşk gibi ele avuca sığmaz bir duygunun karşılık bulduğu yer sıklıkla bir filmin özgür evreni olageldi. 

    Elbette aşk, tanımlaması, içinde olması ve içinde kalması kolay bir duygu değil, hiçbir hikâye de bir diğerinin aynısı değil. Her zaman iki kişiye özgü bir duygu da değil. Sınırların anlamını yitirebildiği, tanımların önemsizleşebildiği, bazen üçüncü bir kişinin varlığıyla şekil alan bir duygu. Bu yıl seyirciyle buluşan Celine Song imzalı Materialists (2025), aşkın farklı görünümlerini ele almasıyla bu konuyu tekrar aklımıza düşürdü. Sonuçta sinema tarihi boyunca çok sayıda aşk üçgeni hikâyesi izledik. Bu listede bu hikâyeleri bir araya getiriyoruz. En romantik 10 aşk üçgeni filmini alt alta sıralıyor ve aşkın birbirine benzemez doğasına bir kez daha şaşırıyoruz. Bu birbirine benzemezliğe saygı duruşu olarak listemizi en iyiden en kötüye doğru değil, kronolojik olarak sıraladık. Siz de bizim gibi tipik aşk hikâyelerinden biraz sıkıldıysanız izleme listelerinizi hazırlayın ve bize katılın. İlginç bir yolculuğa çıkıyoruz. 

    Casablanca (1942)

    Listemize bir klasikle başlıyoruz. Sinema tarihinin belki de en sevilen filmlerinden Michael Curtiz imzalı Casablanca (1942), aynı zamanda aşk üçgenlerinin sinemadaki temsillerinin de başında geliyor. Humphrey Bogart, Ingrid Bergman ve Paul Henreid’ı bir araya getiren filmde İkinci Dünya Savaşı zamanında aşk, idealler ve fedakârlık üzerine unutulmaz bir öyküye tanıklık ederiz. Dolayısıyla Casablanca listemizin doğal bir adayı, hatta birincisi. 

    Casablanca filmi henüz izlememişseniz size ilk bakışta sıkıcı bir klasik gibi görünebilir. Klasik olduğu da kesin ama asla sıkıcı değil. Başına geçip izlemeye başladığınızda Netflix’te sevdiğiniz bir diziyi açmış gibi hissedeceksiniz. Dünyası hem tanıdık gelecek hem de öykü filmin 100 dakikalık süresini asla hissettirmeyecek. Hele ki tarihe de bir miktar ilginiz varsa Casablanca kesinlikle sizin için bu listedeki ilk tercih olmalı. Muhtemelen filmden fazlasıyla etkilenecek ve başka benzer örnekler arayacaksınız. The Maltese Falcon (1941), Brief Encounter (1945) ve Gone with the Wind (1939) gibi klasiklerle devam edebilirsiniz.

    The Apartment (1960)

    Şimdi Casablanca’dan yaklaşık yirmi yıl sonrasına, 1960’lara gidiyoruz. New York, Manhattan’da, bir refah dönemindeyiz. Şirketler giderek büyüyor. Gelmiş geçmiş en iyi yönetmenler arasına adını rahatlıkla yazabileceğimiz Billy Wilder’ın The Apartment’ı (1960) böyle bir dönemde bir sigorta şirketinin iç dünyasına uzanıyor. Filmde Jack Lemmon’ın canlandırdığı C. C. Baxter bir sigorta şirketinde çalışır ve şirkette yükselme hırsıyla yöneticilerinin evini garsoniyer olarak kullanmasına izin verir. Evine gelip giden insanlardan biri ise bir aşk üçgenini başlatacaktır.

    The Apartment da bir başka siyah-beyaz klasik elbette ama Casablanca’dan tamamen farklı olduğunu söyleyebiliriz. Bu kez tamamen komedi sularında yüzen, son derece komik bir başkaraktere sahip, seyircisine bol bol tebessüm vaat eden bir film bu. İzleyince 1990’larda zirvesini yaşamış ve hâlâ devam eden romantik komedileri hatırlayacaksınız. Muhtemelen Notting Hill (1999) ve You’ve Got Mail (1998) gibi filmler aklınıza gelecek. Bu çok normal çünkü The Apartment onların atası konumunda. Hem keyifli bir aşk hikâyesine tanık olacak hem de film bittiğinde kendinizi çalışma hayatının yalnızlığı ve yalnız insanın biçare fedakârlığı hakkında düşünürken bulacaksınız. Filmi şu sıralar Prime Video’da izleyebildiğinizi de ekleyelim.

    Jules et Jim (1962)

    Klasiklerden devam ediyoruz (adım adım güncel örneklere de geleceğiz). Listemizin üçüncü sırasında artık biraz şaka konusu da olmuş o eski Fransız filmlerinden biri var. Bohem hayat, bisikletsiz yapamayan özgür karakterler, her nedense sürekli sigara içen dertli kişiler… Evet Fransız Yeni Dalgası’ndan bahsediyoruz. Jules et Jim (1962) bu akımın temel filmlerinden biri. François Truffaut imzalı film, üç kişi arasında gelişen dinamik aşk ilişkisini merkeze alan eserlerden biri. Birinci Dünya Savaşı etrafında gelişen ve uzun zamana yayılan bir arkadaşlığın tarihini yazıyor aslında. Aşk, arkadaşlık, günlük ilişkilerin hepsi birbirine karışıyor. 

    Jules et Jim, bu listede karşımıza birkaç defa daha çıkacak. Zira anlattığı hikâyeyle ve sinema üslubuyla çok fazla sayıda filmi, yönetmeni etkilemiş bir film bu. Ona adanarak yapılmış birçok film mevcut. Dolayısıyla listemize üst sıralardan giriyor ve kesinlikle ilginizi de hak ediyor. Fransız Yeni Dalgası’na iyi bir filmle giriş yapmak istiyorsanız ya da Frances Ha (2012) ve Before Üçlemesi gibi özgür ruhların ilişki dünyasıyla ilgili filmleri seviyorsanız Jules et Jim’i de mutlaka görmelisiniz. 

    She’s Gotta Have It (1986)

    1980’lere geldik. Bu kez yönetmenlik koltuğunda kendi kuşağının ve kültürünün bayrak isimlerinden Spike Lee oturuyor. Brooklyn’de, sanatçıların, bohemlerin dünyasındayız. Sanatçı Nola Darling, aynı anda üç farklı adamla ilişki içerisinde. Nola, bu adamların her birine samimi duygular besler ancak hiçbirinin kendisine tamamen sahip olmasına izin vermez. Spike Lee (2016’da aynı isimle bir Netflix dizisine de dönüşecek olan) ilk uzun metrajı She’s Gotta Have It’te (1986) yönetmen imzasını belirgin biçimde atar. Karakterine yaklaşımı, çok kolay düşülebilecek ahlakçı tuzaklardan azade bakışı ve kendine has estetik vizyonu zamanla onu ABD sinemasının en önemli isimlerinden biri hâline getirecektir.

    Spike Lee’yi biraz daha yakından tanımak isteyenler Do the Right Thing’e (1989), 25th Hour’a (2002) ve bu listeye yakın bir konuya sahip Jungle Fever’a (1991) mutlaka göz atmalı. Fakat She’s Gotta Have It başlangıç için en doğru seçenek olacaktır. Şayet güçlü ve özgür bir kadın hikâyesi görmek sizi mutlu ederse bu film size istediğinizi fazlasıyla verecek. Ancak She’s Gotta Have It kesinlikle bu özelliklerden ibaret bir film de değil. Bir karakteri yaşadığı çevre ve ilişkileriyle ele alması, onun psikolojik ve sosyal dünyasını tek bir potada ustalıkla eritmesi açısından da çok iyi bir film. 84 dakikalık kısacık süresinde hafızanıza kazınacağına eminiz. Aynı dizi uyarlaması gibi filmin de Netflix’ten izlenebildiğini not düşmek gerek. 

    Y Tu Mamá También (2001)

    21. yüzyılın başında, bu listenin en iyi filmlerinden biri karşılıyor bizi. Zira aşk üçgeni denince ilk akla gelen filmlerden birisi Alfonso Cuarón’un Y tu mamá también’idir (2001) elbette. Aynı anda hem bir büyüme hikâyesi hem bir yol filmi hem de sıradışı bir aşk filmi olmayı başaran bu unutulmaz film üç muazzam oyuncunun omuzlarında yükselir: Diego Luna, Gael García Bernal ve Maribel Verdú. Y tu mamá también iki genç arkadaşın kendilerinden yaşça büyük bir kadınla beraber yaşadıkları yolculuğu takip eder. Film bir yandan dinamizmiyle, genç karakterlerini özümseyen enerjisiyle seyirciyi içine çekerken bir yandan da aşka dair akışkan ve ferah yaklaşımıyla kendini benzerlerinden ustalıkla ayıran bir öze sahiptir. 

    Filmi izlemediyseniz bile filmdeki o meşhur dans sahnesi bir yerlerde karşısına çıkmış olabilir. Alfonso Cuarón bu filmle birlikte başarılı bir yönetmen olarak rüştünü tamamen ispatladığından ve sonrasında Roma (2018) ve Gravity (2013) gibi pek çok önemli film çektiğinden Y tu mamá también de popülerliğini korumaya devam etti. Açıkçası bunu da hak ediyor. Sinemaya ilgili herkesin izlemekten keyif alabileceği bir film bu. 100 dakikayı aşmayacak ve fazla yormayacak keyifli bir film seçmek istiyorsanız Netflix kataloğundan ulaşabileceğiniz bu modern klasik yerinde bir tercih olacaktır. 

    Vanilla Sky (2001)

    Aynı yıldan bir başka filmle listemize devam ediyoruz. Bu sefer Y tu mamá también’in dünyasından epey bir uzaktayız. Zengin ve her şeye sahipmiş gibi görünen bir patronun hayatında eksik olan şeyin “gerçek” ilişkiler olduğunu anladığı bir yolculuğu takip ediyoruz. Şöhreti kuşakları aşarak yaşamaya devam eden Tom Cruise’u başrolüne taşıyan Vanila Sky (2001) Cameron Crowe’un yönetmenliğini üstlendiği ve bilimkurgu ile psikolojik gerilim unsurlarını harmanlayan bir film. Merkezine yerleştirdiği ana karakterinin bölünmüşlüğünü iki farklı kadınla ilişkisi üzerinden anlatıyor. Listemizdeki tek bilimkurgu filmi olarak da öne çıkıyor. Şu sıralar Netflix kataloğundan erişebildiğiniz Vanilla Sky, genelde bohem hayatları, özgür ilişkileri ve entelektüel bireyleri takip ettiğimiz bu listeye çeşitlilik getiren filmler arasında. 

    Tom Cruise’un uzun kariyerinin en başarılı işlerinden biri olan Vanilla Sky bu listede olmayı kesinlikle hak ediyor. Hem keyifli, dikkat çekici bir hikâye anlatıyor hem de aşk ilişkilerine farklı bir gözle bakıyor. Bu listede ele aldığımız temalara bir de bilimkurgu perspektifinden bakmak isterseniz; ayrıca Inception (2010), Shutter Island (2010) ve Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004) gibi düş ve gerçeklik arasında mekik dokuyan yapımlar sevdiğiniz filmler arasındaysa Vanilla Sky tam size göre bir seçenek olacaktır. 

    The Dreamers (2003)

    Bohem hayatlar, özgür ilişkiler ve entelektüel bireyler demişken… Belki de bu ifadelerin aklımıza getirdiği ilk filme, Bernardo Bertolucci imzalı The Dreamers’a (2003) geçiyoruz buradan. Listemizde yer alan bir başka film Jules et Jim Den bahsederken sinema tarihinde ona adanan filmler olduğunu belirtmiştik. The Dreamers onlardan biri. Film, aynı Jules et Jim gibi bir kadın ve iki erkek arasındaki dinamik, sınırları bozan ilişkiye odaklanıyor. 1968 Paris’inde geçen hikâye o dönemin gençlerinin yaşantısına çok yönlü bir bakış atarken aynı zamanda bu üç karakter arasındaki romantik, erotik ve bohem ilişkiyi tutkuyla ele alıyor. Sonradan hızla yükselmeye devam edecek kariyerinin ilk rolünde Eva Green’i izlediğimiz filmde Green’in partnerleri de Michael Pitt ve Louis Garrel.

    The Dreamers, sözünü pek sakınmayan, doğrudan bir film. Karakterlerin dışa dönük, 68’in özgür ruhunu dolaysız biçimde yansıtan özgür hayatlarına ayna olmaya çalışır sanki. Bertolucci sinema tarihinde iz bırakmış imgeleri ve dönemin entelektüel tartışmalarını filmin temel bir parçası yapar. Dolayısıyla bu tür tartışmalara pek aç değilseniz The Dreamers’ı listenin sonlarına atmanız en hayırlısı olacaktır. Ama buraya kadar okuduğunuz filmler ilginizi çektiyse, hele ki Jules et Jim’e bayıldıysanız The Dreamers kesinlikle tercihleriniz arasında olmalı. Zira şu bir gerçek ki aşk üçgeni dendiğinde pek çok insanın ilk aklına gelen film olacaktır kendisi.

    Past Lives (2023)

    Bir tür zaman tüneli gibi kurguladığımız bu yolculukta günümüze gelmiş bulunuyoruz. Yakın dönemden örnekler arıyorsanız Ira Sachs imzalı Passages (2023) ilk tercihiniz olabilir. Kocası Martin’le birlikte Paris’te yaşayan Tomas’ın bir partide tanıştığı Agathe isimli genç bir kadınla birlikte olmasının ardından yaşananları takip ettiğimiz film ikili ilişkilere dair güncel, karmaşık ve açık sözlü bir dünya inşa ediyor. Başta Tomas’ın yakıcı dürüstlüğü olmak üzere karakterlerini alışıldık sınırların dışında konumlayan Ira Sachs’in esas becerisi ise bu karakterlere eşit mesafede yaklaşabilmesinde. Franz Rogowski, Ben Whishaw ve Adèle Exarchopoulos gibi üç yetenekli oyuncunun hayat verdiği Passages bilhassa Rogowski’nin omuzlarında yükseliyor.

    Passages gösterime girdiği dönemde insanların ya bayıldığı ya da nefret ettiği o filmlerden biri oldu. Bu çok normal, çünkü merkezinde gerçekten de epey sorunlu bir karakter yer alıyor. Rogowski’nin canlandırdığı Tomas benmerkezciliği ve umursamaz manipülatifliğiyle tüylerinizi diken diken edebilecek bir karakter. Dolayısıyla buraya bir narsist karakter uyarısı da eklemeliyiz, pek çok kişi için tetikleyici unsur olabilir. Öte yandan Passages hem karakterlerine bakışı hem de başarılı diyalog yazımı ve oyunculuklarıyla kesinlikle tercih edebileceğiniz bir film. MUBI’den izleyebildiğiniz film size aynı anda hem Weekend’i (2011) hem Closer’ı (2004) hem de Blue Valentine’ı (2010) hatırlatacak.

    Past Lives (2023)

    Bu listeyi hazırlamamıza vesile olan Materialists’in yönetmeni Celine Song ilk uzun metrajı Past Lives’ta (2023) da bir nevi aşk üçgenini takip etmişti. Geçmişte kalmış, yıllara yayılan, uzun erimli ve ketum bir aşk öyküsü bugünde kendisini yeniden var etmeye başlıyordu. Otobiyografik özellikler taşıyan filmde beraber büyümüş ve bir süre sonra yolları ayrılmış iki arkadaşın yıllar sonra tekrar bir araya gelmesini ve beraber vakit geçirirken aşka ve kadere dair düşünceleri paylaşmalarını izliyoruz. Past Lives dünya prömiyerini yaptığı Sundance Film Festivali’nden itibaren seyircinin ilgisini kazanmış ve devam eden dönemde yılın en sevilen filmlerinden birine dönüşmüştü. Bu ilgi filme iki Oscar adaylığı da kazandırdı.

    Past Lives’ı başarılı kılan ve Celine Song’un adını tüm dünyaya duyuran temel sebep yönetmenin geçmişe ve karakterlerine karşı geliştirdiği şefkatli ve olgun yaklaşımdı kesinlikle. Dolayısıyla burada The Dreamers’ın kabına sığmayan güncel ve yakıcı ilişkilerini ya da Passages’ın sürekli değişen devinimli hâlini beklememek gerek. Artık geçmişte kalmış, sizi siz yapan bir ilişkinizi bir anda minnetle hatırladığınızı düşünün. Buna çok yakın bir hissi var Past Lives’ın. In the Mood for Love’ın (2000) zamana hapsolmuş yoğun hisleriyle Paterson’ın (2016) sessiz ve küçük, gündelik anlara yoğunlaşan, yavaş yavaş biriken duygusu birleşiyor sanki. Herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği, bittiğinde yüzünüzde hüzünlü ama samimi bir tebessüm bırakacak o filmlerden biri. 

    Challengers (2024)

    Listemizin son maddesinde Luca Guadagnino’nun aşkın ve cinselliğin farklı görünümlerine uzanan çok yönlü filmografisinin yeni bir halkasına, Challengers’a (2024) gidiyoruz. O da bu listedeki diğer filmler gibi merkezine üçlü bir ilişkiyi yerleştiriyor. Oldukça genç yaşlarından itibaren tanışan üç tenis oyuncusunun aralarındaki ilişkiyi takip ettiğimiz film genç kuşağın üç yıldızını bir araya getiriyor: Zendaya, Josh O'Connor ve Mike Faist. Luca Guadagnino’nun aşka ve cinsel gerilime doğallıkla alan açan bedensel sinemasına çok uygun zeminler sunan hikâye gençlik tutkusunu sporculuğun hırslarıyla harmanlıyor. 

    Tenis sinemada dönem dönem kendine yer bulan ancak sinemasal olarak eğlenceli bir karşılık üretmesi oldukça zor bir spor. Guadagnino’nun Challengers’ta neredeyse biçimci bir şova dönüşen final sekansıyla bu görevin altından başarıyla kalktığı kesin. Film boyunca bedenlerde biriken gerilimin bu sahnede açığa çıktığını ve tempolu bir grafiğe evrildiğini görüyoruz. Dolayısıyla Challengers elbette bir aşk üçgenini takip ediyor ama anlatının merkezinde onun kadar rekabet, sporcu psikolojisi ve kıskançlık gibi insani duygular var. A Bigger Splash’in (2015) kıskançlık ve cinsel tansiyonu gerilime dönüştüren gidişatından, Black Swan’ın (2010) rekabetle cinsel gerilimi birleştiren huzursuzluğundan izler sunuyor. Şu sıralar Prime Video’da izleyebileceğiniz Challengers spor ve sinemaya meraklı herkesin ilgisine aday bir yapım. 

  • Twin Peaks’i Hangi Sırayla İzlemelisiniz?

    Twin Peaks’i Hangi Sırayla İzlemelisiniz?

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    Twin Peaks (1990-1991), yalnızca usta yönetmen David Lynch’in en yaratıcı işlerinden değil tüm zamanların en dikkat çekici dizilerinden de birisi. Aynı zamanda dizilerin günümüzde sahip olduğu prestijli konumun öncülleri arasında. Lynch’in Mark Frost’la birlikte yaratıcılığını üstlendiği ve filmografisinde de özel bir konuma sahip olan Twin Peaks, adını aldığı kasabada yaşanan bir kadın cinayetinin izinden farklı unsurları bir araya getiren sıradışı bir dünyanın kapılarını aralar.

    İzleyebileceğiniz yüzlerce dizi seçeneği arasında yolunuzu kaybettiyseniz ya da farklı bir dizi alternatifi arayışındaysanız doğru yerdesiniz. Zira şu kesin ki Twin Peaks daha önce izlediğiniz herhangi bir şeye benzemeyecek. Bu farklı deneyim sırasında bazen rotanızı tamamen kaybedecek, bazen ne olup bittiğini kavramakta güçlük çekeceksiniz ama biraz sabır gösterirseniz karşılığını fazlasıyla alacaksınız. Özellikle David Lynch’in Lost Highway (1997), Mulholland Drive (2001), Blue Velvet (1986) ve Eraserhead (1977) gibi filmlerini de izlerseniz çağımızın önemli sanatçılarından birinin elinden çıkmış, çok sayıda esere ilham olmuş bir dünyaya adım atacaksınız. Ayrıca korku sinemasına ilgi duyuyor, polisiye anlatıları seviyor ve gizem unsurlarından keyif alıyorsanız Twin Peaks sizi fazlasıyla memnun edecektir. 

    1990’da bir televizyon dizisi olarak başlayan, bir uzun metraj filmle ve bazı ek sahnelerle dizinin sorduğu sorulara cevaplar sunan bir yapımla devam eden ve son olarak 2017 yılında yeni bir sezonla geri dönen Twin Peaks serisi, şu sıralar MUBI üzerinden izlenebiliyor. Bu vesileyle biz de dizinin evrenine giriş yapıyoruz. Bu rehberde yakın zamanda kaybettiğimiz Lynch’in imzasını taşıyan Twin Peaks dünyasına ait film ve dizileri hangi sırayla izlemeniz gerektiğini anlatıyoruz. 

    Twin Peaks 1. Sezon (1990)

    Pek çok açıdan televizyon tarihine hatırı sayılır bir iz bırakacak Twin Peaks, 1990 yılında ABC kanalında yayına başlar. Klasik polisiye ve gerilim unsurlarının kullanıldığı ilk bölümde Laura Palmer adlı bir genç kadının canice öldürülmesinin ardından Twin Peaks kasabasında yaşananları takip etmeye başlarız. Kyle MacLachlan’ın canlandırdığı Ajan Cooper karakterinin de hikâyeye dâhil oluşuyla bu uzun, karmaşık, sorularla dolu, özel deneyime ilk adımı atarız. Lynch’in yönetimi ve MacLachlan’ın başroldeki performansının yanı sıra Angelo Badalamenti’nin unutulmaz müzikleri de dizinin imza unsurları arasındadır. 

    Dizi klasik bir polisiye gibi başlarken bölümler ilerledikçe fantazi, komedi, korku unsurlarını kullanan bir alaşıma dönüşür ve tam da Lynch’e özgü biçimde kendine benzer gibi görünen her şeyden farklılaşır. Aynı Ajan Cooper’ın bu ilginç kasabanın gizemli dünyasına adım adım girmesi gibi biz de seyirci olarak dizi içerisinde yavaş yavaş ilerleriz. İkinci sezonda işler biraz daha karışsa da  dizi  ilk sezonda karanlık bir cinayetin peşinde, polisiyeye oldukça yakın bir form takip eder. Dolayısıyla bu kendine has dünyanın size uygun olup olmadığını görmek için ilk sezon yeterli olacaktır. True Detective’in (2014-) polisiye sürükleyiciliğini Prisoners (2013) ve The Killing of a Sacred Deer (2017) gibi filmlerin kasvetiyle birleştirdiğinizi düşünün. Bu kombinasyon Twin Peaks’in ilk sezonunu anlatmak için yeterli olmaz belki ama neyle karşı karşıya olacağınızı göstermek için bir başlangıç olabilir.

    Twin Peaks 2. Sezon (1991)

    8 bölüm süren ilk sezonun ardından Twin Peaks ikinci sezonuyla geri döner. Yeni sezonda karakter sayısı giderek çoğaldığı gibi bölüm sayısı da artmıştır. İkinci sezon 22 bölümden oluşur. İlk sezonun kendine has dünyasını sürdürürken hem hacim hem de nitelik olarak o dünyayı epey genişleten bu sezonda Ajan Cooper’ın Laura Palmer cinayetinin soruşturmasına devam etmesini izleriz. Bu soruşturma Cooper’ı Palmer’ın katilinden çok daha fazlasına götürecektir. Red Room ve Black Lodge gibi Twin Peaks dünyasının tanımlayıcı unsurları arasındaki gizemlerin içine doğrudan dalan ikinci sezon ilkine göre çok daha serbest ve cevabı belirsiz sorularla ilerler. Artık çok daha sürrealist, metafizik konularla ilgili, absürd bir anlatının içindeyizdir.

    İlk sezonu izleyip keyif aldıysanız eliniz kolaylıkla ikinci sezona gidecektir. Fakat yine de dikkatli olmak gerek. Twin Peaks, ilerledikçe ışıktan daha da uzaklaştığınız bir mağara gibidir. İlk sezondaki bazı gizemli unsurlara rağmen klasik bir polisiye anlatısını takip ettiğimiz rota giderek karanlıklaşır ve cevapsız sorularla dolar. Dizi daha çok dünyevi gerçeklikle fantazi dünyası arasındaki geçitlere odaklanmaya başlar. Mesele, canice işlenen tek bir cinayetten çok daha fazlasıdır. Dolayısıyla ilk sezon Prisoners’sa ikinci sezon Denis Villeneuve’ün bir başka filmi Enemy’dir (2013). İkinci sezonu yakın dönemden Under the Silver Lake (2018) ve I’m Thinking of Ending Things (2020) gibi filmlere de benzetebiliriz. Zaten bütün bu saydığımız filmlerde David Lynch ve Twin Peaks etkisi de barizdir. 

    Daha önce biraz sabrın Twin Peaks dünyasında ödüllendirileceğini söylemiştik. İkinci sezonun David Lynch’in yönetmenlik koltuğunda oturduğu sezon finali bu ödüllerin en büyüklerinden biridir. Yalnızca dizinin değil Lynch’in sinemasının da zirve noktaları arasında olan bu bölüm sizi bambaşka yerlere götürecek, buna şüphe yok. 

    Twin Peaks: Fire Walk with Me (1992)

    Ne yazık ki bu başyapıt dizi ikinci sezonun ardından kanal tarafından iptal edilir. Neyse ki David Lynch ve Mark Frost’un bu evreni kolay kolay bırakma niyeti pek yoktur. İkinci sezondan bir yıl sonra, uzun metraj bir film olarak vizyona giren Twin Peaks: Fire Walk with Me (1992), dizinin ilk sezonunda yaşananların yedi gün öncesine götürür seyirciyi. Hem bu olayların arka planına dair bazı bilinmedik soruları cevaplar hem de izleyiciye Laura Palmer’ın son yedi gününe tanıklık etme şansı sunar. 

    Kimi seyircilerin yaptığı en büyük hatalardan biri Twin Peaks evrenine bu filmle giriş yapmaktır. Bu pek iyi bir fikir değil çünkü burada olan biteni biraz olsun anlayabilmek için en azından ilk sezonu kesinlikle izlemiş olmanız gerekiyor. Film 1992 yılında gösterime girdiğinde de bu durumun handikaplarını yaşamış ve gişede bekleneni pek verememişti. Fakat zaman içerisinde kültleşti ve Twin Peaks evreninin değerli bir parçasına dönüştü. Bunun nedeni de 2 saat 15 dakikalık filmin anlattıklarının, dizinin sorduğu ve cevapsız kalan pek çok soruya dair yeni bilgiler vermesiydi. Diziyi izlememiş olanlar filmle ilişki kuramadı. Dolayısıyla anlatıyı çekim sırasına göre takip etmek daha mantıklı olacaktır. 

    İlk iki sezonu izlediyseniz ve Laura Palmer’ın hayatına daha yakından bakmak, Black Lodge’un nasıl bir yer olduğu hakkında ek bilgiler edinmek, cinayetin nasıl ve neden işlendiğini görmek istiyorsanız dizinin ilk iki sezonu gibi MUBI’de gösterimde olan Twin Peaks: Fire Walk with Me size fazlasıyla keyif verecektir.

    Twin Peaks: The Missing Pieces (2014)

    David Lynch, esas olarak Twin Peaks: Fire Walk with Me için beş saatlik bir malzemeye sahipti fakat film kısaltılıp 134 dakikaya indirilmiş ve vizyona bu uzunlukta girmişti. Lynch bu kesilen sahneleri 2014 yılında Twin Peaks: The Missing Pieces adıyla yayınladı. Twin Peaks: Fire Walk with Me’nin esas olarak Laura Palmer’ın hikâyesine odaklanmasını isteyen yönetmen bilhassa Palmer’la aynı katil tarafından öldürülen Teresa Banks’in hikâyesi ve dizideki karakterlerin günlük yaşantılarına odaklanan pek çok sahneyi filmden kesmişti. Bu sahneler Twin Peaks: The Missing Pieces’te bir araya getirildi ve uzun metraj bir film formatında yayınlandı. 91 dakikalık süresiyle bu hacmi doldursa da The Missing Pieces bir tür antoloji gibi işler ve kendinden önceki anlatılara doğrudan bağlı konumdadır. 

    The Missing Pieces yalnızca sıkı hayranlara hitap eden bir yapım. Filmi izlerken dizide yaşananları çok detaylı biçimde takip etmiş olmak ve bunları iyi şekilde hatırlamak gerekiyor. Elbette dizinin sorduğu pek çok soruya dair bilgiler edinmek mümkün ama şunu aklınızdan çıkarmamalısınız: Asla net ve değişmez bir cevap almayacaksınız. Dolayısıyla Twin Peaks: The Missing Pieces’i atlamak sizin için hiçbir şey kaybettirmez. Ama ben her şeyi izlemek istiyorum diyorsanız bu yapımı mutlaka Twin Peaks: Fire Walk with Me’den sonra, bir sonraki maddede anlatacağımız Twin Peaks: The Return’den önce izlemeye dikkat edin. 

    Twin Peaks: The Return (2017)

    2017 yılında, dizinin zaman içerisinde biriken ve yeni kuşaklarla daha da genişleyen hayran kitlesinin senelerdir süren bekleyişi son bulur ve Twin Peaks geri döner. İkinci sezonun sonunda Laura Palmer’ın Ajan Cooper’a söylediği “25 yıl sonra görüşürüz” sözleri bir tür kehanete dönüşmüştür âdeta. Dizi, gerçekten de ikinci sezondan tam 25 yıl sonrasında yaşananlara odaklanır. Tam 18 bölüm sürecek yeni sezon hem David Lynch’in son büyük eseri olarak tarihe geçecek hem de bu büyük sanatçının ustalık eseri olarak anılacaktır. 

    Twin Peaks: The Return (2017), bu uzun erimli anlatı boyunca geçmişten gelen pek çok soruyu kendine has tarzıyla cevapladığı gibi bunları yeni sorulara evriltir. Yani alışıldık bir devam sezonu beklememelisiniz kesinlikle. David Lynch, kendi tarzına uygun biçimde geçmişte sorduğu sorulara yenilerini ekleyerek temelde başka bir hikâye anlatır. Aynı Lana Wachowski’nin yıllar sonra The Matrix Resurrections’da (2021) ya da Jane Campion’ın Top of the Lake’te (2013-2017) yaptığı gibi. Öncelikle artık ölçek Twin Peaks kasabasını aşmış ve evrensel bir bağlam kazanmıştır. Yaşananları kozmik ölçekte takip ederiz. Lynch buradan yeni sanatsal çerçeveler, felsefi sorular çıkartır ve sinemasal denemeler yapar. Özellikle sezonun efsanevi 8. bölümü gibi insanlığın “kötülük”le imtihanı üzerine başlı başına bir sanat eseri değeri görecek üretimler ortaya koyar. Twin Peaks: The Return, hayranları fazlasıyla memnun etmekle kalmaz, Twin Peaks efsanesini adına yaraşır bir finalle sinema tarihinde anıtlaştırır. Lynch, soruları cevaplamak yerine gerçek ve rüya arasındaki sınırları tamamen bulanıklaştırır ve bu dev anlatısını gizemli bir cevapsızlıkla noktalar. 

    Listemizde buraya kadar geldiyseniz Twin Peaks: The Return tam size göre, buna hiçbir şüphe yok. Henüz bu muhteşem anlatıyı tecrübe etmediyseniz size özeniyoruz. Neyse ki Twin Peaks bir defa izleyip rahat edebileceğiniz bir seri de değil. Muhtemelen buraya geri döneceksiniz. Diğer sezonlar gibi Twin Peaks: The Return’ü de MUBI üzerinden izleyebileceğinizi hatırlatalım. 

  • Netflix’te İzleyebileceğiniz En İyi 10 Romantik Komedi Filmi

    Netflix’te İzleyebileceğiniz En İyi 10 Romantik Komedi Filmi

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    Netflix kataloğundaki en popüler türlerden biri, 90’lar ve 2000’lerde zirvesine ulaşan romantik komediler. Özellikle genç seyircilerin en sevdiği türlerden biri olan romantik komedi, her daim popülerliğini koruyor gibi. Tüm klişelerine rağmen romantik komedi de tıpkı korku, aksiyon ve bilimkurgu gibi tam olarak bu tanıdıklıktan beslenen, izlemesi keyifli ve takip edilmesi kolay hikâyeler vadediyor. 

    Listemizde Netflix kataloğundan on farklı romantik komediyi sizler için derledik. Eğer siz de türün hayranıysanız ama klasikleri izlemekten sıkıldıysanız, iyiden kötüye sıraladığımız listemize bir göz atın deriz. Sıralamamızı yaparken yapımın popülerliğine, özgünlüğüne ve mizahının kalitesine baktık. Ayrıca Netflix yapımı romantik komedilerinin temsil çeşitliliği açısından çok daha zengin olduğunu da ekleyelim. Özellikle toplumsal cinsiyet rollerinin 90’lardan bu yana değişmeye devam ettiğini göreceksiniz. Eğer kalbinizi ısıtacak (ya da kıracak) kadar romantik ama ağlatacak kadar dramatik olmayan bir yapım arıyorsanız, listemiz huzurlarınızda…

    The Kissing Booth (2018)

    Listemizin onuncu sırasında, daha çok ergenlik çağındaki gençlere hitap eden ve romantik komedi esintileri taşıyan gençlik filmi The Kissing Booth (2018) var. Elle Evans isimli bir lise öğrencisine odaklanan yapım, en yakın arkadaşı Lee’nin abisi Noah’ya aşık olan genç kızın gönül maceralarını takip ediyor. Film listemizdeki en az yenilikçi ve belki de romantik komedi (ve gençlik filmi) klişelerine en sıkı sarılan film. Ona rağmen yüksek bir izlenme oranı tutturan ve The Kissing Booth 2 (2020) ile The Kissing Booth 3 (2021) adlı devam filmleriyle devam eden filmi listeye almamak olmazdı. Filmin bu başarısında, romantik komedilerin aranan yüzlerinden Joey King’in sempatik ve samimi performansının büyük bir etkisi var. Eğer filmdeki aşk üçgeni temasının daha incelikli bir versiyonunu isterseniz, Jenny Han’ın romanından uyarlanan dizi The Summer I Turned Pretty’yi (2022-) öneriyoruz. Ayrıca Joey King hayranları, listemizin daha üst sıralarında da yer verdiğimiz A Family Affair’ı (2024) kaçırmasın.

    Someone Great (2019)

    Erkek arkadaşı tarafından terk edilen bir kadına odaklanan romantik komedi Someone Great (2019), üç arkadaşın kafa dağıtmak için çıktığı maceraları konu alıyor. Yönetmen Jennifer Kaytin Robinson’ın, ilham kaynakları arasında Taylor Swift imzalı “Clean” ve Lorde’nin “Supercut” şarkılarının olduğunu söylediği film, ayrılık acısı üzerinden iyileştirici bir komedi çıkarmayı başarıyor. Filmi listemizdeki yapımlardan asıl ayıran şey ise, kadın arkadaşlığını ön plana koyması. Özellikle 30’lu yaşlarındaki şehirli kadınların yaşadığı iç çatışmalara mizahi bir bakış atan yapım, yer yer fazla “Amerikan” kaçabilir ve “birinci dünya” dertleriyle sizi sıkabilir. Yine de hem başroldeki Gina Rodriguez’in samimi performansı hem de New York manzaralarıyla film, size bir romantik komedinden beklediğiniz her şeyi verecek. Filmi severseniz, listemizde yer verdiğimiz ve başrolüne yine Rodriguez’i taşıyan Players’a da bir göz atabilirsiniz.

    The Perfect Date (2019)

    Brooks isimli bir lise öğrencisine odaklanan The Perfect Date (2019), Steve Bloom’un The Stand-In kitabından uyarlanan bir romantik komedi. Aşkla pek ilgilenmiyor gibi gözüken ana karakterimiz Brooks, para kazanmak için zengin kızlara “sahte sevgilileri” olarak eşlik ettiği bir uygulama yazıyor ve şans eseri bu kızlardan birine âşık oluyor. “Aşka tövbe etmiş” karakterin romantizme sürüklenmesi klişesini günümüze uygun şekilde güncelleyen film, fazlasıyla eğlenceli bir iş çıkarıyor ortaya. Özellikle de Mean Girls (2004), Clueless (1995) ve yakın dönemden To All The Boys I’ve Loved Before (2018) gibi lise komedilerini seviyorsanız. Lise çağlarına dair kimlik karmaşasını, yine bu yaşlarda yaşanan inişli çıkışlı duygularla bir arada ve mizahi bir üslupla anlatan The Perfect Date, aynı zamanda sınıf ayrımı ve arkadaşlık gibi meselelere de kafa yoran, keyifli bir büyüme hikâyesi. Ancak zengin kız-fakir oğlan klişesinden bıktıysanız, tamamen bu klasik hikâyeye yaslanan filmi pek tavsiye etmiyoruz…

    Love at First Sight (2023)

    Love at First Sight (2023), bir başka romantik komedi klişesi olan “ilk bakışta aşk” temasını “havaalanında aşk” klişesiyle birleştirerek kendine has bir şekilde ele alıyor. New York-Londra uçuşunda birbirine âşık olan fakat kazara çıkışta izlerini kaybeden iki gence odaklanan yapım, başrol oyuncularının uyumu ve kimyası sayesinde klişe hikâyesini izlenir kılmayı başarıyor. Filmin dramatik tarafının, özellikle kayıp ve yas temalarının komedi tarafına zaman zaman ağır bastığını da ekleyelim. Yer yer fazla romantik kaçabilen diyalogların bazılarında gülebilirsiniz, öte yandan anlatıcının yerli yersiz araya giren ekstra yorumları da sinirinizi bozabilir. Eğer kolay izlenebilir, naif bir aşk hikâyesi arıyorsanız, ismi gibi klişe fakat samimi olan Love at First Sight sizin için iyi bir seçenek. Beklentilerinize Netflix seviyesinde tuttuğunuz sürece, zamanınıza değecek bir “feel good” filmi.  

    Players (2024)

    Oyunlardan oluşan farklı hikâyesiyle altıncı sıramıza yerleşen Players (2024), günümüz flört dünyasını ve ilişki dinamiklerini ele alan keyifli bir romantik komedi. Duygusal ilişki yaşamaktan kaçınan ve yalnızca tek gecelik ilişkiler yaşayan bir gazetecinin beklenmedik aşkına odaklanan film, özellikle derinlikli ana karakteriyle dikkat çekiyor. Filmin senaryosunu oyunbaz yapısından dolayı inandırıcı bulmakta zorlanabilirsiniz, ancak tüm filmi ana karakterimiz Mack’in iç dünyası olarak görürseniz, bambaşka bir tat yakalamak da mümkün. Özellikle Lucifer (2016-2021) hayranları filmi kaçırmasın deriz, çünkü beyaz atlı prens rolünde “şeytan tüylü” oyuncumuz Tom Ellis yer alıyor. Ancak filmin romantik komedi dışı arka plan hikâyesinin, özellikle de ABD’de gazeteciliğin güncel durumuyla ilgili söylediklerinin pek de gerçekçi olmadığını da ekleyelim. 

    Holidate (2020)

    İki bekâr yabancının arasında filizlenen sıradışı aşkı konu alan Holidate (2020), özellikle Emma Roberts’ın samimi performansı sayesinde listemizde beşinci sıraya yerleşiyor. Film, romantik komedi klişelerini kasıtlı bir şekilde üst üste sıralıyor ve yer yer bu kodlarla dalga geçiyor. Filmdeki çiftimizi izlerken, gençliklerinde “fazla romantik komedi” izlemiş iki yetişkini izliyormuş hissine kapılabilirsiniz. Filmi listemizdeki diğer yapımlardan ayıran ise, toplumun romantik bir partnere sahip olmak ya da evli olmak konusundaki baskısını konu edinmesi. Böylece romantik komedinin ruhuna eleştirel bir yerden yaklaşıyor aslında. Ancak bu olayın romantik tarafına dair beklentilerinizi düşürmesin. Dolambaçlı yollardan da olsa birbirini bulan iki aşığın hikâyesini izlerken, şakanın gerçeğe dönüştüğünü ve ikilinin kendilerini gerçek bir romantik komedinin içinde bulduğunu göreceksiniz.   

    A Family Affair (2024)

    Listenin zirvesine yaklaşırken, oyuncu kadrosunda biraz yıldız isimlere dönüyoruz. Dördüncü sıramızda, Nicole Kidman, Zac Efron ve Joey King’i başrollere taşıyan A Family Affair (2024) var. Annesi ve patronu arasında romantik bir ilişki başlayan Zara’ya odaklanan film, aile ilişkileri, aşk ve kimlik üzerine eğlenceli bir “aile filmi”. Çoğunlukla büyüme hikâyelerine ve aşk üçgenlerine yer verdiğimiz listemizde, aşkın farklı biçimlerine yer veren ve anne-kız ilişkilerinin karmaşık yapısına da değinen A Family Affair’in ayrı bir yeri var. Filmin en güçlü tarafının, neredeyse slapstick komediye yaklaşan mizahi üslubu olduğunu ekleyelim. Kidman’la Efron arasındaki romansa pek ikna olmayabilirsiniz… Yine de Joey King’in ikilinin arasında gidip gelişi, bu uyumsuzluğu telafi edecek kadar komik. Son olarak, Kidman’ı ismini görünce kafanızda 90’lar 2000’ler klasiklerinden imgeler canlanıyorsa, bu beklentinizi bir süre askıya almanızı öneririz. Fazlasıyla Netlix kokan, eğlenceli ve kolay tüketilebilir bir film var karşımızda.

    Set it Up (2018)

    Listemizin üçüncü sırasında, iki farklı aşk hikâyesini paralel olarak anlatan ve Netflix’in en popüler romantik komedilerinden biri olan Set it Up (2018) var. atronlarına bir oyun oynamaya karar veren iki asistana odaklanan yapım, beklenmedik bir aşkla sonuçlanan eğlenceli bir çöpçatanlık hikâyesi anlatıyor. Özellikle 90’lar ve 2000’lerin romantik komedilerine benzer, nostaljik bir yapım arıyorsanız, türün meşhur mekânlarından New York’un göbeğinde geçen Set it Up tam size göre. Filmin en başarılı tarafının, komedinin hakkını veren esprili diyaloglar ve başrollerdeki Zoey Deutch ile Glen Powell arasındaki uyum olduğunu söyleyelim. 90’lardan fırlamış gibi duran bu filmde, günümüz mizahından parçalar bulmak fazlasıyla eğlenceli. Öte yandan, romantik komedilerin mizah değil de romantik aşk kısmını sevenlerdenseniz, aşkı “çok da” ciddiye almayan bu yapım pek size göre değil… 

    Always Be My Maybe (2019)

    Listemizin ikinci sırasında, Asyalı-Amerikalı komedyen Ali Wong’un başarılı işlerinden Always Be My Maybe (2019) var. Seneler sonra yeniden bir araya gelen iki çocukluk arkadaşına odaklanan yapım, mizah adına listemizdeki en güçlü yapım. Özellikle ünlü yıldız Keanu Reeves’in kendisini canlandırdığı ve ana karakterimiz Sasha’nın sevgilisi olarak konuk olduğu sahnede kahkahalarınızı tutamayabilirsiniz. Aynı zamanda farklı göçmen kültürlerinden beslenen anlatısıyla film, temsil çeşitliliği da yine en üst sıralarda yer alıyor. Öte yandan Wong’un kaleminin drama gelince biraz aksadığını söyleyebiliriz. Komedi anlamında garanti versek de, duygusal olarak yoğun sahnelerde beklentilerinizi biraz daha aşağı seviyeye çekmenizi öneririz. Ali Wong’un keskin ve sarkastik mizahı hoşunuza giderse, çok daha “karanlık” bir romantizmi konu alan Beef’i (2023) mutlaka öneriyoruz.

    To All The Boys I’ve Loved Before (2018)

    Listemizin zirvesinde, Netflix’in hit işlerinden To All The Boys I’ve Loved Before (2018) var. Üçüncü sezonuyla bugünlerde Amazon Prime’da fırtınalar estiren, The Summer I Turned Pretty’nin (2022-) de yazarı Jenny Han uyarlaması filmimiz. Lara Jean isimli liseli bir genç kıza odaklanan film; hayatı, aşık olduğu erkeklere yazdığı mektupların gönderilmesiyle altüst olan genç kızın trajikomik aşk maceralarını konu alıyor. Listemizdeki tüm yapımlarda, romantik komedi türünden klişeler fazlasıyla var, fakat bu klişeleri en naif ve günümüze uygun şekilde kullanan filmin To All The Boys I’ve Loved Before olduğunu söyleyebiliriz. Öyle büyük sürprizler ya da yenilikçi hamleler beklemeyin, günün sonunda karşımızda bir Amerikan romantik gençlik filmi var. Eğer kitabı okuduysanız, pek çok sahnenin atıldığını fark edeceksiniz. Ancak bunun kitabın ruhunu filme aktarırken pek de bir sorun teşkil etmediğini söyleyelim. Samimiyetiyle bizi ekrana kilitleyen başrol oyuncumuz Lana Condor’a gelince… Stüdyodan gelen ve karakterin beyaz olması teklifine karşı gelen Jenny Han, kendisi gibi baş karakterin de Asyalı-Amerikalı olmasını istemişti. Bu anlamda Netflix’teki diğer romantik komedilerden de ayrılan yapımın To All the Boys: P.S. I Still Love You (2020) ve To All the Boys: Always and Forever (2021) isimli iki devam filmi de kesinlikle de izlenmeye değer!

  • John Wick Dünyasından: Ballerina Oyuncularını Başka Hangi Yapımlarda İzlemiştik? 

    John Wick Dünyasından: Ballerina Oyuncularını Başka Hangi Yapımlarda İzlemiştik? 

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    Keanu Reeves’in hayat verdiği ana karakteriyle son dönem aksiyon sinemasına damga vuran John Wick evreninin artık yeni bir başrolü var: Ballerina. Yıldız oyuncu Ana de Armas’ın hayat verdiği Eve Macarro’yu merkezine alan bu spin-off, John Wick evrenine yeni bir kahraman armağan ediyor. Filmde Macarro’nun babasının ölümünün intikamını alma macerasına tanıklık ediyoruz. From the World of John Wick: Ballerina (John Wick Dünyasından: Ballerina), 2019 yapımı John Wick: Chapter 3 – Parabellum ve 2023 yapımı John Wick: Chapter 4 arasında geçiyor. 

    Ana de Armas’ı daha önce bir “Bond kızı” olarak No Time to Die (2021) filminde de bir aksiyon yıldızı olarak izlemiştik. Dövüş sahnelerindeki hâkimiyeti büyük ölçüde zarafetinden güç alıyordu. Başarılı oyuncuyu şimdi de bir aksiyon filminde, üstelik başrolde izliyoruz ve bunun altından başarıyla kalkıyor. Hem John Wick gibi çok sevilen bir seriye yeni bir soluk katıyor hem de onun temel özelliklerini içerisinde barındırıyor. Elbette diğer John Wick filmlerine benzer şekilde bu filmde de senaryo düzeyinde çok derin bir hikâye beklemiyor bizi. Daha çok dövüş sahnelerini bir dans gibi yorumlayan, koreografisiyle öne çıkan bir yapım izliyoruz. Aksiyon sineması hayranlarını rahatlıkla tatmin edecek bir filmle karşı karşıyayız.

    Filmde Ana de Armas’ın yanı sıra Keanu Reeves başta olmak üzere pek çok oyuncuyu orijinal serideki rolleriyle yeniden izleme şansına sahibiz. From the World of John Wick: Ballerina'nın oyuncu kadrosunda yer alan pek çok değerli oyuncunun kariyerlerine daha yakından bakmak ve hafızaları tazelemek isteyenlerle bu rehberde buluşuyoruz! JustWatch ekibi olarak hazırladığımız bu listede Ballerina’nın yıldızlarının sinema ve televizyon kariyerlerinde kısa bir yolculuğa çıkıyoruz. John Wick serisini seviyorsanız ya da From the World of John Wick: Ballerina’yı izlerken “Ben bu oyuncuyu nereden hatırlıyorum?” sorusu aklınıza takıldıysa doğru yerdesiniz. 

    Ana de Armas (Eve Macarro)

    Kübalı oyuncu Ana de Armas, pek çoğumuzun hayatına Blade Runner 2049’daki (2017) küçük rolüyle girdi. Havana’da doğan, ardından genç yaşta Madrid’e taşınan Ana de Armas ilk gençliğinden itibaren oyunculuk yapmaya başladı ve kariyeri hızla yükselişe geçti. Hollywood’daki yolculuğu Knock Knock (2015) ve War Dogs (2016) gibi filmlerdeki rolleriyle başlarken esas çıkışını ise Blade Runner 2049’daki hologram görünümlü yapay zekâ bir karakterle yaptı. Bundan kısa bir süre sonra rol aldığı Knives Out’la (2019) birlikte de bir anda kendi kuşağının en sevilen ve beğenilen yıldızları arasına girdi. No Time to Die’da (2021) sıradışı bir “Bond kızı” rolünde, Ben Affleck’le karşılıklı rol aldığı Deep Water’da (2022) ise kendine has bir Patricia Highsmith karakterine hayat verdi. Blonde’da (2022) ise bir ikonu, Marilyn Monroe’yu canlandırdı. 

    Ana de Armas, Ballerina’da ise aksiyon sinemasına yeni bir soluk getirme görevi üstlendi. John Wick gibi kendi hayran kitlesine sahip bir karakterin evrenine güçlü bir kadın temsiliyeti getiren Kübalı oyuncu, No Time to Die’dakine benzer şekilde aksiyon sahnelerinde de başarıyla görev alabileceğini göstermiş oldu. Öte yandan bu sert görünümüne ek olarak duygusal olarak da yoğun ve çok yönlü bir performansa imza attı ve seriye çok yönlü bir yorum katmış oldu. 

    Keanu Reeves (John Wick)

    Günümüzde mütevazılığı ve iyi kalpliliğiyle internetin yıldızı haline gelen Keanu Reeves aslında internetten önce de bir yıldızdı. Kariyerine 80’lerde başladı ve ufak tefek dizi ve küçük bütçeli film deneyimlerinden sonra 90’ların başında adını geniş kitlelere duyurdu. River Phoenix'le birlikte rol aldığı Gus Van Sant imzalı My Own Private Idaho'daki (1991) performansıyla pek çok kişinin gönlünü çalan Reeves, kariyeri boyunca bunu yapmaya devam etti. Point Break (1991), Bram Stoker's Dracula (1992), Speed (1994) ve The Devil's Advocate (1997) gibi filmlerdeki rolleriyle 90’larda Hollywood’un sayılı aktörleri arasına giren Reeves’in (ve aslında geri kalan herkesin) hayatı ise 1999 yılında değişti. Wachowskilerin Matrix’inin Neo’su, yalnızca sinemanın değil, bu çağın tanımlayıcı figürlerinden birine, bir kültürel fenomene dönüştü. Tüm dünyayı sarsan Matrix çılgınlığı devam filmleriyle sürerken Reeves ise dünyanın en büyük yıldızlarından birisi oldu. 

    Reeves’in kariyerinin 2010’larda yeniden doğuşu ise bir başka aksiyon serisi ve ona adını veren John Wick karakteriyle oldu. Reeves’in bedensel oyunculuğunu duygusal ve içe dönük ifade kapasitesiyle de birleştiren bu rol hem onun görkemli kariyerini günümüze taşıdı hem de aksiyon severlere yeni bir kahraman armağan etti. Reeves, Ballerina’da ise başrolde olmamasına rağmen yine de artık ikonikleşmiş John Wick performansından kesitler sunuyor. Filme dramatik olarak pek bir şey katmadığı kesin ama John Wick evrenine başka beklentilerle konuk oluyoruz zaten. Dolayısıyla Ballerina’da da aradığınız John Wick havasını bulacaksınız kesinlikle. 

    Anjelica Huston (Direktör)

    John Wick serisindeki Direktör rolüyle Ballerina’da da karşımıza çıkan Anjelica Huston, The Addams Family (1991) ve Prizzi’s Honor (1985) filmlerindeki rolleriyle tanınıyor. Yönetmen John Huston’ın kızı olan oyuncu, oyunculuk kariyerine babasının yönetmenliğini yaptığı A Walk with Love and Death (1969) filmiyle başladı. Prizzi's Honor filminde de Jack Nicholson ve Kathleen Turner gibi yıldızlarla beraber rol alırken buradaki Maerose Prizzi rolüyle En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu kategorisinde Oscar kazandı, oyunculuk ve modellik kariyerine devam etti. The Addams Family’deki Morticia Addams karakteriyle hafızalara kazınırken The Grifters (1990) ve Enemies: A Love Story (1989) filmleriyle Oscar adaylıkları kazandı. Kariyerinin ilerleyen döneminde ise başta The Royal Tenenbaums (2001) olmak üzere çeşitli Wes Anderson filmlerinde rol aldı. 

    Huston, John Wick evreninde oldukça önemli bir karaktere hayat veriyor. Direktör bu tür filmlerde mutlaka karşımıza çıkan bir usta/mentör konumunda aslında. Aynı zamanda bir otorite figürü. Huston’ın başarılı performansı da bunu mümkün kılan en önemli unsurlardan birisi. Kendisini hem Addams ailesindeki Morticia Addams hem de Etheline Tenenbaum rolüyle tanıdığımızı düşünürsek oyunculuk repertuarının ne kadar geniş olduğunu rahatlıkla gözlemleyebiliriz. Diğer John Wick filmlerinde olduğu gibi Ballerina’da da bunun olgun örneklerinden birine tanıklık ediyoruz. 

    Gabriel Byrne (Şansölye)

    Ballerina’da filmin kötü karakteri Şansölye’ye hayat veren Gabriel Byrne’ı öncelikle The Usual Suspects’teki (1995) Dean Keaton karakteriyle tanıyoruz elbette. Günümüzde de popülerliğini büyük ölçüde sürdüren bu film kariyeri farklı alanlara uzanan Gabriel Byrne’ın da sinemada en çok tanınan rollerinden birisi. Tiyatroda başlayan ve ardından sinema ve televizyona uzanan görkemli kariyerinde Byrne, karizmatik ve derinlikli rolleriyle bilhassa öne çıktı. In Treatment (2008-2021) dizisinde canlandırdığı Dr. Paul Weston rolüyle Altın Küre kazandı. Coenlerin Miller’s Crossing’inde (1990), Ari Aster’in Hereditary’sinde (2018) rol aldı. Bir yandan tiyatro kariyerine de devam ederken Broadway’deki çalışmalarıyla Tony adaylıkları kazandı. Hiçbir zaman bir Oscar adaylığı kazanamamış olsa da İrlandalı oyuncunun görkemli kariyeri günümüzde de pek çok önemli rolle devam ediyor. 

    Karizmatik sesi ve derinlikli oyunculuğuyla kuşağının önde gelen oyuncularından biri hâline gelmiş oyuncuyu Ballerina’da da oldukça önemli bir rolde izliyoruz. Eve’in ana düşmanlarından biri rolündeki Şansölye, entelektüelliği, aristokrat tavırları ve keskin zekâsıyla benzerlerinden ayrılan bir karakter. Burada Byrne’ın tiyatro oyunculuğu geleneğinden getirdiği teatral hava da oldukça etkili. Hem tecrübesi hem de yeteneğiyle filme önemli bir katkı yapan Byrne’ı izlemek her zaman büyük keyif. 

    Lance Reddick (Charon)

    John Wick evreninin sevilen karakterlerinden Charon’u canlandıran Lance Reddick’i Ballerina’da da bu rolde izliyoruz. Anlatının merkez unsurlarından Continental Hotel’in “odacı”sı diyebileceğimiz Charon evrenin taşıyıcı kolonlarından biri âdeta. ABD’li aktör Reddick’i ise esas olarak efsanevi dizi The Wire’dan (2002-2008) biliyoruz. Burada Cedric Daniels karakterini canlandıran Reddick, aynı zamanda Fringe (2008-2013) ve Bosch (2014-2021) gibi dizilerdeki rolleriyle de tanınıyor. John Wick serisinde canlandırdığı Charon rolü ise oyuncunun kariyeri için zirve noktasını oluşturuyor büyük ölçüde, zira kendisi hayranlar tarafından serinin en sevilen karakterlerinden birisi. 

    Öte yandan maalesef ki bu Reddick’i perdede izlediğimiz son rol. Ballerina’nın çekimlerinden kısa bir süre sonra oldukça genç bir yaşta aramızdan ayrılan başarılı aktör bu şekilde sevenlerine de veda etti. Reddick, burada da Charon karakterine soğukkanlı, ölçülü ve dikkatli bir yorumla yaklaşıyor. Oldukça kısa bir ekran süresine sahip olsa da John Wick evreninin sahiciliğini Ballerina’ya taşıması açısından Charon karakteri önemli bir işleve sahip. 

    Norman Reedus (Daniel Pine)

    Ballerina’da gizemli Daniel Pine karakterini canlandıran Norman Reedus 90’lardan bu yana pek çok film ve dizide oynamış bir oyuncu. Kariyerine The Boondock Saints’teki (1999) rolüyle başlayan ve sonrasında 8mm (1999) ve Blade II (2002) gibi filmlerde rol alan Reedus büyük çoğunlukla The Walking Dead’deki (2010-2022) Daryl Dixon rolüyle tanınıyor. Çok sevilen dizinin en popüler karakterlerinden birisi olan Daryl Dixon aynı zamanda bir başka spin-off olan The Walking Dead: Daryl Dixon’da (2023-) da işlenmişti. Başka pek çok dizi ve filmle birlikte Lady Gaga, Marilyn Manson, Keith Richards, Radiohead, R.E.M. gibi önemli müzisyenlerin müzik videolarında da rol alan Norman Reedus zaman zaman modellik de yapan çok yönlü bir isim.

    John Wick, her ne kadar mağdur bir karakterin kötülere karşı verdiği mücadele verdiği filmlerin üretildiği bir seri olsa da ahlaki olarak gri alanlarda yer alan karakterleriyle de öne çıkan bir seri. Bu da aslında oyuncunun üzerine çok daha ağır bir sorumluluk yükleyen, nüanslı bir oyunculuk gerektiren bir durum. Daniel Pine karakteri de onlardan biri. Norman Reedus bu ilginç karakterde çok yönlü, seyircinin kafasını karıştıran bir performans gösteriyor. Reedus’un oyunculuğu sayesinde bazen bu karakter hakkında ne düşüneceğinize karar veremiyorsunuz. Bir yandan onun da sahneleri biraz kısa. Charon gibi Pine’ı da biraz daha fazla görebilseydik diye düşünmeden edemiyoruz. 

    Ian McShane (Winston Scott)

    John Wick serisinde ana karakterin yakın arkadaşı ve aynı zamanda New York Continental Hotel’in gizemli müdürü Winston Scott’ı canlandıran Ian McShane, Altın Küre ve Emmy adaylıkları olan bir oyuncu. Karayip Korsanları serisinden Deadwood’a (2004-2006), American Gods’tan (2017-2021) Lovejoy’a (1986-1994) pek çok farklı yapımda boy gösteren İngiliz oyuncu 1960’lardan bu yana devam eden oldukça uzun bir kariyere sahip. McShane, Deadwood’daki Al Swearengen rolüyle Altın Küre kazanmış ve Emmy’ye de aday gösterilmişti.

    John Wick evreni denince yan rollerde boy gösteren oyuncuların kalitesi ve tecrübesi de fazlasıyla öne çıkıyor. Ian McShane de bunun sebeplerinden birisi. Ballerina’da da kilit bir rol üstlenen oyuncu hem Eve ve John Wick arasındaki bağlantıları seyircinin algısına yerleştiriyor hem de oyunculuk kalitesini yukarı taşıyor. Oyuncunun bu ölçülü, zarif ama ağır üslubu John Wick evreninin “masa başı” tarafını vurgulaması açısından çok önemli. Filmlerde genelde sahada, hatta cephedeki kavgayı izliyoruz belki ama bu yoğun dünyanın arka planında önemli bir güç dengesi olduğu da hissettiriliyor. Ian McShane oyunculuğuyla bu açıdan önemli bir katkı yapıyor. 

1 2 3

51-100 / 276

JustWatch | Akış Kılavuzu
We are hiring!
© 2026 JustWatch Tüm harici içerikler hak sahibinin mülkiyetindedir. (3.13.0)

En iyi 5 film
  • Sex Weather
  • Ev özlemi
  • Madrid, 1987
  • O'nun Hikâyesi
  • María Montez: The Movie
En İyi 5 TV Şovu
  • Masumiyet Müzesi
  • Jasmine
  • Spartacus: House of Ashur
  • Ilk Ve Son
  • Prens
En iyi 5 sağlayıcı
  • Disney Plus
  • YouTube Premium
  • Netflix
  • puhutv
  • Amazon Prime Video
Sağlayıcıdaki en iyi 5 yeni
  • Disney Plus'teki yenilikler
  • YouTube Premium'teki yenilikler
  • Netflix'teki yenilikler
  • puhutv'teki yenilikler
  • Amazon Prime Video'teki yenilikler
Yayına girecek filmler
  • Animal Friends
  • Aşık Veysel
  • Resident Evil
  • Mother Mary
  • Merhamet Yok
Yayına girecek diziler
  • Dune: Prophecy Sezon 2
  • Gabby'nin Hayal Evi Sezon 13
  • The Actor Awards Presented by SAG-AFTRA Sezon 32
  • Blue Therapy Sezon 1
  • Genç Sherlock 1. Sezon
En iyi 5 yenilik
  • Seinfeld Oyuncuları: 2025’te Neredeler? 
  • En Kötüden En İyiye: Yorgos Lanthimos’un Tüm Filmleri
  • Tim Burton’ın En İyi 10 Filmi
  • En Kötüden En İyiye Kathryn Bigelow Filmleri
  • Son 10 Yılın En İyi Müzik Biyografileri