Aşkın coşkusuyla bir köprünün üzerinde koşan bir çift, yıllar öncesinden kalan bir duygunun bir anda gün yüzüne çıktığı bir bakış ya da bildiğimiz anlamda bir “mutlu son”... Sinema, iki insanın birbirine aşkını anlatmak için hep elverişli bir mecra oldu. Aşk gibi ele avuca sığmaz bir duygunun karşılık bulduğu yer sıklıkla bir filmin özgür evreni olageldi.
Elbette aşk, tanımlaması, içinde olması ve içinde kalması kolay bir duygu değil, hiçbir hikâye de bir diğerinin aynısı değil. Her zaman iki kişiye özgü bir duygu da değil. Sınırların anlamını yitirebildiği, tanımların önemsizleşebildiği, bazen üçüncü bir kişinin varlığıyla şekil alan bir duygu. Bu yıl seyirciyle buluşan Celine Song imzalı Materialists (2025), aşkın farklı görünümlerini ele almasıyla bu konuyu tekrar aklımıza düşürdü. Sonuçta sinema tarihi boyunca çok sayıda aşk üçgeni hikâyesi izledik. Bu listede bu hikâyeleri bir araya getiriyoruz. En romantik 10 aşk üçgeni filmini alt alta sıralıyor ve aşkın birbirine benzemez doğasına bir kez daha şaşırıyoruz. Bu birbirine benzemezliğe saygı duruşu olarak listemizi en iyiden en kötüye doğru değil, kronolojik olarak sıraladık. Siz de bizim gibi tipik aşk hikâyelerinden biraz sıkıldıysanız izleme listelerinizi hazırlayın ve bize katılın. İlginç bir yolculuğa çıkıyoruz.
Casablanca (1942)
Listemize bir klasikle başlıyoruz. Sinema tarihinin belki de en sevilen filmlerinden Michael Curtiz imzalı Casablanca (1942), aynı zamanda aşk üçgenlerinin sinemadaki temsillerinin de başında geliyor. Humphrey Bogart, Ingrid Bergman ve Paul Henreid’ı bir araya getiren filmde İkinci Dünya Savaşı zamanında aşk, idealler ve fedakârlık üzerine unutulmaz bir öyküye tanıklık ederiz. Dolayısıyla Casablanca listemizin doğal bir adayı, hatta birincisi.
Casablanca filmi henüz izlememişseniz size ilk bakışta sıkıcı bir klasik gibi görünebilir. Klasik olduğu da kesin ama asla sıkıcı değil. Başına geçip izlemeye başladığınızda Netflix’te sevdiğiniz bir diziyi açmış gibi hissedeceksiniz. Dünyası hem tanıdık gelecek hem de öykü filmin 100 dakikalık süresini asla hissettirmeyecek. Hele ki tarihe de bir miktar ilginiz varsa Casablanca kesinlikle sizin için bu listedeki ilk tercih olmalı. Muhtemelen filmden fazlasıyla etkilenecek ve başka benzer örnekler arayacaksınız. The Maltese Falcon (1941), Brief Encounter (1945) ve Gone with the Wind (1939) gibi klasiklerle devam edebilirsiniz.
The Apartment (1960)
Şimdi Casablanca’dan yaklaşık yirmi yıl sonrasına, 1960’lara gidiyoruz. New York, Manhattan’da, bir refah dönemindeyiz. Şirketler giderek büyüyor. Gelmiş geçmiş en iyi yönetmenler arasına adını rahatlıkla yazabileceğimiz Billy Wilder’ın The Apartment’ı (1960) böyle bir dönemde bir sigorta şirketinin iç dünyasına uzanıyor. Filmde Jack Lemmon’ın canlandırdığı C. C. Baxter bir sigorta şirketinde çalışır ve şirkette yükselme hırsıyla yöneticilerinin evini garsoniyer olarak kullanmasına izin verir. Evine gelip giden insanlardan biri ise bir aşk üçgenini başlatacaktır.
The Apartment da bir başka siyah-beyaz klasik elbette ama Casablanca’dan tamamen farklı olduğunu söyleyebiliriz. Bu kez tamamen komedi sularında yüzen, son derece komik bir başkaraktere sahip, seyircisine bol bol tebessüm vaat eden bir film bu. İzleyince 1990’larda zirvesini yaşamış ve hâlâ devam eden romantik komedileri hatırlayacaksınız. Muhtemelen Notting Hill (1999) ve You’ve Got Mail (1998) gibi filmler aklınıza gelecek. Bu çok normal çünkü The Apartment onların atası konumunda. Hem keyifli bir aşk hikâyesine tanık olacak hem de film bittiğinde kendinizi çalışma hayatının yalnızlığı ve yalnız insanın biçare fedakârlığı hakkında düşünürken bulacaksınız. Filmi şu sıralar Prime Video’da izleyebildiğinizi de ekleyelim.
Jules et Jim (1962)
Klasiklerden devam ediyoruz (adım adım güncel örneklere de geleceğiz). Listemizin üçüncü sırasında artık biraz şaka konusu da olmuş o eski Fransız filmlerinden biri var. Bohem hayat, bisikletsiz yapamayan özgür karakterler, her nedense sürekli sigara içen dertli kişiler… Evet Fransız Yeni Dalgası’ndan bahsediyoruz. Jules et Jim (1962) bu akımın temel filmlerinden biri. François Truffaut imzalı film, üç kişi arasında gelişen dinamik aşk ilişkisini merkeze alan eserlerden biri. Birinci Dünya Savaşı etrafında gelişen ve uzun zamana yayılan bir arkadaşlığın tarihini yazıyor aslında. Aşk, arkadaşlık, günlük ilişkilerin hepsi birbirine karışıyor.
Jules et Jim, bu listede karşımıza birkaç defa daha çıkacak. Zira anlattığı hikâyeyle ve sinema üslubuyla çok fazla sayıda filmi, yönetmeni etkilemiş bir film bu. Ona adanarak yapılmış birçok film mevcut. Dolayısıyla listemize üst sıralardan giriyor ve kesinlikle ilginizi de hak ediyor. Fransız Yeni Dalgası’na iyi bir filmle giriş yapmak istiyorsanız ya da Frances Ha (2012) ve Before Üçlemesi gibi özgür ruhların ilişki dünyasıyla ilgili filmleri seviyorsanız Jules et Jim’i de mutlaka görmelisiniz.
She’s Gotta Have It (1986)
1980’lere geldik. Bu kez yönetmenlik koltuğunda kendi kuşağının ve kültürünün bayrak isimlerinden Spike Lee oturuyor. Brooklyn’de, sanatçıların, bohemlerin dünyasındayız. Sanatçı Nola Darling, aynı anda üç farklı adamla ilişki içerisinde. Nola, bu adamların her birine samimi duygular besler ancak hiçbirinin kendisine tamamen sahip olmasına izin vermez. Spike Lee (2016’da aynı isimle bir Netflix dizisine de dönüşecek olan) ilk uzun metrajı She’s Gotta Have It’te (1986) yönetmen imzasını belirgin biçimde atar. Karakterine yaklaşımı, çok kolay düşülebilecek ahlakçı tuzaklardan azade bakışı ve kendine has estetik vizyonu zamanla onu ABD sinemasının en önemli isimlerinden biri hâline getirecektir.
Spike Lee’yi biraz daha yakından tanımak isteyenler Do the Right Thing’e (1989), 25th Hour’a (2002) ve bu listeye yakın bir konuya sahip Jungle Fever’a (1991) mutlaka göz atmalı. Fakat She’s Gotta Have It başlangıç için en doğru seçenek olacaktır. Şayet güçlü ve özgür bir kadın hikâyesi görmek sizi mutlu ederse bu film size istediğinizi fazlasıyla verecek. Ancak She’s Gotta Have It kesinlikle bu özelliklerden ibaret bir film de değil. Bir karakteri yaşadığı çevre ve ilişkileriyle ele alması, onun psikolojik ve sosyal dünyasını tek bir potada ustalıkla eritmesi açısından da çok iyi bir film. 84 dakikalık kısacık süresinde hafızanıza kazınacağına eminiz. Aynı dizi uyarlaması gibi filmin de Netflix’ten izlenebildiğini not düşmek gerek.
Y Tu Mamá También (2001)
21. yüzyılın başında, bu listenin en iyi filmlerinden biri karşılıyor bizi. Zira aşk üçgeni denince ilk akla gelen filmlerden birisi Alfonso Cuarón’un Y tu mamá también’idir (2001) elbette. Aynı anda hem bir büyüme hikâyesi hem bir yol filmi hem de sıradışı bir aşk filmi olmayı başaran bu unutulmaz film üç muazzam oyuncunun omuzlarında yükselir: Diego Luna, Gael García Bernal ve Maribel Verdú. Y tu mamá también iki genç arkadaşın kendilerinden yaşça büyük bir kadınla beraber yaşadıkları yolculuğu takip eder. Film bir yandan dinamizmiyle, genç karakterlerini özümseyen enerjisiyle seyirciyi içine çekerken bir yandan da aşka dair akışkan ve ferah yaklaşımıyla kendini benzerlerinden ustalıkla ayıran bir öze sahiptir.
Filmi izlemediyseniz bile filmdeki o meşhur dans sahnesi bir yerlerde karşısına çıkmış olabilir. Alfonso Cuarón bu filmle birlikte başarılı bir yönetmen olarak rüştünü tamamen ispatladığından ve sonrasında Roma (2018) ve Gravity (2013) gibi pek çok önemli film çektiğinden Y tu mamá también de popülerliğini korumaya devam etti. Açıkçası bunu da hak ediyor. Sinemaya ilgili herkesin izlemekten keyif alabileceği bir film bu. 100 dakikayı aşmayacak ve fazla yormayacak keyifli bir film seçmek istiyorsanız Netflix kataloğundan ulaşabileceğiniz bu modern klasik yerinde bir tercih olacaktır.
Vanilla Sky (2001)
Aynı yıldan bir başka filmle listemize devam ediyoruz. Bu sefer Y tu mamá también’in dünyasından epey bir uzaktayız. Zengin ve her şeye sahipmiş gibi görünen bir patronun hayatında eksik olan şeyin “gerçek” ilişkiler olduğunu anladığı bir yolculuğu takip ediyoruz. Şöhreti kuşakları aşarak yaşamaya devam eden Tom Cruise’u başrolüne taşıyan Vanila Sky (2001) Cameron Crowe’un yönetmenliğini üstlendiği ve bilimkurgu ile psikolojik gerilim unsurlarını harmanlayan bir film. Merkezine yerleştirdiği ana karakterinin bölünmüşlüğünü iki farklı kadınla ilişkisi üzerinden anlatıyor. Listemizdeki tek bilimkurgu filmi olarak da öne çıkıyor. Şu sıralar Netflix kataloğundan erişebildiğiniz Vanilla Sky, genelde bohem hayatları, özgür ilişkileri ve entelektüel bireyleri takip ettiğimiz bu listeye çeşitlilik getiren filmler arasında.
Tom Cruise’un uzun kariyerinin en başarılı işlerinden biri olan Vanilla Sky bu listede olmayı kesinlikle hak ediyor. Hem keyifli, dikkat çekici bir hikâye anlatıyor hem de aşk ilişkilerine farklı bir gözle bakıyor. Bu listede ele aldığımız temalara bir de bilimkurgu perspektifinden bakmak isterseniz; ayrıca Inception (2010), Shutter Island (2010) ve Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004) gibi düş ve gerçeklik arasında mekik dokuyan yapımlar sevdiğiniz filmler arasındaysa Vanilla Sky tam size göre bir seçenek olacaktır.
The Dreamers (2003)
Bohem hayatlar, özgür ilişkiler ve entelektüel bireyler demişken… Belki de bu ifadelerin aklımıza getirdiği ilk filme, Bernardo Bertolucci imzalı The Dreamers’a (2003) geçiyoruz buradan. Listemizde yer alan bir başka film Jules et Jim Den bahsederken sinema tarihinde ona adanan filmler olduğunu belirtmiştik. The Dreamers onlardan biri. Film, aynı Jules et Jim gibi bir kadın ve iki erkek arasındaki dinamik, sınırları bozan ilişkiye odaklanıyor. 1968 Paris’inde geçen hikâye o dönemin gençlerinin yaşantısına çok yönlü bir bakış atarken aynı zamanda bu üç karakter arasındaki romantik, erotik ve bohem ilişkiyi tutkuyla ele alıyor. Sonradan hızla yükselmeye devam edecek kariyerinin ilk rolünde Eva Green’i izlediğimiz filmde Green’in partnerleri de Michael Pitt ve Louis Garrel.
The Dreamers, sözünü pek sakınmayan, doğrudan bir film. Karakterlerin dışa dönük, 68’in özgür ruhunu dolaysız biçimde yansıtan özgür hayatlarına ayna olmaya çalışır sanki. Bertolucci sinema tarihinde iz bırakmış imgeleri ve dönemin entelektüel tartışmalarını filmin temel bir parçası yapar. Dolayısıyla bu tür tartışmalara pek aç değilseniz The Dreamers’ı listenin sonlarına atmanız en hayırlısı olacaktır. Ama buraya kadar okuduğunuz filmler ilginizi çektiyse, hele ki Jules et Jim’e bayıldıysanız The Dreamers kesinlikle tercihleriniz arasında olmalı. Zira şu bir gerçek ki aşk üçgeni dendiğinde pek çok insanın ilk aklına gelen film olacaktır kendisi.
Past Lives (2023)
Bir tür zaman tüneli gibi kurguladığımız bu yolculukta günümüze gelmiş bulunuyoruz. Yakın dönemden örnekler arıyorsanız Ira Sachs imzalı Passages (2023) ilk tercihiniz olabilir. Kocası Martin’le birlikte Paris’te yaşayan Tomas’ın bir partide tanıştığı Agathe isimli genç bir kadınla birlikte olmasının ardından yaşananları takip ettiğimiz film ikili ilişkilere dair güncel, karmaşık ve açık sözlü bir dünya inşa ediyor. Başta Tomas’ın yakıcı dürüstlüğü olmak üzere karakterlerini alışıldık sınırların dışında konumlayan Ira Sachs’in esas becerisi ise bu karakterlere eşit mesafede yaklaşabilmesinde. Franz Rogowski, Ben Whishaw ve Adèle Exarchopoulos gibi üç yetenekli oyuncunun hayat verdiği Passages bilhassa Rogowski’nin omuzlarında yükseliyor.
Passages gösterime girdiği dönemde insanların ya bayıldığı ya da nefret ettiği o filmlerden biri oldu. Bu çok normal, çünkü merkezinde gerçekten de epey sorunlu bir karakter yer alıyor. Rogowski’nin canlandırdığı Tomas benmerkezciliği ve umursamaz manipülatifliğiyle tüylerinizi diken diken edebilecek bir karakter. Dolayısıyla buraya bir narsist karakter uyarısı da eklemeliyiz, pek çok kişi için tetikleyici unsur olabilir. Öte yandan Passages hem karakterlerine bakışı hem de başarılı diyalog yazımı ve oyunculuklarıyla kesinlikle tercih edebileceğiniz bir film. MUBI’den izleyebildiğiniz film size aynı anda hem Weekend’i (2011) hem Closer’ı (2004) hem de Blue Valentine’ı (2010) hatırlatacak.
Past Lives (2023)
Bu listeyi hazırlamamıza vesile olan Materialists’in yönetmeni Celine Song ilk uzun metrajı Past Lives’ta (2023) da bir nevi aşk üçgenini takip etmişti. Geçmişte kalmış, yıllara yayılan, uzun erimli ve ketum bir aşk öyküsü bugünde kendisini yeniden var etmeye başlıyordu. Otobiyografik özellikler taşıyan filmde beraber büyümüş ve bir süre sonra yolları ayrılmış iki arkadaşın yıllar sonra tekrar bir araya gelmesini ve beraber vakit geçirirken aşka ve kadere dair düşünceleri paylaşmalarını izliyoruz. Past Lives dünya prömiyerini yaptığı Sundance Film Festivali’nden itibaren seyircinin ilgisini kazanmış ve devam eden dönemde yılın en sevilen filmlerinden birine dönüşmüştü. Bu ilgi filme iki Oscar adaylığı da kazandırdı.
Past Lives’ı başarılı kılan ve Celine Song’un adını tüm dünyaya duyuran temel sebep yönetmenin geçmişe ve karakterlerine karşı geliştirdiği şefkatli ve olgun yaklaşımdı kesinlikle. Dolayısıyla burada The Dreamers’ın kabına sığmayan güncel ve yakıcı ilişkilerini ya da Passages’ın sürekli değişen devinimli hâlini beklememek gerek. Artık geçmişte kalmış, sizi siz yapan bir ilişkinizi bir anda minnetle hatırladığınızı düşünün. Buna çok yakın bir hissi var Past Lives’ın. In the Mood for Love’ın (2000) zamana hapsolmuş yoğun hisleriyle Paterson’ın (2016) sessiz ve küçük, gündelik anlara yoğunlaşan, yavaş yavaş biriken duygusu birleşiyor sanki. Herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği, bittiğinde yüzünüzde hüzünlü ama samimi bir tebessüm bırakacak o filmlerden biri.
Challengers (2024)
Listemizin son maddesinde Luca Guadagnino’nun aşkın ve cinselliğin farklı görünümlerine uzanan çok yönlü filmografisinin yeni bir halkasına, Challengers’a (2024) gidiyoruz. O da bu listedeki diğer filmler gibi merkezine üçlü bir ilişkiyi yerleştiriyor. Oldukça genç yaşlarından itibaren tanışan üç tenis oyuncusunun aralarındaki ilişkiyi takip ettiğimiz film genç kuşağın üç yıldızını bir araya getiriyor: Zendaya, Josh O'Connor ve Mike Faist. Luca Guadagnino’nun aşka ve cinsel gerilime doğallıkla alan açan bedensel sinemasına çok uygun zeminler sunan hikâye gençlik tutkusunu sporculuğun hırslarıyla harmanlıyor.
Tenis sinemada dönem dönem kendine yer bulan ancak sinemasal olarak eğlenceli bir karşılık üretmesi oldukça zor bir spor. Guadagnino’nun Challengers’ta neredeyse biçimci bir şova dönüşen final sekansıyla bu görevin altından başarıyla kalktığı kesin. Film boyunca bedenlerde biriken gerilimin bu sahnede açığa çıktığını ve tempolu bir grafiğe evrildiğini görüyoruz. Dolayısıyla Challengers elbette bir aşk üçgenini takip ediyor ama anlatının merkezinde onun kadar rekabet, sporcu psikolojisi ve kıskançlık gibi insani duygular var. A Bigger Splash’in (2015) kıskançlık ve cinsel tansiyonu gerilime dönüştüren gidişatından, Black Swan’ın (2010) rekabetle cinsel gerilimi birleştiren huzursuzluğundan izler sunuyor. Şu sıralar Prime Video’da izleyebileceğiniz Challengers spor ve sinemaya meraklı herkesin ilgisine aday bir yapım.



















































