JustWatch PRO
Ana SayfaYeniPopüler Listeler Sporlarguide
  • Rambo Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Rambo Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    Rambo, sinemanın popüler kültür tarihine armağan ettiği önemli karakterlerden biri. 1982 yılında First Blood filmiyle başlayan ve hızla fenomenleşerek bir film serisine dönüşen Rambo, Sylvester Stallone’nin hayat verdiği John J. Rambo karakteri etrafına örülmüş bir aksiyon serisi. 

    Rambo denince ilk başta hepimizin aklına kaslı bir adamın tek başına bütün düşmanları alt etmesi geliyor. Bu elbette çok yanlış bir düşünce değil fakat Rambo karakteri bundan çok daha fazlasını ifade ediyor. Özellikle karakterin çıkış noktasını düşünürsek Rambo, Vietnam Savaşı’nın ABD üzerinde bıraktığı izlerin önemli yansımalarından biri. Genel olarak Rambo serisi boyunca da varoluşunu cephede tanımlamış bir savaş makinesinin yeni hayatına uyum sağlamasını (ya da sağlayamamasını) izliyoruz. Dolayısıyla Rambo serisi hem 1980’lerin aksiyon sinemasını sevenler hem de sinemada pek çok temsilini gördüğümüz savaş travması filmlerine ilgi duyanlar için yerinde bir seçenek.

    Rambo serisinde şu ana dek 5 uzun metraj film ve bir animasyon dizi üretildi. İlk filmin başarısı sonrasında bir seriye dönüşen Rambo karakteri günümüze kadar da taşındı. Peki bu filmleri nasıl bir sırayla izlemek gerek? Seride mutlaka izlenmesi gereken ya da diğerlerine göre zayıf kalan yapımlar hangileri?  Bu rehberde açıklıyoruz.

    First Blood (1982)

    Rambo karakterini beyazperdede ilk kez gördüğümüz film 1982 tarihli First Blood’dı. David Morrell’in 1972 tarihli romanından uyarlanan filmde sonradan karakterle özdeşleşecek  Sylvester Stallone’u ilk kez Rambo rolünde izledik. Vietnam gazisi John J. Rambo’nun yurda dönüşünün ardından ABD’nin küçük bir kasabasına gelmesini ve yerel polisle yaşadığı çatışmayı izlediğimiz film savaşın yarattığı travmaları sıradışı bir bakışla ele alıyordu. 

    First Blood hem Rambo karakterini ortaya çıkarışı hem de hikâyesiyle başarılı bir film. Aksiyon sinemasını âdeta baştan tanımlayan filmlerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla Rambo karakterini tanıyorsanız fakat bu filmi henüz izlemediyseniz çok şey kaçırıyorsunuz. Serinin devam filmlerinden bazıları için aynı şeyi söylemek mümkün değil ama First Blood mutlaka izleme listenizde olmalı. Stallone’un yıldızlaştığı bir başka seri Rocky’yi, kendisinin 80’lerdeki en büyük rakibi Arnold Schwarzenegger’in Commando (1985) ve Conan the Barbarian (1982) filmlerini seviyorsanız First Blood’u keşfetmek sizin için çok keyifli olacak. 

    Rambo: First Blood Part II (1985)

    First Blood’ın dünya çapındaki başarısının ardından filmin yapımcıları bir devam filmi için derhal harekete geçer. Kısa zamanda fenomen olmuş kahraman Rambo bu devam filminde bu kez travmalarının merkezine, Vietnam’a geri dönecektir. Bu kez görev savaş esirlerini tek başına kurtarmaktır. Rambo: First Blood Part II (1985) gişede çok büyük bir başarı yakalar ve pek çok rekor kırar. Rambo’nun günümüzde sahip olduğu imgenin oluşmasında önemli bir adım olan Rambo: First Blood Part II, onu düşman hatları arkasına tek başına bıçak, yay ve okla sızan biri olarak resmetmesiyle bir süper kahraman filmini de andırır. 

    Serinin ilk devam filmi Rambo: First Blood Part II da mutlaka izleme listenizde olmalı çünkü bu filmden itibaren Rambo, ABD’nin agresif dış politikasının ürettiği bir Soğuk Savaş kahramanına evrilir. Burada Rambo’yu ABD ordusunun hizmetinde görürüz ve ABD-Sovyetler çatışması da görünür olur. Amerikan kültüründe her daim etkili olmuş, her şeye rağmen günü kurtaran kahraman mitinin pekiştirildiği filmlerden birisi de budur. Hatta bu filmi beğenirseniz benzer bir konuya sahip olan Tears of the Sun’a (2003) da bir şans verebilirsiniz.

    Rambo: The Force of Freedom (1986)

    Rambo’nun sinemada yakaladığı başarı dönemin yükselen trendleriyle de birleşince 1986 yılında bir animasyon serisinin ortaya çıkmasına imkân tanıdı. İkinci filmin büyük başarısından hemen sonra gelen bu dizi, dönemin bir başka başarılı yapımı G.I. Joe: A Real American Hero’nun (1985-1986) izinden giderek dizideki karakterlerin oyuncaklarının da üretilmesiyle pazarlandı. Rambo: The Force of Freedom’da Rambo diziye de adını verecek bir özel tim kuruyor ve bu timle birlikte paramiliter organizasyon S.A.V.A.G.E.’a karşı dünya çapında bir mücadele yürütüyor. 

    Rambo: The Force of Freedom ortaya çıkış biçimi açısından ilginç özellikler barındırıyor şüphesiz. Fakat film serisinden farklı bir hikâye takip eden dizi hem dönemin teknolojik imkânları hem de anlattığı basit hikâyeyle ilginizi pek çekmeyebilir. G.I. Joe: A Real American Hero başta olmak üzere bu tarz animasyon dizilerine merakınız varsa ya da Rambo karakterine dair tüm yapımları izlemek istiyorsanız Rambo: The Force of Freedom beklentilerinizi karşılayabilir fakat aksi takdirde bir sonraki adıma geçebilirsiniz. 

    Rambo III (1988)

    Rambo serisinin üçüncü filmi de rotayı Soğuk Savaş ikiliğine çevirir ve Rambo’yu bu kez de uzun yıllar sürmüş Sovyetler Birliği - Afganistan Savaşı’na gönderir. Kahramanımız yine düşman hatlarına tek başına sızması gereken bir kurtarma görevine çıkar. Rambo III (1988), Sovyetler Birliği’ni anlatının temel kötü karakteri konumuna yerleştirirken Rambo’nun da ülkesi için tek başına savaşan süper kahraman pozisyonunu sağlamlaştırır. 

    Öte yandan Rambo III’nin serinin en başarılı filmlerinden biri olmadığı da aşikâr. Film o dönemin en pahalı yapım bütçesine sahip olmasına rağmen beklentilerimizi pek karşılayamaz. İlk iki filmde oluşan kahraman miti bu filmde bir miktar karikatürleşir ve inandırıcılık açısından zayıflar. Ok ve yayla düşman hattının arkasına sızan Rambo’nun bir cazibesi olduğu kesin ama bir adamın tek başına bir helikopter filosunu yok etmesi, tanklara kafa tutması Rambo’yu şaka malzemesi hâline de getirir. Ben Stiller’ın başrolde yer aldığı parodi film Tropic Thunder’da (2008) dalga geçilen filmleri merak ediyorsanız Rambo III sorularınıza cevap olacaktır.

    Rambo (2008)

    Rambo III’nin gişede beklentileri karşılayamaması sonrası gözden bir miktar düşen Rambo’nun beyazperdeye dönüşü için tam yirmi yıl beklemesi gerekir. Başta karakteri tekrar canlandırmak için pek hevesli olmayan Stallone’un ikna edilmesiyle tekrar yola koyulan Rambo serisinin yeni filmi bu kez adını da doğrudan ana karakterinden alır: Rambo (2008). Stallone’un seride ilk kez yönetmenlik koltuğuna oturduğu film efsanevi karakterin yirmi yıl sonra beyazperdeye dönüşünün tanıtım gücüyle gişedeki eski başarısını yakalar ve o yılın çok izlenen gişe filmlerinden birisi olur. Stallone’un yönetmenliğindeki bu filmle birlikte seri çok daha sert bir şiddet temsiline sahip olduğundan Rambo karakterinden beklediğimiz keskinliği yakalamış oluruz.

    Gözden düşmüş bir kahramanın yirmi yıl sonra geri dönüşü elbette ilgi çekici bir konu ve ilgiyi hak ediyor. Öte yandan bu film Rambo’nun yeni yüzyılda da bir kahraman olarak yola devam edeceği anlamını da taşıyor. Ayrıca serinin diğer filmlerine göre çok daha karanlık, vahşi ve politik bir film Rambo. Blood Diamond (2006), Man on Fire (2004) ve The Last Samurai (2003) gibi filmleri hatırlatan bir havası var. Dolayısıyla bir karakterin tek başına herkesi dize getirdiği karanlık anlatıları ve iyi bir geri dönüşü sevenler bu filme de ilgi duyacaktır. 

    Rambo: Last Blood (2019)

    Rambo serisinin beşinci ve bugüne kadarki son halkası Rambo: Last Blood’da (2019) kahramanımız bir başka kurtarma görevi için Meksika’ya doğru yol alır. Artık yaşını almış bir kahraman olan Rambo’nun bu sefer kurtarmaya çalışacağı kişi kızı gibi gördüğü Gabriela’dır. Son filmden on bir yıl sonra seyirciyle buluşan yeni Rambo filmi Rambo: Last Blood, sinemadaki yolculuğu neredeyse kırk yıla ulaşan bu karakteri bu kez de 2010’lu yıllara taşır. Aslında filmin genel niteliği de bu durumdan ibaret kalıyor. Zira Rambo: Last Blood’ın yüzeysel hikâyesi filmi sürükleyicilik bakımından oldukça aşağı çekiyor ve film yalnızca nostaljik bir değer taşımaya başlıyor. Filmin Meksika’yı konumlandırma biçimi ise bambaşka bir soru işareti oluşturuyor.

    Stallone’u Rambo rolünde son kez izlediğimiz bu yapım bir tür kapanış niteliği de taşıyor. Bu kez bir savaştan çok bir intikam öyküsü izliyoruz. Dolayısıyla Rambo: Last Blood’ı serinin diğer filmlerinden çok John Wick (2014) ve Taken (2008) gibi daha kişisel öykülere benzetebiliriz. Bu gibi özellikleriyle bu son filmi serinin en farklı yapımı olarak düşünmek mümkün. Rambo filmlerini takip ettiğimiz bu yolculukta serinin şimdilik son filmi olan Rambo: Last Blood taşıdığı nostaljik değerle listenizde olmayı hak ediyor fakat filmden beklentilerinizi düşük tutmanızı öneriyoruz.

    John Rambo (???)

    Rambo: Last Blood, Rambo’nun yolculuğunun son halkası olarak planlanmış olsa da Stallone karakteri doğduğu yere geri götürecek son bir film için istekli olduğu yönünde açıklamalarda bulunmuştu. Diğer yandan Stallone’un dâhil olmadığı ve karakteri First Blood’dan öncesine götürecek yeni bir filmin hazırlıkları da başlamış durumda. Bu filmde Rambo’yu Noah Centineo’nun canlandırması bekleniyor. Stallone’suz bir Rambo filmi nasıl olacak sorusu herkes için bir merak konusu elbette. Her şekilde bu yeni filmin buraya kadar incelediğimiz Rambo filmlerinden bir miktar farklı olacağı ve ayrı bir kategoride değerlendirileceği de kesin gibi görünüyor. 

  • Blade Runner Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Blade Runner Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    Ridley Scott’ın 1982 tarihli filmi Blade Runner, cyberpunk alt türünü sinemaya taşıması ve yarattığı etkiyle sinema tarihinin kült klasiklerinden birisi. Mekân tasarımlarından atmosfer algısına, kurduğu distopik gelecek tahayyülünden insan doğasını didikleyen felsefi zeminine çok farklı biçimlerde derin etkiler yaratmış bir yapım Blade Runner. Orijinal filmin değerinin zamanla keşfedilmesi ve etrafında oluşan hayran kitlesinin de etkisiyle bu evren yıllar sonra gelen Blade Runner 2049 ile yeni bir faza geçti. Bu filmin tanıtım sürecinde yayınlanan kısa filmler ve ardından gelen dizilerle birçok Blade Runner yapımı seyirciyle buluştu ve hikâye akışı genişlemeye devam etti. 

    Bu genişleme önümüzdeki dönemde gösterime girecek ve Blade Runner 2049’un dünyasını takip edecek Blade Runner 2099’la da sürecek. Elbette izlenecek yapım sayısı arttıkça bu yapımları hangi sırayla izlemek gerektiği de yerinde bir soru hâline geliyor. Bu rehber içerikte hem bu soruya cevap olmaya çalışıyor hem de Blade Runner dünyasına derinlemesine dalmak isteyenler için yapımlara dair temel bilgileri toparlıyoruz. Bilimkurgu anlatılarına merakınız varsa ve hâlâ Blade Runner evrenine yeterince aşina değilseniz ya da bu evrendeki eksiklerinizi kapatmayı düşünüyorsanız şimdi tam zamanı. Zira Blade Runner 2099 çılgınlığı başladığında bu derin dünyaya hâkim olmak keyfinizi fazlasıyla artıracaktır.

    Blade Runner serisi kronolojik olarak hangi sırayla izlenmeli?

    Blade Runner serisi içerisinde birçok yapım seyirciyle buluşmuş durumda. Bu yapımları izlemenin en doğru yolunun ise hikâye akışına göre kronolojik olarak ilerlemek olduğunu söyleyebiliriz. 1982 yapımı orijinal film sonrası gelen diğer yapımlar belirli bir tarihsel akışı takip ettiğinden bu evrenin nasıl evrim geçirdiğini takip etmek için kronolojik düzen daha doğru bir tercih olacaktır. Resmî olarak Blade Runner serisinde yer alan tüm yapımları zamansal akışa göre şu sırayla izleyebilirsiniz: 

    • Blade Runner
    • Blade Runner: Black Out 2022
    • Blade Runner: Black Lotus
    • 2036: Nexus Dawn
    • 2048: Nowhere to Run
    • Blade Runner 2049
    • Blade Runner 2099

    Blade Runner (1982)

    Her şey onunla başladı. Ridley Scott’ın yönetmenliğinde 1982 yılında seyirciyle buluşan orijinal Blade Runner (1982) yalnızca onu takip eden filmlerin değil, cyberpunk olarak anılan türde üretilmiş her sinematik anlatının arkasındaki kaynak oldu. Dolayısıyla bu listede yer alan tüm yapımlardan önce uğramanız gereken orijinal kaynak bu film. Bilimkurgu edebiyatının ustalarından Philip K. Dick’in Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi? adlı romanından uyarlanan Blade Runner, distopik bir gelecekte, biyolojik insanlarla sentetik insanlar arasındaki farkın ayırt edilemediği bir zamanda geçer. Eğer Blade Runner’a aşina değilseniz başlarda, bir bilimkurgu filmine göre düşük temposu ve ele aldığı ağır konular sebebiyle yabancılık çekmeniz oldukça olası. Malum, bilimkurgu denince çoğumuzun aklına aksiyon sinemasıyla birleşmiş bir anlatı yapısı geliyor. Blade Runner kesinlikle bunlardan birisi değil. Film sizi bir atmosferin içine çekip ana karakterinin hakikate dair merakının peşine düşüyor. Dolayısıyla biraz sabır gösterip filmin sizi götüreceği tekinsiz yollara çıkmaya hazırsanız Blade Runner tam size göre. 

    Cyberpunk 2077 oyununu oynayıp beğendiyseniz, son dönemde iyice popülerleşen yapay zekâ anlatılarına ilginiz varsa ya da Ghost in the Shell (1995) ve Akira (1988) gibi animeleri seviyorsanız Blade Runner kesinlikle izleme listenizde olmalı. Ama şunu eklemekte de fayda var: 1982 yılında vizyona giren Blade Runner’ın senaryodaki finali stüdyo tarafından değiştirilmiş ve anlatı farklı yönlere çekilmişti. Filmin vizyondaki başarısızlığını buna bağlayanların sayısı da az değildir. Bundan rahatsız olan yönetmen Ridley Scott yıllar sonra, 1992 yılında yeni bir Yönetmen Kurgusu versiyonu yayınladı ve filmi kafasındaki esas hâline kavuşturdu. Şu an Prime Video’da gösterimde olan Blade Runner burada da Yönetmen Kurgusu versiyonuyla seyirciye sunuluyor.

    2036: Nexus Dawn (2017)

    Filmin otuz beş yıl sonra çekilen devam filmi Blade Runner 2049’u merakla bekleyen hayranlara film vizyona girmeden önce seyirciyi filmin dünyasına hazırlayan üç kısa film sunulur. Bunların ilki olan 2036: Nexus Dawn’da (2017) devam filminin on yıl öncesine gideriz. Ridley Scott’un oğlu Luke Sott’un yönettiği Jared Leto’nun canlandırdığı Niander Wallace karakteri, “replikant”larla ilgili yeni fikirlere sahiptir. 

    Günümüzde iyice yerleşik bir hâl almış bağlantılı sinematik evrenlerin işlevini düşünürseniz bu kısa filmi izlemek sizi Blade Runner evreni için çok daha yetkin bir hâle getirecek. Zira bu film, Blade Runner 2049 için oldukça kritik bir karakter ve etrafındaki hikâyeye dair önemli detaylar barındırıyor. Ayrıca replikantlar ve insanlar arasındaki ilişkinin Blade Runner için önemini de düşünürsek bu film kısa ama can alıcı bir etki yaratmayı başarıyor. İzlerken Alex Garland imzalı Ex Machina’dan (2015) bazı anları hatırlamak fazlasıyla mümkün. 

    Öte yandan hikâyeyi takip edebilmeniz için bu kısa filmleri izleme mecburiyetiniz de yok kesinlikle. Bu filmlerin Blade Runner hayranlarının yıllardır süren bekleyişine biraz derman olmak için üretildiğini akılda tutmakta fayda var. Siz kendinizi o hayranlardan biri olarak tanımlıyorsanız doğru yerdeseniz, aksi takdirde bu kısa filmleri geçmeniz size bir şey kaybettirmeyecektir.

    2048: Nowhere to Run (2017)

    Seyirciyi Blade Runner 2049’un dünyasına hazırlayan kısa filmlerden ikincisi 2048: Nowhere to Run (2017) ise devam filminde yer alacak bir başka karakteri, Dave Bautista’nın hayat verdiği Sapper Morton’ı tanıtır. Olaylar bu kez filmden bir yıl öncesinde geçer ve Morton’ın bir anne ve kızını korumaya çalışmasını takip eder. Altı dakika süren bu kısa filmin yönetmenlik koltuğunda da Luke Scott oturmuştur. Devam filminin yönetmenliğini üstlenen Denis Villeneuve’ün bu kısa filmlere doğrudan bir katkısı olmasa da seçilen yönetmenlerde ve filmlerin genel tasarımında söz sahibi olduğu da açıktır. 

    Filmde Sapper Morton’a dair ilginç detayların yanı sıra Blade Runner evreni için her zaman kritik olan mekân tasarımına dair etkili bir örnek görüyoruz. Blade Runner yolculuğuna çıktıysanız bu kısa filme de uğramak size hem önemli bir karakterin geçmişine dair detaylar sunacak hem de Blade Runner atmosferinin puslu havasına dair küçük bir örnek sunacaktır. 

    Blade Runner: Black Out 2022 (2017)

    Aynı kapsamda üretilen üçüncü kısa filmse anime türünde bir yapım olur: Blade Runner: Black Out 2022 (2017). Önemli anime yönetmenlerinden Shinichiro Watanabe’nin imzasını koyduğu yapım 2022 yılında geçer ve orijinal Blade Runner evrenini takip eder. Yaşanan kapsamlı bir güç kesintisinin sonuçlarını izlediğimiz on beş dakikalık kısa film, cyberpunk türünde sayısız eserin üretildiği anime alanıyla Blade Runner’ı birleştirir. Özellikle cyberpunk türüne ait bilgisayar oyunlarına ya da animelere aşinaysanız bu kısa filmi asla kaçırmamalısınız. 2036: Nexus Dawn ve 2048: Nowhere to Run oldukça kısıtlı, iştah artırıcı niteliğinde bir görev üstlense de Blade Runner: Black Out 2022 anlattığı hikâyenin kapsamıyla evrene çok ciddi bir katkı yapıyor. Animenin cyberpunk estetiğiyle uyumu da zaten ortada. Blade Runner: Black Out 2022 kesinlikle bu listenin olmazsa olmazlarından biri.

    Blade Runner 2049 (2017)

    Blade Runner hayranlarının bir devam filmine kavuşması tam otuz beş yıl sonra, 2017 yılında vizyona giren Blade Runner 2049’la olacaktır. Çağımızın vizyoner sinemacılarından Denis Villeneuve’ün yönetmenliğinde, ilk filmdeki rolüyle evrene geri dönen Harrison Ford’un yanı sıra Ryan Gosling’in başrolde yer aldığı film 2049 yılında geçer. Pek çok yeni karakterin de anlatıya eklenmesiyle evrenin çok daha geniş bir perspektifte ele alındığını görürüz. Filmin özünde yine bir arayış olduğundan orijinal filme benzer biçimde bir “blade runner”ın replikantları arama yolculuğuna tanık oluruz. Bu esnada evrenin otuz yılda nasıl dönüşümler geçirdiğine ve ilk filmin sorduğu soruların devamına tanıklık ederiz. 

    Yeni filmde replikantların dünyasına çok daha “içeriden” bir gözle bakıyoruz ve film aradan geçen zamanı bu durum lehine kullanıyor. Ana de Armas’ın canlandırdığı holografik yapay zekâ Joi ve replikantlara sahte anılar yükleyen Ana Stelline gibi yeni karakterler de filmin insan olmak ve kimlik üzerine sorgulamalarına önemli katmanlar ekliyor. Filmin yapay zekâya ve bilimkurgu anlatılarına dair yeni sözler ürettiği kesin. Bilhassa Her (2013) ve A.I. Artificial Intelligence (2001) gibi yapay zekâ anlatılarına ilgiliyseniz Blade Runner 2049 size aradığınızı fazlasıyla verecek.

    Blade Runner: Black Lotus (2021)

    Devam filminin ardından gelen animasyon dizisi Blade Runner: Black Lotus’la (2021) birlikte bu evrende anlatılacak çok hikâye olduğu ve bu potansiyelin hızla hayata geçirileceği kesinleşmiş oldu. Kenji Kamiyama ve Shinji Aramaki imzası taşıyan bu animasyon, seyircisini iki filmin arasında bir döneme, 2032’ye götürüyor. Serinin imzası hâline gelmiş cyberpunk estetiğini ve distopik gelecek algısını sürdüren dizi getirdiği hem içeriksel hem de biçimsel yeniliklerle kesinlikle dikkate değer bir iş.

    Devam filmi öncesi seyirciyle buluşan kısa anime Blade Runner: Black Out 2022’de anlatılan büyük kesintiden on yıl sonrasında geçen bir hikâyeyi ele alan dizi bu kez kadın bir replikantı hikâyenin merkezine yerleştiriyor. Bu da Blade Runner evreninde replikantlara daha yakından bakan anlatılara rastlayacağımız yönündeki algıyı destekleyen bir tercih. Zira Blade Runner 2049’un seriye yaptığı katkıların başında replikantları ötekileştirmek yerine seyirciyi onlarla empati kurmaya yönlendirme arzusu geliyor. Blade Runner: Black Lotus 13 bölümlük bir dizi olarak bu evrene ciddi bir hacim katıyor ve serinin meraklılarının ilgisini fazlasıyla hak ediyor. 

    Öte yandan şunu da belirtmek gerek: Blade Runner: Black Lotus serideki diğer yapımlardan estetik ve genel anlatı olarak bir miktar ayrılıyor. CGI’la üretilmiş bir anime olan ve bu türün kendine has özelliklerini barındıran bu yapım, Blade Runner evreninde alışık olduğumuz melankolik ortam ve aksiyon konusunda ekonomik yaklaşım gibi özellikleri pek barındırmıyor. Blade Runner: Black Lotus’un hikâyenin derinliği ve atmosferin gücü açısından hayranların eleştirisine maruz kaldığını da belirtmekte fayda var. Bu anime dizisi esas hikâyede ana unsur olmayan bir anlatı olduğundan izleyip izlememenin tamamen sizin anime sevginize kaldığını söyleyebiliriz. 

    Blade Runner 2099 (???)

    Blade Runner hayranlarının merakla beklediği yeni yapım ise bir live-action dizi: Blade Runner 2099. Orijinal filmlerin dünyasını takip edecek ve Blade Runner 2049’dan elli yıl sonrasına odaklanacak dizinin başrollerinde Hunter Schafer ve Michelle Yeoh yer alacak. Dizinin ne zaman gösterime gireceği henüz açıklanmamış olsa da bu yılın son bölümünde Prime Video’da seyirciyle buluşması bekleniyor. Dizinin kaçak bir insanla bir replikantın ortaklığına dayanan bir hikâyesi olacağı da biliniyor. Çekimlerinin yakın zamanda tamamlandığı dizinin Blade Runner’ın estetik ve içeriksel dünyasına nasıl yaklaşacağı ise şimdiden büyük merak konusu. Her şekilde seriyi merakla takip edenlerin ve bilimkurgu meraklılarının yolunu gözlediği bir yapım olan Blade Runner 2099’un varoluşları üzerine kafa yoran yeni replikant karakterleri hayatımıza sokacağı da yüksek ihtimal gibi görünüyor. Hep beraber bekleyip göreceğiz. 

  • 21. Yüzyılın En İyi 15 Filmini İzleme Rehberi

    21. Yüzyılın En İyi 15 Filmini İzleme Rehberi

    Berke Göl

    Berke Göl

    JustWatch Editörü

    Sinemada her türlü “en iyiler” listesi tartışmaya açıktır muhakkak. Hele de “21. Yüzyılın En İyi Filmleri” gibi çerçevesi son derece geniş bir başlığı 15 filmle sınırlamak kesinlikle imkânsız. 2000’li yılların en iyi filmlerinden pek çoğuna yer veremediğimiz listemizde kimi kazandığı eleştirel beğeniyle, kimi edindiği gişe başarıyla, kimi de endüstri içinde sinemaya bakışı değiştirme konusundaki etkisiyle dikkat çeken filmleri bir araya getirdik. Siz de “21. Yüzyılın En İyi 15 Filmini İzleme Rehberi”yle en sevdiğiniz filmleri yeniden ziyaret edebilir, henüz görmediğiniz filmler varsa onları izleme listenizin en tepesine yerleştirebilirsiniz.

    In the Mood for Love (2000)

    Wong Kar-wai’nin en sevilen filmlerinden In the Mood for Love (2000), 1960’lı yılların Hong Kong’unda geçen bir platonik aşk hikâyesi anlatır. İkisi de başkalarıyla evli olan gazeteci Chow Mo-Wan ile sekreter Su Li-zhen, eşlerinin birbirleriyle ilişki yaşadığını öğrenir, şaşkın ve üzgün oldukları bu süreçte birbirlerine destek olurlar. Duyguların sürekli kontrol altında tutulduğu, dile getirilemeyen sözler yerine bakışların konuştuğu bir dünyayı incelikli bir anlatımla ele alan In the Mood for Love rengârenk görselliğiyle 50’li yılların Hong Kong sinemasına atıfta bulunurken bir yandan da David Lean’in Brief Encounter’ı (1945) ya da Douglas Sirk imzalı All That Heaven Allows (1955) gibi kavuşamayan âşıklar temalı klasikleri anımsatır. Müzikleriyle, yapım tasarımıyla, Christopher Doyle imzalı görüntü yönetimiyle kalpleri kazanan In the Mood for Love, hiç kuşkusuz sinema tarihinin en hüzünlü aşk filmlerinden biridir.

    Mulholland Drive (2001)

    Şöhret olma hayalleriyle Hollywood’a gelen genç bir oyuncu adayının karanlık yolculuğuna odaklanan Mulholland Drive (2001), daha önce defalarca anlatılmış bir hikâyeyi David Lynch’in özgün üslubuyla âdeta bir gizeme, bir muammaya dönüştürür. Uçsuz bucaksız düşler ve fantezileri acımasız gerçeklerle harmanlayan yönetmen, hemen hemen tüm filmlerinde olduğu gibi yine izleyicinin içinde kaybolacağı bir labirent tasarlamıştır. Mulholland Drive düşler sahnesi Hollywood’u kâbusların beşiğine dönüştürmesiyle Sunset Boulevard (1950) gibi film noir klasiklerini, iç içe geçen kimlikleri ele almasıyla Bergman’ın Persona’sını (1966), hafızaya bakışı ve tekrarlar üzerine kurulu sıçramalı kurgusuyla Alain Resnais’nin Last Year at Marienbad’ını (1961) çağrıştırır ama elbette tüm bu farklı ilham kaynaklarının çok ötesine geçen benzersiz bir filmdir.

    The Lord of the Rings: The Return of the King (2003)

    Sinema tarihinin en görkemli yapımlarından The Lord of the Rings üçlemesinin son halkası The Lord of the Rings: The Return of the King (2003), Frodo, Aragorn ve arkadaşlarının epik yolculuğunu muhteşem bir şekilde nihayete erdirir. Toplam süresi 12 saate yaklaşan, çok farklı yan hikâyeleri tutarlı bir şekilde bir araya getiren üçlemenin son filminde yönetmen Peter Jackson bu iddiasının altından başarıyla kalkar ve duygusal açıdan tatmin edici, Tolkien’in eserine sadık bir final yapar. En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil 11 Oscar ödülü kazanarak en çok ödül kazanan film rekoruna ortak olan The Return of the King, fantastik sinema açısından çıtayı o güne kadar (ve o günden bu yana) görülmemiş bir seviyeye koydu ve bu yüzden de listemizde yer almayı sonuna kadar hak ediyor. 

    Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004)

    Charlie Kaufman’ın senaryosundan Michel Gondry’nin perdeye aktardığı Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004), daha önce benzeri görülmemiş bir aşk/bilimkurgu hikâyesi anlatır. Ayrıldıktan sonra birbirini hafızasından sildiren iki sevgilinin kalp kırıklığı ve acı yüklü öyküsünü tasarlarken Gondry, karakterlerine muazzam bir şefkatle yaklaşır. Kaufman’ın insan zihninin derinlerine indiği Being John Malkovich (1999) ve Adaptation.’daki (2002) arayışlarını sürdüren film, izleyiciyi yaratıcı görsel buluşlarla, oyunbaz tekniklerle sürekli şaşırtır. Jim Carrey-Kate Winslet ikilisinin harika performanslarıyla da gönlümüzde taht kuran Eternal Sunshine of the Spotless Mind, bir kuşak için aşk filmi denildiğinde bugün hâlâ akla ilk gelen yapımlardan biridir.

    Caché (2005)

    Caché (2005) sömürgeciliğin mirasına, geçmişin yüzleşilmemiş hayaletlerine ve Avrupa burjuvazisinin ikiyüzlülüğüne dair yapılmış en keskin, en çarpıcı filmlerden biridir. Michael Haneke Funny Games (1997) ve The Piano Teacher (2001) gibi filmlerinde yaptığı gibi yine şiddetin doğasına yakından bakarken bu kez arka plana çok daha dolaysız bir politik olayı yerleştirir. İzlenme üzerinden tekinsiz bir atmosfer kuran ve seyirciyi sürekli diken üstünde tutan yönetmen, hikâye ilerledikçe 1961 yılında Paris’te on binlerce Cezayirlinin katledildiği kanlı olaya ve bu olayın sosyo-politik ve duygusal sonuçlarına odaklanır. İzleyiciye kendisinin de tüm bu katliamlarda suç ortağı olduğunu hatırlatan Caché, nihayetinde Batı’nın vicdanına hançer saplayan bir yüzleşme çağrısıdır.

    There Will Be Blood (2007)

    Adını Amerikan bağımsız sinemasının yükselen yıldızları arasına çoktan yazdırmış olan Paul Thomas Anderson’ın 2007’de imza attığı iki buçuk saatlik There Will Be Blood Amerikan Rüyası’na, kapitalist ideolojiye ve başarı hırsına dair karanlık ve görkemli bir masaldır. Upton Sinclair’ın Oil! adlı romanından uyarlanan film petrol, para ve iktidar peşinde kendini kaybeden bir adamın yükselişini ve çöküşünü merkezine alması açısından Orson Welles’in Citizen Kane’ini (1941), doğal kaynakları ele geçirme arzusunun insanda yarattığı hırsa odaklanması bakımından John Huston’ın The Treasure of the Sierra Madre’si (1948) gibi westernleri, epik ve neredeyse ruhani tonuyla da Stanley Kubrick’in 2001: A Space Odyssey’ini (1968) akıllara getirir. Daniel Day-Lewis’in kariyerinin en kuvvetli performanslarından birine imza attığı There Will Be Blood’da Jonny Greenwood imzalı müzikler ve Robert Elswit’in ihtişamlı görüntü yönetimi de unutulmazdır. 

    No Country for Old Men (2007)

    Joel ve Ethan Coen’in western, gerilim ve polisiye türlerini iç içe geçiren başyapıtı No Country for Old Men (2007), ters giden bir uyuşturucu alışverişinden geriye kalmış yüklü parayı cebe indirmeye karar veren sıradan bir adamın, onu yakalayıp parayı geri almakla görevlendirilen acımasız bir katilin ve olayı takip eden efkârlı kasaba şerifinin iç içe geçen öykülerini anlatır. Şiddet, kader, kötülüğün doğası, değişen dünyayla değişen ahlaki değerler gibi tipik Coen Biraderler temalarını karamsar bir yaklaşımla ele alan film, gerilim duygusunu baştan sona ayakta tutmayı başarır. Tematik olarak Coen’lerin Blood Simple (1984) ve Fargo (1996) gibi neo-noir’larıyla akraba olan No Country for Old Men, bir yandan da Once Upon a Time in the West (1968) ve The Wild Bunch (1969) gibi şiddet dozu yüksek epik westernleri akla getirir. Film ayrıca sinema tarihine efsanevi bir kötü adam armağan etmiştir: Javier Bardem’in canlandırdığı, kendine özgü etik anlayışıyla ani ve soğukkanlı cinayetler işleyen Anton Chigurh.

    Zodiac (2007)

    David Fincher imzalı Zodiac (2007), San Francisco Körfezi çevresinde 1960’lı ve 70’li yıllarda işlenen Zodiac cinayetlerinden esinlenir. Gizemli seri katile kafayı takan ve tüm hayatını onun kimliğini ortaya çıkarmaya adayan bir gazeteci, bir çizer ve bir polis dedektifini takip eden film, yıllara yayılan öyküsünü kahramanlarının psikolojik durumlarına, aile dinamiklerine ve toplumsal arka planlarına dikkatle ve şefkatle bakmanın bahanesi olarak kullanır. Bu bakımdan Fincher’ın daha sonra imza atacağı Mindhunter (2017-2019) dizisinin ipuçlarını barındıran film, cinayetler etrafındaki mitik haleyi mercek altına almasıyla Truman Capote’nin klasik eserinden uyarlanan In Cold Blood’ın (1966) tonunda izler taşır. Bu iki buçuk saatlik epik, bir türlü aydınlatılamayan cinayetlerin yarattığı saplantılı ruh halini tasvir etme biçimiyle de Bong Joon-ho’nun başyapıtı Memories of Murder’la (2003) akrabadır.

    Avatar (2009)

    Titanic’le (1997) sinema tarihinin en görkemli yapımlarından birine imza atan ve kırılmadık rekor bırakmayan James Cameron, on iki yıl sonra Avatar’la (2009) aynı derecede iddialı bir filmle izleyici karşısına çıktı. 22. yüzyılın ortalarında, Na’vi halkının yaşadığı Pandora gezegeninde geçen bu bilimkurgu, yarı felçli deniz piyadesi Jake Sully’nin bir “avatar” beden içinde yerli halkın arasına karışmasını ve giderek ordusuna ve insanlığa bağlılığını sorgulamaya başlamasını konu alır. Mitolojiden, dinler tarihinden, sömürgecilerle yerlilerin karşı karşıya geldiği Pocahontas gibi anlatılardan beslenen Avatar sömürgecilik, kimlik ve çevre duyarlılığı gibi temaları işler fakat filmin esas alamet-i farikası şüphesiz görsel yetkinliğidir. 3D sinemaya ve hareket yakalama tekniğine eşik atlatan film kendisinden sonra gelecek gişe filmleri için de farklı bir kulvar açmış ve Marvel Sinematik Evreni’ndeki yapımlardan Rise of the Planet of the Apes’le (2011) başlayan yeni Planet of the Apes serisine pek çok filmin tasarlayacağı görsel dünyalara, başvuracağı tekniklere ilham vermiştir.

    Bir Zamanlar Anadolu'da (2011)

    Nuri Bilge Ceylan Cannes’da Kış Uykusu’yla (2014) Altın Palmiye, Üç Maymun’la (2008) En İyi Yönetmen ödülünü kazandı ama filmografisinin en kuvvetli halkası halen 2011 yapımı Bir Zamanlar Anadolu’da. Bir cinayet soruşturması boyunca izleyiciyi katil zanlısı ve beraberindeki bir grup devlet görevlisi eşliğinde İç Anadolu’nun çorak topraklarında gezdiren film, bir yandan Türkiye toplumuna ve ülkenin hukuk sistemine dair keskin gözlemlerde bulunurken bir yandan da ahlak, vicdan, adalet gibi kavramlar üzerine evrensel sorgulamalara girişir. Senaryosu Ercan Kesal’ın taşradaki doktorluk yıllarında yaşadıklarından beslenen ve iki buçuk saati aşkın süresi boyunca şiirsel anlatımıyla, etkileyici görsel dünyasıyla izleyiciyi âdeta koltuğuna mıhlayan Bir Zamanlar Anadolu’da, hiç kuşkusuz Türkiye sinema tarihinin de en görkemli, en kusursuz filmlerinden biri. 

    Mad Max: Fury Road (2015)

    George Miller’ın otuz yıllık bir aradan sonra geri döndüğü efsanevi Mad Max serisinin dördüncü filmi Mad Max: Fury Road (2015), kıyamet sonrası bir dünyada hayatta kalma mücadelesi veren Mad Max’in ve bir grup kadınla birlikte zalim Immortan Joe’ya başkaldıran Furiosa’nın macerasını anlatır. Çölde geçen uzun kovalamaca sahneleri üzerine kurulu anlatısıyla orijinal Mad Max serisinin ikinci halkası Mad Max 2’ya (1981) yakın duran film siberpunk esintili kıyamet sonrası atmosferiyle anime klasiği Akira’yı (1988), post-apokaliptik dünyası ve çevreci altmetniyle Waterworld’ü (1995) akla getirir. Bitmek bilmeyen enerjisiyle, hiç düşmeyen temposuyla ve feminist perspektifiyle aksiyon sinemasını âdeta baştan tanımlayan Mad Max: Fury Road hâlâ 21. yüzyılın en iyi aksiyon filmi.

    The Favourite (2018)

    Özellikle Dogtooth (2009) ve The Lobster (2015) filmleriyle adını uluslararası arenada duyuran Yorgos Lanthimos, 2018 yapımı The Favourite’in büyük başarısıyla birlikte Hollywood’un tanınmış simalarından biri haline geldi. 18. yüzyıl İngiltere’sinde geçen ve saray entrikalarına odaklanan film, Emma Stone ve Rachel Weisz’ın canlandırdığı karakterlerin Kraliçe Anne’i (Olivia Colman) manipüle etme ve iktidarı ele geçirme mücadelesini absürd bir yaklaşımla, keskin bir kara komedi anlayışıyla ele alıyor. Kubrick’in Barry Lyndon’daki (1975) görsel tahayyülünden, Sofia Coppola’nın Marie Antoinette’inin (2006) saray hayatına yönelttiği alaycı bakıştan, Peter Greenaway’in The Draughtsman’s Contract’teki (1982) tablo gibi kadrajlarından izler taşıyan film, elbette esas olarak Lanthimos’un kendine özgü hayal gücünün bir ürünü.

    Parasite (2019)

    Memories of Murder (2003) ve The Host (2006) gibi farklı türleri iç içe geçiren filmleriyle 2000’li yılların başında sinefillerin favori yönetmenleri arasına giren Güney Koreli Bong Joon-ho, doğrudan sınıf çatışmasını merkezine alan 2013 yapımı Snowpiercer’dan altı yıl sonra yine benzer temalara eğilen Parasite’a (2019) imza attı. Seul’un kenar mahallelerinden birinde yaşayan yoksul bir ailenin yavaş yavaş zengin bir ailenin malikanesine sızmasını ve ardından gelişen olayları anlatan filmde Bong sınıf çatışması etrafında aile draması, psikolojik gerilim ve kara komedi türlerini harmanlıyordu. Kore sinemasının toplumsal eşitsizlikler üzerine kurulu melodram geleneğinden beslenen film, Claude Chabrol gibi yönetmenlerin sınıf çatışması temelli gerilimlerinden de izler taşır. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazanan Parasite, İngilizce olmadığı halde En İyi Film Oscar’ı kazanan ilk film unvanıyla da sinema endüstrisinde büyük bir değişimin öncüsü oldu.

    Portrait of a Lady on Fire (2019)

    Tomboy (2011) ve Girlhood (2014) filmleriyle iyi bir çıkış yapan Céline Sciamma’nın dördüncü uzun metrajı Portrait of a Lady on Fire (2019), 18. yüzyıl Fransa’sında, dünyadan yalıtılmış bir şekilde yaşayan aristokrat bir genç kadın ile onun portresini çizmesi için işe alınan ressam arasında hızla alevlenen aşkı konu ediniyor. Todd Haynes imzalı Carol (2015) gibi tüm toplumsal engellemelere rağmen filizlenen eşcinsel aşkı konu alan Portrait of a Lady on Fire aşkı, arzuyu ve cinselliği resmederken kadın perspektifinden ödün vermeyişiyle, sessiz bakışmalarıyla, şiirsel anlatımıyla ve duygulara tercüman olan görüntü yönetimiyle son yıllarda izlediğimiz en güçlü ve en yürek burkan aşk hikâyelerinin başında geliyor.

    The Zone of Interest (2023)

    Martin Amis’in aynı adlı romanından Jonathan Glazer’ın uyarladığı The Zone of Interest (2023) İkinci Dünya Savaşı sırasında, Auschwitz’teki toplama kampında geçer. Bugüne kadar perdede defalarca temsil edilmiş Holokost’u yepyeni bir yaklaşımla, şiddetin kendisini doğrudan ekrana getirmeden ele alan film, bu bakımdan Spielberg klasiği Schindler’s List’in (1993) ya da Son of Saul (2015) gibi örneklerin tam aksi istikamette yol alır. Duvarların arkasında yaşanan katliamı tüten bacalarla, ses kuşağına yansıyan çığlıklarla, aralıksız süregiden bir uğultuyla temsil eden film kampın yanı başında çiçeklerle, doğa manzaralarıyla, havuzda yüzüp eğlenen çocuklarla neredeyse pastoral bir hayat tasvir eder. Sinemasal yetkinliği bir yana, The Zone of Interest öyküsünü günümüz dünyasına bağlama biçimiyle de çağımızın en keskin politik eleştirilerinden biridir.

  • Formula 1 Meraklıları İçin En İyi 10 Yarış Filmi

    Formula 1 Meraklıları İçin En İyi 10 Yarış Filmi

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    1950’li yıllardan itibaren bugün bildiğimiz şekliyle düzenlenmeye başlayan ve günümüzün en büyük spor organizasyonlarından birisi olan Formula 1, dünyanın dört bir yanından hayranlara sahip. Formula 1 başta olmak üzere motor sporları sinemanın da sıklıkla ilgi gösterdiği bir alan. Bugüne kadar motor sporlarının farklı alanlarından yola çıkan pek çok film yapıldı. Bu yıl seyirciyle buluşan, Brad Pitt’in başrolde yer aldığı F1: The Movie (2025) de bunlardan biri.Bu listede yıllar içerisinde seyircinin hafızasında iz bırakmış 10 yarış filmini bir araya getiriyoruz. Filmleri sinema tarihinde taşıdıkları önem ve motor sporlarının ruhuna uygunluk açısından en iyiden en kötüye doğru sıralıyoruz. Kimisi yarış hissiyatını çok iyi taşımasıyla kimisi ilkleri başarmasıyla öne çıkan bu yapımları ortaklaştıran nokta ise her birinin Formula 1 ve motor sporlarına meraklı kişilerin izleme listelerinde olmayı hak etmesi. Gelin piste beraber çıkalım ve birbirinden keyifli 10 filmi başarı standartlarımıza göre yarıştıralım. 

    Grand Prix (1966)

    Listemizin ilk sırasında 1960’lardan bir klasik yer alıyor: Grand Prix (1966). Formula 1’i merkezine yerleştiren erken dönem yapımlardan Grand Prix, o yılın sezonunu kurmaca bir evrende, dört farklı pilotu takip eden bir hikâyede ele alıyor. Grand Prix öncelikle Formula 1’in ruhunu sinemaya taşıması bakımından öncü bir film. Bilhassa teknik olarak bunun nasıl gerçekleştirileceği konusundaki başarısı, arkasından gelen filmleri de epey etkilemiş. Filmin teknik kategorilerde kazandığı üç Oscar ödülü de bu başarıyla ilgili. Öte yandan film arşiv görüntüleri ve bazı önemli pilotların cameo’larıyla bir belgesel niteliği de kazanıyor. Bu da filme önemli bir gerçekçilik katmanı ekliyor. Bu özellikler elbette önemli fakat Grand Prix’yi listemizin başına taşımamızın esas sebebi Formula 1’in rekabetçi ruhunu ustalıkla beyazperdeye taşıyor olması. Bu filmi izlerken Raging Bull (1980) ve Hoop Dreams (1994) gibi başka sporların ruhunu kolaylıkla yakalayan filmleri hatırlamanız oldukça olası. Formula 1’in 1950’lerde ortaya çıkan bir organizasyon olduğunu da düşünürsek Grand Prix’nin oldukça erken bir dönemde bu organizasyonun atmosferini bu güçte taşıyabiliyor olması onu diğerlerinin bir miktar önüne taşıyor. 

    Le Mans (1971)

    1971 yapımı Le Mans da aynı Grand Prix gibi arşiv görüntülerini kurmaca bir yapımla buluşturan, dramatik gücü yüksek bir yapım. Ondan temel farkı ise bir Formula 1 öyküsünü takip etmiyor olması. Fransa’nın Le Mans şehrinde düzenlenen yarış organizasyonu “24 Heures du Mans”ı takip eden Le Mans’ın çekimleri de o yılın gerçek 24 Heures du Mans organizasyonu sırasında gerçekleştirilmiş. Filmin başrolünde yer alan Steve McQueen’in o dönemin en büyük yıldızlarından biri olması da Le Mans’ı listemizde ön sıralara taşıyan özelliklerden birisi.

    Le Mans, 1923 yılından beri düzenlenen ve motor sporlarının en prestijli organizasyonlarından birisi olan 24 Heures du Mans’ı tanımak ve Formula 1 dünyasının alternatiflerini tecrübe etmek isteyenler için bulunmaz bir nimet. Rekabet duygusunu başarıyla işlemesi ve kurmaca bir öyküyü bu belgesel nitelikleriyle birleştirmesi bakımından da When We Were Kings (1996) ve Borg/McEnroe (2017) gibi örnekleri hatırlatıyor.

    Senna (2010)

    Formula 1 tarihinin en önemli pilotlarından Brezilyalı Ayrton Senna’nın hayatına odaklanan belgesel Senna (2010), Formula 1 filmleri denince ilk akla gelen yapımlardan biri. Film, 34 yaşındaki beklenmedik ölümüne kadar Formula 1’i üç kez kazanmış Brezilyalı pilotun kariyerini takip ediyor. Listemizin üçüncü sırasında yer alan Senna’nın başarısı da hem konu edindiği pilotun sarsıcı yaşam hikâyesi hem de bu ustalıkla çekilmiş belgeselin biyografi ve dramatik anlatıyı bir araya getiren alaşım becerisinden kaynaklanıyor. Senna, bilhassa BAFTA ödüllerinde bu başarısının karşılığını almış ve En İyi Belgesel ile En İyi Kurgu dallarında ödülü kazanmıştı.

    Bu başarının arkasında çağımızın önemli belgesel yönetmenlerinden Asif Kapadia var. Senna’nın yanı sıra Amy (2015) ve Diego Maradona (2019) gibi tartışmalı ve ilginç figürlerin hikâyelerini anlattığı belgeselleriyle tanınan Kapadia bu alanın en etkili isimlerinden birisi. Kendisinin bu filmlerine de mutlaka göz atmanızı öneriyor ve yönetmenin klasik belgesel formuna bağlı kalmaksızın sürükleyici ve ilginç hikâyeler anlatan filmografisinde bir yolculuğa çıkmanızı tavsiye ediyoruz.

    Rush (2013)

    Ron Howard imzalı Rush (2013) için tüm zamanların en meşhur Formula 1 filmi demek hiç de abartılı olmaz. Motor sporlarının gördüğü en büyük rekabetlerden birisini, İngiliz James Hunt (Chris Hemsworth) ve Avusturyalı Niki Lauda (Daniel Brühl) çekişmesini takip eden film iki farklı ucu temsil eden karakterleri ve dinamik yapısıyla dikkat çekiyor. Temel olarak 1976 Formula 1 sezonunu takip ettiğimiz filmin müziklerinde ise efsanevi isim Hans Zimmer’in imzası mevcut. 

    Müzikleri, başarılı oyuncu kadrosu ve unutulmaz bir rekabeti yakalayan sürükleyici anlatısıyla Rush, bu listenin doğal adaylarından birisi. Günümüzde en iyi spor filmleri listelerinde de sıklıkla karşımıza çıkıyor. Burada Ron Howard’ın yüksek tempolu, merak unsurunu ustalıkla zinde tutan yönetmenliğini de vurgulamak gerek. Rush, özellikle kurgusuyla spor filmleri açısından referans noktası olmuş bir yapım. Şu sıralar MUBI ve TV+ kataloglarından erişebileceğiniz Rush, motor sporlarına hiç de ilgisi olmayan kişilerle bile keyifle izleyebileceğiniz sürükleyici bir film. 

    Ford v Ferrari (2019)

    Bu noktaya kadar seçtiğimiz filmlerden rahatlıkla anlayabileceğiniz üzere yarış filmleri özellikle teknik becerileri ve kurgu ritimleriyle fark yaratır. Pistteki rekabete hikâye ve yönetmenlik düzeyinde doğru karşılıklar bulmak bir yarış filmini iyi ya da kötü yapan temel unsurlar arasında rahatlıkla sayılabilir. Yönetmenliğini James Mangold’un üstlendiği Ford v Ferrari (2019) de bu özellikleriyle yakın dönemin en başarılı yarış filmlerinden biri. Listemizde de bu özellikleriyle haklı bir yer ediniyor.

    1966 yılındaki 24 Hours of Le Mans yarışını merkezine alan Ford v Ferrari, buradaki Ferrari hegemonyasına karşı mücadele veren Ford takımına odaklanıyor. Başrollerde Matt Damon ve Christian Bale gibi iki başarılı oyuncuyu izliyoruz. Seyirciyle 2019’da buluşan film bu özellikleri kadar başta kurgu ve ses tasarımındaki teknik kabiliyetiyle de öne çıkıyor. En İyi Kurgu ve En İyi Ses Kurgusu dallarında Oscar’a layık bulunması da bunun önemli bir göstergesi. Disney+ üzerinden izleyebileceğiniz Ford v Ferrari, 2 saat 33 dakikalık süresiyle bir miktar uzun olsa da başarılı kurgusuyla size bu süreyi kesinlikle hissettirmeyecek. Listemizde yer alan Rush’ı sevdiyseniz Ford v Ferrari kesinlikle bir sonraki tercihiniz olmalı. 

    1 (2013)

    Bugün itibariyle 75 yıllık bir tarihe sahip olan Formula 1, bilhassa 1980’lerden itibaren motor sporlarının en popüler organizasyonu hâline geldi. Bu konumunu bugün de sürdürüyor. Dolayısıyla Formula 1’in başlı başına bir tarihi var. Yönetmenlik koltuğunda Paul Crowder'ın oturduğu 1 (2013) adlı belgesel işte bu tarihi anlatıyor. Organizasyonun kuruluşundan başlayıp bizi 1994 yılında Senna’nın ölümüne kadar getiriyor. Listemizde altıncı sırada yer alan bu belgesel sizi hem bilgilendirecek hem de Grand Prix ve Rush gibi kurmaca yapımların yarattığı heyecanı tarihsel bağlama oturtacak. 

    Aynı zamanda 1: Life On The Limit adıyla da tanınan 1’de, başarılı oyuncu Michael Fassbender de anlatıcı görevini üstleniyor. Fassbender’in sesinden dinlediğimiz anlatıda hayatlarını riske atan pilotların kahramanlıkları öne çıkıyor. 1’i güçlü yapan özelliklerden biri de bu zaten. Üstün teknoloji ürünü araçlardan ziyade bu tehlikeli işin yıldızlarını tanımak, başarı uğruna hayatlarını ortaya koyan karizmatik pilotların yaşantısına daha yakından bakmak Formula 1’in ruhunu vurgulayan bir etki yaratıyor. 1, klasik bir belgesel formunda, tarihsel bir bakış açısıyla Formula 1’in öyküsünü merak edenler için doğru seçenek. O gür motor sesini duyduğunda kafasını merakla çeviren herkes için yerinde bir tercih. Bu bir film listesi ama eğer 1’den keyif alırsanız yayını 2019’dan bu yana devam eden Netflix belgesel dizisi Formula 1: Drive to Survive’a da mutlaka göz atmanız gerektiğini eklemiş olalım. 

    McLaren (2017)

    Formula 1 dünyasında elbette pilotlar kadar takımlar ve markalar da oldukça önemli. Pilotlar belki bu sahnenin yıldızları ama elbette bu işin arkasında inanılmaz büyük organizasyonlar var. McLaren de bu açıdan en önemli Formula 1 markalarından biri. 2017 yapımı McLaren, bu markanın ortaya çıkış öyküsünü anlatıyor. Bruce McLaren’ın birçok bakımdan meslektaşlarından farklı özellikler barındıran hayat hikâyesi hem Formula 1 tarihine dair önemli bir parantez açıyor hem de beklenmedik başarıların ilham verici doğasına dair bir anlatı kurmaya girişiyor. Dolayısıyla McLaren beklenmedik bir başarı öyküsü olması ve Formula 1’in önemli markalarından birinin ortaya çıkış yolculuğunu anlatmasıyla listemizde yer buluyor. 

    Öte yandan listemizin bir önceki maddesinde yer verdiğimiz 1’de olduğu gibi pilotların yaşamına dair de önemli detaylar öğreniyoruz McLaren’de. Film, birçok meslektaşı gibi çok erken yaşta, 32 yaşında hayatını kaybeden Bruce McLaren’in yaşam öyküsü üzerinden pilotluk mesleğini de ele alıyor. Özetle, Formula 1’e meraklıysanız ve buraya kadar saydığımız yapımları izlediyseniz sıra McLaren’e gelmiş demektir. Benzer bir Formula 1 markası hikâyesi izlemek isterseniz 2017 tarihli bir başka film olan Williams’a da göz atabilirsiniz.

    Schumacher (2021)

    Tabii ki Formula 1 denince hemen herkesin aklına gelen isimlerden biri de efsanevi pilot Michael Schumacher. Schumacher, Formula 1’i motor sporları dünyasının ötesine taşıyan ve tüm zamanların en başarılı sporcularından birisi unvanını rahatlıkla verebileceğimiz bir isim. Schumacher (2021) adlı belgesel ünlü Alman pilotun hayatına odaklanıyor. Sadece bu özellik bile Netflix yapımı olan filmin neden bu listede olduğunu fazlasıyla açıklıyor elbette. Fakat film bu yükün altından da başarıyla kalkıyor, bunu da söylemek gerek. Film, Schumacher’in efsanevi kariyeri ve Ferrari takımını yeniden zirveye taşıyan 2000-2004 hegemonyasının yanı sıra pilotun özel hayatından detaylara da yer veriyor. Schumacher belgeseli, bilhassa 2000’lerin başındaki hegemonya dönemine tanıklık etmiş izleyiciler için bu listedeki ilk tercih bile olabilir. 

    Ferrari (2023)

    Michael Schumacher’i bir kez bile duyduysanız ya da gördüyseniz muhtemelen kırmızı bir araba ve kırmızı kıyafetler içerisinde hafızanızda yerini almıştır. Bunun sebebi elbette çok açık: Formula 1 tarihinin en popüler takımı Ferrari. Schumacher de kariyerinin zirvesini bu marka altında geçirmiş bir isim. İlk olarak 2023’te, Venedik Film Festivali’nde seyirciyle buluşan Ferrari filmi ise bu ikonik markanın yaratıcısı Enzo Ferrari’nin yaşamına odaklanan bir biyografi filmi. Michael Mann’in yönettiği, başrolündeki Adam Driver’ın yanı sıra Penélope Cruz’un da oyuncu kadrosunda yer aldığı film belki doğrudan Formula 1’le ilgili değil ama bu markanın kökenlerine inmesi bakımından listemize son sıralardan giriş yapıyor. 

    Rush’ın yüksek tempolu anlatısından, Ford v Ferrari’nin detaylı başarı öyküsünden ve Schumacher’in hegemonya hikâyesinden keyif aldıysanız Ferrari anlattığı köken öyküsüyle kesinlikle size göre. Film karakter ve hikâye derinliği bakımından büyük vaatler içermiyor açıkçası. Klasik bir biyografi filmi olduğunu söyleyebiliriz ama yönetmen Michael Mann yarış sahnelerinde oldukça iyi bir iş çıkarmış. Bu da Ferrari’yi “yarış filmi” olarak görmemize ve bu listede yer vermemize imkân tanıyor. Bu listede buraya kadar ulaştıysanız Ferrari kesinlikle izleme listenizde yer almalı diyor ve sizi Adam Driver’ın Enzo Ferrari yorumuna davet ediyoruz. 

    Gran Turismo (2023)

    Yarış filmlerine ve Formula 1’e meraklıysanız mutlaka ki araba yarışı oyunları hayatınıza girmiştir. Gran Turismo da bu alandaki öncü oyunlardan birisi. 2023 yapımı Gran Turismo adlı film de 1997 yılından beri yarış oyunlarına yön veren bu markayı beyazperdeye taşıyor. Filmde bu oyunun oyunculuğundan profesyonel yarış pilotluğu kariyerine uzanan ilham verici hayat hikâyesiyle dikkat çeken Jann Mardenborough’yu takip ediyoruz temel olarak. Film, David Harbour, Orlando Bloom ve Archie Madekwe’nin hayat verdiği üç karakterin birbirlerinde yankı bulan, beklenmedik ve şaşırtıcı öykülerini odağına alıyor. Film özünde zoru başarmak üzerine bir hikâye anlatıyor aslında. Bu da listemizde en çok yer verdiğimiz tema muhtemelen. 

    Gran Turismo, Formula 1’in öne çıkan öykülerini farklı türlerde deneyimlemiş, o adımları geçtikten sonra hâlâ yarış dünyasında gelişen bir başarı öyküsüne doymamış izleyiciler için doğru seçenek. Esas olarak da yarış tutkusunun peşinden gidiyor. Listemizde yer almasının esas sebebi de bu zaten. Ready Player One (2018), Scott Pilgrim vs. the World (2010) ve Tron: Legacy (2010) gibi filmlerde gördüğümüz oyun ve rekabet tutkusunu, şu sıralar TOD üzerinden izleyebileceğiniz Gran Turismo’da da sonuna kadar hissedeceksiniz. 

  • Die Hard Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Die Hard Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    Bruce Willis ve lekeli beyaz atletiyle sinema tarihine geçen Die Hard, aksiyon sinemasının köşetaşlarından biri. 1988 yapımı ilk filmle başlayan ve yarattığı etkiyle aksiyon filmlerinde yeni bir çağ başlatan film bu büyük başarının ardından devam filmleriyle sürdü ve Die Hard evreni genişlemeye devam etti. 

    80’ler boyunca süren ve Arnold Schwarzenegger, Sylvester Stallone gibi kaslı, heybetli, tek kişilik bir ordu görünümü veren kahramanların dönemini kapatıp sıradan görünümlü ana karakterlerin dönemini başlatan seri, tür içerisinde tanımlayıcı bir öğe haline geldi. 90'ların popüler aksiyon sineması boyunca devam edecek bu etkiyi günümüzde de gözlemlemek mümkün. Bu rehberdeyse Die Hard filmlerini sıralıyoruz. Yıllar boyunca devam eden devam filmleriyle ilgili temel bilgileri bir araya getiriyor, yapım yıllarına göre bir izleme listesi oluşturuyoruz. 

    Die Hard (1988)

    Seriyi başlatan ve aksiyon sinemasında derin izler bırakacak Die Hard (1988), ilk olarak 1988 yılında seyirciyle buluştu. John McTiernan’ın yönetmenlik koltuğunda oturduğu film Roderick Thorp’un Nothing Lasts Forever kitabından uyarlamaydı. Film, John McClane adlı New Yorklu bir polisin Los Angeles’ta katıldığı bir parti esnasında yaşanan olayları takip eder. McClane ayrıldığı eşiyle barışma yollarını ararken geldiği bir yılbaşı partisi sırasında kendisini gerçekleşen terörist saldırıya engel olma çabası içerisinde bulur ve kısıtlı imkânlarla bir mücadele verir. Olayın büyüyen boyutu ve hayatta kalma mücadelesi bir anlamda McClane’in dağılan hayatını toparlama çabasını da aynalamaya başlar. Seyircinin kolaylıkla özdeşlik kurabileceği, bu “sıradan” kahraman figürü Die Hard’ı büyük bir başarıya taşıyıp türün kırılma noktalarından biri hâline getirirken o dönem bir televizyon yıldızı olan Willis’in adını tüm dünyaya duyuracak, filmin kötü adamı rolündeki Alan Rickman’a da hatırı sayılır bir şöhret kazandıracaktır. 

    Die Hard 2 (1990)

    İlk filmin başarısı Die Hard benzeri çok sayıda filmin yapılmasına vesile olurken elbette özgün film de bir devam filmiyle sürdürülür. Die Hard 2’de (1990) John McClane rolündeki Bruce Willis’i bu kez bir havaalanında teröristlere karşı mücadele verirken izleriz. İlk film gibi devam filmi de yılbaşı döneminde geçer ve McClane bu yoğun günler sırasında yaşanan kaosu tek başına çözmeye niyetlidir. Yönetmenlik koltuğu bu kez Renny Harlin’e emanettir. Senaryo ise ilk filmin de senaristlerinden Steven E. de Souza ile Doug Richardson’ın elinden çıkmadır. Film, hem eleştirmenlerin hem de seyircinin beğenisini kazanır ve gişede de başarı elde eder. O yılın en çok gişe yapan filmlerinden birisi olur ve başka devam filmlerinin seriyi devam ettirebileceği bir sonuç elde eder. Öte yandan Die Hard 2’yle birlikte Die Hard aksiyon sineması içerisindeki pozisyonunu derinleştirmiş ve türde yarattığı etkiyi kalıcı hâle getirmiştir.

    Die Hard with a Vengeance (1995)

    Bruce Willis’i John McClane rolünde üçüncü kez izlediğimiz Die Hard with a Vengeance’ta (1995) McClane, bu kez New York şehrini kurtarma mücadelesi verir. Kötü adam rollerinde Jeremy Irons ve Samuel L. Jackson gibi iki üst düzey oyuncuyu izlediğimiz bu üçüncü Die Hard filmi çoğunlukla serinin en başarılı devam filmi olarak bilinir. Orijinal filmin yönetmeni John McTiernan’ın yeniden göreve geldiği Die Hard with a Vengeance seride bir edebiyat eserinden uyarlanmayan ilk yapım olur. Gerek oyuncu kadrosunun kalitesi, gerek serinin seyirci nezdinde artık bir marka haline gelmesiyle film gişede büyük başarı kazanır ve o yılın en çok hasılat elde eden filmi olur. Eleştirmenlerden farklı yorumlar alsa da üzerinden zaman geçtikçe Die Hard with a Vengeance, orijinal filmle birlikte en sevilen Die Hard filmlerinden birisine dönüşecektir.

    Live Free or Die Hard (2007)

    Die Hard 4.0 olarak da bilinen dördüncü Die Hard filmi Live Free or Die Hard’da (2007) McClane’in hedefinde artık siber saldırılar vardır. John Carlin’in 1997 yılında Wired’da yayımlanan A Farewell to Arms makalesindeki gerçekçi (ve ilerici) felaket senaryosundan yola çıkan film eski toprak karakterini yeni dönemin koşullarıyla karşılaştırır ve günü kurtaran cesur kahraman formülü farklı koşullarda yeniden üretilmiş olur. Filmin yönetmenliğini bu sefer Len Wiseman üstlenir. Senaryoda ise Mark Bomback’ın imzası bulunur. Diğer Die Hard filmleri gibi Live Free or Die Hard da gişede iyi bir performans elde eder ve serinin en çok hasılat elde eden filmi olma başarısını gösterir. Filmin seyirciyle kurduğu bağın sürmesinin sebepleri arasında dönemin trendlerine aykırı biçimde CGI kullanımının kısıtlı tutulması ve gerçeklik hissine daha yoğun yatırım yapılması gösterilebilir.

    A Good Day to Die Hard (2013)

    Serinin beşinci filmi A Good Day to Die Hard (2013), diğer tüm filmlerde olduğu gibi Bruce Willis’in canlandırdığı John McClane’in, yıllardır görüşmediği oğlu Jack’in başının Rusya’da dertte olduğunu öğrenmesiyle başlar. John, oğlunu kurtarmak için yola koyulur ve Jack’in bir CIA ajanı olduğunun ortaya çıkmasıyla film farklı bir yöne evrilir. Kahramanlarımız global ölçekte bir terörist organizasyonla mücadele etmek durumunda kalacaktır. John Moore’un yönettiği, senaryosu Skip Woods’a ait olan filmde Willis’e Jack rolünde izlediğimiz genç oyuncu Jai Courtney eşlik eder. Beşinci Die Hard filmi yalnıza bir devam filmi değil, aynı zamanda Willis’in bayrağı tamamen devretmese de en azından paylaştığı bir yapım olarak algılanabilir. Tüm Die Hard filmleri gibi A Good Day to Die Hard da gişede yapımcılarını üzmez ve kâra geçmeyi fazlasıyla başarır. Ancak bunu eleştirmen notları için söylemek pek mümkün değildir. 

    Die Hard serisindeki tüm filmleri Türkiye’den çevrimiçi izleyin

    Die Hard serisine dair öne çıkan detayları, filmlerin yapım biçimlerini, her birini hangi sırayla ve nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız bu rehber tam olarak sizin için düzenlendi. JustWatch ekibinin hazırladığı bu rehberi inceleyerek çeşitli streaming platformlarındaki kiralama, satın alma ve abonelik hizmetlerinden dilediğinizi seçebilirsiniz. 

  • Çevrimiçi İzleyebileceğiniz En İyi 10 Türk Polisiyesi

    Çevrimiçi İzleyebileceğiniz En İyi 10 Türk Polisiyesi

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    Her ne kadar dijital platformlar polisiye dizilerle dolup taşsa da, yerli polisiyelerimiz şu an için parmakla sayılacak kadar az. Netflix, HBO Max, Gain ve Amazon Prime gibi platformlar son yıllarda bazı kayda değer yapımlara imza attılar. Öte yandan, televizyonda haftalık olarak yayınlanan dizileri toplu olarak takip etmek, PuhuTV gibi “catch-up” platformları aracılığıyla mümkün. 

    Bu listede hem “procedural” dediğimiz ve her bölümde ayrı vakaların çözüldüğü dizileri hem de mini-dizi formatında, tek bir olaya odaklanan yapımları bir araya getirdik. Listede özellikle Amerikan polisiye formatıyla yerli dinamikleri harmanlayan yapımlara da yer vermeye gayret ettik. Listedeki yapımlara dair merak ettiğiniz detayları bu rehberden inceleyebilir, Türkiye’deki farklı streaming seçenekleriyle ilgili aradığınız her türlü bilgiye ulaşabilirsiniz. 

    İçerde (2016-2017)

    Listedeki ilk dizi, başrollerini Aras Bulut İynemli ve Çağatay Ulusoy’un paylaştığı Ay Yapım imzalı polisiye İçerde. 2016-2017 yılları arasında ShowTV’de yayınlanan dizi, tüm bölümleriyle puhutv üzerinden izlenebiliyor. Martin Scorsese imzalı The Departed (2006) filminden uyarlanan İçerde, elbette uzatılmış dizi formatı nedeniyle filmdekinden çok daha farklı bir hikâye anlatıyor. Bir yıl sonra yayınlanmaya başlayan ve büyük başarı yakalayan Ay Yapım imzalı Çukur’un (2017-2021) “öncüsü” olarak görülebilecek yapım, mafyatik ilişkilere odaklanan bol entrikalı ve aksiyonlu bir polisiye. Özellikle prodüksiyon kalitesiyle dikkat çeken İçerde, Türk televizyon dizilerinin kendine has temposuna ve melodramatik tonuna alışkın olanlar için adrenalini yüksek bir seyir deneyimi vadediyor.   

    Masum (2017)

    Artık HBO Max olarak bildiğimiz BluTV’nin ilk orijinal yapımlarından Masum (2017), daha sonradan Bir Başkadır’la (2020) kariyerinin doruğuna ulaşan Berkun Oya’nın yazdığı ve Seren Yüce’nin yönettiği bir mini dizi. Küçük bir kasabada işlenen esrarengiz bir cinayet ve etrafında gelişenleri konu alan yapım, Amerikan polisiye geleneğini yerel dinamiklerle harmanlayan sürükleyici bir anlatıya sahip. Dijital platform işlerini erken örneklerinden biri olan dizi, özellikle süresi sonsuza uzayan bölümleri ve haftalık yazılan senaryolarıyla Türk dizilerinden bıkmış olanlara ilaç gibi gelmişti. Derinlikli karakter hikâyeleriyle öne çıkan dizi, polisiyenin yanı sıra psikolojik gerilim öğeleri de barındırıyordu. Haluk Bilginer’in emekli bir başkomiseri canlandırdığı dizi, usta oyuncuyu ekranda izlemeyi özleyenler için ideal bir seçim.

    Bozkır (2018)

    Bir başka BluTV orijinal yapımı polisiye ise, True Detective (2014) tarzı karakterleri ve olay örgüsüyle öne çıkan Bozkır (2018). Yiğit Özşener ve Ekin Koç’un artık klasikleşmiş olan “genç/yaşlı” ve “şehirli/taşralı” polis ikilisini canlandırdığı Bozkır, korkunç bir çocuk cinayetinin yaşandığı bir İç Anadolu kasabasında geçiyor. Senaryosu Levent Cantek imzalı dizi, BluTV’nin Amerikan dizi formatlarını, özellikle de dedektiflik ve polisiye hikâyelerini yerele uyarladığı erken dönemin bir başka ürünü. Polisiye ve aksiyon dozunun bir tık daha fazla olduğu Bozkır, Masum’dan çok daha az karakter odaklı ve klasik polisiyeye daha yakın. Özellikle taşradaki iktidar ve suç ağlarını ifşa eden bir anlatı kuran dizi, yer yer bir True Detective kopyası izliyormuşuz izlenimi verse de polisiye severlerin hoşuna gidebilecek bir yapım.

    Dip (2018)

    Daha sonradan televizyon dizilerinin takibi için kullanılan bir platforma dönüşen puhutv’nin sayılı orijinal yapımlarından biri, polisiye ve aksiyon türündeki Dip (2018). Tek sezon olarak yayınlanan dizi, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı olarak çalışan ve intiharları engellemeye çalışan bir adama, vakası için yardım aldığı bir uzmana ve eski eşine odaklanıyor. Dijital platformların yerel üretim çabalarının ilk yıllarına denk gelen dizi, fazlasıyla Amerikan tarzıyla biraz sırıtsa da, gizem unsurunu senaryosuna başarılı bir şekilde yedirmeyi başarıyor. Özellikle İstanbul’un farklı bölgelerinden etkileyici manzaralar sunan mekân tercihleri ve prodüksiyon kalitesiyle dikkat çeken yapım, Poyraz Karayel’in (2015-2017) yıldızı İlker Kaleli’nin sevenlerini özellikle tatmin edecektir.

    Şahsiyet (2018)

    Masum’dan sonra Haluk Bilginer’i ekrana taşıyan bir diğer dizi ise puhu yapımı Şahsiyet (2018). Şu anda hem puhutv hem de Gain üzerinden izlenebilen dizi, adaleti sağlamak için silahı eline almış, “vigilante” bir Alzheimer hastasına odaklanıyor. Daha (2017) ve Uysallar (2022) gibi işbirlikleri ile tanıdığımız Onur Saylak & Hakan Günday ikilisinin yazıp yönettiği Şahsiyet, parlak renkler ve tuhaf mekânlardan oluşan stilize mizansenleriyle dikkat çekiyor. Bireysel ve toplumsal hafızaya dair sert tespitler barındıran dizi, Türk televizyonlarının süre ve sansür kısıtlamalarından kurtulan yaratıcıların neler yapabileceğini kanıtlar nitelikte yapımlardan biriydi. Katilimizin geçmişteki bir suçun tüm faillerini temizlemeye kalkıştığı yapım, Kill Bill (2003) tarzı çizgi roman estetiğinden beslenen intikam hikâyelerini sevenler için biçilmiş kaftan.

    Alef (2022)

    Bir başka BluTV polisiyesi ise Emin Alper imzalı Alef (2020). David Fincher, özellikle de Se7en (1995) esintileri taşıyan dizide taşralı/şehirli polis ikilisini bu sefer Kenan İmirzalıoğlu ve Ahmet Mümtaz Taylan canlandırıyor. Suçu çözmeye yönelik farklı yöntem ve geleneklere sahip olan ikili, aydınlatmaya çalıştıkları seri katil vakası sırasında sürekli olarak bir çatışma içindeler. Prodüksiyonü ve yönetmenliğiyle dijitalde görmediğimiz bir kaliteye sahip olan yapım, polisiyle klişelerine gereğinden fazla yaslanan senaryosu ve yer yer karikatürize yerlere savrulan karakterleriyle ise bu tasarımın altını pek dolduramamıştı. Yine de, tür sinemasını ustaca kullanan Emin Alper filmlerini, özellikle de Kurak Günler (2022) ve Abluka (2015) gibi politik/psikolojik gerilimleri sevenler, Alef’ten de memnun kalacaktır.

    Yargı (2021-2024)

    Dijital platformlarla televizyon dizilerinin yavaş yavaş kesişmeye ve birbirine benzemeye başladığı son yılların en sevilen polisiyelerinden bir diğeri ise Yargı (2021-2024). Tüm sezonlarıyla puhutv üzerinden izleyebileceğiniz Yargı, yukarıda listelediğimiz dijital işlerin başarısının, geleneksel televizyona yansımasının bir ürünü aslında. Hem her bölüme bir vaka yapısının devam ettiği, hem de karakterlerin kişisel hayatlarına fazlasıyla ağırlık veren dizi, idealist bir savcı ve hırslı bir avukat arasındaki çatışmalı aşka odaklanıyor. Bölüm sürelerinin 3 saati bulması nedeniyle karakter çatışmaları ve entrikaların zaman zaman uzadığı Yargı, yer yer sunduğu sert toplumsal eleştiriler ve Pınar Deniz ile Kaan Urgancıoğlu’nun uyumuyla dikkat çekiyor. Geçen sene final yapan dizinin uzun reklam araları olmaksızın izlenebilmesi ise elbette büyük avantaj. 

    Çekiç ve Gül: Bir Behzat Ç. Hikayesi (2022-)

    Türk televizyon tarihinin kült yapımlarından biri olan Behzat Ç’nin (2010-2013) devamı niteliğindeki Çekiç ve Gül: Bir Behzat Ç. Hikayesi (2022-), seyirciyi bir kez daha Ankara Cinayet Büro’ya götürüyor. Dizinin önceki sezonlarına göre polisiye dozunu daha da arttıran ve Behzat’ın özel hayatıyla ilgili meseleleri arka plana atan dizi, dijital platformlarda yayınlanması ve sansürden görece azade olmasının da etkisiyle küfür ve şiddet konusunda eli bol davranıyor. Dizinin hayranlarının çoğunu tatmin eden yapım, kimileri tarafından ise “o eski hissi vermediği” için hayalkırıklığıyla karşılanmış, özellikle Nejat İşler’in canlandırdığı Ercüment Çözer’in yerine gelen yeni “baş kötü” konusunda eleştiriler almıştı. Yine de dizi, Amerikan dedektiflik hikâyelerindense daha yerel polisiye öykülerini sevenler için hâlâ en ideal seçimlerden biri.

    Mezarlık (2022-2025)

    Netflix Türkiye’nin orijinal ilk polisiye işlerinen biri olan Mezarlık (2022-2025), Türkiye’den Kanıt (2010-2013), dünyadansa X-Files (1993-2018) gibi işlerden tanıdığımız, “her bölüme bir vaka” formatına sahip. Behzat Ç gibi örneklerdeki karakter odaklı yapıdan uzak olan ve daha çok polisiye vakalara odaklanan Mezarlık, Önem isimli bir kadın başkomiseri alıyor merkezine. Birce Akalay’ın oldukça “karizmatik” bir performans sergilediği dizi, pek kadın başrol görmediğimiz (Şahsiyet’in Cansu Dere’si dışında elbette) diğer Türk polisiyelerinden bu yönüyle ayrılıyor. Sürükleyici senaryosu, başarılı aksiyon sahneleri ve her bölümün bir “cliffhanger”la bittiği heyecanlı finalleriyle Mezarlık, dizi bölümlerini tek seferde üst üste izlemeyi seven izleyiciler için gayet uygun bir seçenek.

    Düğüm (2024)

    Türkiye pazarına Netflix, BluTV ve puhutv’den daha geç giren Amazon Prime imzalı Düğüm (2024), Bergüzar Korel’in canlandırdığı baş karakteri Esra Erol’dan esinlenen bir polisiye. Ahlaki bir “düğümün” ortasında kalan bir karakterin içsel çatışmalarını irdeleyen dizi, adalet arayışındaki televizyon programcısı Neslihan’ın, oğlunun karıştığı bir cinayetle altüst olan hayatını merkezine alıyor. Gündüz kuşağı televizyon programlarına başka bir pencereden bakmak isteyenlerin ilgilenebileceği Düğüm, her bölüm daha da tırmanan gerilimiyle seyirciyi sürekli diken üstünde tutmayı başarıyor. “Katil kim?” yapısını kullanan anlatı, yeterli dozda bilgi vererek seyircinin hem karakterlerden şüphelenmesini hem de yapbozu yavaş yavaş birleştirmesini sağlıyor. Elbette senaryodaki bazı mantık hatalarını es geçerseniz… 

    Türkiye yapımı en iyi polisiyeleri çevrimiçi izleyin

    Türkiye yapımı en gerilimli ve başarılı polisiyeleri nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız doğru adrestesiniz. JustWatch ekibinin hazırladığı bu rehberi inceleyerek çeşitli streaming platformlarındaki kiralama, satın alma ve abonelik hizmetlerinden dilediğinizi seçebilirsiniz. 

  • Better Man Benzeri En Yaratıcı Biyografik Yapımlar

    Better Man Benzeri En Yaratıcı Biyografik Yapımlar

    Berke Göl

    Berke Göl

    JustWatch Editörü

    Michael Gracey imzalı Better Man: Robbie Williams’ın Hikâyesi (2024) Robbie Williams’ın Take That günlerinden günümüze uzanan, en tepeyi de en dibi de görmüş kişisel ve profesyonel hayatını konu alıyor. Ancak bildiğiniz anlamda bir biyografik film değil bu: Kendisini “sahneye çıkan bir şempanze” olarak tanımlayan Williams’ı filmde CGI yardımıyla yaratılmış bir şempanze canlandırıyor. Hikâyenin anlatıcılığını ise Robbie Williams’ın kendi üst sesi üstleniyor. 

    Bu tercihleriyle klasik biyografik filmlerin tarihî gerçeklere dayanma, ele aldığı karakteri objektif bir bakış açısıyla yansıtma iddiasından uzak duran Better Man şöhrete, zenginliğe, yabacılaşmaya ve yalnızlığa dair özgür ve alaycı bir deneme. 

    Peki sinema tarihine dönüp baktığımızda karşımıza biyografik film türünün kodlarıyla oynayan başka hangi filmler çıkıyor? Hazırladığımız listede gezinerek siz de beklentilerinizi sürekli boşa çıkaracak, anlatım yapısı ya da estetik yaklaşımıyla sizi sürekli şaşırtacak biyografik filmler hakkında bilgi edinebilirsiniz.

    The Color of Pomegranates (1969)

    Sergei Parajanov’un başyapıtı The Color of Pomegranates (1969), Ermeni ozan Artin Sayadyan’ın (Yani Sayat Nova’nın) sanatsal ve ruhsal yolculuğunun dönüm noktalarını, her biri nakış gibi işlenmiş birer tabloyu andıran muhteşem kadrajlar eşliğinde aktarır. Klasik anlamda bir biyografi sunmak yerine seyircinin yaşayacağı duyusal deneyime odaklanan Parajanov, Ermeni halk kültüründen, müziğinden, dinler tarihinden, mitolojiden beslenerek Sayat Nova’nın subjektif bir portresini çıkarır. Çekildiği dönemde Sovyetler Birliği sinemasında hakim anlayış olan toplumsal gerçekçi anlayışı toptan reddeden Parajanov, farklı sanat dallarını iç içe geçiren görsel bir şiire imza atar. Anlaşılmaktan ziyade hissedilmesi gereken filmlerden biri olan The Color of Pomegranates, sinema tarihinin en kendine özgü, en deneysel biyografilerinden biridir.

    Lisztomania (1975)

    Ken Russell’ın yazıp yönettiği Lisztomania (1975), 19. yüzyılda yaşamış Macar besteci ve piyano virtüözü Franz Liszt’in hayatını bir rock opera olarak yeniden hayal eder. Başrolünü The Who grubunun vokalisti Roger Daltrey’nin üstlendiği film, Liszt’in müzikal kariyerini, kazandığı inanılmaz şöhreti, romantik ilişkilerini ve yaşamının ilerleyen yıllarında dine dönmesini çılgın bir tempoyla, fantastik sahneler eşliğinde resmeder. Böylece 1970’lerdeki popülarite kavramı ile bu kavramın 19. yüzyıldaki karşılığını iç içe geçiren filmde Russell, başka filmlerinde de yaptığı üzere olay örgüsünü rüyaların gerçeküstü mantığı üzerine kurar ve tüm filmi sürrealist bir maceraya dönüştürür. Yönetmen Batı toplumunun kurumlarını topa tutmaktan da geri durmaz: Kilise de, faşist ideoloji de, klasik müzik camiasının elitizmi de yönetmenin keskin alaycılığının hedefi olmaktan kurtulamaz. Lisztomania, dizginsiz bir müzik biyografisi izlemek isteyenler için ideal bir seçim.

    Mishima: A Life in Four Chapters (1985)

    Paul Schrader imzalı Mishima: A Life in Four Chapters (1985), Japonya tarihinin en tartışmalı figürlerinden yazar ve siyasetçi Yukio Mishima’nın yaşamını ve eserlerini bir potada eriten cüretkâr bir denemedir. Film üç ayrı anlatı çizgisini takip eder: Mishima’nın hayatının dönüm noktalarına dair epizotlar, romanlarından sahnelerin stilize, teatral canlandırmaları ve 1970 yılında bir grup müridiyle birlikte giriştiği darbe girişimi ve sonrasındaki intiharı... Schrader gerek biçimsel açıdan gerekse duygusal anlamda birbirinden çok farklı olan bu üç parça arasında gidip gelerek Mishima’nın psikolojik durumuna, dünya görüşüne, sanat ve siyaset hakkındaki fikirlerine dair bütünlüklü bir portre çıkarır. Film hem yalnız ve küskün bir adamın ruhunun derinliklerine iner, hem güzellik ve ölüm gibi kavramlarla ilgili felsefi sorgulamalara girer, hem de dönemin Japonya toplumuna dair gözlemlerde bulunur. Son olarak, Mishima: A Life in Four Chapters’ı şu anda MUBI Türkiye’de izleyebileceğinizi de hatırlatalım.

    Caravaggio (1986)

    Derek Jarman’ın Caravaggio’su (1986), 17. yüzyılda yaşamış İtalyan ressam Michelangelo Merisi da Caravaggio’ya odaklanır. Ressamın gençlik yıllarından bir sanatçı olarak yükseliş ve düşüşüne uzanan filmde Jarman, Caravaggio’yu toplumun ikiyüzlülüğüne uyum sağlamakta zorlanan, ilişkilerinde mutsuz bir sanatçı olarak resmeder. Yönetmen, Caravaggio’yla ilgili tarihsel bilgileri aktarmaktan ziyade, sanatçının eserlerinde üzerinde durduğu arzu, şiddet gibi kavramları anlatısına yedirir ve alternatif bir gerçeklik kurar. Anakronistik estetiği Caravaggio’nun sanatının güncelliğini bugün dahi koruduğunu vurgulamak için kullanan film AIDS krizinin özellikle kuir topluluğunu derinden etkilediği bir dönemde çekilmiştir ve 80’lerin İngiltere’sinde eşcinsellerin maruz kaldığı baskı ve sansüre de bir başkaldırıdır. Caravaggio, hem kuir sinemanın hem de sanatçı biyografisi türünün en özgün örneklerinden biridir.

    Thirty Two Short Films About Glenn Gould (1993)

    François Girard’ın yönettiği Thirty Two Short Films About Glenn Gould (1993), özellikle Bach yorumlarıyla dünya çapında şöhrete ulaşan Kanadalı piyanist Glenn Gould’a dair özgün ve şiirsel bir biyografidir. Adını Gould’un 32 tanesini icra ettiği Goldberg Varyasyonları’ndan alan film, kahramanının hayatından 32 fragmanı bir araya getirir. Bu 32 kısa film, Gould’un sıradışı kişiliğini, dehasını, sanatsal bakış açısını ve iç dünyasını gözler önüne seren etraflı bir portre çıkarır ortaya. Kurmaca anlatısını belgesel unsurlarıyla ve animasyon sekanslarıyla iç içe geçiren ve biçimsel yenilikçiliğiyle dikkat çeken Thirty Two Short Films About Glenn Gould, özellikle klasik müzik severlerin etkisinden kolay kolay kurtulamayacakları benzersiz bir filmdir.

    American Splendor (2003)

    Harvey Pekar’ın aynı adlı otobiyografik çizgi romanından Shari Springer Berman ve Robert Pulcini’nin uyarladığı American Splendor (2003), Pekar’ın sıradan bir insandan ABD’nin en ünlü çizerlerinden birine dönüşme sürecini anlatır. Ancak tipik bir başarı bir öyküsü değildir bu: Sıkıcı bir memuriyette dirsek çürüten Harvey Pekar otobiyografik çizgi roman serisiyle kendine beklenmedik bir hayran kitlesi edinse de huysuzluğundan ve aksiliğinden bir şey yitirmez, zira bu filmde şöhret gündelik hayatın sıradanlığını ve sıkıcılığını sekteye uğratacak bir dramatik etkiye sahip değildir. Çizgi roman estetiğini yaratıcı bir yaklaşımla perdeye taşıyan, karakterlerin doğrudan seyirciye hitap ettiği sahnelerle “dördüncü duvarı yıkan” American Splendor, biçimsel açıdan da heyecan verici bir yapımdır. Filmde Harvey Pekar’ın röportaj üslubunda çekilmiş sekanslarla hikâyeye dahil olması da gerçek ile kurmaca arasındaki sınırları bulandırır. En İyi Uyarlama Senaryo dalında Oscar’a aday gösterilen filmde Paul Giamatti neredeyse bir anti kahraman denilebilecek Pekar’ın halet-i ruhiyesini kusursuz bir performansla seyirciye aktarır.

    Marie Antoinette (2006)

    Sofia Coppola imzalı Marie Antoinette (2006) tarihin ve popüler kültürün en tartışmalı figürlerinden Marie Antoinette’in 14 yaşında XVI. Louis’yle evlendirilmesinden 19 yaşında Fransa Kraliçesi olmasına, iktidarının şaşaalı günlerinden Fransız Devrimi’yle tahttan indirilmesine ve idamına uzanan hayatını mercek altına alır. Coppola, Marie Antoinette’in yaşamı üzerinden Fransa’ya ve siyasi tarihe dair yorumlar yapmak yerine kahramanının psikolojisine ve duygusal dünyasına bakmayı tercih eder, saray yaşantısının görkemini ve sıkıcılığını perdeye aktarır, Marie Antoinette’i büyüme sancılarıyla boğuşan, aşkı ve mutluluğu arayan sıradan bir genç kadın olarak resmeder. Rengârenk görselliğiyle izleyiciyi büyüleyen film, anakronistik kostümleriyle ve 80’lerin New Wave müziklerini kullanmasıyla da bir biyografik yapımdan beklenen tarihsel gerçekçiliği toptan reddeder. Epik kostümlü dramaların kalıplarından sıkıldıysanız Marie Antoinette’in size taptaze bir perspektif sunacağından emin olabilirsiniz.

    I’m Not There (2007)

    Todd Haynes’in Bob Dylan biyografisi I'm Not There (2007), efsanevi folk şarkıcısının hayatının ve sanatının farklı aşamalarını temsil eden altı farklı karakter ve altı farklı hikâye çizgisini takip eder. Christian Bale, Cate Blanchett, Heath Ledger, Ben Whishaw, Richard Gere ve Marcus Carl Franklin’in canlandırdığı “Dylan”lar arasındaki farklılık ve çelişkiler, sanatçının akışkan kimliğinin altını çizer. Kronolojik bir akış benimsemek yerine parçalı bir anlatıyı benimseyen film, böylelikle Dylan’ın yıllar içinde kendini defalarca yeniden tanımlamasını, bir sanatçı olarak geçirdiği dönüşümü, hayatındaki ve şarkı sözlerindeki çelişkileri aynalar. Altı farklı Dylan’ın hikâye arklarını farklı sinematik türlerle referanslarla, farklı üsluplarla ele alan I’m Not There, Dylan’ın kendisinden ziyade onun popüler kültürdeki imgesiyle, kamuoyu tarafından algılanışıyla ilgilenir. Müzikal biyografinin tüm konvansiyonlarını yerle bir eden film, türü âdeta yeni baştan tanımlamıştır.

    Bronson (2008)

    Nicolas Winding Refn’in iddialı ve gösterişli filmografisi içinde kısmen gölgede kalmış bir filmdir Bronson (2008). “İngiltere’nin en vahşi mahkûmu” Charles Bronson’ın sokaklarla hapishane arasında sürekli bir gelgitten oluşan hayatını teatral bir performansa dönüştürür Bronson. Yönetmenin enerjik bir kurgu ve neredeyse parodik bir üslupla aktardığı sayısız şiddet sahnesinin arasında, başkarakter güvenilmez anlatıcı rolünü üstlenerek tiyatro sahnesinden izleyiciye seslenir. Tam olarak ne yaşandığıyla hiç ilgilenmeyen Nicolas Winding Refn gerçekliğin eğilip büküldüğü bir anlatı yapısı kurar. Tom Hardy’nin muazzam fiziksel performansının da katkısıyla Bronson öfke, isyan ve akıl hastalığı üzerine yapılmış en kabına sığmayan, en sert ve en komik filmlerden biri haline gelir.

    Jackie (2016)

    Pablo Larraín’in Jackie’si (2016), ABD Başkanı John F. Kennedy’nin öldürülmesini takip eden süreçte Jackie Kennedy’nin yaşadıklarını, hissettiklerini, hatırladıklarını zamanda sıçramalarla, parçalı bir anlatı yapısı içinde aktararak yasın resmini çeker. Eşini kaybetmenin şokunu yaşayan Jackie, aynı zamanda Amerikan kamuoyunun kendisinden beklediği rolü oynamaya çalışmaktadır. Hüzünlü tonuyla, psikolojik derinliğiyle, insanı içine çeken atmosferiyle öne çıkan Jackie’de Natalie Portman da duygusal kuvveti yüksek bir performans ortaya koyar. Kahramanının hayatından kısa ve yoğun bir kesite odaklanan film, böylece tarihsel bir figürü farklı boyutlarıyla anlatmak yerine şöhretin, yasın ve travmanın izlerini araştıran bir psikolojik inceleme niteliği kazanır. Mica Levi’nin yaylı çalgılara ağırlık veren unutulmaz müzikleri de filmin atmosferinde büyük pay sahibidir. Jackie’yi Apple TV+’da kiralayarak ya da TV+’a abone olarak izleyebilirsiniz.

    En Yaratıcı Biyografik Yapımları Türkiye’de Çevrimiçi İzleyin

    Sinema tarihinin en yaratıcı biyografik yapımlarını Türkiye’de nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız streaming platformlarıyla ilgili güncel verilerimize bakabilir, hangi yapımların kiralama, satın alma ve abonelik seçenekleriyle izlenebildiğini öğrenebilirsiniz.

  • Marvel’ın En Güçlü Mutantı Artık MCU’da (Şaşırmaya Hazır Olun)
 

    Marvel’ın En Güçlü Mutantı Artık MCU’da (Şaşırmaya Hazır Olun)  

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    Marvel dünyasının genişliği ve çok yönlülüğü artık hepimizin malumu. Marvel Sinematik Evreni’nde bunun henüz bir kısmına tanıklık etmiş durumdayız. Başlangıcı 1960’lara kadar dayanan ve o günden bugüne genişlemeye devam eden Marvel çizgiroman evreni sayısız karakteri, hikâyeyi, kendine ait bir tarihi (hatta mitolojiyi) ve bir evren tanımlamasını barındırıyor. 

    Evrenler arası döngülerin, çoklu evrenlerin, kozmik güçlerin, zaman yolculuğunun mümkün olduğu fantastik bir kurmaca evren burası. Günlük hayatın ötesinde süper kahramanların birbiriyle yarıştığı, hiyerarşik olarak sıralandığı ve hikâyeler ilerledikçe yükselmeye devam eden bir rekabet evreni. Bu evrenin temelinde ise bir güç yarışı var. Soğuk Savaş döneminde ABD ve Sovyetler Birliği’nin giriştiği silahlanma yarışını düşünelim. Buna benzer şekilde devamlı yukarı doğru yükselen bir güç birikimi söz konusu Marvel evreninde de. Eklenen her güçlü karakterin arkasından daha güçlülerini üretmeniz gerekiyor.

    MCU ise bu evrenin içerisindeki unsurları çizgiromanların gittiği yolu takip ederek adım adım sinema dünyasına taşıyor. MCU, 2008 yılında başladı ve 2019’da gösterime giren Avengers: Endgame’le birlikte çoklu evrenlerin mümkün olduğu, kozmik güçlerin çarpıştığı, zaman yolculuğunun gerçek olduğu bir kırılma noktasına ulaştı. Şu anda da bir tür toparlanma, ana çatışmayı yeniden kurma evresinde. Orijinal Avengers artık geçmişin bir parçası. Eski evrelerin yan karakterlerinin bu yeni düzende ön planda olması beklenirken buraya eklenecek yeni kahramanlar ise serinin devamlılığını sağlama rolünü üstlenecek. MCU’nun Altıncı Evre’sini (Phase Six) başlatan The Fantastic Four: First Steps’le (2025) birlikte Marvel çizgiromanlarının ana güçleri arasında yer alan Fantastic Four’un gelecekte MCU’da da temel bir konuma sahip olması bekleniyor. Bu ekibin içerisinden çıkan ve MCU’ya giriş yapan bir karakter ise yalnızca MCU’nun değil, tüm Marvel evreninin en güçlü mutantı unvanını rahatlıkla taşıyor. Çizgiromanlara hâkim olmayanlar için şaşırtıcı olabilir ama bu isim, Reed Richards ve Sue Storm’un çocukları Franklin Richards’tan başkası değil.

    Franklin Richards kimdir? 

    Franklin Richards, Fantastic Four’un başını çeken çiftin, yani dünyanın en zeki insanlarından Reed Richards (Mr. Fantastic) ve kendine has güçleriyle MCU’nun yıldızları arasına giren Sue Storm’un (Invisible Woman) ilk çocukları. Yeni Fantastic Four filmini izleyenler bu bilgilere zaten hâkim ama biz yine de özetleyelim: Bir uzay görevi sırasında yüksek düzeyde kozmik radyasyona maruz kalan Fantastic Four üyeleri süper güçlere kavuşmuş ve kısa sürede Dünya’nın koruyucuları hâline gelmişlerdi. Çizgiromanlardaki bu orijin hikâyesi film evreninde de devam ettirildi. Bu ekibin MCU’daki ilk büyük macerası ise azılı düşmanları Galactus’a karşı olmuştu. Fantastic Four, Silver Surfer’ın da yardımıyla Galactus’un Dünya’yı yok etmesinden son anda kurtulmuş ve bu hikâyede temel bir öneme sahip olan Franklin Richards yeni doğmuş bir bebek olarak bir anda anlatının kaderini değiştirmişti. 

    (Spoiler Uyarısı)

    First Steps’te annesini hayata döndüren ve jenerik ortası sahnesinde Dr. Doom’la birlikte gördüğümüz Franklin’in MCU’nun yeni evresinde ciddi bir öneme sahip olacağı artık kesin gibi. Fantastic Four’un bu akışta önemli bir rolde olacağı zaten biliniyordu. Buradaki kötü adamın Robert Downey Jr.’ın canlandıracağı Dr. Doom olacağı da öyle. Dolayısıyla bunun bir tesadüf olmadığını rahatlıkla iddia edebiliriz. Ancak tabii ki, henüz yeni doğmuş bir bebekken böylesine güçlü olan bir karakterin kim olduğu, çizgiromanlarda nasıl bir arka plana sahip olduğu da merak uyandırıyor. Sonuçta ölümün gerçekliğini geri döndürebilen, Galactus gibi evrenler üstü bir gücün varlığından çekindiği bir karakterden bahsediyoruz. 

    Franklin Richards, Marvel çizgiromanlarında fazlasıyla önemli bir yer teşkil eden, güçlerine hâkim olduğumuz karakterlerden birisi. Marvel evrenindeki bütün mutantların en güçlüsü olarak biliniyor. Daha çok X-Men anlatılarından bildiğimiz mutantlar Marvel dünyasının farklı birçok noktasında karşımıza çıkıyor. Franklin de DNA’ları genetik olarak bozulmuş anne ve babası sebebiyle mutant bir karakter fakat basit bir mutant değil. Marvel dünyasında en gelişmiş mutantları tanımlamak için kullanılan Omega seviyesindeki mutantlar bile üzerine konumlanıyor. Zira çizgiromanlarda Franklin kozmik düzeyde gerçeklik değiştirme gücüne sahip. Yani Franklin evrenleri yok edebildiği gibi yaratabilir, yönlendirebilir ve yeniden tanımlayabilir. Bu elbette tanrısal boyutta, her şeyi baştan tanımlayabilecek boyutta bir güç. Marvel’ın işleyişi açısından düşünürsek yok olmuş karakterleri geri getirebilecek, hikâye akışını baştan tanımlayabilecek bir potansiyelden bahsedebiliriz. Franklin’in bu muazzam gücü kontrol edip edemeyeceğinin onu tanımlayan özellikleri arasında olduğunu düşünürsek bu karakterin MCU’ya gelişinin çok fazla şeyi değiştirebileceği kesin. 

    Franklin Richards, MCU’da neleri değiştirebilir? 

    Dr. Doom’un Marvel’ın yeni döneminde temel bir rol oynayacağı artık bir sır değil. Altıncı Evre’yi sonlandıracağı açıklanan Avengers: Doomsday’in (2026) adından da anlaşılacağı üzere Dr. Doom’un burada kilit bir rolde olacağını tahmin edebiliyoruz. Filmlerin hikâye akışları konusunda herhangi bir resmî açıklama olmasa da First Steps’in jenerik ortası sahnesinde de gördüğümüz üzere Dr. Doom’un planlarında Franklin önemli bir rol oynayacak gibi görünüyor. Bu teoriyi çizgiromanlardan da desteklememiz mümkün. Zira Dr. Doom (Victor von Doom), Fantastic Four’un Mr. Fantastic’i Reed Richards’ın en büyük rakiplerinden birisi. Zekâsı onunla boy ölçüşebilir seviyede ve bilime olduğu kadar kara büyüye de hâkim bir karakter. Öte yandan yüzünü maskeyle kapatmasına sebep olan kazada sorumluluğu Richards’a yüklüyor ve intikam peşinde. 

    Çizgiromanlarda Fantastic Four’un azılı düşmanlarından olan Dr. Doom, iktidar ve intikam arayan pragmatik bir karakter olarak tanımlanabilir. Bu uğurda başka karakterlerin güçlerini çalmaktan beklenmedik ittifaklar yapmaya geniş bir repertuvarı da bulunuyor. MCU’da bunun nasıl yorumlanacağı ya da çizgiromanlardan hangi unsurların seçileceği elbette bilinmiyor ama Doom’un Franklin’in güçlerinin peşinde olacağını öngörmek şimdilik mümkün gibi. Bunun çizgiromanlarda baskın bir tema olduğunu da eklemek gerek. Zira orada da Dr. Doom başından beri Franklin’in güçlerinin farkında olan, onu planlarının potansiyel bir parçası yapıp kullanmaya çalışan ve aileyle karmaşık bağlarını manipüle etme peşinde bir karakter. 

    Sonuç olarak şu an her şey ihtimal düzeyinde olsa da Franklin’in yalnızca varlığıyla bile MCU’nun kilit figürlerinden birine dönüşeceğini öngörmemiz mümkün. Dr. Doom’un onu planlarının parçası yapma girişiminde Franklin’in kurtarılacak bir figür mü yoksa güçlerini kullanmaya devam edecek bir karakter mi olacağı ise merakla beklediğimiz sorular arasında. Zira yeni doğmuş bir bebekken ölümü geri alma gibi gerçeklik bozan bir eylemi gerçekleştirdiğini gördüğümüz Franklin’in etkisiz bir karakter olması mümkün değil. Önümüzdeki evrelerin çoklu evrenlerin çarpışmasını barındıracağını ve aynı düzlemde buluşan farklı karakterlerin sayısının ciddi biçimde artacağını, kısacası işlerin karışacağını düşünürsek bu derece güçlü bir karakterin hikâye akışına yön vermek için işlevsel olacağını da rahatlıkla görebiliriz. MCU biraz da bu fan teorileri ve potansiyel gelişmeleri çılgınca tartışan kitleler sayesinde bu kadar büyüdü, yani oyunun kurallarından biri de bu. Gerisini ise hep beraber izleyip göreceğiz.

    MCU’ya yeni dâhil olan Franklin Richards, ne kadar güçlü? Neleri değiştirebilir? 

    JustWatch editörlerinin hazırladığı bu liste sayesinde başlı başına bir külliyat olan Marvel evreninin derinliklerini keşfedin ve kendinizi MCU’nun gelecekteki hamlelerine hazırlayın. The Fantastic Four: First Steps’le sinematik evrene dâhil olan karakterlerden Franklin Richards’ın gücünün boyutları, bir mutant olarak önemi ve hikâyeyi nasıl etkileyeceği gibi soruları Marvel çizgiroman evrenine danışarak yanıtlamaya çalışıyoruz. Sitemizin sunduğu filtreleme seçeneği sayesinde kiralama, satın alma ve abonelik hizmetleri arasından size en uygun olanını seçerek MCU filmlerini hangi platformlarda izleyebileceğinizi de öğrenebilirsiniz. 

  • Addams Family Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Addams Family Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    Sinema ve televizyon tarihinin en sıradışı, tuhaf ve eğlenceli ailelerinden biri olan Addams ailesinin son uyarlamalarından biri, merkezine ailenin büyük kızını alan Netflix imzalı Wednesday (2022-). Tim Burton’un da yaratıcıları arasında olduğu dizinin heyecanla beklenen ikinci sezonu, 2025’in Ağustos ayında yayına girecek. 

    Kökeni Amerikalı çizer Charles Addams’ın The New Yorker için kaleme aldığı çizgi diziye dayanan Addams Ailesi, her anlamda tuhaf ve karanlık, ama bir o kadar da eğlenceli bir aile. Ailenin asıl cazibesi ise, dışarıdan “norm dışı” gözüken pek çok şeyin Addamsların gündelik hayatının bir parçası olması: Perili evler, etobur bitkiler, canlı bir ayı postu, Frankenstein’ın canavarından bir uşak, kılıçlar, patlayıcılar, işkence aletleri… 

    Bu listede Addamsların tüm dehşetlerini bir araya getirdik ve 1964’te yayınlanan ilk televizyon dizisinden 90’lardaki filmlere, animasyon serilerden televizyonda yayınlanan özel bölümlere Addams Family serisini sıraladık. Seride yer alan film ve dizileri nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız doğru adrestesiniz. Seriye dair merak ettiğiniz detayları bu rehberden inceleyebilir, Türkiye’deki farklı streaming seçenekleriyle ilgili aradığınız her türlü bilgiye ulaşabilirsiniz. 

    The Addams Family (1964-1966)

    Serinin ilk halkası ve karakterlerin ilk uyarlaması olan The Addams Family (1964-1966), 30 dakikalık bölümlerden oluşan bir televizyon dizisi. Çoğunlukla skeçler hâlinde ilerleyen dizinin bölümleri YouTube üzerinden ücretsiz izlenebiliyor. Morticia ve Gomez, kızları Wednesday, oğulları Pugsley, Amca Fester, Büyükanne, uşak Lurch ve kesik el Şey’i daha yakından tanıma fırsatı bulduğumuz dizi, Addamsları bugünkü hâlleriyle hayal eden ilk yapım. Onları hiç de tipik olmayan bir Amerikan ailesi olarak çizen dizi, ailenin “normali” olan tüm tuhaflıkları samimi bir mizahla aktarıyor. Ailenin gotik bir mimariye sahip olan malikanesi; dizide çeşitli tuzaklar, yırtıcı hayvanlar, saldırgan bitkiler ve tarihin farklı dönemlerinden kalma antika eşyalarla dolu bir labirent olarak resmediliyor. Dizinin cazibesi ise, gotik bir korku hikâyesinden fırlamışa benzeyen karakterlerin kendilerine has saflığından doğan mizahı. Ve elbette “sıradan Amerikan aileleri” olan komşularıyla aralarındaki tezat. Sıradan, renkli ya da pozitif olan her şeyin ahlâki olarak iyi ve temiz olmadığına dair bir varsayımdan yola çıkıyor dizi. 

    Halloween with the New Addams Family (1977) 

    Orijinal dizinin bitiminde 11 sene sonra yayına giren Halloween with the New Addams Family (1977), aynı oyuncu kadrosunun yeniden bir araya geldiği bir televizyon filmi. Charles Addams’ın eşi Barbara Colyton’ın fikri olan proje, bir kez daha dizinin de yaratıcısı David Levy tarafından hayata geçirildi. Yeni bir Addams ailesi dizisinin pek ilgi çekmeyeceği düşünüldüğü için, proje yalnızca Cadılar Bayramı temalı bir televizyon filmiyle sınırlı kaldı. Filmde bir kez daha zenginlikleri nedeniyle hedef haline gelen Addamslar’ın, sıradışı yaşam tarzlarıyla hırsızları evlerine girdiklerine pişman etmelerini izliyoruz. Orijinal diziyi izlemiş olanlar için nostaljik bir deneyim vadeden film, ortalama bir Amerikan “tatil filmi” olarak değerlendirilebilir. 

    The Addams Family (1973-1975)

    Serinin ilk animasyon uyarlaması olan The Addams Family (1973-1975), 30 dakikalık bölümlerden oluşan ve basit çizgilere sahip eğlenceli bir dizi. Serinin seslendirme kadrosunda sürpriz bir isim de var: Jodie Foster. O sırada 10 yaşında olan ünlü yıldız, dizide Addamsların icatlara ve patlayıcılara düşkün haylaz çocuğu Pugsley’i seslendirmişti. İlk olarak The New Scooby-Doo Movies’in (1972-1973) bir parçası olarak yayınlanan animasyon, daha sonra kendi başına bir dizi olarak yayınlandı. Karakterlerimizin bir karavanla ülkeyi gezdikleri dizi, Addamsları meşhur malikanelerinin dışında gözlemlemek isteyenler için ideal bir seçim. Animasyonun yardımıyla tuhaflığın sınırların zorlayan ailemiz, bir kez daha onlara bulaşan suçluları yalnızca “kendileri olarak” alt etmeyi başarıyor. 

    The Addams Family (1991) 

    Serinin dünyaca ünlenmesine vesile olan ilk canlı çekim filmi The Addams Family (1991), hem karakterlere getirdiği yorum hem de Addams ruhuna dair söyledikleriyle en sevilen Addams uyarlamalarından biri. Anjelica Huston ve Raul Julia’nın canlandırdığı Morticia-Gomez çifti, yerli yersiz erotikleşen (ve bir tutam Fransızca’ya ise asla karşı koyamayan) aşklarıyla filmin ana mizah unsuru. Filmin hikâyesi, uzun süredir kayıp olan Amca Fester’ın kılığına giren bir dolandırıcının eve yerleşmesini konu alıyor. Gitgide ailenin içinde kendisi gibi hissetmeye başlayan sahte Fester, kendi tuhaflıklarını keşfediyor ve içindeki vahşeti güvenli bir şekilde dışavurmaya başlıyor. Farklı ve sistem dışı olmayı âdeta yücelten Addamsların “şefkatiyle” dönüşen kötü karakterimizin hikâyesi, seçilmiş aile temasının da vücut bulmuş hali. Önceki yapımlara göre daha derinlikli bir anlatı kuran film, Addamsların kural yıkıcı doğalarına daha yakından bakmak isteyenler için biçilmiş kaftan. 

    Addams Family Values (1993)

    1991 yapımı ilk filmin devamı niteliğindeki Addams Family Values (1993), ilk filmden çok daha karanlık sularda yüzüyordu. Komedinin biraz daha arka plana atıldığı yapımda, evin yeni bebeği Pubert’la tüm dengesi değişen Addamsların kendi “anormallerine” göz atıyorduk. Malikanenin ve diğer tüm tuhaf araç gereçlerin ilk filmden çok daha detaylı bir şekilde tasarlandığı filmde, oyuncu kadrosunun birbirleriyle olan uyumu bir kez dikkat çekiyordu. Çocuklar için fazla şiddetli kaçabilecek sahneler içeren yapım, farklı karakter öykülerini paralel bir şekilde anlatarak sürükleyici bir anlatı kurmaya özellikle dikkat ediyordu. Örneğin Wednesday ve Pugsley’in yaz kampı hikâyesi üzerinden Addamsları doğal ortamları dışında bir kez daha gözlemliyor, âdeta zamanda yolculuk yapmış havası veren karakterlerimizin başlarına açtığı trajikomik durumları izliyorduk. 

    The Addams Family (1992-1993)

    Karakterlerimizi yepyeni tasarımlarla izlediğimiz The Addams Family (1992-1993), serinin ikinci animasyon dizisi. Televizyonda 70’lerden beri kendisine yer bulamayan Addamslar, 1991 yapımı filmin başarısı sayesinde ekranlara geri dönmüştü. Çok daha gelişmiş bir animasyon teknolojisiyle üretilen yapımın bazı bölümleri YouTube üzerinden izlenebiliyor. Dizide, hikâyenin sonraki uyarlamalarında ve Wednesday’de de sık sık rastlayacağımız bir mesele konu ediliyor; Bölge halkı tarafından “tuhaf” ve “yabancı” oldukları için rahatsız edilen Addamsların, dış dünyayla ve “normalin temsilcisi” Normanmeyer Ailesi’yle olan mücadelesi. Elbette her zaman olduğu gibi mizahi bir dille ele alınan bu durum, sonraki yapımlarda göçmen karşıtlığı ve ırkçılık gibi alt metinler eşliğinde izleyeceğimiz pek çok meseleye dair farklı bir kanal açıyordu.  

    Addams Family Reunion (1998)

    Addams Ailesi’nin bambaşka bir kadroyla beyazperdeye geri döndüğü Addams Family Reunion (1998), yapımcı ve yönetmen arasındaki anlaşmazlıktan dolayı potansiyelini gerçekleştirememiş bir proje olmuştu. Yönetmen Dave Payne, 1964 yapımı diziden itibaren sürekli kendini tekrarlayan Addams mizahına bir yenilik getirmek istemiş ve hikâyeyi çok daha karanlık ve gotik bir yerden kurmayı önermişti. Aynı zamanda bir dizinin pilot bölümü olarak da tasarlanan dizinin yapımcısı Saban ise aynı fikirde değildi. Yapımın televizyon seyircisine hitap etmesi gerektiğini savunan şirket, eski tarzın korunması ve çocuklara da hitap edebilecek sahnelerin eklenmesi gerektiği konusunda ısrarcı oldu. Bu nedenle tam olarak bir üslup tutturamayan film, ne yetişkinlere ne de çocuklara hitap eden mizahıyla vasat bir yapım olarak Addams uyarlamaları arasındaki yerini aldı. 

    The New Addams Family (1998-1999)

    Dizinin ikinci canlı çekim dizi uyarlaması The New Addams Family (1998-1999), tıpkı ilk dizi gibi kara komedi öğeleri kullanan eğlenceli bir sit-com. Çoğunlukla bilindik sularda yüzen ve mizahını tanıdıklık üzerinden kuran dizi, Addamsların tuhaflıklarını olabildiğince az şiddet ve dehşetle aktarıyordu. Serinin hayranlarına nostaljik bir deneyim vadeden, daha önce izlememiş olanlara ise Addamslarla baştan tanışma fırsatı veren dizinin kimi bölümleri orijinal seriden alınmıştı. Önceki yapımlara göre çok daha düşük bir prodüksiyon kalitesine sahip olan dizi, Kanada televizyonları için çekilmiş ve bu nedenle biraz daha farklı bir mizah benimsemişti. The New Addams Family, hikâyenin 1991 uyarlamasından çok daha “light”, kolay izlenebilir ve klasik bir versiyonunu tercih edenler için ideal bir seçim. 

    The Addams Family (2019) 

    Serinin ilk animasyon filmi olan The Addams Family (2019), 20 yıl boyunca ne televizyonda ne de sinemada karşımıza çıkan Addamsların bomba gibi geri döndüğü, eğlenceli bir komedi. Farklılıklarıyla var olmaya çalışan Addamsların kaldıkları her yerde ateş meşaleleriyle kovalandığı dizi, ırkçılık ve göçmen karşıtlığına dair fazla bariz bir alt metin kuruyor. Özellikle “Asimilasyon” isimli “normal insanlar” kasabası gibi detaylar, alt metni gereğinden fazla açık ettiği için göze batabiliyor. Öte yandan filmin önceki uyarlamalardan en büyük farkı, farklı olmayı yalnızca Addamslar ve diğerleri olarak değil, ebeveynler ve çocuklar üzerinden de irdelemesi. Ailenin tüm egzantrik ve karanlık taraflarının olabildiğince yumuşatıldığı anlatı, Wednesday üzerinden de bir büyüme ve ergenlik hikâyesi anlatıyor. Bu anlamda filmin Netflix imzalı Wednesday’in öncüsü olduğu söylenebilir. 

    The Addams Family 2 (2021)

    2019 yapımı ilk filmin devamı olan The Addams Family 2 (2021), Addamsları bir kez daha tamamen zıt oldukları bir dünyanın içine sokuyor: Miami. Benzer bir temayı, Drakula’nın ailesine odaklanan animasyon Hotel Transylvania 3: Summer Vacation’da (2018) da görmüştük. Bu fikirden etkilenmişe benzeyen The Addams Family 2; karanlığa, geceye ve melankoliye alışkın Addamsları güneş ve eğlenceyle dolu mekânlarda adeta “işkenceye” maruz bırakıyor. Salem’e gidecekken yoldan sapan ve kendilerini tesadüflerle dolu tuhaf bir yolculuğun ortasında bulan Addamslar, bir kez daha aile olmanın pek çok eğlenceli tarafını keşfediyor. Özellikle zıtlıklar üzerine kurulu komedisi üzerinden önceki filmle benzer sularda yüzen film, aynı mizahı devam ettirdiği için yer yer tekrara düşüyor. Animasyon serisinin iki filmi de Amazon Prime üzerinden izlenebiliyor. 

    Wednesday (2022-)

    Şüphesiz Addams ailesi uyarlamaları arasında şu ana kadarki en ilgi çekici yapım, Netflix imzalı Wednesday (2022-). Önceki yapımlardan farklı olarak merkezine doğrudan ailenin büyük kızı Wednesday’i alan dizi, hepsi birbirinden ilginç yeni karakterlere ve taze bir olay örgüsüne yer veriyor. Dizi sirenler, kurt adamlar ve vampirler gibi “özel” çocukların gittiği Nevermore Akademisi’ne geçiyor. Oyuncu kadrosunda 1991 uyarlamasında Wednesday’i canlandıran Christina Ricci’nin de yer aldığı yapım, hem başroldeki Jenna Ortega’nın performansıyla hem de tüm korku karakterlerini bir araya getiren sürükleyici hikâyesiyle dikkat çekiyor. Öte yandan Addams Ailesi, tıpkı Wednesday gibi ilk uyarlamalarından itibaren bir tür “melez korku” olarak tanımlanabilir. Hayaletlerden zombilere, vampirlerden seri katillere pek çok korku karakterini bir araya getiren hikâyenin doğası, Wednesday’in amaçladığı “korku tüneli” yapısıyla da örtüşüyor bu anlamda. Klasikleri postmodern bir üslupla bir araya getiren, bu tür yenilikçi işleri sevenler için Wednesday ideal bir seçim. 

    Addams Family serisini Türkiye’den çevrimiçi izleyin

    Addams Family serisini Türkiye’den nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız doğru adrestesiniz. JustWatch ekibinin hazırladığı bu rehberi inceleyerek çeşitli streaming platformlarındaki kiralama, satın alma ve abonelik hizmetlerinden dilediğinizi seçebilirsiniz. 

  • En İyiden En Kötüye Tüm Guillermo del Toro Filmleri
 

    En İyiden En Kötüye Tüm Guillermo del Toro Filmleri  

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    Guillermo del Toro çağımızın en başarılı ve en vizyoner yönetmenlerinden birisi. 1964’te Meksika’nın Guadalajara şehrinde doğan ve hızla yükselen kariyerini Hollywood’a taşıyıp vizyonunu burada da yansıtmaya devam eden del Toro, kariyerinin başından beri kendine has üslubuyla dikkat çekti. 

    Korku sinemasına, masallara, gotik referanslara, karanlık dünyalardaki aydınlığı ortaya çıkartan bakışa, büyük bütçeli ana akım filmlerden küçük çaplı tutku projelerine uzanan farklı üretim biçimlerine uzanan sineması büyük bir çeşitlilik barındırıyor. Önümüzdeki günlerde bir başka tutku projesi Frankenstein’ın (2025) seyirciyle buluşacak olmasından hareketle del Toro’nun canavarlarla dolu dünyasına giriş yapıyor ve yönetmenin filmlerini ele alıyoruz. Yönetmenin kariyerinin başından itibaren çektiği bütün uzun metrajları en iyiden en kötüye doğru sıralıyor, bu yapımları hangi streaming platformlarında izleyebileceğinize dair bilgileri pek çok ilginç detayla bir araya getiriyoruz. 

    Pan's Labyrinth (2006)

    Guillermo del Toro denince tüm dünyada hemen herkesin aklına gelen ilk film Pan’s Labyrinth’tir (2006) şüphesiz ki. Del Toro’nun adını bütün sinema dünyasına duyuran bu başyapıt, yönetmenin kendine has kimliğinin pek çok parçasını da bünyesinde barındırır. Filmde Franco dönemi İspanya’sına, 1944 yılına yolculuk ederiz. Gerçek ve fantazi dünya arasında bir ayrım yapan ve bu iki dünya arasındaki diyalogla ilerleyen film Ofelia adlı bir kız çocuğunu takip eder. Ofelia film boyunca pek çok canavarla ve fantazi ürünü yaratıkla karşılaşır. Bir yandan da arka plandaki faşist İspanya anlatısı gerçek ve fantazi dünya arasında beklenmedik ifade alanları yaratır. Film gösterime girdiği ilk günlerden itibaren hem seyircinin hem de eleştirmenlerin beğenisini kazanarak del Toro’yu çağımızın önemli yönetmenlerinden biri hâline getirir ve bilhassa görsel efektleri ve makyaj çalışmasıyla tarihe geçer. 

    The Devil's Backbone (2001)

    2001 tarihli The Devil's Backbone (2001), del Toro’nun kariyerinin erken döneminde çektiği ve çok sevilen bir başka filmidir. O da aynı Pan’s Labyrinth gibi Franco İspanyası’nda geçer ve bu sert gerçekliği bir çocuk üzerinden fantazi dünyasıyla çarpıştırır. İki film arasındaki benzerlikler gotik unsurların kullanımı ve korku sinemasına olan hâkimiyet gibi unsurlarla da sürer. Film bilhassa eleştirmenler tarafından övgüyle karşılanırken del Toro’nun yıllar içerisinde artan şöhretiyle tekrar keşfedilmiş ve hakkı verilmiştir. Del Toro bu filmde Carlos adlı bir yetim çocuğu masumiyetin sembolü olarak filme yerleştirir ve anlatı boyunca onu takip eder. Carlos’un kaldığı yetimhanenin karanlık sırları ortaya çıkmaya başladıkça da fantazi unsurları filmi istila etmeye başlar. The Devil's Backbone bilhassa korku severlerin kesinlikle kaçırmaması gereken bir yapım.

    Guillermo del Toro's Pinocchio (2022)

    Meksikalı yönetmenin seyirciyle buluşan -şimdilik- en taze filmi Guillermo del Toro's Pinocchio (2022) da pek çok del Toro filmi gibi arka plandaki büyük toplumsal ve politik gelişmeleri kişisel anlatılarla birleştirir. Modern zamanların en meşhur öykülerinden Pinokyo’yu kendine has bir şekilde uyarlayan del Toro, tutku projesi olan bu filmde klasik öyküyü faşist İtalya arka planına yerleştirir. Stop-motion tekniğiyle üretilen ve del Toro’nun animasyon sanatçısı Mark Gustafson’la yönetmenlik pozisyonunu paylaştığı bu film 2023 yılında En İyi Animasyon dalında Oscar da kazanmıştı. Yönetmenin ustalık eserlerinden biri olarak görebileceğimiz Guillermo del Toro's Pinocchio, David Bradley, Ewan McGregor, John Turturro, Cate Blanchett, Christoph Waltz ve Tilda Swinton gibi isimlerin yer aldığı seslendirme kadrosuyla da dikkat çekiyor. 

    The Shape of Water (2017)

    The Shape of Water (2017), muhtemelen Guillermo del Toro’nun hem en sevilen hem de en çok tartışılan filmi. Bunun sebebi de çok açık aslında. Film 2018 yılında düzenlenen Oscar töreninde tam 13 adaylık elde etmiş, törenden En İyi Film ve En İyi Yönetmen de dâhil olmak üzere dört heykelcikle ayrılmıştı. Dünya prömiyerini yaptığı Venedik Film Festivali’nde de büyük ödül Altın Aslan’ı kazanmıştı. Birçoklarına göre 2017’nin en iyi filmlerinden biriydi. Öte yandan bu yönde düşünmeyen eleştirmenlerin sayısı hiç de az değildi. Film, oldukça klasik, iyimser, hatta naif bir yoldan ilerleyerek bir insanla “canavar”ın aşkına odaklanıyordu. Del Toro’nun insanlığın örgütlü kötülüğünün karşısına naif ve doğal yaratıkları koyduğu sinemasının en iyimser örneklerinden biri olan The Shape of Water, her şey bir yana yönetmenin sinemasının oldukça önemli bir parçası. 

    Hellboy II: The Golden Army (2008)

    2004 yapımı ilk Hellboy filminden dört yıl sonra gelen devam filmi Hellboy II: The Golden Army’nin (2008) yönetmenlik koltuğu ilk filmde olduğu gibi Guillermo del Toro’ya emanetti. Fakat birçoklarına göre devam filmi, ilk filme oranla çok daha başarılıydı ve yönetmenin görsel vizyonunu çok daha iyi yansıttığı bir örnekti. Del Toro’nun yaratıcı vizyonunu ve uçsuz bucaksız hayalgücünü sınırsız ekonomik imkânlarla buluşturan bu film çizgiroman uyarlamaları tarihi için de önemli bir katkı olarak anılmaya devam ediyor. İlk filmdeki dünyayı anlatı açısından devam ettirirken görsel olarak yeni bir dünya da yaratan del Toro, hem eleştirmenlerin hem de seyircinin takdirini topladı. Bundan birkaç yıl önce çektiği Pan’s Labyrinth ile tanınırlığını iyice arttırmışken Hellboy II’yle birlikte Hollywood’un önde gelen yaratıcı yönetmenlerinden biri hâline geldi.

    Cronos (1993)

    Sinema kariyerine makyaj ve görsel efektler alanında başlayan ve ilk olarak burada gösterdiği başarılarla adını duyuran del Toro’nun bu yönü her daim en güçlü tarafı oldu. Filmleri makyaj, kostüm ve görsel efektler açısından her zaman yaratıcı bir vizyonun yansımaları oldu, çeşitli ödüllerle takdir gördü. Yönetmenin çektiği ilk uzun metraj film Cronos (1993) da düşük bütçesine rağmen bu teknik beceri ve görsel vizyonla dikkat çekmişti. Bir vampir hikâyesi anlatan filmde makyaj fiziksel dönüşümü aktarmak için önemli bir dramatik unsur olarak kullanılırken sonradan del Toro’nun imzalarından biri hâline gelecek yaratıcı canavar tasarımları da burada ilk nüvelerini gösterecekti. Ayrıca korku türüne getirdiği yaklaşımla da heyecan yaratan del Toro, gerek tarihle ilişkisi gerek görsel-işitsel atmosferi ve bol referanslı dünyasıyla yeni bir auteur yönetmeni tüm dünyaya müjdeliyordu âdeta.

    Nightmare Alley (2021)

    Del Toro, özellikle The Shape of Water’ın görkemli başarısının ardından çok daha tanınan ve elindeki imkânlar fazlasıyla artmış bir yönetmen pozisyonuna erişti. Sonraki ilk filminde de Bradley Cooper, Cate Blanchett, Toni Collette, Willem Dafoe, Richard Jenkins ve Rooney Mara gibi yıldız isimlerle dolu büyük bütçeli bir işe imza attı. Karanlık bir neo-noir olarak tanımlayabileceğimiz Nightmare Alley (2021), kısa yoldan başarıya ulaşmaya çalışan bir karnaval işçisinin sürprizli köşeyi dönme macerasını takip ediyordu. 1946 tarihli romandan uyarlanan film del Toro’nun vizyonu ve görkemli oyuncu kadrosuyla ilgi de görmeyi başardı. Toplam dört dalda Oscar adaylığı kazandı ve genel olarak da eleştirmenlerden ortalama üzeri puanlar aldı. 

    Hellboy (2004)

    Del Toro’nun kariyerinin erken bir döneminde Hollywood’a gelip burada çalışmaya başlaması ve büyük bütçeli ana akım projelerde yer almaktan kaçınmaması onu benzerlerinden ayıran önemli noktalardan birisi. Aynı adlı çizgiroman karakterinden sinemaya uyarlanan süper kahraman filmi Hellboy (2004) da bu örneklerin başında geliyor. 2004 yılında gösterime giren film yönetmenin Blade II (2002) macerasından iki yıl sonra seyirciyle buluştu ve del Toro’nun Hollywood’a kendi sesini taşımasının basamaklarından biri oldu. Ron Perlman’ın başrolde yer aldığı, sonrasında devam filmleriyle de sürecek Hellboy, şeytani yaratıkların Nazilerle işbirliğine odaklanıyor ve bu açıdan da del Toro filmografisine uyum sağlıyordu. Film, bilhassa eleştirmenler tarafından beğenildi, gişede büyük bir başarı kazanamasa da zarar da etmedi. Bundan dört yıl sonra gelecek devam filmi genel olarak çok daha beğenilmiş olsa da çizgiromana sadık tarzı ve yeni bir karakterin yaratılması açısından takdir topladı. 

    Blade II (2002)

    Del Toro’nun Hollywood’a gelişi ve buradaki konumunu sağlamlaştırması bakımından Blade II (2002) da önemli adımlardan birisi. 1998 yılındaki ilk Blade filminin ardından gelen ve insan-vampir karışımı bir karakterin insanları vampirlerden koruma mücadelesini takip eden Blade II, Wesley Snipes’ın karizmatik karakteriyle öne çıkıyordu. Del Toro bilhassa vampir anlatılarına ilgisi ve bu anlatılara getirmek istediği yenilikçi vizyonla seriye heyecanla dâhil oldu. Aksiyon ve korkuyu birleştiren melez yapısı ve dövüş sahneleriyle takdir toplasa da genel olarak beğeneni kadar beğenmeyeni de bol bir sonuç elde etti. Karakter tasarımları, korku unsurlarının kullanımı, makyaj ve görsel efektlerden güç alan vizyon ise her del Toro filminde olduğu gibi takdirle karşılanan nitelikler arasındaydı.

    Pacific Rim (2013)

    Del Toro’nun kariyeri açısından bakıldığında yönetmenin Japon kaiju filmlerine bir aşk mektubu olarak görebileceğimiz Pacific Rim (2013), insanlığın gelecekte uyanan kadim dev canavarlarla mücadelesini takip ediyor. Godzilla başta olmak üzere Japon anlatılarının uzun yıllar boyunca ilgi gösterdiği ve kadim canavarları takip eden bu türün Hollywood’a tercümesi olarak görebileceğimiz Pacific Rim, del Toro’nun yönettiği büyük bütçeli Hollywood yapımlarından birisi olarak dikkat çekiyor. Sonradan gelecek devam filmi ve dizisiyle bir seriye de dönüşecek olan Pacific Rim, canavar filmlerini bilimkurguyla birleştiren alaşımıyla bilhassa ABD dışında ilgi çekmeyi başardı. Kaiju, mecha ve anime gibi Doğu sanatı referanslarıyla Çin ve Japonya gibi pazarlarda büyük ilgi gördü ve del Toro’nun gişedeki en başarılı filmi oldu. Ancak eleştirmenler tarafından senaryo kısmındaki basitliğiyle eleştirildi.

    Crimson Peak (2015)

    Del Toro’nun gotik merakının yansıması olarak görebileceğimiz Crimson Peak (2015) ise yönetmenin yine Hollywood yıldızlarıyla çalıştığı bir başka büyük projesi. Victoria dönemi İngiltere’sinde geçen ve gotik bir aşk hikâyesi anlatan film bir “hayalet ve gotik aşk hikâyesi” olarak tanımlanmıştı. Oyuncu kadrosunda Mia Wasikowska, Tom Hiddleston, Jessica Chastain gibi isimlerin yer aldığı Crimson Peak, del Toro’nun pek çok filminde olduğu gibi üzerine oturduğu mirası ağırlıklı olarak içerisinde barındırmaya çalışan, referansları güçlü bir yapı üzerine kurulmaya çalışılmıştı. Film görsel yapısı ve güçlü referanslarıyla takdir toplasa da hikâye bakımından zayıf bulundu ve bilhassa korku meraklılarını pek tatmin edemedi. Bu doğrultuda gişede de oldukça başarısız oldu ve yönetmenin beklentileri karşılayamayan filmlerinden birisi olarak tarihe geçti. 

    Mimic (1997)

    Del Toro’nun Cronos’un başarısının ardından hızla Hollywood’a gelip bir stüdyoyla çalıştığı ilk filmi Mimic (1997), yönetmenin filmografisindeki başarısızlıklardan biri olarak görülebilir. Del Toro’nun Matthew Robbins’le beraber aynı adlı bilimkurgu öyküsünden uyarladığı ve yönetmenliğini de üstlendiği film insan eliyle genetik olarak bozuntuya uğramış böceklerin insanlığa tehdit hâline gelmesini konu alıyordu ve esas olarak del Toro’nun ilgi alanına fazlasıyla uyuyordu. Ancak yönetmenin yapım ve dağıtım şirketleriyle (Dimension Films ve Miramax Films) yaşadığı anlaşmazlıklar projeyi krize soktu. Öyle ki del Toro vizyona giren versiyonu sahiplenmek bile istemedi. Zaten eleştirmenlerden düşük notlar alan film gişede de oldukça başarısız olmuştu. Şüphesiz ki del Toro bu tecrübeden çok şey öğrenecek ve vizyonunu kendine daha uygun başka projelerle ortaya koymanın yollarını bulacaktı. 

    Guillermo del Toro’nun bütün filmlerini Türkiye’den çevrimiçi izleyin

    JustWatch ekibinin hazırladığı streaming rehberi sayesinde Guillermo del Toro imzalı tüm filmlerle ilgili merak ettiğiniz birçok şeyi bu sayfadan öğrenebilirsiniz. Dünyanın en büyük streaming rehberi olan JustWatch’ı kullanarak Prime Video, Disney+ ve MUBI gibi diğer platformlardaki içeriklere de göz atabilirsiniz.

  • Mister Terrific ve Tüm Yeni Superman Karakterleri Hakkında Bilmeniz Gerekenler

    Mister Terrific ve Tüm Yeni Superman Karakterleri Hakkında Bilmeniz Gerekenler

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    James Gunn imzalı Superman, DC Sinematik Evreni’ndeki yeni dönemi müjdeleyen filmlerden biri oldu. Film, özellikle “gerçek hayattaki” kötüleri fazlasıyla andıran antagonisti ve bir süperkahraman filminden beklenmeyecek kadar açık politik içeriğiyle ses getirmiş durumda. Elon Musk’tan Trump’a ve Putin’e çeşitli siyasi figürlere göndermeler yapan yeni Superman (2025), çizgi romanlardan tanıdığımız yeni karakterlere de yer veriyor.

    Özellikle bilgisayar teknolojileri konusunda uzman olan Mister Terrific’in öne çıktığı filmde, daha önce beyazperdede pek rastlamadığımız yeni süperkahraman ve süperkötülerle de tanışıyoruz. Bu listede Superman kadrosuna yeni katılan karakterle ilgili tüm detayları bir araya getirdik. Filme dair merak ettiğiniz detayları bu rehberden inceleyebilir, Türkiye’deki farklı streaming seçenekleriyle ilgili aradığınız her türlü bilgiye ulaşabilirsiniz. 

    Mister Terrific 

    Filmde Edi Gathegi’nin canlandırdığı Mister Terrific, nam-ı diğer Michael Holt, yüksek zekası ve teknoloji konusundaki yetenekleriyle tanınan bir “meta insan”. Süperkötülerden Maxwell Lord’un kurduğu Justice Gang’in bir üyesi olan kahramanımız, suçla ve dünyayı tehdit eden yaratıklarla savaşmak için yüksek teknoloji ürünü cihazlar kullanıyor ve hackleme yoluyla tüm bilgisayar sistemlerine giriş yapabiliyor. Ekibin diğer iki üyesi Green Lantern ve Hawkgirl’e göre çok daha olgun ve karizmatik bir karakter olarak çizilen Terrific, filmde Superman’in yardımına koşan ve Lois’e destek çıkan ilk karakter oluyor. Giydiği maskenin ardındaki tüm o soğukkanlı ve ifadesiz görüntüsü ise fazlasıyla aldatıcı, çünkü kendisi filmde arkadaşlığa ve insan hayatına değer veren başlıca karakterlerden biri. 

    Green Lantern

    Dünyayı korumak ve kurtarmakla görevli Green Lantern Corps’un bir üyesi olan Green Lantern (asıl ismiyle Guy Gardner), filmin mizahının önemli bir parçası. DC’nin en eski karakterlerinden biri olan Green Lantern üyesi Guy Gardner, yüzüğü sayesinde kalkanlar ve koruma alanları oluşturabiliyor, yoktan nesneler var ederek canavarlarla savaşabiliyor ve uçabiliyor. Justice Gang ekibinin ana üyelerinden biri olan ve filmde Nathan Fillion’un canlandırdığı kahramanımız, “bowl cut” tarzı komik saç kesimi ve kendini beğenmiş tavırlarıyla öne çıkan eğlenceli bir karakter. Filmde genel olarak daha çıkarcı ve rahatına fazlasıyla düşkün biri olarak temsil edilen Green Lantern, filmdeki pek çok karakter gibi Lex Luthor’un kötülükleri karşısında kaçınılmaz olarak değişmek zorunda kalıyor.

    Hawkgirl

    Justice Gang ekibinin son üyesi ise Kendra Saunders, yani Hawkgirl. Isabela Merced’in canlandırdığı kahramanımız, kanatları ve tuhaf silahlarıyla öne çıkan, tıpkı Green Lantern gibi biraz kaprisli, keyfine düşkün ve çocuksu bir karakter. Filmde resmedilmese de trajik bir arka plana sahip olan Hawkgirl, reenkarne olmuş bir ruh ve asıl bedeni Kendra’nın anıları arasında gidip geliyor. Bu travmatik geçmişi bastırmak için fazlasıyla tasasız bir karaktere bürünen Hawkgirl, tıpkı Green Lantern gibi başta kendini Superman ya da Metropolis halkı için tehlikeye atmaktan kaçınıyor. Ancak sadece Superman’in değil, Metropolis’in de sonunu getirmeye ant içmiş gibi duran Luthor’un acımasız ve pervasız tavırları, Hawkgirl’i bile çileden çıkarıyor. 

    Ultraman 

    Filmin sürpriz karakterlerinden biri olan Ultraman, filmde ilk olarak karşımıza “Boravia’nın Çekici” olarak çıkıyor. Lex Luthor’un kontrol ettiği Ultraman, Superman’in dövüş hamlelerini saplantılı bir şekilde araştıran Luthor’un yarattığı son teknoloji bir süper kötü. Milyarder iş adamı Luthor, Ultraman’i kurduğu özel üste, emirlerini sorgulmadan takip eden ekibiyle yönetiyor. Devasa bir zırh giyen ve filmin sonundaki twist’e kadar kim olduğunu öğrenemediğimiz Ultraman, Superman’e onu “hastanelik” edecek kadar zarar verebilen ilk süperkötü. Bir tür kötü ikiz olarak da tanımlayabileceğimiz Ultraman, kusursuz derece iyi yürekli ve vicdanlı olan Superman’e karşı yaratılmış suni bir gölge sanki. “Beyin bedeni daima yener” diyerek hırsından ve kıskançlığından neredeyse çıldıran Luthor, Ultraman’i bir nevi kendi bedeninin uzantısı hâline getiriyor.

    The Engineer 

    Metainsanların üstün yetenekleri konusuna kafayı takmış olan Luthor’un bir başka ürünü ise, filmde Venezuelalı oyuncu María Gabriela de Faría’nın canlandırdığı The Engineer (Angela Spica). Nanoteknolojiyi kullanarak kendi metainsanını yaratan Luthor, The Engineer’ın bedenini her şekli alabilen ve her tür veriyi bir bilgisayar gibi işleyebilen siborg benzeri bir makineye dönüştürüyor. Superman’in yetenekleriyle yarışacak derecede güçlü ve dayanıklı olan The Engineer, Luthor’un “pis işlerini” yaptırmak için kullandığı, tıpkı Ultraman gibi bir beden uzantısı aslında. Filmde karakterin arka planına dair yeterli derecede bilgi verilmediği için, The Engineer’ın Luthor’un yandaşı olmasının ardında yatan sebepleri öğrenemiyoruz. Ancak karakterin DC Comics’teki orijinal versiyonu, The Authority denen bir süperkahraman ekibinin üyesi olarak biliniyor. 

    Metamorpho

    Filmdeki en trajik karakterlerden bir tanesi ise Anthony Carrigan’ın canlandırdığı Metamorpho (Rex Rason). Hem arkeolog hem de süperkahraman olan Metamorpho, istediği her maddeyi taklit edebilen, süper değişken bir bedene sahip. Luthor, filmde çocuğuyla tehdit ettiği Metamorpho’yu Superman’in gezegeni Kripton’a özgü kriptonit maddesini elde etmek için kullanıyor. Luthor’un yarattığı cep evreninde sıkışıp kalan Metamorpho, film boyunca farklı elementleri kullanarak çok farklı biçimlere giriyor. Bu metaformozları düşmanlarına karşı bir savunma mekanizması olarak da kullanabilen Metamorpho, görsel olarak da fazlasıyla etkileyici bir mücadele koyuyor ortaya. Özellikle filmin sonlarına doğru gerçekleşen final çatışma sahnesinde, Green Lantern’ın yeşili ve Mister Terrific’in kırmızısı arasında rengarenk bir metaformoza tanık oluyoruz.

    Eve Teschmacher

    Daha önce Superman’de (1978) de karşımıza çıkan Eve Teschmacher, Lex Luthor’un asistanı ve sevgilisi. Sara Sampaio’nun canlandırdığı Eve, filmdeki en ters köşe karakterlerden bir tanesi. Stereotipik bir “aptal sarışın” olarak tanıştığımız Eve, felaketlerin ve yıkımların ortasında durmadan selfie çeken sinir bozucu bir kadın olarak tanıtılıyor seyirciye. Ama filmin geri kalanıyla birlikte düşündüğümüzde, bu kadın düşmanı temsilde bir tuhaflık ve muziplik olduğunu da seziyoruz film ilerledikçe. Özellikle zeki, entelektüel ve “maskülen” tarzıyla öne çıkan Lois Lane karakterine bir tezat oluşturan Eve, Luthor’un sonunu getiren karakterlerden biri oluyor. Böylece James Gunn, bir kez daha seyircinin beklentileriyle oynayarak stereotipleri yerle bir ediyor. 

    Krypto 

    Filmin en haylaz, sevimli ve akılda kalıcı karakteri ise tabii ki Superman’ın köpeği Krypto. James Gunn’ın kendi köpeği Ozu’dan esinlenerek tasarlanan Krypto’yu, Jolene isimli oyuncu köpek canlandırıyor. Çoğu zaman söz dinlemeyen ve işleri karıştıran kahramanımız, sadakati ve yüksek enerjisiyle Superman’in yardımına her seferinde hızır gibi yetişiyor. “Koca koca” adamların, büyük laflar eşliğinde adeta bir sirkteymişçesine savaştığı hikâyede, Krypto ise küçük patileriyle büyük izler bırakıyor. Krypto’nun haylaz tavırları, filmin pek çok sahnesindeki ciddiyet tonunu kırıyor ve Guardians of Galaxy serisinden tanıdık olduğumuz James Gunn stili bir mizahın taşıyıcısı oluyor. 

    Superman Robots

    Filmin bir başka akılda kalıcı karakteri ise Superman’in robotları. Bu sevimli robotlar, Superman’in ailesi tarafından dünyaya bebeği koruyup kollaması için gönderilmiş. Kutuplarda devasa buzlardan oluşan gizli bir üs kuran robotlar, Kripton’dan gelen yüksek teknoloji ürünü aletler yardımıyla zor zamanlarında Superman’e acil yardım sağlıyor. Superman, tıpkı bir Formula 1 arabası gibi arada üsse dönerek bakıma giriyor. Superman’i güneş enerjisi koltuğuna zorla oturtan robotlarımız, operasyon sırasında arka planda kahramanımızın ailesinden kalan kayıtları açıyor ve onu rahatlatmaya çalışıyor. Star Wars’un ünlü droidi C3-PO’dan esinlenmişe benzeyen robotlar, her ne kadar daha filmin başında “bilinçleri olmadığını” iddia etse de, film boyunca seyirciyle duygusal bir bağ kurmayı başarıyor. 

    Mister Terrific ve Diğer Tüm Yeni Superman Karakterleri Hakkında Detaylar

    Yeni Superman filmine ve kadroya yeni katılan karaktere dair detayları merak ediyorsanız doğru adrestesiniz. JustWatch ekibinin hazırladığı bu rehberi inceleyerek çeşitli streaming platformlarındaki kiralama, satın alma ve abonelik hizmetlerinden dilediğinizi seçebilirsiniz. 

  • Buyrun Sohbete: En İyi 10 Friends Bölümü

    Buyrun Sohbete: En İyi 10 Friends Bölümü

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    Friends (1994-2004), tartışmasız biçimde televizyon tarihinin en önemli dizilerinden birisi. 22 Eylül 1994 tarihinde yayına başlayan ve 10 sezon boyunca yayında kalan dizi, çok hızlı biçimde popülerleşti ve dünyanın her noktasından hayranlar kazandı. Altı kişilik oyuncu kadrosundaki her bir oyuncu büyük şöhret kazanırken dizi sayısız ödüle ve rekor izlenme rakamlarına ulaştı.

    Öyle ki bugün Friends olmadan bir popüler kültür hafızası düşünmek bile oldukça zor. 2021 yılında ekibi tekrar bir araya getiren Friends: The Reunion’la (2021) birlikte yeniden gündeme gelen, öte yandan asla gündemden de düşmeyen Friends kapsamında toplam 236 bölüm yayınlandı. Elbette dizinin hayranlarının en sevdiği sohbet konularından biri de favori Friends bölümleridir. Bu rehberde biz de bu oyuna katılıyor ve en sevdiğimiz Friends bölümlerini sıralıyoruz.

    "The One Where Everybody Finds Out" (5. Sezon, 14. Bölüm)

    Listemizin bir numarası Friends’i biraz da olsa bilen herkesin mutlaka denk geldiği, dizinin en ünlü repliklerinden birini barındıran "The One Where Everybody Finds Out" bölümü. Evet, Phoebe’nin “Gözlerim… gözlerim…” repliğinden bahsediyoruz. Bölümler boyunca hem seyircinin hem de karakterlerin hazırlandığı, Monica ve Chandler’ın “gizli” birlikteliğinin artık tamamen ortaya çıktığı bu bölüm önemli bir duygusal kırılma yaratır. Aynı zamanda karakterler arası dengeler de buradan itibaren baştan tanımlanacaktır. "The One Where Everybody Finds Out" hem duygusal olarak fazlaca hazırlandığımız bir yüzleşmeyi bize vermesi hem de Friends’in aynı anda hem duygusal hem de fazlasıyla komik olabilen doğasını en iyi yansıtan bölümlerden biri olduğu için ilk sırada. 

    "The One with the Prom Video" (2. Sezon, 14. Bölüm)

    Friends’i Friends yapan şeylerden biri de dizinin kendi hafızasına sahip olmasıdır aslında. Sit-comların doğasında bulunan ve seyircinin herhangi bir bölümden diziye bağlanmasını mümkün kılan döngüsel hikâye anlatımı Friends’te de elbette kullanılır. Ancak başka bir koldan da karakterlerin devamlı dönüştüğünü, kariyerlerinin ilerlediğini, ilişkilerinin ve kişiliklerinin oturduğunu da gözlemleriz. Bu gelişimi bölümler arasında gözlemlemek mümkündür elbette ama dizinin yazarları bazen büyük sıçramalar yaparak karakterlerin daha önce söze dökülmüş fakat görmediğimiz geçmişlerini de seyirciye sunuverirler. Monica ve Rachel’ın mezuniyet balosuna hazırlanırken çekilen bir kasedi izledikleri "The One with the Prom Video" bunun en iyi örneklerinden biridir kuşkusuz. 

    "The One With The Embryos" (4. Sezon, 12. Bölüm)

    Birçoklarına göre televizyon tarihinin en başarılı dizi bölümlerinden biri olan "The One With The Embryos" da bu listenin olmazsa olmazlarından elbette. Phoebe’yi canlandıran Lisa Kudrow’un gerçek hayattaki hamileliği vesilesiyle Phoebe’nin kardeşi ve eşi için taşıyıcı anne olmayı kabul etmesi bu bölümdedir. Ayrıca dizinin en meşhur sahnelerinden bir olan bilgi yarışması sahnesini de bu bölümde izleriz. Karşılıklı dairelerde oturan Rachel-Monica ve Chandler-Joey ikilileri bir iddiaya tutuşurlar ve Ross hakemliğinde yapılan bilgi yarışması sonucunda erkekler, kadınların dairesine taşınma hakkını elde eder. Zafer sonrası daireye girişleri ise tam anlamıyla epiktir. Pek çok Friends bölümünde olduğu gibi günlük hayatın ağır duygusal yükleri arkadaşlığın ferahlığında hafifler. 

    "The One With All The Resolutions" (5. Sezon, 11. Bölüm)

    Ross ve deri pantolonu desek bu bölümü neden seçtiğimizin açıklamasını yapmaya yeter de artar bile. Bölümde bir yılbaşı gecesi sonrası klasik biçimde alınan yılbaşı kararlarının uygulanamamasını izleriz. Ross her gün daha önce yapmadığı bir şey yapmak ister, Phoebe pilot olmak, Joey bir enstrüman çalmayı öğrenmek, Chandler daha az dalga geçmek, Monica fotoğraf çekmek ve Rachel da dedikoduyu kısma kararları alır. Her birinin denemesi ayrıca eğlenceli (ve başarısız) olmakla birlikte Ross’un yaşadıkları unutulmazdır. Zira Ross daha önce hiç deri pantolon giymemiştir ve yılbaşı kararı sonrası buna son vermeye karar verir, ardından bu kombin tercihiyle bir date’e gider. Gerisi, tek kelimeyle unutulmazdır. 

    "The One Where No One’s Ready" (3. Sezon, 2. Bölüm)

    Dizinin 50. bölümü olan "The One Where No One’s Ready", sinema tarihinde de pek çok örneğini gördüğümüz erteleme efektini kullanan bir üsluba sahiptir. Neredeyse tamamen tek mekânda geçen, yan rollerdeki karakterlerin anlatıya neredeyse hiç dâhil olmadığı, tamamen gerçek zamanlı çekilmiş, çok basit bir fikre dayalı olan bu bölüm dizinin unutulmazları arasına rahatlıkla girer. Hep beraber gidilecek bir davet için heyecanlı olan Ross erkenden hazırlanıp gelmiştir ve fazlasıyla endişelidir. Fakat bu başka kimsenin umrunda değil gibidir. Kimsenin hazır olmamasıyla Ross’un anksiyetesi artarken mizah dozu da âdeta bir kreşendo etkisiyle yükselir. Joey ve Chandler’ın koltuk kavgası ve Joey’nin tek seferde Chandler'ın bütün kıyafetlerini giydiği klasik anlar da bu bölümdedir. 

    "The One With All The Thanksgivings" (5. Sezon, 8. Bölüm)

    Şükran yemekleri (Thanksgiving) Friends’in olmazsa olmazlarından biri elbette. Sezonlar boyunca pek çok şükran yemeği bölümü izledik ve her biri de birbirinden ilginçti fakat isminden de anlaşılacağı üzere bütün şükran yemeklerini tek bölümde toplayan "The One With All The Thanksgivings" onların en iyi temsilcisi olabilecek kalitede. Karakterlerimizin şükran yemeği için Monica’da toplandığı ve başlarından geçen en kötü şükran yemeklerini anlattıkları bölüm flashbacklerle dolu, skeçvari bir üslupla ilerler. Bölümün akışkanlığı açısından epey riskli olan bu tercih stüdyodaki canlı seyircinin olumlu tepkilerine dayanarak yapılır ve başarılı da olur. Dizinin bu altı karaktere bir seçilmiş aile mantığıyla yaklaşması bakımından bu bölüm de dâhil olmak üzere tüm şükran yemeği bölümlerinin önemli olduğunu eklemiş olalım. 

    "The One With The Jellyfish" (4. Sezon, 1. Bölüm)

    Friends, temelde New York’ta yaşayan altı bekarın hayatlarını ve otuzlu yaşlara girişini anlatır. Dolayısıyla karakterleri genel olarak New York’ta izleriz. Fakat bu akış arada bir bozulur. Farklı vesilelerle Londra’yı, Las Vegas’ı, Barbados’u, hatta Tulsa’yı ziyaret ederiz. Bu bölümlerin en eğlencelilerinden biri de ekibin New York bölgesinin turizm noktalarından Montauk’a yaptığı ziyaret esnasındadır. 3. sezonun finalinde gidilen plaj tatili sırasında yaşananların devam ettiği yeni sezonun ilk bölümü, "The One With The Jellyfish" hafızalara kazınan Friends bölümlerinden biridir. Rachel’ın Ross’a yazdığı 18 sayfalık (arkalı önlü) mektup, “We were on a break” (“Ara vermiştik”) ve bölüme adını veren denizanası vakası gibi akılda kalıcı birçok olay bu bölümde yaşanır. 

    "The One With The Proposal" (6. Sezon, 23-24. Bölüm)

    Chandler ve Monica’nın birlikteliği Friends’in bol sürprizli, uzun erimli ve duygusal yatırıma dayalı hikâye kanallarından birini oluşturur. Arkadaş grubundaki iki sıradan arkadaş olarak başlayan ve zamanla önce sevgililiğe sonra da evliliğe uzanacak Chandler-Monica birlikteliği diziye pek çok duygusal kırılma ânı vermiştir fakat bunların en akılda kalanı şüphesiz ki Monica’nın Chandler’a evlenme teklif ettiği "The One With The Proposal" bölümüdür. 6. sezonun sonunda iki bölüm olarak yayınlanan ancak aslında tek bölüm olarak kurgulanmış bölüm evlenme teklifiyle zirvesini yaşar ama bununla sınırlı da değildir. Joey açık artırma kurallarını bilmediği için yanlışlıkla bir yat satın alır. Ross, genç sevgilisi Elizabeth’le ilgili bir yol ayrımına girer. Aynı şekilde, Monica da girdiği önemli yol ayrımında Chandler'ı seçecektir.  

    "The One With Unagi" (6. Sezon, 17. Bölüm)

    Friends’teki favori bölümlerimiz kadar favori karakterlerimiz de her zaman tartışma konusudur. Kimileri Chandler’ın şakalarının hayranıdır. Joey ve Rachel’ın ana akım güzellikleri zaten başlı başına albeni sebebidir. Ross ve Monica’nın kardeş ilişkisi özenilesidir. Phoebe ise her zaman tamamen kendisi olan kişiliğiyle belki sevmesi en kolay karakterdir. Fakat Friends’in başarısı tüm bu karakterlere eşit mesafeyle yaklaşılmasından gelir. Bazı istisnai bölümler dışında tüm oyuncuların ekran süresi de, hikâyede taşıdıkları dramatik ağırlık da eşit bölüştürülür. "The One With Unagi" bu bakımdan en iyi Friends bölümlerinden biridir. Rachel ve Phoebe’nin öz savunma dersleri aldığı, Ross’un onları “sınadığı”, Joey’nin geçim sıkıntısı, Monica ve Chandler’ın Sevgililer Günü telaşları tek bir bölümde girift biçimde ilerler. "The One With Unagi", yazım tekniği açısından Friends’in en başarılı bölümlerinden biridir. 

    "The One With The Holiday Armadillo" (7. Sezon, 10. Bölüm)

    Friends’te elbette her karakter eşit derecede işlenir fakat mutlaka ki bölüm içerisinde bir ya da birkaç yıldız sahne mevcuttur ve bazen bir karakter bölümü ele geçirir. "The One With The Holiday Armadillo"da Ross’un yaptığı gibi… Oğlu Ben’in Yahudi kökenlerinden kopmaması için pedagojik bir heyecana kapılan Ross, beraber geçirecekleri yılbaşı için bir Yahudi anlatısı olan Hanuka’yı canlandırmaya çalışır ve Armadillo kılığına girer. Noel Baba kılığındaki Chandler’ın ortama girişiyle havası bozulurken Ross rolündeki David Schwimmer, pek çok bölümde olduğu gibi başarılı oyunculuğuyla bölümün yıldızı olur ve “Holiday Armadillo”yu tuhaflıklarla dolu Friends ansiklopedisine kazandırır. Joey’nin Superman yorumu ise bölümün bıraktığı izler arasındadır. 

    "The One With The Football" (3. Sezon, 9. Bölüm)

    Friends’te karakterlerimizi büyük oranda (başta Monica’nın olmak üzere) evlerinde, iş yerlerinde ya da Central Perk adlı kafede vakit geçirirken görürüz. Sit-comların yapısı gereği dış çekim sahneleri sınırlıdır. Dolayısıyla sınırlı sayıda karşılaştığımız bu sahnelerin bazıları daha fazla akılda kalır. Kadınlarla erkeklerin bir Amerikan futbolu bahsinde karşı karşıya geldiği "The One With The Football" bölümündeki futbol sahnesi de bunlardan biridir şüphesiz. Geller kardeşlerin kaptanlıkları üstlendiği bu karşılaşma dizinin en eğlenceli bölümlerinden birini doğurur. Bölüm aslında bir parkta, gerçek bir dış çekimle tamamlanmak istenmiş fakat sonradan dizinin yapısı gereği stüdyoda bir park seti kurulmuştur. Dizinin bütün bölümlerinin canlı seyirciyle çekilmesi ve prodüksiyonun tamamen stüdyoya dayalı olması Friends’in çekimlerini etkileyen unsurların başında gelir. 

    Bunları da kaçırmayın:

    • "The Last One" (10. Sezon, 17-18. Bölüm)
    • "The One With Ross’ Wedding" (4. Sezon, 23-24. Bölüm)
    • "The One With The Routine" (6. Sezon, 10. Bölüm)
    • "The One on the Last Night" (6. Sezon, 6. Bölüm)
    • "The One With The Rumor" (8. Sezon, 9. Bölüm)
    • "The One Where They All Turn Thirty" (7. Sezon, 14. Bölüm)
    • "The One Where Ross Finds Out" (2. Sezon, 7. Bölüm)
    • "The One With All The Cheesecakes" (7. Sezon, 11. Bölüm)
    • "The One with Ross's Sandwich" (5. Sezon, 9. Bölüm)
    • “The One With the Blackout” (1. Sezon, 7. Bölüm)

    En iyi 10 Friends bölümünü Türkiye’den çevrimiçi izleyin

    JustWatch ekibinin hazırladığı streaming rehberi sayesinde televizyon tarihinin en önemli dizilerinden Friends’in en iyi bölümlerine ulaşabilirsiniz. 10 sezon boyunca süren diziden akılda kalan, önemli kırılmaların yaşandığı ve hayranların favorisi olan bölümleri sıralıyor ve eğlenceli bir oyuna girişiyoruz. Dünyanın en büyük streaming rehberi olan JustWatch’ı kullanarak Prime Video, Disney+ ve MUBI gibi platformlardaki içeriklere de göz atabilirsiniz.

  • Fantastic Four’un Kötü Adamı Galactus’u Yenmiş 8 Marvel Karakteri

    Fantastic Four’un Kötü Adamı Galactus’u Yenmiş 8 Marvel Karakteri

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    MCU’da Alrıncı Evre’yi (Phase Six) başlatan The Fantastic Four: First Steps (2025) filmi Marvel çizgiromanlarının efsanevi karakterlerinden birisini, Galactus’u MCU’ya tanıtmış oldu. Ancak çizgiromanlara hâkim olanlar Galactus ismine yıllardır fazlasıyla aşina. Marvel’ın uzun yıllardır süren ve devasa büyüklükteki çizgiroman hikâye evreninde defalarca kez görünen, bu evren için tarihsel öneme sahip Galactus pek çok anlatıda kendine yer buldu. 

    Çoklu evrenler üstü varoluş öyküsü, gezegenleri bir hamlede yutan açlığı ve onu kozmosun en büyük tehlikelerinden birisi yapan kudretiyle fazlasıyla önemli bir karakter olduğu kesin. MCU’da kendisini tekrar görür müyüz şu an elbette kesin bir bilgimiz yok ama bu ilginç karakter gündemdeyken gözümüzü çizgiroman dünyasına çeviriyor ve daha önce Galactus’u alt eden 8 Marvel karakterini sıralıyoruz. Burada Galactus’un Marvel evreni içerisinde tanrısal bir güç olduğunu, dolayısıyla “yenmek”ten kastın çoğunlukla onu yok etmekten ziyade uzaklaştırmak ya da amacından alıkoymak anlamına geldiğini de eklemiş olalım. 

    Fantastic Four

    Listeye elbette MCU’da da yeni izlediğimiz Fantastic Four’la başlamak gerek. Marvel’ın en eski ve en başarılı süper kahraman gruplarından birisi olan Fantastic Four, Marvel tarafından pek çok kez televizyon ve sinemaya uyarlansa da 2008’den bu yana devam eden MCU evrenine ilk kez dâhil edilmiş oldu. The Fantastic Four: First Steps’in kötü adamı olarak izlediğimiz Galactus’un çizgiromanlarda da ilk ortaya çıkışı Fantastic Four’a dayanıyor. 1966 yılında yayımlanan “Fantastic Four #48”de karşımıza çıkan Galactus sonrasında da pek çok kez Fantastic Four’la karşı karşıya geldi. Mr. Fantastic (Reed Richards), Invisible Woman (Sue Storm), Human Torch (Johnny Storm) ve The Thing’den (Ben Grimm) oluşan (Buna Reed Richards ve Sue Storm’un oğlu Franklin Richards’ı da ekleyebiliriz) Fantastic Four ekibi çoğu zaman da First Steps’te olduğu gibi onun gücünü kendisine karşı kullanarak bu tanrısal gücü yenmeyi başardı. Buna ek olarak Fantastic Four’un resmî bir üyesi olmayan fakat onlarla aynı hikâye akışında bulunan Silver Surfer’ın Galactus’la olan mücadelelerini de eklemek gerekir. 

    Thanos 

    Marvel ve büyük güç dendiğinde elbette ilk akla gelen karakterlerden biri de Thanos. MCU’nun zirve noktası sayabileceğimiz The Avengers: Infinity War (2018) ve The Avengers: Endgame (2019) filmlerinin kötü adamı, elde ettiği muazzam güçle evrenin yarısını bir hamlede yok eden Thanos elbette çizgiromanlar için de önemli bir figür ve Galactus’la da karşı karşıya gelmiş bir karakter. Galactus’un kozmik gücü aslında Thanos’un çok üzerindedir fakat Endgame’de de işlendiği üzere Thanos Sonsuzluk Eldiveni’ni taktıktan sonra elde ettiği muazzam güçle evrendeki tüm güçlerin yarısını yok eder. “Infinity Gauntlet” (1991) adlı çizgiromana göre Galactus da bu güçlerden birisiydi. Dolayısıyla Thanos, eldivenin yardımıyla da olsa Galactus’u alt eden Marvel karakterlerinden birisi oldu. 

    King Thor 

    Basit bir karakterden çok kozmik ve tanrısal bir güç olarak tanımlayabileceğimiz Galactus Marvel evreni içerisinde pek çok kez başarısızlığa uğradı fakat evrendeki değişmez pozisyonu sebebiyle bir hikâyede gerçekten alt edildiği olay ise King Thor’la karşılaşmasında yaşandı. Öncelikle burada bahsi geçen Thor, tam olarak MCU’da da izlediğimiz Thor değil. Marvel’ın çoklu evrenler anlatı yapısı içerisinde pek çok Thor versiyonu bulunur ve King Thor da onlardan biridir. Babası Odin’e fiziksel olarak daha çok benzer, hatta onun gibi bir gözünü kaybetmiştir. Tanrısal güçlere sahiptir ve evren döngüsünün son kısımlarında yaşar. Bu zaman çizelgesinde Asgard’ın güçlerini emmek için gezegene gelen Galactus, King Thor’la karşı karşıya gelir ve buradaki mücadeleyi kaybeder. Bu hikâyede Galactus aslında yok edilir fakat bunun alternatif bir zaman çizelgesinde geçtiğini ve yalnızca gelecekteki bir ihtimal olduğunu unutmamak gerekir. 

    The Beyonder

    Marvel dünyasının tanrısal güçlerinden biri olan The Beyonder’la Galactus arasında doğrudan bir dövüş gerçekleşmiş değil. Ancak MCU’da da Altıncı Evre’yi bitirmesi planlanan, Marvel’ın en çok sayıda karakteri bir araya getirdiği anlatılardan “Secret Wars”ta yaşanan bir karşılaşma Galactus’un güçlerinin de bir sınırı olduğunu gösterir niteliktedir. Buna göre evrenin ve gerçekliğin üzerinde bir kozmik güç olarak konumlanan ve bunları kontrol edebilen The Beyonder, “Secret Wars”ta evrenin tüm kahramanlarını aynı yerde toplar ve onları karşı karşıya getirmeyi amaçlar. Galactus buna Doktor Doom’la birlikte karşı çıkıp oradan ayrılmak ister ancak girişimi net bir şekilde başarısız olur. The Beyonder’ın gücü Galactus’un da üzerindedir. Beyonder’ı daha önce MCU evreninde animasyon projelerinde gördük ancak ilk live-action temsilinin MCU’nun şu an devam eden Altıncı Evresi içerisinde gerçekleşmesi bekleniyor. 

    Squirrel Girl 

    Listemizin başında Galactus’un gücünün dayanak noktasından ve boyutundan bahsetmiştik. Dolayısıyla Galactus’u yenmek çoğu zaman onu gücünün dışına çıkarmak, hedeften uzaklaştırmak ya da akli olarak yanıltmak anlamına gelir. Bunun en ilginç örneklerinden birisi ise Squirrel Girl’e düşmüştür. Squirrel Girl, Marvel evreninin ilginç karakterlerinden birisidir. X-Men’deki mutant anlatılarına bağlanmış olmasa da Squirrel Girl de genetik bir anomaliye sahiptir ve bu anomali sayesinde sincaplarla iletişim kurabilir. Bunun yanında sevimliliğini aklıyla birleştiren ve düşmanlarını bu şekilde alt eden bir özelliğe sahiptir. Squirrel Girl, bu özelliğini Galactus gibi kozmik bir güce karşı kullanmasını da bilmiştir. Galactus’un da aklına girmiş ve onu bire bir dövüşte değil ama akıl mücadelesinde yenmiştir. 

    Rick Jones 

    Marvel çizgiromanlarında epey önemli bir konuma sahip olan ancak henüz MCU’da bir temsilini görmediğimiz başka bir karakter de Rick Jones. Ayrıca o da Galactus’la karşı karşıya gelmiş karakterlerden birisi. Çizgiromanlarda Hulk ve Kaptan Amerika gibi karakterlerin yakın arkadaşı olarak kurgulanan Rick Jones aslen sıradan bir insan olsa da farklı hikâyelerde kazandığı süper güçlerle tanınır. Bu hikâyelerden birisinde Rick Jones alternatif bir evrende Captain Marvel’a dönüşür ve burada yaşanan karşılaşmada Galactus’u alt eder. Ancak ana Marvel evreni düşünüldüğünde Rick Jones’un sıradan bir insan olduğunu, burada yaşanan karşılaşmanın bir alternatif evren hikâyesi olduğunu da akıldan çıkarmamak gerek. 

    Adam Warlock 

    Galactus genel olarak kozmik bir varlık olduğundan ve varoluşu gezegenlerin içinden çok dışında, kozmik evrende gerçekleştiğinden Marvel evreninde yaşadığı çatışmaların çoğu da bu dengeyle ilgilidir. Benzer şekilde, Adam Warlock da Galactus’la karşılaşan Marvel karakterlerinden biridir. Zira yine Fantastic Four anlatısında “Him” olarak ortaya çıkan ve zamanla Adam Warlock ismini alan karakter, Marvel kozmik evreninin ana denge unsurlarındandır. İnsanlığın evrimi için üretilmiş kozmik bir karakter olan Adam Warlock evrenin dengesini yerinde tutma görevini üstlenir ve gezegenleri keyfine göre yutan Galactus’un doğal bir düşmanıdır. Ancak Adam Warlock, Galactus’la doğrudan karşı karşıya gelip onu yenmekten ziyade dengeyi sağlamakla ilgilidir ve Galactus’a karşı başarıları da bu yöndedir. Pek çok kez karşı karşıya gelirler ve Warlock bilhassa Ruh Taşı’nı (Soul Gem) taşıma gücüyle Galactus’u engellemeyi başarır. 

    Hiro-Kala 

    Marvel çizgiroman evreni devamlı genişleyerek devam eder ve bazen temel Marvel karakterlerinin mirasçılarının da bu evrene giriş yaptığına tanıklık ederiz. Hulk’ın çocukları da bunların arasındadır. Hulk’ın çocuklarından biri olan Hiro-Kala, annesi Caiera’dan “Old Power” adlı kozmik güçleri miras almıştır ve bu gücün arayışıyla meşguldür. Bu arayış aynı zamanda Hiro-Kala ve Galactus’u evrenin kozmik dengesi sebebiyle karşı karşıya getirir. Hiro-Kala, Galactus’u tamamen yok etmek için bir plan yaparak ona saldırır. Bu saldırı sonrasında Galactus’u tamamen alt etmeyi başaramaz ancak tamamen başarısız olduğunu da söyleyemeyiz. Kozmik güçle başa baş bir mücadele yürütür ve Old Power aracılığıyla onun dikkatini dağıtmayı başarır. Galactus’un kudretini düşünürsek Hiro-Kala’nın bu başarısı, vurgulanmayı kesinlikle hak eder.

    MCU’ya yeni dâhil olan Galactus, Marvel güç dengelerinde neyi temsil ediyor?

    JustWatch editörlerinin hazırladığı bu liste sayesinde başlı başına bir külliyat olan Marvel evreninin derinliklerini keşfedin ve kendinizi MCU’nun gelecekteki hamlelerine hazırlayın. The Fantastic Four: First Steps’le sinematik evrene dâhil olan karakteri çizgiromanlarda alt etmeyi başaran diğer karakterler kimlerdir, öğrenin. Sitemizin sunduğu filtreleme seçeneği sayesinde kiralama, satın alma ve abonelik hizmetleri arasından size en uygun olanını seçerek MCU filmlerini hangi platformlarda izleyebileceğinizi de öğrenebilirsiniz.

  • The Summer I Turned Pretty’yi Sevenler için 10 Gençlik Dizisi

    The Summer I Turned Pretty’yi Sevenler için 10 Gençlik Dizisi

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    Jenny Han imzalı aynı adlı roman serisinden uyarlanan The Summer I Turned Pretty (2022-), üçüncü sezonuyla Netflix’te. To All the Boys I've Loved Before serisiyle tanıdığımız Han, ergenliğin karmaşık ruh dünyasını romantik komedi kodlarıyla harmanladığı hikâyeleriyle tanınıyor. Diziyi sevenler için bu listede farklı dönem ve türlerde gençlik hikâyelerini bir araya getirdik.

    Kimisi kurtların ve vampirlerin dünyasında geçen, kimisi aşk ve ilişkiler üzerine düşünen, kimisi ise yetişkinlerin ortadan yok olduğu tuhaf, melankolik bir dünya kuran bu diziler; büyüme ve kendini keşfetme hikâyelerini sevenler için biçilmiş kaftan. Bu yapımlara dair merak ettiğiniz detayları bu rehberden inceleyebilir, Türkiye’deki farklı streaming seçenekleriyle ilgili aradığınız her türlü bilgiye ulaşabilirsiniz.

    One Tree Hill (2003-2012)

    2000’lerin en sevilen gençlik dizilerinden One Tree Hill (2003-2012), Lucas ve Nathan Scott isimli iki kardeşe odaklanıyor. Dokuz sezon boyunca devam eden dizi, iki kardeş arasındaki kimi zaman rekabet, kimi zaman da dostluğun ağır bastığı ilişki üzerinden klasik bir ergenlik anlatısı kuruyor. Okulun basketbol takımında yer alan iki kardeş, hem birbirleriyle hem de arkadaşlık ve aşk ilişkilerinde çeşitli çatışmalar yaşıyor. Başrollerinde Michael Murray ve James Lafferty’nin yer aldığı ve özellikle zengin soundtrack albümüyle ünlenen dizi, gençlik dizilerinin kilometre taşlarından biri olarak görülüyor. Kimileri tarafından bir tür “erkek pembe dizisi” olarak da nitelendirilen yapım, özellikle ergenlik çağındaki erkeklerin duygusal zorlanmalarına, iç çatışmalarına ve kimlik bunalımlarına dair çarpıcı tespitlerde bulunuyor.

    The Vampire Diaries (2009-2017)

    Twilight benzeri “vampir romanslarının” bir başka ünlü örneği olan The Vampire Diaries (2009-2017), L. J. Smith’in aynı adlı roman serisinden uyarlanan bir televizyon dizisi. Yaratıcıları arasında Scream serisinin yazarlarından Kevin Williamson’ın da yer aldığı yapım, 161 yaşındaki bir vampire âşık olan Elena Gilbert’e odaklanıyor. Geçmişten gelen döppelganger’lar, ölümsüz ruhlar ve pek çok başka doğaüstü temaya yer veren yapım, diğer yandan da bir gençlik dizisi olarak ilerliyor ve Elena ile vampir aşıkları üzerinden bir aşk üçgeni hikâyesi anlatıyor. İlk sezonuyla 4 milyona yakın izleyiciye ulaşan The Vampire Diaries; sürükleyici anlatısı, seyirciyi şok eden twistleri ve entrika dolu hikâyesiyle “doğaüstü” aşk hikâyelerini sevenler için ideal bir seçim. 

    Teen Wolf (2011-2017)

    Doğaüstü gençlik aşklarının kurtadam ayağında ise, 2010’ların sevilen gençlik dizilerinden Teen Wolf (2011-2017) var. Altı sezon boyunca devam eden dizi, başrolünde Back to the Future serisinin yıldızı Michael J. Fox’un yer aldığı 1985 yapımı Teen Wolf’dan esinleniyor. Dizinin yaratıcılığını ise Criminal Minds (2005-) dizisiyle tanınan Jeff Davis üstleniyor. Başrolünde Tyler Posey’in yer aldığı Teen Wolf, Scott McCall adında genç bir kurtadamın kasabasını doğaüstü tehditlerden koruma mücadelesini konu alıyor. Dizi boyunca, bir kurt adam tarafından ısırıldıktan sonra hayatı altüst olan Scott’un kimlik arayışını, arkadaşlıklarını ve romantik ilişkilerini izliyoruz. Dizinin Teen Wolf: The Movie (2023) isminde bir devam filmi de bulunuyor.

    Riverdale (2017-2023)

    Archie Comics’in meşhur çizgi karakterlerini televizyon ekranlarına taşıyan Riverdale (2017-2023), bir gencin ölümünün ardından pek çok karanlık sırrın ortaya çıktığı gizemli bir kasabada geçiyor. Archie, Betty, Jughead ve Veronica isimli dört arkadaşa odaklanan yapım, bir yandan ergenlik sancılarıyla baş etmeye çalışırken, bir yandan da korkunç suçluluların fink attığı kasabada hayatta kalmaya çalışan gençleri takip ediyor. Başrollerinde K. J. Apa, Lili Reinhart, Camila Mendes ve Cole Sprouse’un yer aldığı dizinin yaratıcılığını ise Glee (2011–2014), Big Love (2006–2011) ve Pretty Little Liars (2022–2024) gibi gençlik dizilerinin yazarlığını yapan Roberto Aguirre-Sacasa üstleniyor. “Kasabada bir cinayet işlenir ve işler karışır” temasıyla yola çıkan Riverdale, Amerikan sinemasında/televizyonunda sıkça rastladığımız bu klişeyi kendinin farkında ve bazen parodiye de kayan bir üslupla ele alıyor.

    Euphoria (2019-)

    Son yılların en başarılı televizyon işlerinden biri olan HBO imzalı Euphoria (2019-), ilk bakışta bir gençlik dizisi gibi dursa da daha çok yetişkinlere yönelik, fazlasıyla melankolik ve yer yer duygusal olarak da zorlayıcı bir dizi. Başrolünde Hollywood’un yükselen genç yıldızı Zendaya’nın yer aldığı yapım, aynı adlı İsrail yapımı dizinin Amerikan uyarlaması. Rue Bennett isimli uyuşturucu bağımlısı bir lise öğrencisine odaklanan Euphoria, bağımlılığı ve ergenliği sınıfsal ve sosyo-kültürel olarak derinlikli bir perspektiften ele alıyor. Rue’nun aynı zamanda anlatıcısı olduğu dizi, farklı karakterlerin ailevi ve duygusal ilişkileri üzerinden geniş bir Z jenerasyonu portresi çiziyor. Pek çok dalda Emmy Ödülü kazanan dizinin yaratıcılığını ise, son olarak yine HBO imzalı The Idol’a (2023) imza atan Sam Levinson üstleniyor.

    Sex Education (2019-2023)

    Melankolik tonuyla öne çıkan Euphoria’nın tam tersi bir duygu dünyasına sahip olan Sex Education (2019-2023), Netflix imzalı bir gençlik komedisi. Gençlik filmi klişelerini yaratıcı bir şekilde kullanan dizi, büyüme hikâyelerinde çoğu kez romantize edilen cinsellik meselesini tüm gerçekliği, tuhaflığı ve komikliğiyle ele alıyor. Annesi cinsel terapist olan Otis isimli bir lise öğrencisi, tesadüf eseri arkadaşı Maeve’le birlikte okuldaki arkadaşlarına cinsellik tavsiyeleri vermeye başlıyor. Annesinden öğrendiklerinin de yardımıyla gayriresmi “seks eğitimi” başlatan Otis aracılığıyla, farklı cinsellik biçimlerine hem muzip hem de şefkatli bir bakış atıyoruz. Başrollerinde Gillian Anderson, Asa Butterfield ve Emma Mackey’in yer aldığı yapım, zaman mekânın belirsiz olduğu rengârenk, neredeyse ütopik bir kasabada geçiyor.  

    Love, Victor (2020-2022)

    Love, Simon (2018) isimli filmin dünyasından esinlenen Hulu yapımı Love, Victor (2020-2022), Victor isimli liseli bir genci merkezine alıyor. Porto Riko kökenli Amerikalı Victor, yeni başladığı Creekwood Lisesi’ne alışmaya çalışırken hem kim olduğuna hem de cinsel yönelimine dair pek çok şey keşfediyor. Bu yolculuk sırasında yanında olan kişi ise, onunla aynı lisede okuyan ve Love, Simon’ın kahramanı Simon oluyor. Yazar ve psikolog Becky Albertalli imzalı Simon vs. the Homo Sapiens Agenda romanından esinlenen yapım, hem gençlik filmlerine açtığı “kuir pencere” hem de karakterlerine olan şefkatli yaklaşımıyla dikkat çekiyor. Love, Victor, ergenlik sancılarıyla baş ederken sadece romantik ilişkilerin değil dostluğun ve dayanışmanın ne kadar hayati olduğunu vurgulayan bir anlatıya sahip. 

    Outer Banks (2020-2025)

    Netflix imzalı Outer Banks (2020-2025), macera ve gizem türünü bir araya getiren, sürükleyici bir gençlik dizisi. Kuzey Carolina’nin Outer Banks bölgesinde geçen hikâye, sınıfsal ve kültürel olarak ayrılmış gençlerden oluşan iki gruba odaklanıyor. Kayıp bir hazinenin peşine düşen gençler; kendilerini bölgenin zengin ailelerinin, suçluların ve devletin de dahil olduğu tehlikeli bir ilişkiler ağının ortasında buluyor. Yer yer fazlasıyla melodramatik yerlere savrulan dizi, hazine avını konu alan gizem/macera kanalını bu duygusal tonu dengelemek için kullanıyor. Dört sezona yayılan gerilim dolu hikâyesi ve izleyiciyi içine çeken duygu dünyasıyla Outer Banks, dizileri “binge”leyerek izlemeyi seven izleyiciler için ideal bir seçenek.

    Heartstopper (2022-2024)

    Netflix imzalı Heartstopper (2022-2024), gençlik filmi/romantik komedi klişelerini kasıtlı bir şekilde kullanan, fakat bunlara kuir karakterler üzerinden yeni anlamlar kazandıran samimi bir gençlik dizisi. Alice Oseman’nın kendi çizgi romanından uyarladığı dizi, sınıf arkadaşı Nick’e âşık olan lise öğrencisi Charlie’nin gönül maceralarını konu alıyor. Karakterlerine karşı naif ve şefkat dolu bir yaklaşımı olan dizi, ergenlik çağının en büyük problemlerinden zorbalık meselesine de farklı bir bakış açısı getiriyor. Genellikle şiddetin, hüznün ve acının yoğun olmasını beklediğimiz ya da karakterlerimizin kurbanlaştırılmasına alışkın olduğumuz hikâye, hiç de beklediğimiz gibi gitmiyor. Meselesine tıpkı Sex Education’da olduğu gibi çok daha iyimser ve masalsı bir pencereden bakan Heartstopper, rengarenk ve neredeyse ütopik bir dünyaya sahip. 

    My Life with the Walter Boys (2023-)

    Netflix imzalı My Life with the Walter Boys’un (2023-), Ali Novak’ın aynı adlı Wattpad romanından uyarlanan bir büyüme hikâyesi. Dizi, yakın zamanda ailesini trajik bir kazada kaybeden Jackie’yi takip ediyor. Ergenlik çağındaki genç kız, erkeklerle dolu bir aile tarafından evlat edinilince hikâye gitgide trajikomik bir yere evriliyor. Bir yandan yaşadığı kaybın yasını tutmaya çalışan Jackie, bir yandan da yedi erkek ve bir kız çocuğu olan Walterların kaotik aile ortamına uyum sağlamaya çalışıyor. Çok geçmeden bir aşk üçgeninin ortasına düşen genç kız, kendini zorlayıcı fakat eğlenceli bir duygusal karmaşa içinde buluyor. Henüz yalnızca ilk sezonu yayınlanan dizinin ikinci sezonu 2026’da yine Netflix üzerinden gösterime girecek. 

    The Summer I Turned Pretty’ye benzer 10 gençlik dizisini Türkiye’den çevrimiçi izleyin

    The Summer I Turned Pretty’ye benzer 10 gençlik dizisini Türkiye’den nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız doğru adrestesiniz. JustWatch ekibinin hazırladığı bu rehberi inceleyerek çeşitli streaming platformlarındaki kiralama, satın alma ve abonelik hizmetlerinden dilediğinizi seçebilirsiniz.

  • Marvel Sinematik Evreni’ndeki En Güçlü Gruplar

    Marvel Sinematik Evreni’ndeki En Güçlü Gruplar

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    2008 yılında Iron Man’in vizyona girmesiyle başlayan ve o günden bu yana birbirine bağlantılı çok sayıda karakter ve hikâyeyle genişlemeye devam eden Marvel Sinematik Evreni (MCU) günümüzde olağanüstü boyutlara ulaşmış durumda. Yıllar içerisinde gerek sinemada gerek televizyonda sayısız karakterin bu evrene dâhil olmasını takip ediyoruz. 

    Zira Marvel yıllar önce çizgiroman dünyasında yaptığına benzer şekilde kurmaca karakterleri aynı evren içerisinde genişletirken süper kahramanları yalnız savaşçılar olmaktan da çıkardı. MCU içerisinde pek çok süper kahramanın işbirliği yaptığına, hatta bir çatı altında birleştiğine tanık olduk. Bazıları ise evrene doğrudan bir ekip olarak dâhil oldular. 

    Bu tarz evrenlerin doğasında bir güç yarışı var. Kimin kimden daha üstün olduğunu tartışmak, süper kahraman anlatılarını sevenlerin vazgeçemediği alışkanlıklardan biri. MCU’nun Altıncı Evre’si (Phase Six) bir ekip anlatısıyla, The Fantastic Four: First Steps’le (2025) başlamışken daha önce bu evrende gördüğümüz diğer grupları ve takımları karşılaştırıyoruz. Hem MCU evrenindeki dramatik ağırlıkları hem de sahip oldukları güçler bakımından - neredeyse - tamamen subjektif bir sıralama oluşturuyoruz. 

    The Avengers 

    Herhâlde bu listenin subjektif olmayan tek maddesi ilki. Zira şu tartışmasız bir gerçek ki MCU’yu bu çapta ortaya çıkartan temel unsurların başında Avengers geliyor. İlk fazı oluşturan köken filmlerinin ardından dünyayı kurtarmak için tek bir çatı altında birleşen süper kahramanlardan oluşan Avengers, bu evrenin tartışmasız A Takımı. Iron Man, Kaptan Amerika, Thor, Hulk, Black Widow ve Hawkeye’dan oluşan orijinal Avengers, geçen zaman içerisinde pek çok değişime uğramış ve artık misyonunu tamamlamış olsa da hâlâ Marvel denince ilk akla gelen unsurlardan biri. Nick Fury’nin planlamasıyla buluşan bu grup 2012 tarihli The Avengers’ın başarısıyla süper kahraman filmlerini baştan aşağı değiştirdi ve gişe filmlerinin hâlâ etkisinde olduğu bir anafor yarattı desek yeridir. Dolayısıyla Loki’den Thanos’a pek çok büyük düşmanı alt eden, yıllardır farklı maceralarına tanık olduğumuz, MCU’nun amiral gemisi Avengers tabii ki liste başında yer alıyor.

    The Guardians of the Galaxy

    Evren içerisindeki kudretleri ve kimlere diş geçirip geçiremeyecekleri elbette tartışmalı olsa da hikâye ağırlığı ve takım çalışması bakımından Guardians of the Galaxy ekibi kesinlikle ilk sıraları hak ediyor. 2014 yılında gösterime giren James Gunn imzalı Guardians of the Galaxy filmiyle MCU evrenine dâhil olan grup bu filmin başarısıyla bir anda Marvel’ın sevilen ekiplerinden birine dönüştü. Chris Pratt’in canlandırdığı, grubun “lideri” konumundaki Star-Lord başta olmak üzere Marvel’ın diğer pek çok karakterinin aksine kendini pek ciddiye almayan, tereddütlü karakterlerden oluşan Guardians of the Galaxy ekibi, Marvel’ın tanımlayıcı öğelerinden birisi olan mizahi unsurları da en etkin kullanan anlatı gruplarından birisini oluşturdu. Öyle ki bu etkinin diğer Marvel filmlerini de fazlasıyla etkilediğini söylemek mümkün. Kendilerine ait iki devam filmi de bulunan Guardians of the Galaxy grubunu başka filmlerde de önemli rollerde izlemiştik.

    Black Order

    MCU pek çok açıdan zirve noktasını Avengers: Infinity War (2018) ve Avengers: Endgame (2019) filmleriyle yaşadı. “Infinity Saga” olarak da bilinen ilk üç MCU evresinin esas kötüsü (bilgisayar oyunları tabiriyle final boss da diyebiliriz) Thanos ise tüm evrenin varlığını tehdit ederken özenle seçilmiş bir timden yardım alıyordu: Black Order. “Children of Thanos" (Thanos’un Çocukları) olarak da bilinen bu grup ilk olarak Infinity War’da karşımıza çıksa da alternatif bir versiyonunu Endgame’de de izledik. Thanos’un saldıracağı gezegenlerden saldırı öncesinde aldığı ve savaşçı olarak yetiştirdiği evlatlıklardan oluşan bu grup birçok başka işbirliğiyle güçlenen Avengers’ı en çok zorlayan gruplardan da biriydi. Thanos, Sonsuzluk Taşları’nı toplama görevinde en büyük desteği de Black Order’dan alıyordu.

    Eternals

    Eternals (2021), MCU’ya Dördüncü Evre’nin bir parçası olarak eklendiğinde önemli bir grup karakteri de evrenin sınırları içerisine soktu. Filme adını veren Eternals grubu, esas olarak Marvel evreninde bir ırkı temsil ediyor. Avengers’tan bir milyon yıl önce, dünyayı korumak üzere yaratılan ve ölümsüz olan bu ırk 2021 yapımı filmde yıllar süren bekleyişin ardından görevlerini yerine getirmek için tekrar bir araya geliyordu. Bağımsız yapımlarla adını duyuran ve son olarak Nomadland (2020) ile Oscarlarda da büyük başarı yakalayan Chloé Zhao’nun yönettiği film beklentilerin altında kalmış ve ne Zhao’nun önceki filmlerine ne de MCU tarzına uyum sağlayabilmişti. Genel olarak da MCU’nun sevilmeyen filmleri arasında olduğunu söylemek mümkün. Ancak Eternals, Marvel evrenine bir mitoloji katmanı eklemesi ve tarihsel bağlamı derinleştirmesi bakımından oldukça önem taşıyor. 

    The Fantastic Four 

    Bu listenin MCU açısından en genç grubu aslında Marvel’ın en eski karakterlerinden bazılarına karşılık geliyor. Bu yıl Pedro Pascal ve Vanessa Kirby’li kadrosuyla dikkatleri üzerine toplayan The Fantastic Four: First Steps hem Altıncı Evre’yi başlatan film oldu hem de Endgame sonrası iyice ayyuka çıkan “tek bir düşmana karşı bir araya gelme” rüzgârını da arkasına alarak önemli bir pozisyona yerleşti. İlk olarak 1960’larda, dönemin uzay yarışı trendlerine uygun bir hikâyeyle ortaya çıkan ve Marvel’ın erken dönem başarı hikâyelerinden biri olan Fantastic Four anlatısı bu dönemden itibaren televizyon uyarlamalarına konu oldu. İlk sinema uyarlaması ise 2005’te gerçekleşti. (Sonradan MCU’nun Kaptan Amerika’sı olacak Chris Evans bu filmde Johnny Storm’u canlandırmıştı.) 2007’de bir devam filmi, 2015’te ise bir yeniden çevrimi yapıldı. Son olarak da 2025 yapımı MCU filmi The Fantastic Four: First Steps geldi. Bu filmle birlikte Fantastic Four’un MCU’nun sonraki fazlarında önemli bir rol üstlenmesi bekleniyor. Zaten ekibin Avengers: Doomsday (2026) ve Avengers: Secret Wars’ta (2027) da yer alacağı şimdiden açıklanmış durumda.

    Thunderbolts

    MCU’ya bu yıl dâhil olan bir başka yeni grup da anti-kahramanlardan oluşan Thunderbolts. Yine kendilerine ait bir filmle evrene giriş yapan bu grup evrene “Yeni Avengers” olarak da tanıtılıyor. Black Widow’dan (2021) hatırladığımız Yelena Belova (Florence Pugh), Kaptan Amerika karakter aksının önemli parçalarından Bucky Barnes / Winter Soldier (Sebastian Stan) ve ileride MCU’da önem kazanması muhtemel Valentina Allegra de Fontaine (Julia Louis-Dreyfus) gibi karakterlerin başı çektiği Thunderbolts’un MCU’nun geleceği açısından da önemli olması bekleniyor. Avengers’tan farklı olarak iyi-kötü sınırlarını bulanıklaştıran ve duygusal olarak çok yönlü karakterleri bir araya getiren Thunderbolts, sayıları giderek artan ekip filmleri de düşünülecek olursa Endgame sonrası bir tür geçiş döneminde olan MCU için ton belirleyici bir görev üstlenebilir. 

    Dora Milaje

    MCU, bilhassa Üçüncü Evre’den itibaren anlatıya dâhil edilen Black Panther (2018), Black Widow, Shang-Chi and the Legend of the Ten Rings (2021) ve Eternals gibi yapımlarla evrenin Kuzey Amerika merkezli gerçek dünya referanslarını genişletmeye başladı. Black Panther anlatısının zemini konumundaki Wakanda, bunlar arasında ayrı bir önem taşıyor. Marvel’ın farklı bağlamlarda sıklıkla kullandığı “ya başka türlü olsaydı” sorusunun ilginç bir örneği olan Wakanda anlatısı Afrika toplumlarını ve kültürünü MCU evreninin önemli bir parçası hâline getiriyor. Wakanda’nın kadın savaşçılardan kurulu özel timi Dora Milaje de bunun çarpıcı örneklerinden birisi. Ülkenin en önemli savunma gücü olan Dora Milaje, iktidar açısından da söz sahibi olan bir grup ve Marvel’ın Batı odaklı dünya düzeni kadar erkek egemen güç ilişkilerine de yarık açan keskin bir unsur. Black Panther filmlerindeki rollerinin yanı sıra Avengers’la da işbirliği yapıp Thanos’a karşı mücadeleye katılan grup Dora Milaje hiç şüphesiz MCU’nun en önemli ekiplerinden birisi.

    The Illuminati

    Endgame, MCU açısından temel bir kırılma noktasını temsil ediyor. Bu filmle birlikte yalnızca “The Infinity Saga” adı verilen dönem kapanıp yeni bir MCU dönemi başlamadı. Aynı zamanda Endgame’deki olayların çözüme kavuşturulma şekli MCU evreninin gerçeklik zeminini de baştan tanımladı. Zira çoklu evrenler teorisi bu evrenin temel unsurlarından biri hâline geldi ve bu bir yandan yeni hikâye yolları açarken diğer yandan da anlatılan hikâyelerin tartışılmaz “gerçek”liğine de bir çatlak açtı. Endgame’in bu etkisini onu takip eden Spider-Man: Far From Home (2019) ve Doctor Strange in the Multiverse of Madness (2022) filmlerinde doğrudan biçimde gördük. Doctor Strange in the Multiverse of Madness’ta ise The Illuminati adlı grupla tanıştık. Çoklu evrenlerin koruyucusu gibi bir konuma sahip olan bu gizli “akil insanlar” grubu başta X-Men’den tanıdığımız Professor Charles Xavier olmak üzere bazı tanıdık Marvel karakterlerinden oluşuyordu. Bu oluşumu MCU’da tekrar görür müyüz bilinmez ama The Illuminati’nin Marvel çizgiroman evreninde de önemli bir pozisyona sahip olduğunu ekleyelim.

    The Howling Commandos

    MCU’nun dikkat çeken bir başka grubu ise Captain America: The First Avenger’da (2014) karşımıza çıkan The Howling Commandos ekibi. İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD ordusu içerisindeki elit askerlerden oluşturulan bu gruba sonrasında Kaptan Amerika liderlik ediyordu. Savaştan ve Kaptan Amerika’nın ortadan kayboluşundan sonra grup varlığına devam etti. Agent Carter (2015-2016) ve Agents of S.H.I.E.L.D. (2013-2020) gibi sinema dışı MCU yapımlarında da onları birkaç kez gördük. Evrenin önemli karakterlerinden Bucky Barnes’ın da aralarında olduğu The Howling Commandos hem temsil ettiği spesifik dönemle hem de MCU evrenine açtığı tarihsel bağlamlarla önemli bir dramatik pozisyona sahip durumda. Hayranların da her daim ilgi gösterdiği ekiplerin başında geliyor.

    The Defenders

    MCU belli evrelerden oluşan filmlerin başı çektiği majör anlatıların yanı sıra yıllar içerisinde farklı platformlarda yayınlanan kısa film ve dizilerle de genişlemeyi sürdürdü. Hem hikâyesel açıdan bazı boşluklar bu şekilde dolduruldu hem de bu diziler yeni karakterlerin evrene sokulması için önemli bir işleve sahip oldu. Agents of S.H.I.E.L.D., WandaVision (2021) ve Loki'nin (2021-2023) başı çektiği listeyi uzatmak mümkün. Bu listenin önemli parçalarından birisi de her biri kendi Netflix dizilerine de sahip olan Daredevil, Jessica Jones, Luke Cage ve Iron Fist’in güçlerini birleştiren The Defenders (2017) elbette. “MCU Netflix dizilerinin Avengers’ı” olarak da görebileceğimiz The Defenders hayranlar tarafından sevilen fakat her biri zayıflıklarından da mustarip karakterlerden oluşan bir grup. Avengers’ta olduğu gibi gezegen tehdit eden kozmik güçlerden ziyade insanlığın suç dünyasına karşı savaşan grup belli bir ölçekte MCU’nun güçlü gruplarından birisi sayılabilir. Daredevil’ın Spider-Man: No Way Home’la (2021) MCU filmlerine de girişiyle birlikte bu ekibin öneminin de gelecekte artmasını bekleyebiliriz. 

    Marvel Sinematik Evreni’ndeki en güçlü gruplar kimler? 

    JustWatch ekibinin hazırladığı streaming rehberi sayesinde Marvel Sinematik Evreni’nde bugüne kadar izlediğimiz en güçlü süper kahraman gruplarını karşılaştırıyoruz. Aralarında en güçlü kim, sıralıyoruz. Dünyanın en büyük streaming rehberi olan JustWatch’ı kullanarak Prime Video, Disney+ ve MUBI gibi platformlardaki başka içeriklere de göz atabilirsiniz.

  • MasterChef Türkiye'yi Seviyorsanız Bu Yapımları da Seveceksiniz

    MasterChef Türkiye'yi Seviyorsanız Bu Yapımları da Seveceksiniz

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    2018’den beri devam eden MasterChef Türkiye (2018-), Türk televizyonlarının en çok izlenen programları arasında. Yedi sezondur devam eden program, gerek jürileri arasındaki dinamik, gerekse yarışmacılar arasındaki rekabet üzerinden büyük ilgi görüyor. Yarışmacıların bazen deneyimlerini bazen de yaratıcılıklarını kullandıkları oyunlarda, hem lezzet hem de sunum açısından en iyi yemekler günün kazananı oluyor.

    Ancak yemeklerden ziyade, programın drama, polemik ve entrika soslu kurgusunun rağbet gördüğünü söylemek mümkün. Bu listede, MasterChef Türkiye’ye gönlünü kaptıranların seveceği on farklı yabancı yarışma ve reality show’u bi araya getirdik. Bu heyecan dolu yarışmalara dair merak ettiğiniz detayları bu rehberden inceleyebilir, Türkiye’deki farklı streaming seçenekleriyle ilgili aradığınız her türlü bilgiye ulaşabilirsiniz.

    Master Chef UK (1990-)

    35 yıldır devam eden orijinal Master Chef UK (1990), İngiltere televizyonlarının en fazla reyting alan programlarından biri. Yaratıcılığını İngiliz yönetmen Franc Roddam’ın üstlendiği ve BBC’de yayınlanan program, 2005 itibariyle yeni bir formata geçmişti. Ayrıca yarışmanın ünlüler, profesyonel şefler ve gençler için olan farklı versiyonları da bulunuyor. 2005’ten beri jüriliğini Gregg Wallace, John Torode ve Grace Dent’in üstlendiği yapım, yüksek izlenme rakamlarıyla MasterChef formatının dünya çapında yayılmasına ve yerel versiyonlarıyla 60 farklı ülkede yayına girmesine vesile oldu. Eleme yöntemiyle işleyen ve lezzet, sunum ve tekniğin yarıştığı birbirinden zorlu aşçılık görevleri içeren program; “Heats”, “Çeyrek Finaller” ve “Comeback Week” isimli üç aşamadan oluşuyor.

    Project Runway (2004-)

    ABD’nin en popüler programlarından, 2004 yılından bu yana aralıksız devam eden Project Runway (2004-), yarışmacıların yeteneklerini sergiledikleri moda temalı bir reality TV şovu. Jürileri arasında Heidi Klum, Nina Garcia ve Brandon Maxwell gibi moda dünyasının önemli isimlerinin yer aldığı program, yerelleştirilerek 30 farklı ülkeye uyarlandı. Programın, jürileri arasında Cemil İpekçi’nin de yer aldığı 2007 tarihli Türkiye uyarlamasının ismi ise Proje Moda. Reality TV dalında Emmy adaylığı da bulunan yapım, 12 yarışmacının eleme yoluyla ilerlediği bir formata sahip. Şov boyunca yarışmacıların tasarladığı kıyafetleri podyumda modellerin üzerinde izliyoruz. Fazlasıyla çekişmeli geçen ve jürilerin yeri geldiğinde çok sert eleştiriler sunduğu yarışma, seneler içinde pek çok genç modacının da keşfedilmesine vesile oldu. 

    Hell’s Kitchen (2005-)

    Dünyanın en ünlü ve “medyatik” şeflerinden Gordon Ramsay’in yaratıcılığını ve sunuculuğunu üstlendiği Hell’s Kitchen (2005-), 20 yıl ve 23 sezondur tüm hızıyla devam ediyor. Orijinali yine Ramsay imzalı bir İngiliz programı olan Hell’s Kitchen, 2004-2009 yılları arasında ITV’de yayınlanmıştı. Yarışmanın altı kez Emmy adayı olan Amerikan versiyonu ise, özellikle Ramsay’in yarışmacılara olan sert ve acımasız tavırlarıyla ünlendi. Tüm reality TV programları gibi drama ve heyecanın dorukta olduğu Hell’s Kitchen’ın formatı MasterChef’ten biraz farklı. İki farklı grubun ana şef olmak için yarıştığı programda, yarışmacılar aynı zamanda stüdyoda kurulmuş bir restorana yemek hazırlıyorlar. Çoğunlukla kadın ve erkeklerden oluşan bu iki takım, toplamda 12-20 kişiyle başlayıp tek bir finalist kalana kadar elemelerle devam ediyor. Ayrıca Ramsay, Hell’s Kitchen “imparatorluğunu” bir restoran zinciriyle de taçlandırmış durumda. 

    The Final Table (2018)

    Reality TV şovlarının cazibesini fark eden yalnızca geleneksel televizyon kanalları değil elbette. Netflix de piyasada yükselmeye başlar başlamaz kendi yarışma programlarına yoğunlaşmaya başladı. Platformun erken dönem reality TV işlerinden bir tanesi, The Final Table (2018) isminde bir aşçılık yarışması. Yaratıcılığını Bon Appétit dergisinin ünlü editörü ve yemek yazarı Andrew Knowlton’un üstlendiği program, 10 bölümlük tek bir sezon olarak Netflix’te yayınlandı. Televizyondaki versiyonlarına göre çok daha uluslararası bir kadro toplayan program, Japonya’dan Fransa’ya, Meksika’dan Güney Afrika ve Hindistan’a dünyanın çeşitli bölgelerinden yarışmacıları bir araya getirmişti. Farklı ülke mutfaklarına uygun bir değerlendirme sistemi geliştiren The Final Table, yarışmacıların finale kadar yükseldiği ve çeşitli teknik alanlarda yarıştığı üç turdan oluşan bir formata sahipti. 

    Glow Up (2019-)

    İngiltere’nin son yıllardaki popüler yarışma programlarından Glow Up (2019-), katılımcıların makyaj konusundaki yeteneklerini sergiledikleri eğlenceli bir reality TV şovu. Jüriliğini Dominic Skinner ve Val Garland gibi profesyonel makyaj sanatçılarının üstlendiği yapım, 2019’dan bu yana yedi sezondur tüm hızıyla seyirciyle buluşmaya devam ediyor. Yaratıcılığını The Voice UK’e (2012-) de imza atan Michael Fraser’ın üstlendiği programın şu andaki sunucusu ise, Victoria’s Secret modellerinden Leomie Anderson. Yarışmacıların hem teknik bakımdan hem de yaratıcılık açısından değerlendirildiği Glow Up, eleme yöntemiyle ilerleyen ve katılımcıların her bölümde iki ana görevle sınandığı zorlu bir formata sahip. Finale kalan yarışmacının “Britain’s Next Make-Up Star” seçildiği program, Türkiye’de ise Netflix üzerinden izlenebiliyor. 

    Love is Blind (2020-)

    Reality TV dünyasının bir diğer yıldız formatı ise, Türkiye’de Kısmetse Olur gibi işlerden tanıdığımız “birlikte yaşama” ve romantik ilişki temalı programlar. Ünlü ilişki şovlarından biri olan Love is Blind (2020-) ise, 2020’den bu yana sekiz sezondur devam eden Netflix yapımı bir “aşk yarışması”.  Netflix’in hit işlerinden biri olan program, izlenme rakamlarıyla rekor kırmış, tüm dijital platformlar arasında en çok izlenen yapım olmuştu. 11 farklı ülkeye uyarlanan Love is Blind, bekâr erkek ve kadınlardan oluşan yarışmacıların henüz birbirlerini görmeden nişanlandığı deneysel bir formata sahip. Programın yaratıcılığını, The Ultimatum (2022) ve Perfect Match (2023) gibi ilişki temalı Amerikan reality şovlarına da imza atan Chris Coelen üstleniyor.  

    Next in Fashion (2020-2023)

    Yarışmacıların 250 bin dolarlık bir ödül için yarıştığı Next in Fashion (2020-2023), moda temalı bir başka Netflix orijinal yapımı. Programın diğer moda yarışmalarından asıl farkı ise, yarışmacıların hâlihazırda profesyonel moda tasarımcıları olması ve değerlendirmeler sırasında yaratıcılıktan çok tekniğe odaklanılması. Sunuculuğunu moda tasarımcısı Tan France, tasarımcı Alexa Chung (1. sezon) ve süper model Bella Hadid’in (2. sezon) üstlendiği yapımda yarışmacılar, her bölümde farklı bir tema üzerine kıyafetler tasarlıyor. 12-18 yarışmacıyla başlayan ve eleme yöntemiyle ilerleyen yarışma, tıpkı Project Runway’da olduğu gibi tasarımların podyumda sergilendiği bir formata sahip. Finale kadar gelen yarışmacılar ise, jürilerin değerlendirmesine sunmak için farklı stiller içeren, çok parçalı bir koleksiyon hazırlıyor. 

    Bake Squad (2021-2023)

    Bir başka yemek temalı reality şovu olan Bake Squad (2021-2023), Netflix imzalı bir tatlı ve pasta yarışması. Programın diğer yemek şovlarından farkı, tam olarak yarışma formatında olmaması ve rekabetin daha az olması. Dört profesyonel pastacının yarıştığı ve eleme yönteminin yer almadığı Bake Squad’da katılımcılar, her bölümde doğumgünü ya da düğün benzeri bir kutlama için özel bir pasta hazırlıyor. Sunuculuğunu ünlü Amerikalı şef Christina Tosi’nin üstlendiği yapım, yarışmacılar arası dinamiklerin daha dostça bir yerden kurulduğu, eğlenceli bir formata sahip. Hazırlanan pastalar arasından kazananı seçen ise, o bölümdeki siparişi veren müşteri oluyor. Diğer yarışmalara göre drama dozunun çok daha az olduğu şovun asıl amacı, seyirciyi görsel olarak fazlasıyla etkileyici pasta tasarımlarıyla mest etmek. 

    Making Fun (2022)

    Netflix imzalı Making Fun (2022), oldukça ilginç bir formata sahip sıradışı bir “icat şovu.” Farklı alanlarda ürettiği işlerle tanınan “maker” Jimmy DiResta’nın sunduğu programda, Jimmy ve ekibi çeşitli tasarımları hayata geçirmeye çalışıyor. “Unicorn bisiklet” gibi birbirinden uçuk ve yaratıcı bu tasarımların sahibi ise çocuklar.  Kimi zaman hiçbir anlamı ve amacı olmayan bu fikirler, Jimmy’nin hayalgücünü tetiklediği takdirde programda kendine yer buluyor. Yarışma formatının olmadığı ve yaratıcılığın öne çıktığı programda, ekibin çeşitli ekipmanlar yardımıyla bu sıradışı fikirleri tasarlama ve hayata geçirme sürecini izliyoruz. Making Fun, özellikle Lego Masters (2020), Making It (2018-2021) ve Forged In Fire (2015-) gibi maket/icat şovlarını sevenler için biçilmiş kaftan. 

    Dance 100 (2023)

    Bir başka Netflix imzalı reality şov Dance 100 (2023), katılımcıların dans yeteneklerini sergilediği, eğlenceli ve görsel açıdan etkileyici bir yarışma. Sunuculuğunu Amerikalı model ve fitness eğitmeni Ally Love’ın üstlendiği yapımda 8 farklı profesyonel koreograf birbirleriyle yarışıyor. Her bölümde yarışmacılar, kısıtlı bir süre içerisinde ve belirli bir sayıda dansçıyla kendilerine verilen müzik ve temaya uygun bir dans tasarlıyor. Finalde ise 100 kişilik bir dans grubu olan Dance 100’ün yer aldığı bir koreografi tasarlamaları gerekiyor. Programın jürisi ise, Dance 100 grubunun kendisi. Dansçıların hem jüri hem de koreografiyi icra eden konumunda olduğu Dance 100, bu yönüyle diğer dans programdan ayrılan, yaratıcı bir formata sahip.  

    MasterChef Türkiye benzeri yapımlar nereden izlenebilir?

    MasterChef Türkiye benzeri yarışma programlarını Türkiye’den nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız doğru adrestesiniz. JustWatch ekibinin hazırladığı bu rehberi inceleyerek çeşitli streaming platformlarındaki kiralama, satın alma ve abonelik hizmetlerinden dilediğinizi seçebilirsiniz. 

  • Marvel’ın En Güçlü Tanrısı Fantastic Four’un Kötü Adamı Galactus mu?

    Marvel’ın En Güçlü Tanrısı Fantastic Four’un Kötü Adamı Galactus mu?

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    Geçtiğimiz günlerde vizyona giren ve Marvel Sinematik Evreni’nin (MCU) Altıncı Evre’sini (Phase Six) başlatan The Fantastic 4: First Steps (2025) önemli bir karakterin evrene girişini sağladı: Galactus. Marvel çizgiroman evreninin önemli karakterlerinden birisi olan ve bugüne kadar MCU’da çeşitli imalarına da rastladığımız bu devasa figür yeni Fantastic 4 filmiyle birlikte MCU evreninin de bir parçası hâline geldi. 

    Gezegenleri tek hamlede yok edecek güçte olan ve karakter geçmişiyle Marvel tarihinin derinliklerini açığa çıkartan Galactus filmde Dünya’yı tehdit ediyor ve Fantastic Four’la mücadeleye girişiyordu. MCU hayranları evren içerisinde ortaya çıkan çok güçlü kötü karakterlere elbette aşina. Fakat Galactus’un yapabildikleri herkes için oldukça etkileyiciydi. Dolayısıyla şu soruyla karşı karşıyayız: Galactus, MCU’nun gördüğü en güçlü karakter, hatta tanrı olabilir mi? Bu sorunun peşine düşüyoruz.

    Galactus kimdir? 

    Galactus’un kim olduğunu anlamak için MCU’nun çok daha ötesine, Marvel’ın uzun yıllardır geliştirdiği çizgiroman evrenindeki referanslara bakmak gerekiyor. Öyle ki bu tüm varoluşa dair alternatif tarihler içeren, mitolojiler barındıran bir dünya burası. Marvel gerçekliği temelde çoklu evrenlerin (multiverse) bir döngü içerisinde zamanı kat etmesine, kozmik döngüsünü tamamlayıp yok olmasına ve yeniden ortaya çıkmasına dayanır. Yani belirli aralıklarla içinde yaşanılan evrenler tamamen yok olur ve yeniden doğar.

    Galactus, çizgiromanlarda Altıncı Kozmos olarak bilinen dönemde yaşamış Galan adlı çok başarılı bir bilim insanıdır. Taa adlı, döneminin en ileri uygarlığını temsil eden gezegende yaşar. Gezegeninin dışında uzay araştırmaları yapan bir keşifçidir ve kendi uygarlığının en zeki insanlarından birisidir. Kara deliklerin evreni yutmaya başladığı, yıldızların yok olduğu, ölmekte olan kozmosun sonunu görecek kuşağa mensuptur. Evrenin yok olmaya yüz tuttuğunun farkında olan Galan, kurtuluş ümidiyle ekibiyle birlikte Big Crunch adlı gizemi keşfetmek için uzaya çıkar. Burada yaşananlar sonrasında Galan’ın ekibi hayatta kalamaz, Galan ise başka bir varlığa dönüşür. 

    Galactus’un gezegen yeme huyu nereden geliyor?

    Big Crunch’ta kurtuluşu arayan Galan ve ekibinin tam olarak başarıya ulaştığını söylemek pek mümkün değil. Zira Galan dışında kimse bu kıyametten kurtulamaz. Galan ise farklı bir hikâyeye sahiptir. Kendisi burada “Sentience of the Universe” adı verilen, Marvel evreninde sonsuzluğun ifadesi olarak görebileceğimiz varlıkla birleşir ve bir sonraki kozmosta yeniden doğar. İçinde uzun yıllar boyunca kalacağı yumurtanın içine girer ve Big Bang’i atlatır. Evrenin yeniden doğması ve Yedinci Kozmos’un başlamasıyla da yeni bir varlığa dönüşerek tekrar doğar.

    Evren yok olup tekrar ortaya çıkmış, gezegenler baştan dizilmiş ve yeni bir hayat başlamıştır. Galan ise Galactus olarak bu evrende tekrar var olur. Kendi doğduğu Kozmos’ta olduğu gibi bir bilim insanı ve sıradan bir birey değildir artık. Bu yeniden doğum aynı zamanda onun lanetine dönüşmüş ve onu gezegenleri yutan, onlarla beslenen bir dev hâline getirmiştir. Marvel evreninde Galactus tam olarak iyi ya da kötü olarak tanımlanmaz. Zira gezegenleri bir çırpıda yutuvermesi onun doğası gereğidir ve bunu kötücül bir edimle gerçekleştirmez. Fakat kendi varlığını sürdürmesi başka canlıların yaşamına tamamen son vermesiyle mümkündür. 

    Galactus bir tanrı mı?

    Galactus, tamamen yok olan bütün bir evrenden geriye kalan tek bireydir. Kıyametten kurtulan tek kişi olarak da görülebilir. Bunun için kozmik bir varoluşa dönüşmesi gerekmiş ve bütün varlığı baştan tanımlanmıştır. Bu esnada da çok büyük güçlere sahip olmuştur ve koca gezegenleri tamamen yutarak hayatına devam etmiştir. Fakat bu onu bu evren içerisinde bir tanrı yapmaz. Tüm evreni yönlendirme gibi güçleri yoktur fakat kudreti yaşayan tüm canlıların da üzerindedir. Zira bir kıyameti atlatmış, yok olan olan bir kozmostan yeni bir kozmosa geçiş yapmıştır.

    Dolayısıyla Thanos gibi gücü uçsuz bucaksız olan kötü karakterlerin bile çekinebileceği, karşılaşmakta tereddüt ettiği bir karakterdir Galactus. Öte yandan kendi çelişkileri olan, kendine karşı da mücadele veren bir karakter olduğu söylenebilir. Durdurulamaz, doyurulamaz açlığı tamamen doğasından gelir ve tek hamlede yok ettiği medeniyetleri açlığını yatıştırmak için yok eder. Eylemleri, yok etmek için değil hayatta kalabilmek içindir. Öte yandan evrenler üstü varlığı onu tüm canlıların üzerine koyduğu için tanrısal bir varlık olduğunu kabul etmek ve gücünü bu boyutlarda değerlendirmek Marvel kurmaca evreninin kuralları içerisinde mantıklı olacaktır.

    Galactus tehdidi nasıl bir şeydir? 

    Bakış açımızı Galactus’tan uzaklaştırıp onun karşısına yerleştirirsek elbette anlatılar bir miktar değişir. Aynı The Fantastic 4: First Steps’te olduğu gibi Galactus’un seçtiği ve yutmak üzere olduğu gezegenler tek hamlede yok olmanın eşiğine gelirler ve bu elbette Galactus’u “kötü” bir karaktere dönüştürür. Galactus’un ilk kurbanı da son derece barışçıl bir gezegen olan Archeopia olmuştur. Sadece açlığını yatıştırmak zorunda olan Galactus bu zararsız gezegeni yutar. Bu herhangi bir diplomasi ya da pazarlık olmadan bir anda gerçekleşen bir eylemdir ve Archeopialıların bu tehdide direnme ve sonrasında kaçma istekleri yetersiz kalır. Galactus, yıkıntıları arasından Taa II adlı kalesini inşa edeceği gezegenin enerjisini tamamen yok eden aracını gönderir ve bu enerjiyi tamamen sömürerek gezegeni yok eder. Dolayısıyla Star Wars’taki Death Star ya da benzeri örneklerden ayrılır. Gerçek dünyanın sömürgeci ilişkilerine ya da bu doğrultudaki alegorik okumalara çok daha açık bir alan sunar. 

    Galactus hedefini nasıl seçer? 

    Galactus, açlığını yatıştırmaya yatkın gezegenleri tespit etmek için bazı elçiler kullanır. Bunların en ünlüsü, The Fantastic 4: First Steps’le MCU’ya adım atan bir başka karakter olan Silver Surfer’dır. Silver Surfer, Marvel dünyasına Galactus’un zapt ettiği ve yutacağı gezegenlerin uygunluğunu araştırmak için köleleştirdiği bir elçi olarak girer ancak onun hikâyesi “sahibine” isyan etmek ve kendisine seçilen pozisyonu reddetmekle şekillenir. Zira Dünya’da insanlığın doğasıyla karşılaşmış ve uzun yıllardır devam eden keşif köleliğinden kendini kurtarmıştır. Bu önemlidir zira Galactus aynı MCU’da olduğu gibi çizgiromanlarda da Marvel dünyasına Fantastic Four anlatısıyla giriş yapmıştır ve Fantastic Four üyeleri Silver Surfer’ın yardımı olmadan Galactus’u alt etmenin bir yolunu bulamaz. Direnç ise insan olmanın duygusal ortaklığından devşirilir. Silver Surfer, Galactus’un tek elçisi değildir fakat en önemlisi olduğu da kesindir.

    Galactus geri dönebilir mi? (Spoiler içerir)

    Galactus, The Fantastic 4: First Steps’in sonunda ışınlanma yoluyla Dünya’dan uzaklaştırıldı ve belirsiz bir yere yollandı. Öte yandan bebek Franklin’de gördüğü potansiyel Galactus’un Dünya’yı yok etmeden önce pazarlığa oturmasına neden olmuştu. Bu Galactus karakterinin çizgiromanlardaki referansları üzerinden düşünüldüğünde önemli bir konu zira Galactus’un bir gezegeni yok etmeden önce tereddüt etmesi yalnızca o gezegenden başka bir beklentisi olma ihtimaliyle mümkün olabiliyor. Dolayısıyla teorik olarak Galactus’un geri dönme ihtimali mevcut fakat The Fantastic 4: First Steps’in jenerik ortası sahnesi ve sonraki filmlerden gelen duyumlarla da birlikte düşünüldüğünde anlatının esas kötü karakterinin Robert Downey Jr.’ın canlandıracağı Doctor Doom olması daha olası görünüyor. 

    Tekrar çizgiromanlara dönersek Doctor Doom’un Galactus’un tanrısal güçlerinin Dünya’daki yansımalarına göz dikeceği ve bu güçleri çalmaya yönelik planları MCU’nun gelecek filmlerinde önemli bir parça olabilirmiş gibi görünüyor. Bu da elbette Dr. Doom ve Galactus’u karşı karşıya getirecek olaylara yol açabilir. Dolayısıyla Galactus’un nasıl bir karakter olduğunu bilmek, bilhassa kötücül niyetleri ve hâkimiyet hırslarından ziyade kendi açlık lanetinin kurbanı olmuş nötr bir karakter olduğunu akılda tutmakta fayda var. Elbette MCU’nun çizgiromanlara dayansa da bazen onlardan ayrılabildiğini de. 

    The Fantastic 4: First Steps’le MCU’ya dâhil olan Galactus’la ilgili merak ettiklerinizi öğrenin. 

    JustWatch ekibinin hazırladığı streaming rehberi sayesinde Marvel’ın önemli karakterlerinden Galactus’un karakter özelliklerini, MCU’daki rolünü ve gelecekteki muhtemel senaryoları öğrenin. Dünyanın en büyük streaming rehberi olan JustWatch’ı kullanarak Prime Video, Disney+ ve MUBI gibi platformlardaki içeriklere de göz atabilirsiniz.

  • 82. Venedik Film Festivali’nin Merakla Beklenen Yarışma Filmleri
 

    82. Venedik Film Festivali’nin Merakla Beklenen Yarışma Filmleri  

    Berke Göl

    Berke Göl

    JustWatch Editörü

    27 Ağustos-6 Eylül tarihleri arasında düzenlenecek 82. Venedik Film Festivali’nin programı açıklandı. Ana yarışmasında Sorrentino’dan Jarmusch’a, Kathryn Bigelow’dan Guillermo del Toro’ya pek çok yıldız yönetmenin yeni filmlerini bir araya getiren festivalin yan bölümlerinde de yıl boyunca adından söz ettirecek pek çok film var:

    Luca Guadagnino’nun yeni draması After the Hunt (2025), Mamoru Hosoda’nın yeni animesi Hateshinaki Scarlet (2025), Werner Herzog belgeseli Ghost Elephants (2025), Tsai Ming-liang’ın Back Home’u (2025), Sofia Coppola’nın moda tasarımcısı Marc Jacobs’a dair kişisel belgeseli Marc by Sofia (2025), Lucrecia Martel’in Arjantin’de yerli halka yönelik devlet şiddetini konu alan belgeseli Nuestra Tierra (2025) ve daha niceleri… Ancak biz şimdilik festivalin ana yarışmasına odaklanalım ve Venedik’in merakla beklediğimiz 10 yarışma filmine yakından bakalım.

    The Grace / La Grazia (Yön. Paolo Sorrentino)

    82. Venedik Film Festivali’nin açılışını Paolo Sorrentino’nun yazıp yönettiği The Grace (2025) yapacak. Yönetmen kariyerinin başından bu yana neredeyse her filminde birlikte çalıştığı, beraber sayısız başarılara imza attığı Toni Servillo’ya bu filmde de başrolü teslim ediyor. Bir başbakanın iktidarının son günlerinde geçen film, politik arka planı olan bir aşk hikâyesi anlatıyor. Uzun yıllardır Servillo’yla birlikte bir aşk filmi yapmak istediğini söyleyen Sorrentino’ya göre aradıkları öyküyü The Grace’te bulmuşlar. Çekimleri Roma ve Torino’da gerçekleştirilen filmde Toni Servillo’ya Anna Ferzetti, Orlando Cinque, Massimo Venturiello gibi isimler eşlik ediyor. The Grace’in uluslararası dağıtım haklarının MUBI’de olduğunu da ekleyelim.

    Bugonia (Yön. Yorgos Lanthimos)

    Yorgos Lanthimos Kinds of Kindness’ı (2024) takip eden yeni filminde bir kez daha Emma Stone ve Jesse Plemons’ı bir araya getiriyor. 2003 tarihli Güney Kore filmi Save the Green Planet!’in yaratıcı bir yeniden yapımı olan Bugonia (2025), büyük bir ilaç şirketinin yönetim kurulu başkanı olan Michelle ile uzaylı olduğuna ikna oldukları için onu kaçırmaya karar veren iki komplo teorisyeninin öyküsünü anlatıyor. Lanhtimos sinemasının her zamanki tekinsizliğine ve absürd mizahına sahip olan film, görsel açıdan da yönetmenin bugüne kadar benimsediği tuhaf üslupla tutarlı görünüyor. Lanthimos filmlerinin alamet-i farikalarıyla Güney Kore tür sinemasının çılgın enerjisinin birleşiminin ortaya nasıl bir sonuç çıkaracağı merak konusu.

    Father Mother Sister Brother (Yön. Jim Jarmusch)

    Geçtiğimiz aylarda Cannes programına seçilmemesi büyük gürültü koparan Father Mother Sister Brother (2025), Jim Jarmusch’un Venedik Film Festivali’nde yarışan ilk filmi olacak. Üç bölümden oluşan bu aile hikâyesinin ‘Baba’ başlıklı bölümü ABD’nin kuzeybatısında, ‘Anne’ başlıklı bölümü Dublin’de, ‘Sister Brother’ başlıklı son bölümü ise Paris’te geçiyor. Jarmusch’un 2019 yapımı The Dead Don’t Die’dan beri imza attığı ilk kurmaca film olan Father Mother Sister Brother’ın başrollerinde Cate Blanchett, Adam Driver, Vicky Krieps, Tom Waits, Mayim Bialik ve Charlotte Rampling gibi yıldızlar yer alıyor. Filmde Jarmusch’un her zamanki gibi aile ilişkilerine, aşka ve dostluğa kendine özgü üslubuyla yer yer melankolik, yer yer mizahi bir bakış attığını tahmin etmek güç değil.

    Frankenstein (Yön. Guillermo del Toro)

    Guillermo del Toro'nun heyecanla beklenen filmi Frankenstein (2025) da prömiyerini Venedik Film Festivali’nde yapacak yapımlardan biri. Fantastik sinemada ve korku/gerilim türünde rüştünü çoktan ispatlamış olan Meksikalı yönetmen, son yıllarda kazandığı büyük başarılarla birlikte Hollywood’un aranan isimleri arasına girdi ve şimdi de “en sevdiğim roman” dediği Mary Shelley klasiğini perdeye uyarladı. Başrollerde Oscar Isaac, Jacob Elordi, Mia Goth ve Christoph Waltz’a yer veren Frankenstein’da romanın dünyası ile del Toro’nun sinema estetiğinin nasıl bir birliktelik oluşturacağı merak konusu. Netflix yapımı Frankenstein’ın festival gösterimlerinin ardından Kasım ayında platformda yayına girmesi bekleniyor.

    A House of Dynamite (Yön. Kathryn Bigelow)

    Usta yönetmen Kathryn Bigelow da The Hurt Locker (2008), Zero Dark Thirty (2012) ve Detroit’i (2017) takip eden yeni politik gerilimi A House of Dynamite’la (2025) Venedik ana yarışmasında yerini alıyor. Kaynağı bilinmeyen bir füzenin ABD topraklarına isabet etmesinin ardından Beyaz Saray’da yaşanan siyasi krizi konu alan film, yetkililer arasındaki anlaşmazlıkları gerçek zamanlı bir anlatıyla aktarırken gerilim duygusunu sürekli diri tutmayı hedefliyor. Ulusal güvenliğin tehdit altında olması, ahlaki açıdan yüzleşilen ikilemler ve baskı altında doğru karar alma çabası gibi Bigelow’un çok sevdiği temalara yer veren filmin başrollerinde Idris Elba, Rebecca Ferguson, Jared Harris, Moses Ingram ve Tracy Letts gibi isimler var.

    Jay Kelly (Yön. Noah Baumbach)

    Noah Baumbach’ın senaryosunu İngiliz oyuncu Emily Mortimer’la birlikte yazdığı Jay Kelly (2025), ünlü oyuncu Jay Kelly (George Clooney) ile menajeri ve yakın dostu Ron (Adam Sandler) arasındaki ilişkiye odaklanıyor. İkili New York’tan Londra’ya, Milano’dan Toskana’ya uzanan yolculukları boyunca aşk, dostluk, şöhret ve yaşlanma gibi meseleler üzerine hasbıhal ediyor. Clooney ve Sandler’ı bir araya getirerek heyecan verici bir tercih yapan bu komedi/dramanın oyuncu kadrosunda Laura Dern, Billy Crudup, Riley Keough, Greta Gerwig, Patrick Wilson ve Jim Broadbent gibi farklı kuşaklardan yıldızlar da bulunuyor. Jay Kelly, kasım ayında bir süreliğine sinemalarda da gösterildikten sonra Netflix’te izleyiciyle buluşacak.

    No Other Choice (Yön. Park Chan-wook)

    Son olarak Decision to Leave’e (2022) imza atan Park Chan-wook yeni filminde Donald Westlake’in 1997’de yayımlanan The Ax adlı gerilim romanını perdeye uyarlıyor. No Other Choice (2025), işten atıldıktan sonra bir türlü yeni bir iş bulamayan ve ailesini geçindirmekte zorlanan bir adamın kendi alanındaki potansiyel rakiplerini bir bir öldürmeye başlamasını ve bu sayede iş bulma şansını arttırmaya çalışmasını konu alıyor. Kara komedi, psikolojik gerilim, sınıf anlatısı ve kapitalizm eleştirisini bir potada eriten filmin başrolünde ise, Park’ın pek çok filminde birlikte çalıştığı ve son dönemde Squid Game’le (2021-2025) yıldızı yeniden parlayan Lee Byung-hun yer alıyor.

    The Smashing Machine (Yön. Benny Safdie)

    Benny Safdie’nin kardeşi Josh Safdie olmadan tek başına yönettiği ilk filmi The Smashing Machine (2025), ABD’li dövüşçü Mark Kerr’ün inişli çıkışlı kariyerini anlatan bir biyografik yapım. Ağır bir makyaj altında, büyük bir fiziksel dönüşüm geçiren Dwayne Johnson’a Emily Blunt’ın eşlik ettiği film, dövüşçünün uluslararası şöhrete ulaştığı ve iç hesaplaşmalarla boğuştuğu döneme karşılık gelen 2000 yılında geçiyor. Kerr’ün çıktığı müsabakaları, ağrı kesici ilaçlara bağımlılığını, Dawn Staples’la yaptığı evliliği takip eden The Smashing Machine, dövüş sporları dünyasının görkemini ve karanlık boyutunu resmetme biçimiyle akıllara Darren Aronofsky imzalı The Wrestler’ı (2008) da getiriyor.

    The Stranger / L’Étranger (Yön. François Ozon)

    François Ozon yeni filminde varoluşçu edebiyatın başyapıtları arasında yer alan Albert Camus klasiği Yabancı’yı beyazperdeye uyarlıyor. 1938 yılında geçen The Stranger (2025), Cezayir’de yaşayan otuzlu yaşlarındaki sömürge bürokratı Meursault’yu annesinin ölümünden sonra çevresine ve topluma gitgide yabancılaştığı süreçte takip ediyor. Meursault’nun sebepsiz yere işlediği cinayet ve takip eden dava sürecindeki kayıtsızlığı, izleyiciyi varoluşun anlamsızlığıyla yüzleşmeye davet ediyor. Daha önce Ozon’un Summer of 85 (2020) filmiyle Umut Vaat Eden Oyuncu dalında César Ödülü kazanan Benjamin Voisin’i başrole taşıyan filmin oyuncu kadrosunda Rebecca Marder, Pierre Lottin, Swann Arlaud ve Denis Lavant gibi isimler de yer alıyor.

    Silent Friend (Yön. Ildikó Enyedi)

    2017’de On Body and Soul filmiyle Berlinale’de Altın Ayı kazanan Macar yönetmen Ildikó Enyedi’nin yeni filmi Silent Friend (2025), yüz yılı aşkın bir süreye yayılan üç ayrı öyküden oluşuyor. Öykülerin odak noktasında, Almanya’nın Marburg kentindeki bir botanik bahçesinde bulunan görkemli bir ağaç var. Ağacın perspektifinden insanların dünyasına bakan yönetmen, insanlar arasındaki iletişimsizliği, empati eksikliğini, duygusal arayışları ele alıyor. Tony Leung, Léa Seydoux, Luna Wedler, Enzo Brumm ve Sylvester Groth gibi oyuncuları bir araya getiren Silent Friend’in Ildikó Enyedi’nin önceki filmleri gibi insana ve doğaya dair ağır tempolu, huzurlu ve tefekkür yüklü bir mesel niteliği taşıdığını tahmin etmek güç değil.

    Venedik Film Festivali'nin öne çıkan filmleri Türkiye’de ne zaman İzlenebilecek?

    Venedik Film Festivali’nde prömiyer yapan filmlerin pek çoğunun Türkiye’de ne zaman ve nerede izlenebileceği henüz belirsiz. Fakat bu sayfaya göz atarak bu yapımlarla ilgili güncel streaming seçeneklerinden haberdar olabilirsiniz.

  • Lena Dunham’ın Rol Aldığı En İyi 10 Film ve Dizi

    Lena Dunham’ın Rol Aldığı En İyi 10 Film ve Dizi

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    Yazdığı, yönettiği ve başrolünde yer aldığı yarı otobiyografik filmi Tiny Furniture (2010) ile hayatımıza giren ve Girls (2012-2017) ile dünya çapında bir şöhret kazanan Lena Dunham kuşağının kendine has figürlerinden birisi. 1986 doğumlu sanatçı, senaristlik, oyunculuk ve yönetmenliğin yanı sıra yazdığı kitaplarla da tanınıyor.

    Kariyerinin göz önüne çıktığı dönemden itibaren hep açık sözlü, ezber bozan ve tartışma yaratan bir isim olan Dunham oyunculuğa da devam etti ve pek çok önemli yapımda yer aldı. Bu içerikte Lena Dunham’ın rol aldığı en iyi film ve dizileri sıralıyoruz. Böylece Too Much (2025-) ile yeniden gündeme gelen Dunham’ın oyunculuk kariyerinde kısa bir yolculuğa çıkıyoruz.

    Girls (2012-2017)

    Girls (2012-2017), yalnızca Lena Dunham’ı kuşağının öncü seslerinden biri hâline getirmedi. Ayrıca o kuşağın sinema ve televizyondaki en önemli temsiliyetlerinden birine imza attı. 2012 yılında yayınlanmaya başlayan HBO dizisi temelde televizyonun çok alışık olduğu bir temaya, birbirinden oldukça farklı dört kadının New York’taki yaşantısına odaklanıyordu. Fakat Lena Dunham, yaratıcısı olduğu bu dizi aracılığıyla konunun ve hatta ismin yarattığı beklentilerle oynayarak önemli bir hayran kitlesi edindi ve televizyonu ciddi anlamda etkiledi. Kendisinin aynı zamanda başrolde yer aldığı dizi, Dunham’ın kariyeri boyunca pek çok kez yaptığı gibi kendi hayatından yola çıkıyordu ve yetişkinliğe adım atmaya çalışan bir grup şehirli kadının yaşamlarını içeriden bir gözle anlatıyordu. Girls, yalnızca Dunham için değil, Adam Driver gibi yan rollerde izlediğimiz pek çok oyuncu için de kariyer tanımlayıcı bir etki yarattı.

    Tiny Furniture (2010)

    Lena Dunham’ın yazarlık, yönetmenlik ve oyunculuk kariyerine adım attığı ilk uzun metrajı Tiny Furniture (2010) onun için her şeyin başlangıcı sayılabilir. Yazdığı, yönettiği ve başrolünde yer aldığı bu filmde Dunham yine yarı otobiyografik bir kanaldan ilerliyor ve kendi hayatını kurmacalaştırıyordu. Aslında Girls’te tutturacağı kuşak anlatısının önemli nüvelerini barındıran bu filmde Dunham, Aura adlı, sinema okulundan yeni mezun olmuş, gelecekten ümidini kesmiş bir genci canlandırır. Girls’te de çok sevilen performanslara imza atacak Jemima Kirke ve Alex Karpovsky burada da oyuncu kadrosundadır. South by Southwest Film Festivali’nde dünya prömiyerini yaptıktan sonra başka festivallerde de dolaşan bağımsız film, aradan geçen yıllara rağmen güncel kalmaya ve belli meseleleri işaret etmeye devam ediyor.

    This is 40 (2012)

    Girls’ün de yapımcısı olan Judd Apatow’un yazıp yönettiği This Is 40 (2012), Apatow’un Knocked Up’ının (2007) bir anlamda devamı niteliğindedir. Apatow burada romantik komedi türünün kodlarıyla hareket ederken karakterlerin daha geç yaşlardaki hâlleriyle ilgilenir. Başroller Paul Rudd ve Leslie Mann’e emanetken Dunham da burada Pete’in (Paul Rudd) çalışanlarından biri rolünde boy gösterir. Birçoklarına göre This is 40, imza attığı komedi filmleriyle tanınan Judd Apatow’un olgun filmleri arasındadır. Girls’ün yayına başladığı dönemle aynı yıl gösterime giren film, eleştirmenlerden ortalama üzeri notlar almıştı ve hızla dünyaya adını duyuracak Lena Dunham’ın gelişecek kariyerini de bir anlamda müjdeliyordu.

    Once Upon a Time in... Hollywood (2019)

    Quentin Tarantino’nun seyirciyle buluşan son filmi Once Upon a Time in... Hollywood (2019), Hollywood’un geçmişine yapılan albenili yolculuk kadar görkemli oyuncu kadrosuyla da dikkat çekiyordu. Margot Robbie, Brad Pitt ve Leonardo DiCaprio gibi üç yıldız ismi bir araya getiren filmde yan rollerde yer alan Margaret Qualley, Austin Butler, Mikey Madison ve Sydney Sweeney gibi isimler de filmden sonra oldukça başarılı kariyerlere sahip oldular. Bu isimlerden önceki kuşağa ait olan Dunham da Once Upon a Time in... Hollywood’da önemli bir rolde yer alıyordu. Filmin çarpıcı bir sekansı olan Manson ailesi bölümünde Gypsy lakaplı Catherine Share’ı canlandıran Dunham hem uzun bir süre sonra epey göz önünde bir rolle karşımıza çıkıyor hem de tarihî bir figüre hayat veriyordu.

    Supporting Characters (2012)

    2012 tarihli Supporting Characters da Lena Dunham’ın oyunculuk kariyerindeki ilginç duraklardan biri. New Yorklu iki kurgucunun kriz içerisinde bir filmde beraber çalışırken ilişkilerine dair yeni aşamalara geçmesinin anlatıldığı Supporting Characters, Lena Dunham’ın öne çıktığı kuşaksal anlatılardan biri olarak da tanımlanabilir. Girls ve Tiny Furniture’da da izlediğimiz Alex Karpovsky’nin başrollerden birini üstlendiği film küçük bütçeli bağımsız yapısı ve mütevazı doğasıyla festivallerde ilgi gördü. Filmi yöneten ve diğer başrol oyuncusu Tarik Lowe’la birlikte senaryosuna da imza atan Daniel Schechter’i de gelecek vaat eden bir yönetmen kategorisine yükseltti. Bugün de dönemin yaratıcı bağımsız yapımlarından biri olarak dikkat çekiyor.

    Too Much (2025)

    Geçtiğimiz günlerde Netflix’te seyirciyle buluşan Too Much (2025-), artık kariyerinde olgunluk aşamasında bulunan Dunham’ın Girls’le yakaladığı başarıya geri dönme projesi. Aynı Girls ve Tiny Furniture gibi Dunham’ın kendi hayatından yola çıkarak yazdığı, şehirli insanlar ve onların ilişkilerine odaklanan Too Much’ta Dunham bu kez başrolde olmasa da oyuncu kadrosunda yer alıyor. Dunham’ın yaratıcılığını eşi Luis Felber’la birlikte üstlendiği dizide Megan Stalter ve Will Sharpe başrollerde yer alıyor. New Yorklu yapım asistanı Jessica’nın (Megan Stalter) iş sebebiyle Londra’ya taşınmasını ve bu değişimi hayatını toparlamak için bir vesileye dönüştürme çabasını takip ediyoruz. Dizinin Girls gibi bir etki yaratıp yaratmayacağını ise zaman gösterecek elbette.

    My Entire High School Sinking Into the Sea (2016)

    Dunham’ın kariyerindeki bir başka ilginç durak ise 2016 yapımı animasyon filmi My Entire High School Sinking Into the Sea. Dunham’ın seslendirme kadrosunda yer aldığı filmde yaşanan bir deprem sonrasında bir okulun denizin dibini boylaması ve içerisindekilerin yaşamını burada sürdürmesi konu ediliyor. Film, çizgiroman yazarı Dash Shaw’un imzasını taşıyor. Dunham’ın, Jason Schwartzman, Reggie Watts, Maya Rudolph, Susan Sarandon ve (tabii ki) Alex Karpovsky gibi isimlerle birlikte seslendirme kadrosunda yer aldığı My Entire High School Sinking Into the Sea, eleştirmenlerden genel olarak olumlu puanlar almış ve yaratıcılığıyla övülmüştü. 

    Happy Christmas (2014)

    2014 yapımı Happy Christmas adlı bağımsız dramedide ise Dunham, Anna Kendrick, Melanie Lynskey, Mark Webber gibi isimlerle birlikte rol aldı. Ayrıca filmin senaristi ve yönetmeni Joe Swanberg de oyuncu kadrosunda yer alan isimler arasındaydı. Dunham’ın da dâhil olduğu kuşağın küçük bütçelerle kişisel hikâyelerini anlattığı trendin bir parçası olarak görebileceğimiz Happy Christmas dünya prömiyerini Amerikan bağımsız sinemasının en önemli vitrini Sundance Film Festivali’nde yaptı ve o yılın dikkat çeken bağımsız yapımlarından biri oldu. Burada da bazı şehirli, sorumluluk alma sorunları yaşayan ve yetişkinleşmekten kaçınan karakterlerin yaşadıkları ilişkilere odaklanan bir anlatı takip ediliyordu. Film, Swanberg’in daha önceki filmlerinde de olduğu gibi çoğunlukla doğaçlama diyaloglarla çekilmişti. 

    Sharp Stick (2022)

    Dunham’ın aynı zamanda yazdığı ve yönettiği Sharp Stick (2022), 26 yaşındaki bir genç kadının hayata atılma çabalarını takip eder. Pek çok açıdan tecrübesiz biri olan Sarah Jo (Kristine Froseth) kendisinden yaşça büyük patronuyla bir yasak ilişkiye atılır ve burada cinselliğini keşfetmeye başlar. Daha önce defalarca erkek gözünden anlatılmış bu hikâyeyi bu kez kadının bakış açısından anlatan Dunham seks komedisi alt türüne de yeni bir bakış getirmeye çalışır. Kendisi de yaptığı filmlerde sıklıkla olduğu gibi oyuncu kadrosundadır ve Heather adlı karaktere hayat verir. Film, eleştirmenlerden ortalama puanlar alsa da getirdiği yaklaşımla övgü almış ve Dunham’ın dikkat çekici işlerinden biri olarak yer yer takdir toplamıştı.

    Treasure (2024)

    Julia von Heinz’ın 1999’da yayımlanan Too Many Men adlı romanından uyarladığı 2024 yapımı Treasure, son dönemde de popüler kalmaya devam eden Holokost mağduru anlatılarından biri. Lena Dunham ve Stephen Fry’ı başrollerde buluşturan filmde Amerikalı bir gazetecinin Holokost mağduru babasıyla Polonya’ya yaptığı ziyareti takip ediyoruz. Geçtiğimiz yılın hit filmlerinden Jesse Eisenberg’ün A Real Pain’iyle (2024) birçok paralellik taşıyan Treasure, onun kadar ilgi çekmese de konu ettiği mesele ve bakış açısıyla merak uyandırdı. Berlin Film Festivali’nde yarışma dışı olarak dünya prömiyerini yapan film, eleştirmenlerden ortalamanın altında yorumlar almıştı. 

    En iyi 10 Lena Dunham film ve dizisini öğrenin

    JustWatch ekibinin hazırladığı streaming rehberi sayesinde çok yönlü isim Lena Dunham’ın rol aldığı en iyi 10 filmle diziyi ve bu filmleri hangi platformlarda izleyebileceğinize dair tüm bilgileri bu sayfadan öğrenebilirsiniz. Dünyanın en büyük streaming rehberi olan JustWatch’ı kullanarak Prime Video, Disney+ ve MUBI gibi platformlardaki içeriklere de göz atabilirsiniz.

  • Netflix’te İzleyebileceğiniz En İyi 10 Komedi

    Netflix’te İzleyebileceğiniz En İyi 10 Komedi

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    Kataloğunda çok farklı türlerden işlere yer veren Netflix’in en iddialı olduğu janr ise şüphesiz komedi. Hem komedi dizi ve filmlerine hem de stand-up gösterilerine yer veren platform, son yıllarda yerli komedi yapımlarına da alan açmaya başladı. 

    Orijinal içeriklerinde hem 20-30 dakikalık sitcomlara, hem de yeni kuşağın zevklerine hitap eden “Gen-Z” komedilerine ağırlık veren Netflix kataloğunda Türkiye’den de başarılı anaakım komedi işlerine rastlamak mümkün. Bu listede Netflix’in yapımcılığını ya da dağıtımını üstlendiği yerli ve yabancı komedilerden en popülerlerini sıraladık. Bu yapımlara dair dair merak ettiğiniz detayları rehberimizden inceleyebilir, Türkiye’deki farklı streaming seçenekleriyle ilgili aradığınız her türlü bilgiye ulaşabilirsiniz. 

    Grace and Frankie (2015-2022)

    Netflix orijinal yapımı Grace and Frankie (2015-2022), başrollerini Jane Fonda ve Lily Tomlin’in paylaştığı keyifli bir “yaşlılık” komedisi. Kült dizi Friends’in (1994-2004) yaratıcılarından Marta Kauffman ve Howard J. Morris imzalı yapım, kocaları birbirine aşık olunca beklenmedik bir şekilde dost olan iki kadının hikâyesini anlatıyor. Birbirlerinden pek de hoşlanmayan Grace ve Frankie, oldukça zıt karakterlere sahip iki orta yaşlı kadındır. Hayatlarının geç bir döneminde başlarına gelen bu trajikomik olay, hem kendilerini hem de aralarındaki arkadaşlığı yeniden keşfetmelerini sağlar. Televizyondan alışkın olduğumuz klasik sitcom anlatı yapısını, günümüz dijital komedilerinin uçlarda gezinen formatıyla bir araya getiren dizi; kariyerinin ustalık dönemindeki Fonda ve Tomlin’in uyumuyla dikkat çeken, eğlenceli bir “ikinci bahar” hikâyesi. 

    Master of None (2015-2021)

    Bir başka Netflix orijinal dizisi olan Master of None (2015-2021), New York’ta yaşayan 30 yaşında Dev isimli bir oyuncunun kendini keşfetme yolculuğuna odaklanan bir komedi. Dizinin başrolünde de yer alan Aziz Ansari’nin kendi stand-up şovundan ve hayat hikâyesinden esinlenerek yazdığı Master of None, Dev’in mesleki ve özel hayatındaki çatışmalar üzerinden oldukça kişisel bir hikâye anlatıyor. Özellikle ikinci sezonuyla eleştirmenlerden olumlu yorumlar alan dizi; Annie Hall’dan (1977) La Dolce Vita’ya (1960), L'Avventura’dan (1960) Bicycle Thieves’e (1948) kült klasiklere verdiği referanslarla dikkat çekmişti. Romantik komedi türünün kodlarını yaratıcı bir şekilde eğip büken Master of None, daha sonrasında da pek çok komedyenin daha “kişisel” işlerine alan açan Netflix’in başarılı denemelerinden biriydi. 

    Unbreakable Kimmy Schmidt (2015-2020)

    Sıradışı bir “yeniden doğuş” hikâyesi anlatan Unbreakable Kimmy Schmidt (2015-2020), başrolünde The Office’teki (2009–2013) Erin Hannon rolüyle tanıdığımız Ellie Kemper’in yer aldığı bir sitcom. New York’ta geçen dizi, 15 sene boyunca bir “kıyamet” tarikatı tarafından esir tutulan ve “insanlığın son umudu” olarak büyüyen Kimmy Schmidt’in özgür kaldıktan sonraki hayatına odaklanıyor. Dizi, oldukça karanlık bir hikâyeyle başlayıp hem eğlence hem de umut dolu bir yere evriliyor. Komedi dalında 20 kez Emmy'ye aday olan yapım, mizahını Kimmy’nin New York’a ve normal hayata uyum sağlarken yaşadığı absürt karşılaşmalar üzerine kuruyor. Dizinin yaratıcıları arasında, Saturday Night Live’daki performanslarıyla tanıdığımız oyuncu ve komedyen Tina Fey de var. 

    Aile Arasında (2017)

    2000’lerin en sevilen yerli komedilerinden, Gülse Birsel’in yazdığı ve Ozan Açıktan’ın yönettiği Aile Arasında (2017), BKM yapımı bir komedi. Seyirciye adeta bir yıldızlar geçidi sunan filmin oyuncu kadrosunda Demet Evgar, Engin Günaydın, Fatih Artman, Şevket Çoruh, Gülse Birsel ve Derya Karadaş gibi isimler yer alıyor. Karısından yeni ayrılmış olan Fikret, şans eseri Solmaz’la tanışır ve Solmaz’ın kızı Zeynep’ın babası rolünü canlandırmak zorunda kalır. Yerli komedilerimizin usta isimlerini bir araya getiren Aile Arasında; samimi mizah, başarılı oyunculuk performansları ve eğlenceli hikâyesiyle 2010’ların en çok izlenen komedileri arasında üst sıralarda. Gülse Birsel imzalı Avrupa Yakası (2004-2009) ve Yalan Dünya (2012-2014) gibi dizilerden izler taşıyan yapım, bir kez daha mizahını kültürel çatışmalar üzerine kuruyor. 

    Glow (2017-2019)

    1980’lerde tesadüfen bir araya gelen kurmaca bir kadın güreş grubuna odaklanan Glow, sıradışı bir “güçlü kadın” hikâyesi. Başrolünde Community (2009-2015) dizisinin yıldızlarından Alison Brie ve Betty Gilpin’in yer aldığı dizi, oyuncu olma yolunda pek de başarılı olmayan adımlarla ilerleyen Ruth Wilder isimli bir kadının hikâyesini takip ediyor. ‘Gorgeous Ladies of Wrestling’ isimli bir gruba katılan Ruth, orijinali pek de bir şey vaat etmeyen fikri takım arkadaşlarının ve yönetmenin de yardımıyla tam bir şova dönüştürüyor. Los Angeles’ta geçen hikâye, bir yandan kadınlık halleri ve “güçlü olmak” üzerine eğlenceli bir anlatı kurarken, bir yandan da Hollywood’un ve ABD anaakım medyasının “gösteri” anlayışını eleştirel bir bakışla ele alıyor. 

    The Kominsky Method (2018-2021)

    Netflix orijinal yapımı The Kominsky Method (2018-2021), oyuncu koçluğu yapan Sandy Kominsky’yi merkezine alan bir komedi. Başrolüni usta oyuncu Michael Douglas ve 2023’te kaybettiğimiz Alan Arkin’in paylaştığı dizinin yaratıcılığını ise Two and a Half Men (2003–2015) ve The Big Bang Theory (2007–2019) gibi işleriyle bilinen, “sitcomların kralı” lakaplı Chuck Lorre üstleniyor. 20-30 dakikalık kısa bölümlerden oluşan ve üç sezon boyunca devam eden dizi, özellikle yaşlılığı ele alış şekli ve samimi mizahıyla beğeni toplamıştı. İlk sezonuyla Altın Küre Ödülü kazanan dizi; ‘The Kominsky Method’ isimli stüdyoyu yönetmeye çalışan Sandy, menajeri ve kızını takip ediyor. Menajeri Norman, eşini kanserden dolayı kaybedince iki arkadaş tüm hayatlarını sorgulamaya başlıyor ve ilişkilerinde de yeni bir döneme giriyorlar.   

    Sex Education (2019-2023)

    Netflix’in en popüler orijinal işlerinden, Laurie Nunn imzalı Sex Education (2019-2023), İngiliz yapımı bir gençlik komedisi. Moordale isimli kurmaca bir kasabada geçen dizi, annesi cinsel terapist olan Otis isimli bir lise öğrencisine odaklanıyor. Otis, arkadaşı Maeve ile birlikte okuldakilere cinsellik hakkında tavsiye vermeye başlıyor ve tüm okul adeta cinsel bir aydınlanma yaşıyor. Tüm bu kafa karıştırıcı “seks eğitimi” sürecini olabildiğince eğlenceli bir hâle sokan dizi, cinsellik hakkında sadece gençler için değil, yetişkinler için de fazlasıyla özgürleştirici ve zihin açıcı bir anlatı sunuyor. Farklı dönemlerden esinlenen kostüm tasarımları ve başarılı oyunculuk performanslarıyla dikkat çeken dizi, klasik gençlik filmi ve büyüme hikâyesi kalıplarını mizah yoluyla tersine çeviriyor. 

    Ayak İşleri (2021-2025)

    Dijital platformların yükselişe geçtiği son dönemin en sevilen işlerinden biri olan Ayak İşleri (2021-2025), başrollerini Çağlar Çorumlu ve Güven Murat Akpınar’ın paylaştığı bir suç komedisi. Yaratıcılığını hem oyunculuğu hem de yazarlığıyla tanıdığımız Caner Özyurtlu’nun üstlendiği dizi, mizahını farklı kuşaklardan gelen iki iş arkadaşının arasındaki çatışma ve uyumsuzluk üzerine kuruyor. Zengin bir patronun ayak işlerini yapan Vedat ve Evren isimli iki karaktere odaklanan yapım, karakterlerini birbirinden absürt durumlar içine sokuyor. Yer yer Guy Ritchie ve Quentin Tarantino esintileri de taşıyan dizinin senaristleri arasında, daha çok Youtube’a ürettiği komedi içerikleriyle tanıdığımız Volkan Öge ve komedyen Deniz Alnıtemiz de var. 

    Don’t Look Up (2021)

    Başrolünde Jennifer Lawrence ve Leonardo DiCaprio’nun yer aldığı ve geçmişte Saturday Night Live’in baş yazarları arasında yer almış Adam McKay’in yönettiği Don’t Look Up (2021), politik hiciv türünde bir “dünyanın sonu” hikâyesi. ABD başkanını ve yetkilileri yeryüzüne dev bir meteorun yaklaştığına ikna etmeyi çalışan iki bilim insanına odaklanan yapım, günümüz medya kültürüne sert bir eleştiri niteliğinde. McKay, küçük büyük her şeyin mizah malzemesi hâline geldiği, günümüzün sinik ve popülist siyasi-kültürel atmosferine dair çeşitli tespitlerde bulunuyor. Ayrıca Don’t Look Up; her şeyi hızla dolaşıma sokan, tüketen ve ardından tüküren sosyal medya kültürünü de topa tutuyor. Oyuncu kadrosunda Meryl Streep, Cate Blanchett, Timothée Chalamet, Ariana Grande ve Jonah Hill gibi isimlerin de yer aldığı yapım, mizah yüklü anlatısına rağmen fazlasıyla karamsar ve sinik bir alt metne de sahip. 

    Adsız Aşıklar (2025)

    Başrollerini Halit Ergenç ve Funda Eryiğit’in paylaştığı Netflix Türkiye yapımı Adsız Aşıklar (2025), küçükken yaşadığı bir kalp kırıklığını henüz atlatamamış olan, “Aşk Hastanesi”nin sahibi Cem’e odaklanıyor. Aşkın bir hastalık olduğuna ve tedavi edilebileceğine inanan Cem’in yolu, aşka tüm kalbiyle inanan Hazal’la kesişince hesaplar karışıyor. Yaratıcılığını Dip (2018) ve Azize (2019) gibi dizileriyle tanınan Başar Başaran’ın üstlendiği dizi, zaman zaman absürde de kayan mizahıyla aşk ve ilişkiler üzerine hem duygusal hem de eğlenceli bir anlatı kuruyor. Dizinin oyuncu kadrosunda ayrıca Rıza Kocaoğlu, Erdem Şenocak, Cemre Ebüzziya, Seda Akman ve Cansel Elçin gibi isimler de yer alıyor. 

    Netflix’in en iyi komedilerini Türkiye’den çevrimiçi izleyin

    Netflix’te yer alan en iyi 10 komediyi Türkiye’den nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız doğru adrestesiniz. JustWatch ekibinin hazırladığı bu rehberi inceleyerek çeşitli streaming platformlarındaki kiralama, satın alma ve abonelik hizmetlerinden dilediğinizi seçebilirsiniz. 

  • 2025 San Diego Comic-Con'tan Neler Bekliyoruz?

    2025 San Diego Comic-Con'tan Neler Bekliyoruz?

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    San Diego Comic-Con (SDCC), tüm dünyada popüler kültürün en önemli vitrinlerinden biri. 1970’lerde çizgi roman hayranları tarafından başlatılan ve yıllar içerisinde popüler kültürün hemen her unsurunun ilgi gösterdiği bir festivale dönüşen etkinlik bugün bir eğlence fuarından çok daha fazlası konumunda.

    Bilhassa önemli stüdyoların gelecek dönemdeki projelerini duyurdukları, hayranları seyircilerle buluşturan panellerin çok ilgi çektiği, cosplay yarışının etkinliğin olmazsa olmazları arasına girdiği dev bir etkinlik Comic-Con. Bu yıl 24 - 27 Temmuz tarihleri arasında düzenlenecek San Diego Comic-Con’da önümüzdeki dönemde merakla beklenen projelere dair heyecan verici detayların açıklanması bekleniyor. Bekleyiş sürerken öne çıkan konuları bir araya getiriyoruz. 

    George Lucas’ın İlk Comic-Con Çıkartması 

    San Diego Comic-Con 2025 programının açıklanması sonrası dikkatleri çeken ilk etkinlik elbette Pazar günü gerçekleşecek panellerden biri oldu. Buna göre Star Wars’ın yaratıcısı, usta yönetmen George Lucas, etkinliğin tarihinde ilk kez bir konuşmacı olarak Comic-Con’a katılacak. Queen Latifah'nın moderatörlüğünde Guillermo del Toro ve Doug Chiang’la birlikte konuşacak George Lucas, diğer panelistlerle birlikte insanlığın ilk günlerine kadar uzanan görsel hikâye anlatıcılığı üzerine bir sohbet gerçekleştirecek. Ayrıca 2026 yılında Los Angeles’ta açılması planlanan Lucas Museum of Narrative Art’ın da tanıtımı yapılacak. Lucas’ın eşi Mellody Hobson’la birlikte kurduğu bu müze devasa bir alana yayılan ve tamamı panelin de konusu olan görsel hikâye anlatıcılığı üzerine bir mecraya dönüşecek. 

    Yeni Projeler 

    Comic-Con denilince akla ilk olarak burada duyurulacak yeni projeler geliyor elbette. Panel programının açıklanmasının ardından bu konudaki beklentilerin de karşılanacağını düşünmek mümkün. Bu yılki Comic-Con’da Ryan Gosling’in başrolünde yer aldığı ve bu yılın en çok beklenen bilimkurgu yapımlarından Project Hail Mary, efsanevi animasyon serisi Looney Tunes’un karakterlerini canlandıracak Coyote vs. Acme, yeni Stephen King uyarlaması The Long Walk, Prime Video’nun yeni ajan dizisi Butterfly, ikonik gladyatör serisinin yeni dizisi Spartacus: House of Ashur ve merak uyandıran korku dizisi IT: Welcome to Derry gibi projelerden haberler bekleniyor. Bu yapımlarla ilgili yeni fragmanların yayınlanma ihtimali de oldukça yüksek.

    Beklenen Devam Filmleri 

    Popüler kültürün ana vitrinlerinden biri sayılan Comic-Con’un dikkat çektiği etkinlikler elbette çağımızın önemli üretim kaynaklarından devam filmlerini de içeriyor. Pek çok yeniden çevrim ve yıllar sonra canlandırılacak markalar etkinliğin öne çıkan yönleri arasında. Buna ek olarak, yakın zamanda başarı kazanan bazı yapımların devam filmlerine dair detayların da Comic-Con’da açıklanması bekleniyor. Sinema tarihinin önemli serilerinden Predator’un yeni eklemesi Predator: Badlands, 2023’ün en çok hasılat yapan korku filminin devamı Five Nights at Freddy’s 2, 2008’de başlayan ve 2024’te yeniden canlanan The Strangers serisinin yeni eklemesi The Strangers: Chapter 2 gibi yapımlar bunların başında geliyor. Comic-Con’un her zaman büyük sürprizlerin olduğu ve seyirci ilgisini artıracak gizli bilgilerin açıklandığı bir yer olduğu da düşünülürse buna benzer örneklerin artabileceğini öngörmek de mümkün.

    Yeniden Canlanacak Seriler 

    Çağımızda sevilen yapımların devam filmleri kadar geçmişin kült yapımlarının yeniden keşfedilmesine, unutulmuş serilerin yeniden canlandırılmasına, geçmişte kalmış evrenlerin tekrar genişlemesine aşinayız. Önümüzdeki dönemde de bu örnekler fazlalaşacak gibi görünüyor. Dolayısıyla Comic-Con 2025 öncesinde de bu tarz duyurulara kendimizi hazırlayabiliriz. Ridley Scott’ın 1979 tarihli filmiyle başlayan ve günümüzde hâlâ devam eden serisi Alien’ın evrenine eklenecek dizi Alien: Earth bunların başında geliyor. Dizi, seyircileri orijinal filmde yaşananların iki yıl öncesine götürecek. Anne Rice’ın vampir evrenine yapılacak yeni ekleme The Talamasca: The Secret Order da dikkat çekici bir örnek. Benzer şekilde Star Trek evreninin de yeniden canlandırılması bekleniyor. Merakla beklenen Star Trek: Starfleet Academy’yle ilgili detaylar Comic-Con’dan gelecek haberler arasında. Peter Dinklage ve Elijah Wood'un da oyuncu kadrosunda yer aldığı The Toxic Avenger’ın yanı sıra yeni Tron filmi Tron: Ares ve aynı adlı efsane dizinin devamı Dexter: Resurrection da Comic-Con’da konuşulacak yapımlar arasında. 

    Sevilen Dizilerin Yeni Sezonları 

    Elbette sevilen pek çok diziyle ilgili paneller ve yan etkinlikler de Comic-Con programının önemli bir parçası. Seyircinin büyük ilgi gösterdiği ve yeni sezonları merakla beklenen dizilerin yeni sezonlarına dair detaylar Comic-Con 2025’te duyurulacak. Yeni sezonlarından taze haberler duymayı bekleyebileceğimiz ve kısa bir süre içinde yayına girecek yapımlardan bazıları şu şekilde: Percy Jackson and the Olympians, The Rookie, Abbott Elementary, Ghosts, Twisted Metal, Outlander, Resident Alien, Upload, The Walking Dead: Daryl Dixon, Gen V, Peacemaker.

    Animasyon Dünyasından Gelişmeler 

    Yetişkin animasyonları son dönemde en çok ilgi çeken türlerden biri konumunda. Bilhassa geek kültürünün, çizgi roman geleneğinin ve hayranların hâlen geçerliliğini korudukları bu günlerde animasyonlar da önemli bir yer tutuyor. Elbette Comic-Con da bunun önemli merkezlerinden birisi. Öncelikle yetişkin animasyonu konusunda rahatlıkla efsane olarak görebileceğimiz South Park’ın yaratıcıları Trey Parker ve Matt Stone, bir animasyon paneli için Comic-Con’da olacak. Onlara panelde bir başka yetişkin animasyonu efsanesi Beavis & Butt‑Head’in yaratıcısı Mike Judge ve Digman!'in yaratıcılarından Andy Samberg eşlik edecek. Buna ek olarak Avatar: The Last Airbender’ın yirminci yılı vesilesiyle de bir panel düzenlenecek. Ayrıca Rick and Morty’nin sekizinci sezonuyla ilgili yeni haberlerin de gündeme gelmesi oldukça muhtemel. 

    Marvel ve DC’den Beklentiler

    Comic-Con, tek bir merkezî etkinlikten ziyade aynı anda çok sayıda etkinliğin gerçekleştirildiği, resmî programa dâhil olmayan paralel organizasyonların yapıldığı oldukça geniş bir festival olarak tarif edilebilir. Bu festivalin ana sahnesini ise her daim Hall H adı verilen büyük sahne oluşturuyor. Hall H büyük oranda Marvel’ın yaptığı büyük duyuruların ve açıkladığı yeni fazların sahnesi olarak da biliniyor. Bu yıl burada çok sayıda önemli etkinlik yapılacak ancak geçmiş yıllardan farklı olarak Marvel bu kez burada yer almayacak. Onun ana rakibi olarak görebileceğimiz DC Comics ise Peacemaker’ın yeni sezonu için bir panel düzenleyecek olsa da büyük çapta bir projesini açıklaması beklenmiyor. Fakat bu iki büyük markanın Comic-Con’daki ağırlıkları ve organizasyonun sürprizli doğası düşünüldüğünde her şeyi beklemek de mümkün. 

    2025 San Diego Comic-Con neler vaat ediyor? 

    Her yıl pek çok önemli dizi ve filmin duyurulduğu, özel fragmanların yayınlandığı ve seyircilerin hem birbirleriyle hem de üreticilerle buluştuğu popüler kültürün merkezi Comic-Con bu yıl da oldukça heyecan verici olan programını açıkladı. Bu rehberle programın detaylarında gezinebilir, açıklanan yapımların hangi streaming platformlarından izlenebileceğine dair gelişmeleri buradan öğrenebilirsiniz.

  • Netflix Yapımı En İyi 10 Gerçek Suç Belgeseli

    Netflix Yapımı En İyi 10 Gerçek Suç Belgeseli

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    Orijinal içeriklerinde true crime’a ağırlık veren Netflix, özellikle Amerikalı seyircinin türe olan ilgisinin fazlasıyla farkında. “Stranger than fiction” kategorisinin yıldızı true crime belgeseller, içerikleri nedeniyle çoğu zaman izleyiciyi kurmaca yapımlardan daha fazla etkiliyor. İçeriğin biçimin fazlasıyla önüne geçtiği bu yapımlarda, yalnızca hikâyeyi kronolojik olarak anlatsanız dahi ilgi çekecek, “medyatik” olaylar konu ediliyor elbette. 

    Bu içerik kimi zaman kan donduran seri katil hikâyeleri, kimi zamansa başımıza gelmediği için sevindiğimiz dolandırıcılık öyküleri oluyor. Bu listede Netflix’in en çok izlenen true crime işlerinden on tanesini bir araya getirdik. Yapımlara dair merak ettiğiniz detayları bu rehberden inceleyebilir, Türkiye’deki farklı streaming seçenekleriyle ilgili aradığınız her türlü bilgiye ulaşabilirsiniz. 

    Making A Murderer (2015-2018)

    Netflix’in en popüler true crime işlerinden biri olan Making a Murderer (2015- 2018), Laura Ricciardi ve Moira Demos’un 10 yıla yayılan bir sürede çektiği iki sezonluk bir belgesel dizi. Uzun yıllar süren davaları takip eden belgesel, tecavüz ve cinayete teşebbüsten 18 sene boyunca hapishanede kaldıktan sonra aklanan Steven Avery’ye odaklanıyor. Dizi, hapishaneden çıktıktan iki sene sonra yeniden cinayet suçlamasıyla hüküm giyen Avery’nin yanı sıra, ona yardım ettiği iddia edilen yeğeni Brendan Dassey’i de takip ediyor. Belgesel, medyada da büyük yankı uyandıran olayı tüm detaylarıyla ve hukuki süreci de dahil ederek anlatıyor. Dört farklı Emmy Ödülü de bulunan dizi, Netflix’in true crime belgesellere yönelmesini sağlayan erken dönem işlerden biri. 

    The Keepers (2017)

    1969’da öldürülen Rahibe Catherine Cesnik’in hikâyesine odaklanan The Keepers (2017), Pamela, a Love Story (2023) ve Good Night Oppy (2022) gibi filmleriyle tanınan Ryan White imzalı bir belgesel. Baltimore’daki bir kız okulunda İngilizce eğitimi veren Rahibe Cesnik, 1969’da esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolur ve 1970’te genç kadının ölü bedeni bulunur. Okuldaki bazı öğrencilere göre bu ölüm, aslında dehşet verici bir gerçeği kapatmak için işlenmiş bir cinayettir: Genç rahibe, okulda öğrencileri istismar eden bir rahipten haberdar olmuştur. Netflix’in Making A Murderer sonrasındaki en başarılı true crime işlerinden biri olarak görülen dizi, özellikle olayın neden ve nasıl gerçekleştiğine dair kesin cevaplar sunmaması ve Rahibe Cesnik’in anısına gösterdiği saygıyla beğeni toplamıştı.

    Evil Genius (2018)

    Amerika’nın en ses getiren banka soygunlarından birine odaklanan Evil Genius: The True Story of America's Most Diabolical Bank Heist (2018), Barbara Schroeder imzalı dört bölümlük bir belgesel. Dizinin merkezine aldığı pizza dağıtıcısı Brian Douglas Wells, 2003’te PNC bankasını soymaya kalkışır. Ancak soygun sırasında hâlâ tam olarak açıklanamayan bir olay yaşanır. Polislerin gelişiyle birlikte, Wells boynuna bağlı bombanın patlamasıyla olay yerinde can verir. Dizide anlatıldığı üzere, bu cinayet aslında bipolar bozukluğu olan Marjorie Diehl-Armstrong isimli “dahi” bir kadın tarafından uzaktan yürütülmüş bir soygundur. İsmini perde arkasındaki asıl katilin kötücül dehasından alan dizi, Diehl-Armstrong’un planını seyirciye yavaş yavaş açık eden sürükleyici bir anlatı kuruyor.

    Conversations with a Killer: The Ted Bundy Tapes (2019)

    Netflix’in en çok izlenen seri katil dizilerinden biri olan Conversations with a Killer: The Ted Bundy Tapes (2019), 1974-1978 yılları arasında onlarca kadına tecavüz edip öldüren seri katil Ted Bundy’yi merkezine alıyor. 1975’te tutuklanan ve 1989’da elektrikli sandalyede idam edilen “sadist sosyopat” Ted Bundy, tarihin en cani seri katillerinden biri olarak görülüyor. Serinin yaratıcılığını true crime belgeselleriyle tanınan ve Paradise Lost: The Child Murders at Robin Hood Hills (1996) ve Whitey: United States of America v. James J. Bulger (2014) gibi işlere de imza atan Joe Berlinger üstleniyor. Ted Bundy’nin tüm hayatını ve hüküm giyme sürecini takip eden belgesel, hem katilin kendisinin yer aldığı arşiv kayıtlarını hem de kurbanları, arkadaşları ve davada çalışan polislerle olan röportajları içeriyor. 

    Don't F**k with Cats: Hunting an Internet Killer (2019)

    Netflix’in en çok izlenen belgeselleri arasında yer alan Don't F**k with Cats: Hunting an Internet Killer (2019), hayvanlara işkence eden Kanadalı porno oyuncusu Luka Magnotta’yı yakalamaya çalışan bir grubu takip ediyor. 2014 yılında Çinli bir üniversite öğrencisini de öldürmekten hüküm giyen Magnotta, hayvanlara acımasızca zarar verdiği videoları internet üzerinden yayınlamıştı. Belgeselin merkezine aldığı amatör dedektif grubu, internet üzerinden bir araya gelerek Magnotta’yı yakalamaya çalışıyor. Facebook’ta toplanan grup, Magnotta’nın yüklediği videonun tüm detaylarını inceleyerek katilin yerini saptamaya çalışıyor. Üç bölüm halinde yayınlanan dizinin yaratıcılığını, yine Netflix imzalı Vatican Girl: The Disappearance of Emanuela Orlandi’nin (2022) yönetmenleri arasında da yer alan Mark Lewis üstleniyor. 

    American Murder: The Family Next Door (2020)

    Seyirciyi Amerikan rüyasının oldukça karanlık bir yüzüyle tanıştıran American Murder: The Family Next Door (2020), dışarıdan gayet sıradan ve normal gözüken hayatları dehşet verici bir sonla biten Amerikalı bir aileye odaklanıyor. 2018’de gerçekleşen “Watts ailesi cinayetleri”, iki çocuğunu ve karısını öldürerek cesetlerini saklayan “aile babası” Chris Watts’ı merkezine alıyor. Sosyal medya gönderileri, polis kamerası kayıtları ve amatör telefon çekimlerinin kullanıldığı belgesel, Watts’ın eşi Shanann ve iki çocuğunun kaybolmasıyla başlıyor. Amerika’da yayınlanmasının ertesinde büyük ses getiren ve milyonlarca kişinin izlediği yapım, Chris’in karısı ve çocuklarıyla olan hastalıklı ilişkisi üzerinden hem evliliğe hem de aile içi şiddete dair çarpıcı bir anlatı kuruyor.

    Jeffrey Epstein: Filthy Rich (2020)

    Yayınlandığı gibi büyük ses getiren bir başka Netflix orijinali Jeffrey Epstein: Filthy Rich (2020), Amerikan tarihin en “medyatik” suçlularından biri olan ve çocuklara yönelik cinsel suçlardan hüküm giymiş olan Jeffrey Epstein’a odaklanıyor. James Patterson’ın kitabından uyarlanan dizi, hem arşiv görüntülerine hem de hayatta kalan kurbanlarla yapılmış röportajlara yer veriyor. Donald Trump ve Bill Clinton gibi isimlerle arkadaş olan multimilyoner Epstein, sadece cinsel istismar suçundan değil, organize bir şekilde seks amaçlı insan kaçakçılığı suçundan da hüküm giymişti. İktidarını ve servetini senelerce bu suçları organize etmek ve kendini korumak için kullanan Epstein, hapishanedeki hücresinde ölü bulunmuştu. Bu sürece dair ayrıntılı bir araştırma yürüten belgesel, davayla ilgili pek çok kan dondurucu detayı ortaya koyan, çarpıcı bir anlatıya sahip.

    The Trials Of Gabriel Fernandez (2020)

    2013’te öldürülen sekiz yaşındaki Gabriel Fernandez davasına odaklanan The Trials Of Gabriel Fernandez (2020), anlatması ve izlemesi oldukça zor ve hassas bir konuyu ele alıyor. California’da yaşayan Gabriel, annesi ve annesinin erkek arkadaşı tarafından eşcinsel olduğu gerekçesiyle uzun bir süre şiddete uğradıktan sonra çok ağır koşullar altında hayatını kaybediyor. İki yıllık prodüksiyon süreci boyunca yapımcıların düzenli olarak bir terapistle çalıştığı yapım, çoğunluğu gazeteciler ve yetkililerle yapılan röportajlardan oluşan dört bölümlük bir belgesel. Belgeselin yönetmenliğini, We Are Legion: The Story of the Hacktivists (2012) ve Turning Point: 9/11 and the War on Terror (2021) gibi belgesel yapımlarıyla tanınan Brian Knappenberger üstleniyor. 

    Night Stalker: The Hunt for a Serial Killer (2021)

    Dört bölümden oluşan Night Stalker: The Hunt for a Serial Killer (2021), Amerikalı seri katil Richard Ramirez’e odaklanan bir belgesel. 1984-1985 yıllar arasında on beş kişiyi öldüren Ramirez, gece saatlerinde hırsızlık amacıyla girdiği evlerde korkunç cinayetler işlemişti. 10 yaşından itibaren uyuşturucu kullanmaya başlayan Ramirez, henüz 15 yaşındayken Vietnam’dan dönen kuzeninin etkisi altında kalmıştı. Kuzeni, şizofreni ve travma sonrası stres bozukluğu sonucu Ramirez’in önünde kendi karısını öldürmüştü. Cinayetlerin ilk ortaya çıkışıyla başlayan belgesel ise, bir polis soruşturması gibi ilerliyor ve Ramirez’in yakalanmasına ve ardından 2013’teki ölümüne kadar devam ediyor. Klasik bir belgesel yapısı tercih eden dizi, olayları kronolojik bir sırayla, tanıklar ve uzmanlarla yapılmış röportajlar eşliğinde aktarıyor.  

    The Tinder Swindler (2022)

    İsrailli dolandırıcı Simon Leviev’e odaklanan The Tinder Swindler (2022), günümüz çöpçatanlık uygulamalarının farklı bir yüzünü ortaya koyan ilginç bir belgesel. Kurbanlarını Tinder üzerinden kandıran Leviev, kendini ünlü bir mücevher zengini olarak tanıtmış ve uzun bir süre eşleştiği kişileri manipüle ederek dolandırmıştı. Konuştuğu kadınları çeşitli yöntemlerle kısa sürede hikâyesine inandıran Leviev, düşmanlarından kaçmak için paraya ihtiyacı olduğunu söyleyerek 10 milyon dolara yakın bir para toplamıştı. Belgesel, günümüz dating kültürüne dair söyledikleriyle kısa sürede Netflix’in en çok izlenen true crime yapımlarından biri haline geldi. Filmin yönetmenliğini ise, Don't F**k with Cats: Hunting an Internet Killer’ın da yapımcıları arasında bulunan Felicity Morris üstleniyor. 

    Netflix yapımı en iyi 10 gerçek suç belgeselini Türkiye’den çevrimiçi izleyin

    Netflix yapımı en iyi 10 gerçek suç belgeselini Türkiye’den nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız doğru adrestesiniz. JustWatch ekibinin hazırladığı bu rehberi inceleyerek çeşitli streaming platformlarındaki kiralama, satın alma ve abonelik hizmetlerinden dilediğinizi seçebilirsiniz.

  • Ne Zha: Disney ve Pixar'ı Tahtından Eden Gişe Rekortmeni Çin Animasyonu

    Ne Zha: Disney ve Pixar'ı Tahtından Eden Gişe Rekortmeni Çin Animasyonu

    Berke Göl

    Berke Göl

    JustWatch Editörü

    Tüm zamanların gişede en büyük başarı yakalayan animasyon filmi dendiğinde aklınıza Frozen (2013), Inside Out (2015), The Lion King (2019) ya da Toy Story (1995-) serisi gelebilir. Pixar ve Disney gibi büyük stüdyoların imzasını taşıyan bu filmler gerçekten de sinema tarihinin en çok izlenen animasyon yapımları arasında yer alıyor. Ancak yakında dönemde büyük bir çıkış yapan Çin’den bir film bu listenin en tepesine konumlanmış durumda, üstelik yüz milyonlarca dolar hasılat farkıyla! Yönetmenliğini Yu Yang’ın (Jiaozi adıyla da tanınıyor) üstlendiği Ne Zha 2 (2025).

    2019 yapımı Ne Zha önce Çin’de, ardından dünya çapında önemli bir başarı yakalamış, 2020 yılında da Akademi Ödülleri’nde En İyi Uluslararası Film dalında Çin’in adayı olmuştu. Altı yıl sonra gelen devam filmi Ne Zha 2, bu filmin kazandığı gişe hasılatını üçe katlayarak büyük bir sürprize imza attı, böylece Inside Out 2’nun (2024) ve The Lion King’in rekorlarını tarihe gömerek tüm zamanların en çok gişe geliri elde eden animasyonu oldu. Peki nedir bu Ne Zha’nın sırrı derseniz, kısaca anlatmaya çalışalım.

    Ne Zha serisinin konusu nedir?

    Yapımını Coloroom Pictures’ın, yönetmenliğini Yu Yang’ın üstlendiği Ne Zha, insanların dünyasında doğaüstü güçlerle, kötü kaderin habercisi olarak doğan ve bu yüzden toplumun kötü gözle baktığı bir çocuğa odaklanan fantastik bir masal anlatır. Çevresi tarafından dışlanan Ne Zha kaderiyle yüzleşmeye karar verip Ao Bing adlı ejderha prensle dostluk kurar. Dünyayı mahvedecek bir kehanet ile hissettiği aidiyet ihtiyacı arasında kalan Ne Zha’nın iyilikten ya da kötülükten yana karar vermesi gerekecektir. Mitolojiden beslenen Ne Zha, Çin’in geleneksel halk kültürü unsurlarını çağımıza uyarlayan bir kahramanlık öyküsü anlatır. 

    Ne Zha’nın dünya çapında 750 milyon dolara yakın bir gişe hasılatı yakalamasının ardından 2025 yılında tamamlanan Ne Zha 2, ilk filmdeki hikâyenin hemen ardından gerçekleşen olayları takip eder. Yeni bedenlerde dünyaya gelen Ne Zha ve Ao Bing, filmde bir kez daha gizemli yaratıklarla mücadele etmek zorunda kalırlar. Dostluk, fedakârlık, cesaret, adalet arayışı gibi kavramları işleyen Ne Zha 2, izleyiciye bir kez daha aksiyon dozu yüksek bir macera sunuyor. 2025’in Şubat ayında vizyona giren film, şimdiden beklenenin çok üzerinde bir popülariteye ulaşmış durumda.

    Ne Zha serisinin başarısının sırrı nedir?

    Animasyon kalitesi övgülerle karşılanan Ne Zha filmleri, öykü anlatımına getirdiği yenilikçi yaklaşımla da dikkatleri üzerine çekti. Serinin mitolojik bir figürü standart bir kahraman olarak ele almak yerine kaderine isyan eden, dışlanmış bir karakter olarak resmetmesi filmin duygusal gücünü arttıran bir unsur. Ne Zha’nın dışlanmış bir çocukken güçlenmesi, izleyiciler için hikâyeyi daha etkileyici kılıyor. Bunlar bir yana, filmin kulaktan kulağa yayılan şöhretinin de bu başarıda etkili olduğu, hatta özellikle genç hayranların filmi defalarca izlediği de söyleniyor.

    İlk film dünya çapında elde ettiği hasılatla Çin tarihinin en başarılı animasyonu olmuştu. İkinci film bu miktarı üçe katladı ve 2 milyar 200 milyonu aşan hasılatıyla sinema tarihinin tüm dünyada en yüksek gişe geliri elde eden animasyonu oldu. Üstelik bunu yaparken, Hollywood’daki rakiplerine kıyasla çok daha alçakgönüllü bir bütçesi vardı. Fengshen Sinematik Evreni’nin ilk halkası olarak tasarlanan Ne Zha’nın ardından, bu evren kapsamında birbiriyle ilintili bir dizi fantastik filmin yapılması planlanıyor. 

    Ne Zha serisi Çin’in kültürel ihracatı açısından bir kırılma noktası olarak kabul ediliyor. Filmlerin dünya çapında kazandığı başarı, Çin animasyon sinemasının yalnızca iç pazarda değil küresel düzeyde de bir aktör olacağının sinyali olarak görülüyor. Şu an gerçekçi görünmeyebilir ama Çin sinemasının dünyanın pek çok yerinde Marvel ya da Pixar seviyesinde bir tanınırlığa ulaşması hiç de uzak bir ihtimal değil.

    ABD yapımı olmayan başka gişe rekortmeni filmler hangileri?

    Şu anda tüm zamanların en çok izlenen animasyonu ve en çok izlenen beşinci filmi konumundaki Ne Zha 2’nun ardından gişede en büyük başarı kazanan filmlerin çoğu, tahmin edilebileceği üzere Çin yapımı. Bunun en büyük sebebi de elbette Çin nüfusunun yüksekliği ve Çin pazarının inanılmaz bir hızla büyüyor olması. Listede Ne Zha 2’yi takip eden filmler Chen Kaige, Tsui Hark ve Dante Lam’ın birlikte yönettikleri savaş filmi The Battle at Lake Changjin (2021), Wu Jing imzalı aksiyon örneği Wolf Warrior 2 (2017) ve Jia Ling imzalı aile komedisi Hi, Mom! (2021) var. 

    Listede Çin yapımı olmayan filmler de öne çıkıyor mu derseniz, Japonya yapımı anime Demon Slayer: Kimetsu no Yaiba – The Movie: Mugen Train (2020), Éric Toledano ve Olivier Nakache’ın 2011 yapımı komedisi The Intouchables ve Hayao Miyazaki’nin 2001 tarihli anime başyapıtı Spirited Away sayılabilir.

    Çin sinemasının yükselişinin sebebi nedir?

    1 milyar 400 milyonu aşan nüfusuyla Çin’in çok büyük bir iç pazarı var. Özellikle genç nüfusun sinemaya yönelik artan ilgisi, Çin’i dünyanın en büyük pazarı haline getirmiş durumda. Yerli filmlerin gişede kazandıkları başarılar, stüdyoları da daha büyük yatırımlar yapmak ve daha fazla risk almak konusunda teşvik ediyor. Elbette Çin’in son yıllarda kültür endüstrisine yatırımını arttırması da önemli bir etken. Hükümetin Hollywood’la rekabet edecek bir endüstri yaratma çabası, yavaş yavaş meyvelerini vermeye başladı. 

    Tüm bunlarla bağlantılı olarak Çin filmlerinin yapım kalitesindeki bir artıştan da söz etmek gerek. Zhang Yimou, Jia Zhangke ve Wong Kar-wai gibi isimler yıllardır Çin sinemasının uluslararası festivallerdeki saygınlığını korumasını sağlarken, genç kuşak sinemacılar da farklı türleri keşfeden, gelişen teknik imkânlardan faydalanan filmler yapıyor.

    Bunların yanında uluslararası ortak yapımların da stratejik bir önemi var. Başta Hollywood olmak üzere farklı endüstrilerle yapılan işbirlikleri, Çin sinemasının uluslararası görünürlüğünü arttırıyor. Örnek vermek gerekirse, başrolünü Matt Damon’ın üstlendiği Zhang Yimou imzalı The Great Wall’u (2016) ve Jackie Chan’li Kung Fu Yoga’yı (2017) sayabiliriz.

    Sonuç itibariyle dünya değişiyor, kültür endüstrisi küreselleşiyor ve dolayısıyla farklı ülkelerdeki izleyiciler de Batı kültürü hakimiyetindeki anlatılara alternatifler arıyor. Elbette Netflix’in ya da “Çin’in Netflix’i” kabul edilen iQIYI’nin bu talebin ihtiyaç duyduğu arzı sunuyor olması da altı çizilmesi gereken önemli bir faktör.

    Ne Zha serisini Türkiye’den izleme rehberi

    Kısa zamanda efsaneleşen Ne Zha serisini Türkiye’de nasıl izleyebileceğinizi merak ediyorsanız streaming platformlarıyla ilgili güncel verilerimize göz atabilir, hangi filmin kiralama, satın alma ve abonelik seçenekleriyle izlenebildiğini öğrenebilirsiniz.

  • The Big Bang Theory Oyuncuları: Yıllar Nasıl Geçti? 

    The Big Bang Theory Oyuncuları: Yıllar Nasıl Geçti? 

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    Chuck Lorre ve Bill Prady’nin CBS için hazırladığı The Big Bang Theory, 2007-2019 yılları arasında yayında kaldı ve televizyonun unutulmaz sit-comlarından biri oldu. İki akademisyen geek’in karşı dairelerine taşınan güzel bir kızla tanışmaları ve zamanla bir arkadaş grubuna dönüşmelerini takip ettiğimiz The Big Bang Theory, bilhassa geek kültürüne açtığı alan ve alışılmışın dışındaki ana karakterleriyle pek çok kişinin beğenisini kazanmıştı.

    Dizi, büyük başarıya ulaşıp özellikle başrol oyuncularına dünya çapında şöhret kazandırdı. Oyuncuların her biri de sektörde tanınan ve aranan isimler hâline geldi. Peki bu isimlerin kariyer yolculukları dizi sonrasında nasıl devam etti? Bu sorunun peşinden yola çıkıyor ve The Big Bang Theory’yle hayatımıza giren oyuncuların aradan geçen zamanı nasıl değerlendirdiğini özetliyoruz. 

    Johnny Galecki (Leonard Hofstadter)

    The Big Bang Theory, bir apartman dairesinde beraber yaşayan fizikçiler Leonard Hofstadter (Johnny Galecki) ve Sheldon Cooper’ın (Jim Parsons) karşı dairelerine taşınan oyuncu adayı Penny’yle (Kaley Cuoco) tanışmasıyla başlar. Leonard ve Penny arasında başlayacak aşk dizinin ana hareket noktası hâline gelirken Leonard dizinin takip ettiği karakter olur bir anlamda. Leonard, uygulamalı fizik alanında çalışan bir akademisyendir ve Sheldon’la olan arkadaşlığı kadar duygusal narinliği ve psikiyatrist annesiyle olan ilişkisiyle tanınır. Leonard Hofstadter’ı canlandıran Johnny Galecki dizinin başlangıcında 32 yaşında bir oyuncudur. O güne kadar I Know What You Did Last Summer (1997), Bookies (2003) ve Roseanne (1988-2018) gibi yapımlarda rol almıştır. The Big Bang Theory’yle birlikte ise kariyeri zirveye çıkar ve sektörün en çok kazanan oyuncularından biri olur. Diziden sonra kendini canlandırdığı birkaç konuk oyunculuk dışında televizyonda pek görmediğimiz Galecki, The Cleanse (2016) ve A Dog's Journey (2019) gibi filmlerde ufak tefek rollerde yer aldı. 

    Jim Parsons (Sheldon Cooper)

    The Big Bang Theory denilince çoğu insanın aklına gelen ilk figür elbette sıra dışı Sheldon Cooper karakteri. Kocaman zekâsını bir türlü olgunlaşamamış çocuksu kişiliğiyle yaşayıp zor olduğu kadar yorucu arkadaşlığına rağmen dostları tarafından her daim sevilmeye devam etmesi Sheldon’ı tanımlayan karakteristik özelliklerinden biri kesinlikle. Teorik fizik alanında çağının önde gelen isimlerinden biri olan fakat sosyal olarak uyum sağlayamayan, keskin sınırları ve takıntılılığıyla tanınan Sheldon’ın pek çok kişi tarafından otizm spektrumunda olduğu düşünülür. Jim Parsons’a dizinin yayını boyunca Emmy ve Altın Küre de dâhil olmak üzere çok sayıda ödül kazandıran bu rol yakın tarihin en önemli karakterlerinden birini oluşturdu. Parsons, Sheldon Cooper rolünden sonra pek çok Broadway oyununda yer aldı. Pek çok televizyon yapımında konuk oyuncu olarak görev alırken The Boys in the Band (2020), Hollywood (2020), Spoiler Alert (2022) gibi yapımlarda da rol aldı. Parsons, Sheldon karakterinin gençliğini anlatan spin-off Young Sheldon’da (2017-2024) da anlatıcı olarak rol almaya devam etti.

    Kaley Cuoco (Penny)

    Dizinin üç ana karakterinden birisi olarak görebileceğimiz “komşu kızı” Penny ise hem etrafındaki klişe algıları zamanla yıkan karakter gelişimi hem de onu canlandıran Kaley Cuoco’nun performansıyla zihinlere kazınan bir karakter. Cuoco’ya dünya çapında bir şöhret kazandıran ve kuşağının sevilen oyuncuları arasına sokan Penny karakterinin ardından Cuoco, The Flight Attendant (2020–2022) adlı dizideki performansıyla da takdir topladı. Cuoco, Charmed (2005–2006) adlı fantazi dizisinde Jenkins’i canlandırdı, Based on a True Story (2023) adlı filmde de başrolü oynadı. Harley Quinn (2019-), The Wedding Ringer (2015), The Man from Toronto (2022), Meet Cute (2022) adlı yapımlarda rol aldı. Hollywood’un yıldızlarından birisi olarak kariyerine devam eden oyuncu kariyeri boyunca pek çok ödül ve adaylık da kazandı. 

    Simon Helberg (Howard Wolowitz)

    Dizinin hayranlarının tiksinmeyle karışık bir sevecenlikle baktığı Howard karakteri de dizinin takip ettiği arkadaş grubunun ana üyelerinden biri. Yahudi kimliği, yalnızca sesini duyduğumuz annesiyle gelişmemiş ilişkisi, garip flörtöz tavırları ve sulu şakalarıyla bilinen Howard karakteri, kendisi gibi bir bilim insanı olan Bernadette’le (Melissa Rauch) tanışmasıyla başka bir çehreye bürünür. Simon Helberg’ün çok beğenilen bir performansla canlandırdığı Howard karakteri, Helberg’ü de tanınan bir oyuncu hâline getirdi. Diziden sonra öncelikle Leos Carax’ın Annette’inde (2021) önemli yan karakterlerden biri olarak izledik kendisini. Helberg ayrıca Florence Foster Jenkins (2016) adlı filmdeki performansıyla Altın Küre adaylığı kazandı. Old School (2003), Good Night and Good Luck (2005), Walk Hard: The Dewey Cox Story (2007) ve A Serious Man (2009) gibi prestijli yapımlarda da rol aldı. 

    Kunal Nayyar (Raj Koothrappali)

    Dörtlü arkadaş grubunun Hint üyesi Raj Koothrappali de diğerleri gibi başarılı bir bilim insanı. Astrofizik alanında çalışıyor ve Sheldon tarafından en çok zorbalanan karakterlerden biri. Rajesh, flört etmeye istekli fakat utangaç karakteri, ince ruhu, heyecanlı doğası ve zengin ailesiyle tanınıyordu. Karakteri canlandıran Kunal Nayyar da diğer başrol oyuncuları gibi dünya çapında bir şöhret elde etti. Diziden sonraki kariyeri elbette The Big Bang Theory seviyesinde olmasa da oldukça başarılı gitti. Criminal: UK (2019-2020) adlı dizideki performansıyla beğeni topladı. Spaceman (2024), Suspicion (2022) gibi yapımlarda rol aldı. Oyuncu ayrıca çeşitli seslendirme oyunculukları yaptı ve tiyatro projelerinde de yer aldı. 

    Mayim Bialik (Amy Farrah Fowler)

    Diziye ileriki sezonlarda dâhil olup çok iyi bir uyum yakalayan ve ana karakterlerden birisine dönüşen Amy Farrah Fowler karakteri hem dizideki önemli kadın karakterlerden biri oldu hem de Sheldon karakterinin gelişimine önemli bir katkı yaptı. Sheldon’ın kişiliğinde daha önce bariz bir eksiklik olan romantik ilişkiler katmanını ekleyen Amy'yi canlandıran Mayim Bialik de diziyle şöhret kazanan oyunculardan biri. Bialik her ne kadar oldukça genç yaşta oyunculuk kariyerine başlamış olsa da aynı zamanda dizide canlandırdığı karaktere benzer şekilde doktora seviyesinde nöroloji eğitimi almış birisi. The Big Bang Theory ile oyunculuk kariyeri zirveye ulaşan oyuncu diziden sonra Call Me Kat (2021-2023) adlı dizide başrolü üstlendi ve Jeopardy! (1984-) gibi popüler televizyon programlarında sunuculuk yaptı. Bialik ayrıca aynı Cuoco gibi spin-off Young Sheldon’da da konuk oyuncu olarak yer aldı. 

    Melissa Rauch (Bernadette Rostenkowski)

    Melissa Rauch da diziye sonradan dâhil olup zamanla ana oyuncu kadrosu arasında sayılan isimlerden biri. Howard’ın kız arkadaşı ve Penny’nin yakın dostu olan Bernadette karakteri de mikrobiyoloji alanında çalışan başarılı bir bilim insanı. Bir yandan Penny’yle birlikte aynı restoranda garsonluk yaparken akademik kariyerine devam eden Bernadette karakterinin gelişimi Howard karakterinin farklı yönler kazanmasına da imkân tanıdı. Kariyerinin erken döneminde Best Week Ever (2004-2014) adlı televizyon programında yer alan Rauch, The Big Bang Theory’de rol almaya başladıktan sonra da önemli yapımlarda oyunculuk yapmaya devam etti. True Blood (2018-2014), Kath & Kim (2008-2009), I Love You, Man (2009), Batman and Harley Quinn (2017), Night Court (2023-2025) ve The Laundromat (2019) gibi yapımlarda rol aldı. Ayrıca aynı zamanda senarist ve yapımcı olarak da katkı sağladığı The Bronze (2015) filminde de başrolde yer aldı. 

    The Big Bang Theory oyuncu kadrosunun başka hangi yapımlarda yer aldığını öğrenin

    JustWatch’un hazırladığı bu rehber sayesinde çok sevilen The Big Bang Theory’de izlediğiniz oyunculara başka hangi yapımlarda rastlayabileceğinizi öğrenin. Sitemizin sunduğu filtreleme seçeneği sayesinde kiralama, satın alma ve abonelik hizmetleri arasından size en uygun olanını seçin!

  • Too Much’ı Sevdiyseniz Bu Dizileri de Seveceksiniz

    Too Much’ı Sevdiyseniz Bu Dizileri de Seveceksiniz

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    Girls (2012-2017) dizisiyle ismini duyuran Lena Dunham’ın, eşi Luis Felber’le birlikte kaleme aldığı Too Much (2025), geçtiğimiz günlerde Netflix üzerinden gösterime girdi. Dizinin başrollerini, Hacks (2021) dizisiyle ünlenen Megan Stalter ve son olarak A Real Pain (2024) ve The White Lotus (2021) gibi yapımlarda izlediğimiz Will Sharpe paylaşıyor. 

    Trajik bir ayrılık sonrası New York’tan Londra’ya taşınan Jessica ve yeni tanıştığı Felix isimli müzisyen arasındaki ilişkiye odaklanan yapım, “makul olmayan” kadınlık hallerini tartışmaya açan, eğlenceli bir romantik komedi. Eğer Too Much’ı sevdiyseniz listemizdeki bu 8 dizi tam size göre. Bu dizilere dair merak ettiğiniz detayları rehberimizden inceleyebilir, Türkiye’deki farklı streaming seçenekleriyle ilgili aradığınız her türlü bilgiye ulaşabilirsiniz. 

    Girls (2012-2017)

    Kadınlık hallerine olabildiğince sahici ve yakından bir bakış atan Lena Dunham imzalı Girls (2012-2017) ve The Sex and the City (1998-2004) ve Gossip Girl (2007-2012) gibi “şehirli kadın” dizilerini sınıfsal ve ideolojik olarak tepetaklak eden bir anlatıya sahipti. Başrollerinde Lena Dunham, Allison Williams, Jemima Kirke, Zosia Mamet ve Adam Driver’ın yer aldığı dizi, yazar olmaya çalışan genç bir kadının arkadaşlıklarına ve romantik ilişkilerine odaklanıyordu. Dunham’ın hayatından otobiyografik öğeler de taşıyan HBO imzalı dizi, beyazperdede ve televizyonda sürekli idealize edilen kadınların hayatlarına gerçekçi ve zaman zaman karanlık bir bakış atıyordu. Komedi dalında bir Altın Küre Ödülü de bulunan Girls, tüm zamanların en iyi televizyon işlerinden biri olarak görülüyor. 

    Fleabag (2016-2019)

    Bir kez daha kadınlık hallerinin anlatılmayan ve karanlık taraflarına bakan Fleabag (2016-2019), yakın dönem televizyon tarihinin öne çıkan işlerinden biri. Yaratıcılığını ve başrolünü Phoebe Waller-Bridge’in üstlendiği yapım, dördüncü duvarı yıkan üslubu ve uçlarda gezinen sivri mizahıyla dikkat çeken, sıradışı bir “tek kişilik şov”. Dizinin iki sezonu boyunca tek başına bir kafe işletmeye çalışan ve hem arkadaşlık ve kardeşlik hem de romantik ilişkilerinde sorunlar yaşayan “isimsiz” kahramanımızı takip ediyoruz. Oyuncu kadrosunda Andrew Scott ve Olivia Colman gibi isimlerin de yer aldığı ve hem Emmy hem de Altın Küre ödülü kazanan dizi, “post-feminist” komedi türünün öncü işlerinden biri olarak görülüyor. 

    The Marvelous Mrs. Maisel (2017-2023)

    Başrolünde son olarak Superman’de (2025) Lois Lane rolünde izlediğimiz Rachel Brosnahan’ın yer aldığı The Marvelous Mrs. Maisel (2017-2023), kocası tarafından beklenmedik bir şekilde terk edilen ve bu sayede komedi yeteneğini keşfeden bir ev kadınına odaklanıyor. Amazon Prime yapımı dizinin yaratıcılığını ise Gilmore Girls (2000-2007) ve Bunheads (2012-2013) dizileriyle tanıdığımız Amy Sherman-Palladino üstleniyor. Hem dizi hem de oyunculuk dallarında Emmy ve Altın Küre Ödülleri kazanan yapım, 1950’lerin New York’unu ele alış şeklinin yanı sıra stand-up komedisiyle dizi formatını harmanlayan trajikomik mizahıyla öne çıkıyor. Mrs. Maisel’ın kendini keşfetme yolculuğu üzerinden eğlenceli bir “büyüme” ve güçlenme hikâyesi anlatan dizi, özellikle Too Much’ta da olan ayrılık sonrası “yıkılmadım ama ayaktayım” hikâyelerini sevenler için biçilmiş kaftan.

    Dollface (2019-2022)

    Başrolünde 2 Broke Girls’le (2011-2017) ünlenen Kat Dennings’in yer aldığı Dollface (2019-2022), bir kez daha başrole kadınları taşıyan Hulu yapımı bir komedi. Yaratıcılığını Sweethearts (2024) ve Freakier Friday (2025) gibi yapımlarıyla tanıdığımız senarist Jordan Weiss’ın üstlendiği dizi, erkek arkadaşı tarafından terk edildikten sonra kendine yeni bir hayat kurmaya çalışan Jules Wiley’e odaklanıyor. Arkasında bıraktığı hayatına yeniden dönüp bakmak durumunda kalan Jules, arkadaşlığın ve kızkardeşliğin önemini bir kez daha anladığı, trajikomik durumlarla örülü bir “iyileşme” yolculuğuna atılıyor. Jules’un arkadaşları rolünde Brenda Song, Shay Mitchell ve Esther Povitsky’yi izlediğimiz Dollface, özellikle oyuncular arasındaki uyum ve yer yer klişelerden de beslenen gündelik mizahıyla dikkat çekmişti.

    Emily in Paris (2020-)

    Netflix’in en sevilen romantik komedi dizilerinden Emily in Paris (2020-), tıpkı Too Much’ta olduğu gibi iş için Avrupa’ya taşınan bir Amerikalının hikâyesine odaklanıyor. Lily Collins’in canlandırdığı kahramanımız Emily Cooper, Paris’e taşınan bir pazarlama uzmanı. Bir Fransız şirketinde işe başlayan Emily, bir yandan Paris’i olabildiğince “turistik” bir edayla deneyimlerken, bir yandan da Fransızlara “Amerikan tarzı” pazarlamanın inceliklerini gösteriyor. Son olarak beşinci sezonunun da onaylandığını öğrendiğimiz dizi, Avrupalılara ve özelliklere de Fransızlara dair ürettiği stereotipik imgelerle eleştirilse de, özellikle Amerikalı seyirciler tarafından büyük bir ilgiyle karşılanmıştı. Kolay takip edilen anlatısı ve “egzotik” görsel dünyasıyla hızla platformun en popüler işlerinden birine dönüşen Emily in Paris, şehre dair klişeleri de yine popülist bir yerden yeniden üretiyor.

    Feel Good (2020-2021)

    İlk olarak İngiliz televizyon kanalı Channel4’da yayınlanan ve dağıtımını Netflix’in üstlendiği Feel Good (2020-2021), Too Much gibi romantik ilişkilere odaklanan yarı-otobiyografik bir komedi. Dizinin yaratıcılığını başrolde de yer alan Kanadalı komedyen ve oyuncu Mae Martin üstleniyor. Martin, dizinin başrolünü Ghosts (2019-2023) ve Fresh Meat (2011-2016) gibi televizyon dizileriyle tanınan Charlotte Ritchie’yle paylaşıyor. Dizide Mae’nin kurmaca bir versiyonu olan aynı adlı komedyenin hikâyesini izliyoruz. Bir stand-up performansı sonra George isimli bir kadınla tanışan Mae, kendini karmaşık ve zor fakat aynı zamanda iyileştirici bir ilişki içinde buluyor. Hem romantik ilişkilere hem de madde bağımlılığına dair gerçekçi fakat şefkatli yaklaşımıyla öne çıkan yapım, psikolojik derinliği yüksek karakterleriyle dikkat çekmişti.

    Love Life (2020-2021)

    Romantik komedi türündeki Love Life (2020-2021), her sezonunda bir başka karakteri takip eden, ilginç bir antoloji dizi. Oyuncu kadrosunda Anna Kendrick, Zoë Chao ve Jessica Williams gibi isimlerin yer aldığı yapım, odağına aldığı karakterin izinden bir tür "romantizm kronolojisini" takip ediyor. Her sezonu bir karakterin ilk romantik macerasından başlayıp, son ilişkisiyle bitiriyoruz. Bu yolu izleyerek aşka ve romantik ilişkilere dair çeşitli toplumsal ve psikolojik tespitlerde bulunan dizi, karakterlerinin “hayatının aşkını” bulma yolculuğuna, onlara ne istediğini ve kim olduğunu bulmasında yardımcı olan yan karakterleri de dahil ediyor. HBO Max’da yayınlanan dizi, yeteri kadar izlenme sayısına ulaşamadığı için yalnızca iki sezon sonrasında iptal edilmişti. 

    Beef (2023)

    Bu listede sıraladığımız işler içinde belki en romantik olmayan ve en ayrıksı yapım, başrollerini Steven Yeun ve Ali Wong’un paylaştığı Netflix imzalı Beef (2023). Biri “toksik olumlama”yla kafayı bozmuş olan kocasıyla geçinmeye çabalayan, diğeri ise bir baltaya sap olamamış kardeşiyle yaşayan iki karakteri merkezine alan Beef, ikili arasındaki intikam, şiddet ve gerilim dolu - ama bir o kadar da “sahici” olan - ilişkiye odaklanıyor. Tüm karakterlerine aynı mesafeden yaklaşan ve sinik mizahıyla öne çıkan dizi,  ilişkilere ve sınıf ayrımının günümüz dünyasındaki maskelenmiş hâllerine sert bir eleştiri getiriyor. Dizi, özellikle ahlaki olarak gri bölgelerde gezinen ve ideal temsillerden oldukça uzak karakterleriyle Lena Dunham’ın işlerini fazlasıyla anımsatıyor.

    Too Much benzeri diziler Türkiye’de nereden izlenebilir?

    Too Much’ı sevdiyseniz ve benzer tarzdaki dizileri nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız doğru adrestesiniz. JustWatch ekibinin hazırladığı bu rehberi inceleyerek çeşitli streaming platformlarındaki kiralama, satın alma ve abonelik hizmetlerinden dilediğinizi seçebilirsiniz. 

  • Marvel Sinematik Evreni: Birinci Evre Filmleri Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Marvel Sinematik Evreni: Birinci Evre Filmleri Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    Marvel markası günümüzde ana akım sinemayı tanımlayan unsurların başında geliyor. Kökenleri 1930’lara kadar dayanan ve çizgi romanlar üzerinden şekillenen bir evrenin mimarı olan Marvel, 1980’li yıllardan itibaren bu evreni sinemaya taşımaya başladı. 2000’li yıllarda ise bilhassa Spider-Man, Blade ve X-Men filmleriyle bu alandaki varlığı giderek büyüdü. 2008 tarihli Iron Man filmiyle de bugün Marvel Sinematik Evreni (MCU) olarak bildiğimiz ortak hikâye evreni hayatımıza girdi. 

    Aynı karakterleri farklı hikâyelerde izlediğimiz, orijin hikâyeleriyle desteklenen ve farklı öykülerin genel bir üst anlatıya bağlı olarak ilerlediği geniş bir yapıya dönüştü MCU. Popülerliği giderek arttı, geniş kitleleri kendine bağladı ve etrafında büyük bir hayran kitlesi oluşturdu. Günümüzde seyircinin sinema salonlarıyla kurduğu ilişkiyi, ana akım sinemanın kodlarını yönlendiren bir amiral gemiye dönüşmüş durumda. MCU evreni de ilerlemeye ve genişlemeye devam ediyor. Marvel, bu akışı evrelere (phase) bölerek hem hikâye akışını hem de filmlerin yapım süreçlerini şekillendirdi. 

    Peki bu yapının temellerini atan Birinci Evre nasıl bir yol izledi? MCU’nun orijinal kurucu karakterleri ilk olarak nasıl tanıtılmıştı? Bu içerikte Marvel Sinematik Evreni’nin Birinci Evre’sini hikâye kronolojisine göre sıralıyor, Avengers’ı buluşturan adımları tek tek hatırlıyoruz.

    Captain America: The First Avenger (2011)

    Birinci Evre’nin tamamlayıcısı olacak The Avengers’tan (2012) sadece bir yıl önce gösterime giren Captain America: The First Avenger (2011) aslında MCU evreninin kronolojik olarak başlangıcını oluşturuyor. Avengers’ın ana karakterlerinden Kaptan Amerika’nın orijin hikâyesini anlatan film bizi 1940’lı yılların savaş ortamına götürüyor. İkinci Dünya Savaşı esnasında ABD ordusunda görev yapmak isteyen fakat kabul edilmeyen sıradan ve zayıf Steve Rogers’ın özel bir serumla süper asker Kaptan Amerika’ya dönüşmesini izliyoruz. Nazilerin bilim organizasyonu Hydra’nın başındaki Red Skull’ı alt etme mücadelesi veren Kaptan Amerika, görevinin ardından kendini bambaşka bir zamanda ve yeni bir maceranın kapısında buluyor. Chris Evans’ın Kaptan Amerika’ya hayat verdiği, oyuncu kadrosunda Tommy Lee Jones ve Hugo Weaving gibi isimler de bulunan filmin yönetmenliğini ise Joe Johnston üstleniyor. 

    Iron Man (2008)

    Aslında her şeyi başlatan film bir anlamda Iron Man’di (2008). MCU Birinci Evre’nin seyirciyle buluşan ilk filmi olan ve, aynı zamanda Robert Downey Jr.’ın canlandırdığı Tony Stark’ın sahneye ilk kez çıktığı Iron Man pek çok açıdan bir milat oldu. Tony Stark’ın bir süper kahramana dönüşme hikâyesi Marvel’ın sinema dünyasını ele geçirmeye başlamasının da ilk işaretiydi. Film, Robert Downey Jr.’ın performansı, Jon Favreau’nun yönetmenliği ve görsel efektlerinin etkileyiciliğiyle dikkat çekti ve gişede de başarılı oldu. Bu seyirci ilgisi devam filmlerinin gelmesini mümkün kılacak, oradan güç alan yan hikâyelerle bu soy ağacı büyüyecek ve zamanla dallanıp budaklanacaktı. Bu ilk filmde hayranlarla karakter arasında kurulan bağ her daim MCU’nun devamlılığının ana motoru olageldi.

    Iron Man 2 (2010)

    Iron Man’in başarısının ardından iki yıl sonra gelen devam filmi Iron Man 2 (2010) yalnızca basit bir devam filmi olmanın ötesindedir. Zira Tony Stark’ın macerasını devam ettirmekle birlikte MCU evreninin paralel ve girift hikâye yapısının temelleri bir bakıma bu filmde atılır. Öncelikle Avengers’ın arkasındaki beyin Nick Fury (Samuel L. Jackson) ve Avengers’ın temel parçalarından Black Widow (Scarlett Johansson) karakterleri hikâyeye temel noktalardan dâhil olur. Ayrıca MCU içerisinde önem kazanacak ve başka filmleri bu bağlantılı evrenin parçası yapacak pek çok detay bu filmde anlatıya girer. Iron Man 2’yla birlikte MCU evreninin birbiriyle bağlantılı hikâyelerle genişleyen evrenine ait mimari yapının temeli ortaya çıkmış olur. Bu temelin üzerine inşa edilecek katlar da zamanla koca bir gökdelene dönüşecektir.

    The Incredible Hulk (2008)

    Avengers’ın bir başka temel karakteri Hulk’ın hikâyesini beyazperdeye taşıyan The Incredible Hulk (2008) ise pek çok açıdan farklı özellikler taşır. Iron Man’in hemen ardından aynı yıl vizyona giren ve MCU’nun ikinci filmi özelliği taşıyan The Incredible Hulk bazı başarısızlıklarla anılsa da MCU için önemli katkılara sahiptir. Filme ismini veren karakterin köken hikâyesinin anlatılması, Kaptan Amerika’nın hikâyesinde de karşılaştığımız süper serumun ve askerî deneylerin detaylandırılması ve bazı MCU bağlantılarının ilk kez burada denenmesi The Incredible Hulk’ı önemli hâle getirir. Ancak film, çift karakterli Bruce Banner/Hulk karakterine hayat veren Edward Norton’ın ayrılışı sonrasında yaşanan anlaşmazlıklarla hızlıca devam ettirilemedi. Mark Ruffalo’nun Norton’ın yerini doldurmasına kadar da Hulk karakterinin geleceği belirsizliğini korudu. 

    Thor (2011)

    MCU evreninin en önemli karakterlerinden birini tanıtan Thor (2011), Avengers’ın oluşması bakımından kilit bir adımdır. Ayrıca evrenin geniş boyutlara açılmasını sağlayan filmdir. Öncelikle bu filmle birlikte MCU’ya ilk kez dünya dışı yaşamlar, fantazi unsurları ve tanrısal karakterler dâhil oldu. Temelde İskandinav mitolojisinden referans alan bir dünyaya dayanan Thor karakteri tanrısal özellikler barındırır ve başka bir boyuttan Dünya’ya gönderilir. Geldiği diyarda tahta çıkmaya hazırlanan bir prensken Dünya’da bu pozisyonundan uzaktır ve güçlerini ispatlaması gerekir. Bu fırsatı onu Avengers’ın bir parçası yapacak olaylar vesilesiyle bulur ve diğer karakterlerle tanışarak bir ittifak oluşturur. Bu filmle birlikte o âna dek yalnızca Dünya’da yaşanan olayları takip eden MCU evreni farklı diyarlara da açılacağını duyurmuştur. Bu bilhassa sonraki evrelerde çok temel bir hareket noktası olacaktır. Yönetmenliğini Kenneth Branagh’ın yaptığı, başrolünde Chris Hemsworth’ün yer aldığı film ileride kilit bir rol oynayacak Loki (Tom Hiddleston) karakterinin de tanıtıldığı yapım olur. 

    The Avengers (2012)

    MCU’nun Birinci Evre’sini tamamlayan ve hâlâ Marvel’ın yaptığı en başarılı filmlerden birisi olan The Avengers (2012) ise ekibin tam anlamıyla oluşturulduğu ve beraber Dünya’yı dış tehditlerden korudukları bir filmdir. Joss Whedon’ın yazıp yönettiği film Thor’un kardeşi Loki’nin Dünya’yı tehdit etmesiyle ona karşı bir araya gelen Avengers’ın işbirliğine odaklanır. Takımın oluşturulması ve Dünya’nın kurtarılması aynı zamanda MCU’nun da zaferini ilan eder. Zira film gösterime girdiği andan itibaren geniş kitlelere ulaşır ve tüm zamanların en çok hasılat elde eden filmlerinden birisi olur. MCU projesinin arkasındaki isim olan ve Birinci Evre’deki tüm filmlerin yapımcılığını üstlenen Kevin Feige’nin vizyonu ana akım sinemanın doğurduğu en büyük markalardan birini yaratmıştır ve bunun devamı da gelecektir. MCU, farklı evrelerle gelişmeye, çizgi romanların dünyasından sinemaya yeni karakterler ve bağlantılı hikâyeler aktarmaya devam edecek, insanların sinema salonlarını doldurmasının temel sebeplerinden birisine dönüşecektir. “Gişe filmi” kavramı âdeta baştan tanımlanmış, yeni bir dönem başlamıştır. 

    Marvel Sinematik Evreni: Birinci Evre’deki tüm filmleri doğru sırayla izleyin

    2008 yılında başlayan ve günümüzde hâlâ devam eden Marvel Sinematik Evreni’nin Birinci Evre’sini oluşturan tüm filmleri, hikâye kronolojisine göre bir araya getiriyoruz. Listemiz aracılığıyla bazen geriye bazen ileriye doğru atılan adımlarla oluşturulan bağlantılı MCU evrenini doğru sıralamaya göre izleyebilir ve bu evrendeki pek çok detayı yakalayabilirsiniz.

  • 2025 Emmy Adaylarının Tam Listesi ve Çevrimiçi İzleme Rehberi

    2025 Emmy Adaylarının Tam Listesi ve Çevrimiçi İzleme Rehberi

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    Senenin en başarılı dizilerinin yarıştığı Primetime Emmy Ödülleri için adaylıklar açıklandı. 27 adaylıkla ilk sıraya yerleşen yapım Apple imzalı Severance olurken, ikinci sırada ise 24 adaylıkla HBO yapımı The Penguin yer alıyor. Senenin en çarpıcı işlerinden biri olan Adolescence’ın beklenenin altında adaylık elde ettiği Emmy’de öne çıkan diğer işler ise 23 adaylıkla HBO imzalı The White Lotus’un üçüncü sezonu ve Apple’in Hollywood’u tiye aldığı yeni işi The Studio. 

    77. Emmy Ödülleri, 14 Eylül akşamı her sene olduğu gibi Los Angeles’ta sahiplerini bulacak. 2025 Emmy adaylarını nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız bu sayfa tam size göre. Bu filmlere dair merak ettiğiniz detayları bu rehberden inceleyebilir, Türkiye’deki farklı streaming seçenekleriyle ilgili aradığınız her türlü bilgiye ulaşabilirsiniz. 

    Adolescence (2025)

    Senenin en çok konuşulan işlerinden biri olan Netflix imzalı Adolescence (2025), En İyi Mini veya Antoloji Dizisi ve bu kategorideki En İyi Erkek, Yardımcı Kadın ve Yardımcı Erkek Oyuncu, senaryo, yönetmen ve sinematografi de dâhil olmak üzere toplam 13 adaylık elde etti. Dört bölümden oluşan dizi, bir kız arkadaşını öldürdüğü gerekçesiyle tutuklanan 13 yaşındaki Jamie’yi merkezine alıyor. Her bölümü tek plan olarak çekilen ve ustalıklı sinematografisiyle seyirciyi sürekli olarak diken üstünde tutan yapım, toksik erkekliğin toplumsal inşası konusunda ders niteliğinde bir hikâye anlatıyor. Özellikle Jamie ve psikoloğu arasında geçen üçüncü bölüm, hem oyunculuk performansları hem de senaryosuyla büyük beğeni toplamıştı. 

    Andor (2022-2025)

    Disney+’ın Star Wars evrenini bir parçası olarak tasarladığı Andor’un (2022-2025) ikinci sezonu, En İyi Drama ve bu kategorideki En İyi Senaryo, Yönetmenlik, Sinematografi de dahil olmak üzere toplam 14 adaylık elde etti. Yaratıcılığını Bourne serisiyle tanıdığımız Tony Gilroy’ün üstlendiği dizi, Rogue One’ın (2016) öncesinde geçen bir hikâye anlatıyor. Diego Luna’nın yine Rogue One’da izlediğimiz casus Cassian Andor’u canlandırdığı dizi, eskiden bir hırsız olan kahramanımızın İmparatorluk’a karşı nasıl ayaklandığını anlatıyor. Trump Amerikası’na ve toplumsal cinsiyet politikalarına karşı eleştirel bir anlatı kuran dizi, Stellan Skarsgård ve Fiona Shaw’ın da yer aldığı zengin oyuncu kadrosuyla dikkat çekiyor. İlk sezonuyla da 8 dalda Emmy adayı olan dizi, hiçbir dalda ödül kazanmamıştı. 

    Monsters: The Lyle and Erik Menendez Story (2024)

    Yaratıcılığını Ryan Murphy ve Ian Brennan’ın üstlendiği Monsters (2022-), her sezonunda bir başka katili ele alan biyografik bir antoloji dizisi. İlk sezonu Dahmer’le (2022) büyük ses getiren dizi, ikinci sezonunda ise 1989’da ebeveynlerini öldüren Lyle ve Erik Menendez’i merkezine alıyor. Netflix imzalı Monsters: The Lyle and Erik Menendez Story (2024), seyircinin “gerçek suçlara ilgisini sonuna dek kullanan ve dehşet verici tarihsel gerçekliği “en cezbedici” şekilde resmeden bir tür true crime şovu. Dizinin bu sezonunda, hikâyenin farklı karakterlerin gözünden anlatıldığı çok bakışlı ve güvenilmez bir anlatım tercih ediliyor. Oyuncu kadrosunda Javier Bardem ve Chloë Sevigny’nin de yer aldığı dizi, En İyi Mini veya Antoloji Dizisi dalı da dahil olmak üzere 11 dalda Emmy adayı oldu.

    Severance (2022-)

    Amerikan televizyon tarihinin en sıradışı işlerinden biri olan Apple TV+ yapımı Severance (2022-), ikinci sezonuyla En İyi Drama, En İyi Kadın, Erkek, Yardımcı Kadın ve Yardımcı Erkek Oyuncu da dahil olmak üzere 27 dalda Emmy adaylığı elde ederek listenin birinci sırasına yerleşti. Yaratıcılığını Dan Erickson’ın üstlendiği yapımın yönetmen koltuğunda ise ünlü oyuncu Ben Stiller var. Lumon adlı bir şirkette çalışan bir adamın hikâyesine odaklanan yapım, insanların eğer isterlerse zihinlerini “iş içi ve iş dışı” hayat olarak ikiye bölebilecekleri, tuhaf bir teknolojiyi alıyor merkezine. Emek sömürüsü, geç kapitalizm, emeğin yabancılaşması ve sınıflararası ayrımcılık gibi konuları ele alan dizi, distopik bilimkurguyla psikolojik gerilimi harmanlayan, türler arası bir yapım olarak tanımlanabilir. 

    The Bear (2022-)

    Son dönemin en iyi dizilerinden biri olarak görülen The Bear’ın (2022-) üçüncü sezonu, En İyi Komedi ve bu kategorideki tüm oyunculuk dalları da dahil olmak üzere 13 Emmy adaylığı kazandı. Dizi her ne kadar komedi dalında adaylık kazanmış olsa da, dram yönü çok daha baskın olan hatta yer yer psikolojik gerilime de savrulan bir “mutfak hikâyesi.” Uzun yıllar süren zorlayıcı şeflik eğitiminin ardından Chicago’ya dönen Carmy Berzatto’ya odaklanan yapım, Carmy ve arkadaşlarının babadan kalma sandviç dükkanlarını yeniden ayağa kaldırma çabasına odaklanıyor. Başrollerini Jeremy Allen White ve Ayo Edebiri’nin paylaştığı The Bear, özellikle yakın plan çekimleriyle izleyiciyi mutfağın kaotik atmosferinin tam ortasına fırlatıyor. 

    The Last of Us (2023-)

    HBO’nun aynı adlı video oyunundan ekrana uyarladığı The Last of Us (2023-) ikinci sezonuyla En İyi Drama ile En İyi Kadın ve Erkek Oyuncu dalları da dahil olmak üzere 16 adaylık elde etti. Başrollerini Pedro Pascal’la Bella Ramsey’in paylaştığı dizi, bir mantarın istilasına uğrayan insanlığın zombi benzeri yaratıklara dönüştüğü post-apokaliptik bir dünyada geçiyor. Yaratıcılığını Chernobyl (2019) dizisiyle tanıdığımız Craig Mazin ve orijinal oyunun tasarımcısı Neil Druckmann’ın üstlendiği dizi, etkileyici prodüksiyon tasarımı ve oyunun hikâyesini zenginleştirerek uyarlayan senaryosuyla büyük beğeni toplamıştı. Halihazırda fazlasıyla sinematik olan oyunun (ve dizinin) hikâyesi, hastalığa bağışıklığı olan bir kız çocuğu ve onu korumakla görevli bir adamın ölümcül tehlikelerle dolu yolculuğunu takip ediyor. 

    The Penguin (2024)

    Bir başka HBO yapımı mini dizi The Penguin (2024), Matt Reeves imzalı Batman (2022) filminin bir spin-off’u. 24 Emmy adaylığı elde eden The Penguin, beklenmedik bir şekilde Adolescence’ın önüne geçti ve En İyi Mini veya Antoloji Dizisi kategorisinin öne çıkan yapımı oldu. Başrolde makyaj sayesinde neredeyse tanınmayacak hâle gelmiş bir Colin Farrell izlediğimiz dizi, Oz Cobb yani nam-ı diğer The Penguin’in Gotham’ın yeraltı dünyasındaki ilişkilerine odaklanıyor. Karanlık atmosferiyle öne çıkan yapım, çizgi romanlardaki kara film estetiğini ekrana başarılı bir şekilde ekrana taşıyor. Yaratıcılığını Chuck (2007-2012) ve Agents of S.H.I.E.L.D. (2013-2020) dizilerinin senaristlerinden Lauren LeFranc’ın üstlendiği proje, DC Stüdyoları ile Warner Bros işbirliği sonucu ortaya çıkmıştı.  

    The Pitt (2025-)

    Emmy'lerde 13 adaylık elde eden ve HBO Max’te yayınlanan The Pitt (2025-), Amerika’da çalışan bir grup sağlık çalışanına odaklanıyor. Pittsburgh Travma Merkezi'nde geçen hikâyede deneyimli bir doktorun, işe yeni başlayan çalışanları eğitme çabasını ve zamanla yarışarak kurtardıkları hayatları izliyoruz. Yaratıcılığını ER (1994-2009) dizisiyle tanıdığımız R. Scott Gemmill’in üstlendiği dizinin başrolünde ise yine ER dizisiyle ünlenen Noah Wyle yer alıyor. Pandemi döneminde yaşananlara da değinen anlatısıyla öne çıkan yapım, sağlık çalışanları tarafından fazlasıyla gerçekçi hatta “tetikleyici” bulunmuş, aciliyet hâlini ele alış şekliyle övgü dolu yorumlar almıştı. The Pitt, özellikle House MD (2004-2012), ER ve Grey’s Anatomy (2005-) gibi medikal dramaları sevenler için ideal bir seçim. 

    The Studio (2025-)

    En İyi Komedi kategorisinde aldığı 23 adaylıkla 2025 Emmy Ödülleri’nin gözdeleri arasında yer alan Apple imzalı The Studio (2025-), Hollywood’u tiye alan bir “cringe komedisi”. Başrolünde dizinin yaratıcıları arasında da yer alan Seth Rogen’ın yer aldığı The Studio, bir Hollywood stüdyosunun yöneticiliğini yapan Matt Remick’e odaklanıyor. Yaratıcı ve özgün filmler üretmeyi hedefleyen Remick, başına yeni geçtiği stüdyonun kâr ve franchise odaklı üretim sistemiyle karşı karşıya kalıyor. Plan-sekans ve takip çekimlerinin ağırlıkta olduğu sinematografisiyle Hollywood “labirentine” hiciv dolu bir bakış atan dizi, sözünü sakınmayan üslubu ve sivri dilli mizahıyla dikkat çekiyor. Ayrıca dizide cameo’su olan isimler arasında Paul Dano’dan Martin Scorsese’ye, Charlize Theron’dan Steve Buscemi’ye, Ramy Youssef’ten Zack Synder’a pek çok yıldız da yer alıyor. 

    The White Lotus (2021-)

    HBO imzalı bir başka kara komedi The White Lotus (2021-) ise üçüncü sezonuyla aldığı 23 adaylıkla listenin üst sıralarında yer alıyor. Her sezonu dünyanın başka bir tatil bölgesinde geçen dizinin bu sezonunda ise Hawai ve Sicilya’nın ardından White Lotus otellerinin Tayland şubesindeyiz. Dizinin kara mizahı, White Lotus’ta kalan komik derecede zengin müşterilerle otel çalışanları ve bölgenin yerli halkı arasındaki sınıfsal uçurum üzerine kurulu. Özellikle casting seçimleriyle dikkat çeken dizinin bu sezonki kadrosunda ise Jason Isaacs, Michelle Monaghan, Aimee Lou Wood, Walton Goggins, Patrick Schwarzenegger ve Sam Rockwell gibi isimler yer alıyor. Dizinin yaratıcısı Mike White, bu sezonda beyaz Amerikalı zenginlerin ve maddiyatçılık üzerine kurulu kapitalizmin yarattığı “manevi” boşluğa odaklanmayı tercih etmiş. 

    2025 Emmy Kategorileri ve Adaylıklar

    En İyi Drama

    • Andor 
    • The Diplomat 
    • The Last of Us
    • Paradise
    • The Pitt 
    • Severance 
    • Slow Horses
    • The White Lotus

    Dramada En İyi Kadın Oyuncu

    • Kathy Bates, Matlock
    • Sharon Horgan, Bad Sisters
    • Britt Lower, Severance
    • Bella Ramsey, The Last of Us
    • Keri Russell, The Diplomat

    Dramada En İyi Erkek Oyuncu

    • Sterling K. Brown, Paradise
    • Gary Oldman, Slow Horses
    • Pedro Pascal, The Last of Us
    • Adam Scott, Severance
    • Noah Wyle, The Pitt

    Dramada En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

    • Patricia Arquette, Severance
    • Carrie Coon, The White Lotus
    • Katherine LaNasa, The Pitt
    • Julianne Nicholson, Paradise
    • Parker Posey, The White Lotus
    • Natasha Rothwell, The White Lotus
    • Aimee Lou Wood, The White Lotus

    Dramada En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

    • Zach Cherry, Severance
    • Walton Goggins, The White Lotus
    • Jason Isaacs, The White Lotus
    • James Marsden, Paradise
    • Sam Rockwell, The White Lotus
    • Tramell Tillman, Severance
    • John Turturro, Severance

    Dramada En İyi Konuk Oyuncu

    • Jane Alexander, Severance
    • Gwendoline Christie, Severance
    • Kaitlyn Dever, The Last of Us
    • Cherry Jones, The Handmaid’s Tale
    • Catherine O’Hara, The Last of Us
    • Merrit Wever, Severance

    Dramada En İyi Konuk Oyuncu

    • Giancarlo Esposito, The Boys
    • Scott Glenn, The White Lotus
    • Shawn Hatosy, The Pitt
    • Joe Pantoliano, The Last of Us
    • Forest Whitaker, Andor
    • Jeffrey Wright, The Last of Us

    En İyi Komedi

    • Abbott Elementary 
    • The Bear 
    • Hacks 
    • Nobody Wants This
    • Only Murders in the Building
    • Shrinking
    • The Studio
    • What We Do in the Shadows

    Komedide En İyi Kadın Oyuncu

    • Uzo Aduba, The Residence
    • Kristen Bell, Nobody Wants This
    • Quinta Brunson, Abbott Elementary
    • Ayo Edebiri, The Bear
    • Jean Smart, Hacks

    Komedide En İyi Erkek Oyuncu

    • Adam Brody, Nobody Wants This
    • Seth Rogen, The Studio
    • Jason Segel, Shrinking
    • Martin Short, Only Murders in the Building
    • Jeremy Allen White, The Bear

    Komedide En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

    • Liza Colon-Zayas, The Bear
    • Hannah Einbinder, Hacks
    • Kathryn Hahn, The Studio
    • Janelle James, Abbott Elementary
    • Catherine O’Hara, The Studio
    • Sheryl Lee Ralph, Abbott Elementary
    • Jessica Williams, Shrinking

    Komedide En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

    • Ike Barinholtz, The Studio
    • Colman Domingo, The Four Seasons
    • Harrison Ford, Shrinking
    • Jeff Hiller, Somebody Somewhere
    • Ebon Moss-Bachrach, The Bear
    • Michael Urie, Shrinking
    • Bowen Yang, Saturday Night Live

    Komedide En İyi Konuk Kadın Oyuncu

    • Olivia Colman, The Bear
    • Jamie Lee Curtis, The Bear
    • Cynthia Erivo, Poker Face
    • Robby Hoffman, Hacks
    • Zoe Kravitz, The Studio
    • Julianne Nicholson, Hacks

    Komedide En İyi Konuk Erkek Oyuncu

    • Jon Bernthal, The Bear
    • Bryan Cranston, The Studio
    • Dave Franco, The Studio
    • Ron Howard, The Studio
    • Anthony Mackie, The Studio
    • Martin Scorsese, The Studio

    En İyi Mini veya Antoloji Dizisi

    • Adolescence (Netflix)
    • Black Mirror (Netflix)
    • Dying for Sex (Hulu)
    • Monsters: The Lyle and Erik Menendez Story (Netflix)
    • The Penguin (HBO)

    En İyi Televizyon Filmi

    • Bridget Jones: Mad About the Boy (Peacock)
    • The Gorge (Apple TV+)
    • Mountainhead (HBO)
    • Nonnas (Netflix)
    • Rebel Ridge (Netflix)

    Mini veya Antoloji Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu

    • Cate Blanchett, Disclaimer
    • Meghann Fahy, Sirens
    • Rashida Jones, Black Mirror
    • Cristin Milioti, The Penguin
    • Michelle Williams, Dying for Sex

    Mini veya Antoloji Dizisinde En İyi Erkek Oyuncu

    • Colin Farrell, The Penguin
    • Stephen Graham, Adolescence
    • Jake Gyllenhaal, Presumed Innocent
    • Brian Tyree Henry, Dope Thief
    • Cooper Koch, Monsters: The Lyle and Erik Menendez Story

    Mini veya Antoloji Dizisinde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

    • Erin Doherty, Adolescence
    • Ruth Negga, Presumed Innocent
    • Deirdre O’Connell, The Penguin
    • Chloe Sevigny, Monsters: The Lyle and Erik Menendez Story
    • Jenny Slate, Dying for Sex
    • Christine Tremarco, Adolescence

    Mini veya Antoloji Dizisinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

    • Javier Bardem, Monsters: The Lyle and Erik Menendez Story
    • Bill Camp, Presumed Innocent
    • Owen Cooper, Adolescence
    • Rob Delaney, Dying for Sex
    • Peter Sarsgaard, Presumed Innocent
    • Ashley Walters, Adolescence

    En İyi Senaryolu Varyete Dizisi

    • Last Week Tonight With John Oliver 
    • Saturday Night Live 

    En İyi Talk Şov

    • The Daily Show 
    • Jimmy Kimmel Live! 
    • The Late Show With Stephen Colbert 

    En İyi Animasyon

    • Arcane 
    • Bob’s Burgers 
    • Common Side Effects
    • Love, Death + Robots 
    • The Simpsons

    En İyi Reality Yarışma Programı

    • The Amazing Race
    • RuPaul’s Drag Race
    • Survivor
    • Top Chef
    • The Traitors

    En İyi Yapılandırılmamış Reality Programı

    • America’s Sweethearts: Dallas Cowboys Cheerleaders 
    • Love on the Spectrum 
    • RuPaul’s Drag Race: Untucked 
    • The Secret Lives of Mormon Wives 
    • Welcome to Wrexham

    En İyi Yapılandırılmış Reality Programı

    • Antiques Roadshow
    • Diners, Drive-Ins and Dives
    • Love Is Blind
    • Queer Eye 
    • Shark Tank

    En İyi Reality / Yarışma Programı Sunucusu

    • RuPaul Charles, RuPaul’s Drag Race
    • Mark Cuban, Lori Greiner, Kevin O’Leary, Barbara Corcoran, Robert Herjavec, Daymond John & Daniel Lubetzky, Shark Tank
    • Alan Cumming, The Traitors
    • Kristen Kish, Top Chef
    • Jeff Probst, Survivor

    En İyi Yarışma Programı

    • Celebrity Family Feud 
    • Jeopardy! 
    • The Price Is Right 
    • Wheel of Fortune 
    • Who Wants to Be a Millionaire 

    En İyi Yarışma Programı Sunucusu

    • Elizabeth Banks, Press Your Luck
    • Steve Harvey, Celebrity Family Feud
    • Ken Jennings, Jeopardy!
    • Colin Jost, Pop Culture Jeopardy!
    • Jimmy Kimmel, Who Wants to Be a Millionaire

    2025 Emmy adaylarını Türkiye’den çevrimiçi izleyin

    2025 Emmy adaylarını Türkiye’den nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız doğru adrestesiniz. JustWatch ekibinin hazırladığı bu rehberi inceleyerek çeşitli streaming platformlarındaki kiralama, satın alma ve abonelik hizmetlerinden dilediğinizi seçebilirsiniz. 

  • Netflix Yapımı En İyi 10 Animasyon

    Netflix Yapımı En İyi 10 Animasyon

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    Netflix dünya çapında sinema ve televizyon sektörünün en büyük platformlarından birisi. Doğrudan platform için üretilen ve sadece burada izlenebilen pek çok yapım da Netflix kataloğunu her geçen gün çeşitlendirmeye devam ediyor. Belgeselden dramaya, komediden korkuya çok sayıda tür ve üretim biçimine ait Netflix orijinal yapımları platform üzerinden izlenebiliyor.

    Her daim popüler bir tür olmaya devam eden animasyon da bunlardan birisi. Bilhassa son dönemde yükselişe geçen yetişkin animasyonları içerik kalitesini artırmaya devam ediyor. Bu rehberde Netflix orijinal animasyonlarını bir araya getiriyoruz. 10 adet film ve dizi alternatifini beğeni sıralamamıza göre listeliyor, bu yapımlara dair temel bilgileri sizlerle paylaşıyoruz. 

    BoJack Horseman (2014)

    Netflix orijinal animasyonu denilince ilk akla gelen yapımlardan birisi elbette BoJack Horseman (2014). 2014 yılında yayına başlayan ve ilerleyen sezonlarla giderek derinleşen bir karakter çalışmasına dönüşen dizi mizahı trajediyle harmanlıyor. Hollywood’da yaşayan ve kariyerinin eski görkemli günlerine geri dönmeye çalışan bir oyuncuyu takip ettiğimiz BoJack Horseman, bilhassa bazı karakterleri herhangi bir kurala bağlı olmaksızın insan formuna getirilmiş hayvanlardan oluşturmasıyla son derece orijinal bir dram ve mizah katmanına sahip. Majör depresyonla mücadele eden ana karakteri üzerinden yer yer fazlasıyla karanlıklaşan ve insan psikolojisinin farklı köşelerine beklenmedik yerlerden uğrayan dizi en kaliteli Netflix orijinal yapımlarından birisi. 

    Big Mouth (2017)

    Netflix orijinal yapımı olan bir başka yetişkin animasyon dizisi ise yaratıcıları arasında Andrew Goldberg ve Nick Kroll’un da olduğu Big Mouth (2017). Kroll ve Goldberg’ün beraber geçirdikleri ergenliklerinden yola çıkarak yazdıkları dizide ergenliğin sosyal, fiziksel ve psikolojik etkileri işleniyor. Ergenliğin farklı aşamalarının karakterleştirilerek (Hormon Canavarı gibi) hikâyeye dâhil edildiği Big Mouth’ta başta kendi gençliğinden yola çıkarak üretilen Nick olmak üzere çok sayıda karakteri Nick Kroll seslendiriyor. Seslendirme kadrosunda ayrıca John Mulaney, Maya Rudolph, Jenny Slate, Jordan Peele ve Ayo Edebiri gibi isimler de yer alıyor. 2017-2025 arasında sekiz sezon boyunca yayınlanan dizi, Human Resources (2022) adlı bir spin-off dizisine de zemin oluşturmuştu. 

    Love, Death & Robots (2019)

    Tim Miller tarafından yaratılan ve yapımcıları arasında David Fincher’ın da bulunduğu Love, Death & Robots (2019) ise bir animasyon antolojisi. Her bir bölümü dünyanın dört bir yanındaki farklı animasyon stüdyoları tarafından ve farklı yönetmenler tarafından çekilen dizi temelde pek çok kısa filmden oluşuyor. Şu ana kadar 4 sezonda 45 bölüm yayınlanan Love, Death & Robots başta her bir bölümü farklı bir animasyon türüne ve üretim biçimine alan açmasıyla bu türün geniş olanaklarını ortaya koyması bakımından önemli bir etki yapmıştı. "Zima Blue", "Beyond the Aquila Rift" ve "Bad Travelling" gibi bölümler başlı başına kaliteli yapımlar olarak seyircilerin beğenisini kazanarak kendi şöhretlerini edinmişti. 

    Blue Eye Samurai (2023)

    Netflix’in son dönemde en sevilen animasyon yapımlarından Blue Eye Samurai (2023) hem biçimsel hem de içeriksel olarak özgün tarzıyla dikkat çekiyor. Amber Noizumi ve Michael Green’in yaratıcılığını üstlendiği, Jane Wu’nun genel yönetmen ve yapımcı olarak dâhil olduğu proje ilk sezonuyla seyircinin beğenisini kazandı ve hızla ikinci sezon onayını da aldı. Japonya’nın 1600-1868 arasındaki Edo döneminde geçen dizi yarı beyaz yarı Japon kadın savaşçı Mizu’nun intikam mücadelesini takip ediyor. Mizu başta babası olmak üzere dört adamdan öç almak için yola çıkıyor ve bu yolda birçok maceraya atılıyor. Birçoklarına göre 2023’ün en iyi animeleri arasında yer alan Blue Eye Samurai animeye getirdiği yenilikçi vizyon ve çarpıcı estetik tahayyülle ilgiyi fazlasıyla hak ediyor. 

    Castlevania (2017)

    Netflix’in başarılı animasyonlarından Castlevania’nın (2017) arkasında yaratıcı yazar Warren Ellis var. Konami’nin aynı adlı oyun serisinden uyarlanan dizide bir grup savaşçının bir şehri Dracula’nın kontrolündeki dünya dışı varlıklardan korumaya çalışmasını takip ediyoruz. Biçimsel olarak yoğun biçimde anime unsurlarının ve Ayami Kojima'nın oyun tasarımlarının kullanıldığı Castlevania içerisinde şu ana dek 4 sezona ayrılmış 32 bölüm yayınlandı ve dizi Netflix’in en sevilen yetişkin animasyon dizilerinden birisine dönüştü. Dizi eleştirmenlerden oldukça yüksek notlar alırken seyirci de diziye fazlasıyla ilgi gösterdi. Vampir anlatılarından unsurların etkin biçimde kullanıldığı Castlevania’nın seslendirme kadrosunda ise başta Richard Armitage olmak üzere pek çok değerli oyuncu yer alıyor. 

    The Mitchells vs. the Machines (2021)

    The Mitchells vs. the Machines (2021), kendine başlı başına bir hayran kitlesi kazandırmış animasyon filmlerinden birisi. Filmde beklenmedik biçimde yaşanan global bir robot isyanı sırasında bir ailenin kendisini dünyayı kurtarma mücadelesinin ortasında bulması konu ediliyor. Yönetmenliğini Mike Rianda’nın üstlendiği, aynı zamanda Rianda’nın Jeff Rowe’la birlikte senaryosunu da yazdığı filmde bilhassa ön plandaki genç sinemacı adayı Katie’nin hayal dünyası üzerinden sinema üretimi anlatının merkezine yerleştiriliyor. Aynı zamanda bir yol filmi olarak da işleyen The Mitchells vs. the Machines yayınlandığı dönemde o yılın en sevilen filmleri listelerinde kendisine yer bulmuş ve bir dalda Oscar’a da aday gösterilmişti. 

    The Midnight Gospel (2020)

    Hem üretim biçimi hem de estetik vizyonuyla bu listedeki animasyonlardan biraz farklı bir yerde konumlanan The Midnight Gospel’in (2020) yaratıcılığını Pendleton Ward ve Duncan Trussell üstleniyor. Dizi Clancy adlı bir uzay yayıncısının farklı evrenlere yaptığı sürreel yolculuklarda gerçekleştirdiği söyleşileri takip ediyor. Çoğunlukla Duncan Trussell’ın kaydettiği gerçek podcastlerin kullanıldığı animasyon dizisi ölüm, yaşam, meditasyon ve kayıp gibi farklı konulardaki derin ve felsefi sohbetleri saykodelik ve renkli bir animasyon üslubuyla buluşturuyor. Ses ve görüntü arasında yaratıcı bir diyalog alanı yaratılırken oldukça ağır konular renkli bir görsel-işitsel örtüyle örtülüyor. Bu yetişkin animasyonu, Netflix kataloğundaki en özgün işlerden birisi şüphesiz ki. 

    Arcane (2021)

    Günümüzün en popüler bilgisayar oyunlarından League of Legends evrenini televizyona taşıyan Arcane (2021) dizisi son dönemde dikkat çeken Netflix yapımları arasında. Çok yönlü bir evreni farklı bir mecraya başarıyla taşımasıyla hem eleştirmenlerin hem de seyircinin takdirini kazanan Arcane’de düşman saflara düşmüş iki kardeşin hikâyesi merkeze yerleşiyor. League of Legends evreninde geçse de oyundan bağımsız bir hikâyeyi takip eden animasyon dizisi hem anlattığı hikâyenin evrenselliği hem de detaylı görsel dünyasıyla beğeni topladı ve yakın dönemin en çok beğenilen oyun uyarlamalarından biri oldu. Yaratıcılığını Christian Linke ve Alex Yee’nin üstlendiği dizi 4 farklı dalda kazandığı Emmy ödülleriyle de başarısını perçinledi. 

    Klaus (2019)

    Ürettiği alternatif Noel Baba öyküsüyle büyük başarı kazanan animasyon film Klaus (2019) da Netflix’in dağıtımcılığını üstlendiği yapımlardan birisi. Yönetmenliğini Sergio Pablos’un üstlendiği filmin seslendirme kadrosunda Pablos’un yanı sıra Jason Schwartzman, J. K. Simmons, Rashida Jones gibi yıldız isimler de yer alıyor. 19. yüzyılda Norveç’te geçen ve bir postacı ile Klaus adlı oyuncakçı arkadaşı üzerinden ilerleyen öykü yalnızca animasyon severlere değil, Noel filmlerine ilgi duyanlara da dikkat çekici bir alternatif sunuyor. Film, gösterime girdikten sonra ödül sezonunda da adını duyurmuş ve En İyi Animasyon dalında Oscar’a da aday gösterilmişti. Bu onu Netflix’in Oscar’a aday olan ilk animasyon filmi yapmıştı. 

    Guillermo del Toro's Pinocchio (2022)

    İsminden de anlaşılacağı üzere çağımızın vizyoner yönetmenlerinden Guillermo del Toro’nun imzasını taşıyan Guillermo del Toro's Pinocchio (2022), klasik bir öyküye yeni bir bakış getiriyor. Stop-motion tekniğiyle çekilen ve Carlo Collodi’nin 1883 tarihli romanına dayanan Pinokyo öyküsünü Mussolini’nin faşist İtalyası’na taşıyan film yönetmen Guillermo del Toro’nun tutku projesi. Yıllardır bu filmi çekmek isteyen ve sonunda Mark Gustafson’la birlikte bu projeyi hayata geçiren yönetmen hikâyeye kendi imzasını koymuş ve oldukça karanlık, fantazi unsurlarının bolca kullanıldığı, müzikal eklentileri bol bir film ortaya çıkarmıştı. Netflix’te yayınlanan film oldukça beğeni kazandı ve Guillermo del Toro’nun Oscar koleksiyonuna bir En İyi Animasyon Oscar’ı ekledi. 

    En iyi 10 Netflix animasyonunu Türkiye’den çevrimiçi izleyin

    JustWatch ekibinin hazırladığı streaming rehberi sayesinde Netflix orijinal yapımı olan en iyi 10 animasyona ulaşın. Farklı teknikleri, alt türleri, hikâye yapılarını ve üretim biçimlerini içeren bu liste bilhassa animasyon severlerin ilgisini çekecek. Dünyanın en büyük streaming rehberi olan JustWatch’u kullanarak Prime Video, Disney+ ve MUBI gibi çeşitli platformlardaki yapımlara da göz atabilirsiniz.

  • The Devil Wears Prada Oyuncuları Şimdi Ne Yapıyor?

    The Devil Wears Prada Oyuncuları Şimdi Ne Yapıyor?

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    2000’lerin en sevilen komedilerinden The Devil Wears Prada’nın 2026’da vizyona girecek olan ikinci filmi hakkında detaylar belli olmaya başladı. Başrollerini Meryl Streep ve Anne Hathaway’in paylaştığı yapım, genç bir gazeteci ile bir moda dergisinin editörü olan Miranda Priestly arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Vogue’un editörü Anna Wintour’dan esinlendiği tahmin edilen karakter, Streep’in kariyerindeki dönüm noktalarından biri olmuştu. Film ayrıca Emily Blunt, Stanley Tucci ve Simon Baker gibi isimlerin de dahil olduğu zengin oyuncu kadrosuyla dikkat çekiyordu. 

    Bu listede ilk filmde yer alan ve bazılarını ikinci filmde de izleyeceğimiz oyuncuların kariyerlerine kısaca göz atıyoruz. The Devil Wears Prada oyuncularının yer aldığı yapımları nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız bu liste tam size göre. Bu filmlere dair merak ettiğiniz detayları bu rehberden inceleyebilir, Türkiye’deki farklı streaming seçenekleriyle ilgili aradığınız her türlü bilgiye ulaşabilirsiniz. 

    Meryl Streep (Miranda Priestly)

    Hollywood’un usta oyuncularından, üç kez Oscar kazanan Meryl Streep, The Devil Wears Prada’da da soğuk mizaçlı, fazlasıyla “cool”, sözünü asla esirgemeyen bir moda dergisi editörünü canlandırıyordu. 2006’da on Altın Küre kazandıran bu rolün ardından Streep’in kariyeri tüm hızıyla yükselmeye devam etti. Mamma Mia!, Julie & Julia, Florence Foster Jenkins, The Post, Little Women ve Don't Look Up gibi yapımlarda başrollerde yer alan Streep, 2012 yılında The Iron Lady filmindeki Margaret Thatcher performansıyla üçüncü Oscar’ını aldı. Streep bu süreçte kariyerini yalnızca beyazperdede değil, televizyonda da devam ettirdi. HBO imzalı Big Little Lies’daki performansıyla büyük beğeni toplayan 76 yaşındaki oyuncuyu, The Devil Wears Prada 2’da da bir kez daha Miranda Priestly rolünde izleyeceğiz. 

    Anne Hathaway (Andy Sachs)

    Hollywood’un bir başka yıldız ismi Anne Hathaway, filmde Miranda Priestly’nin altında çalışan genç gazeteci Andy Sachs’ı canlandırıyordu. 2001 yapımı The Princess Diaries’le ismini duyuran ve ardından Brokeback Mountain’da rol alan yetenekli oyuncu, The Devil Wears Prada ile büyük bir çıkış yapmıştı. 2000’lerde özellikle romantik komedi ve aksiyon-komedilerin aranan ismi haline gelen Hathaway, 2012’de Les Misérables’daki Fantine rolüyle hem Oscar hem de Altın Küre Ödülü sahibi olmuştu. Aralarında The Dark Knight Rises, Interstellar, Ocean's 8, The Intern, The Witches ve The Hustle gibi filmlerin de yer aldığı pek çok yapımda rol alan Hathaway’i, 2026’da The Devil Wears Prada 2 dışında Christopher Nolan imzalı The Odyssey’de de izleyeceğiz.  

    Emily Blunt (Emily Charlton)

    Filmde yer alan bir başka yıldız oyuncu ise, Miranda Priestly’nin asistanı Emily Charlton’ı canlandıran Emily Blunt’tı. Altın Küre ödüllü İngiliz oyuncu, ismini ikinci uzun metrajı The Devil Wears Prada’yla duyurmuştu. Blunt aynı sene BBC’de yayınlanan Gideon's Daughter’la En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında Altın Küre ödülünün sahibi oldu. Sonrasında The Young Victoria, The Adjustment Bureau, Edge of Tomorrow ve Sicario gibi filmlerle kariyerinde hızla yükselen Blunt’ı, eşi John Krasinski’yle birlikte başrolde yer aldığı A Quiet Place’te de izlemiştik. Son olarak Christopher Nolan imzalı Oppenheimer’da Katherine Oppenheimer’ı canlandıran Blunt, farklı türlerde uyum sağlaması ve karakterlerdeki ince nüansları yakalayabilmesiyle, kendi döneminin yetenekli oyuncularından biri olarak görülüyor.

    Stanley Tucci (Nigel Kipling)

    The Devil Wears Prada’da Runway dergisinin sanat yönetmeni Nigel’i canlandıran Stanley Tucci, Hollywood’un önde gelen “karakter” oyuncularından biri. Farklı tür ve üsluplara rahatlıkla uyum sağlayan Tucci’yi The Hunger Games’den Transformers’a büyük Hollywood işlerinden, hem de Supernova ve Worth gibi daha bağımsız işlerinden tanıyoruz. Son olarak geçtiğimiz senenin en başarılı filmlerinden Conclave’de izlediğimiz Tucci, The Devil Wears Prada 2’ya da aynı rolle geri dönecek. Kariyerine sinemanın ve televizyonun yanı sıra tiyatro, sunuculuk ve seslendirmeyle de devam eden Tucci’nin, CNN’de yayınlanan Stanley Tucci: Searching for Italy isimli iki Emmy Ödülü sahibi bir programı da bulunuyor. 2021’de orofarenks kanserine yakalanan oyuncu, son olarak üç yıllık tedavi sürecinin ardından sağlığına yeniden kavuştuğunu açıklamıştı. 

    Simon Baker (Christian Thompson)

    Özellikle televizyondaki işleriyle tanıdığımız Avustralyalı oyuncu Simon Baker, filmde Christian Thompson isimli çekici bir yazarı canlandırıyordu. Bu rolün öncesinde The Guardian isimli diziyle adını duyurmuş olan Baker, sonrasında ise The Mentalist dizisindeki rolüyle Primetime Emmy adayı oldu. The Devil Wears Prada’daki rolüyle beyazperdede de görünürlük elde eden oyuncu, sonrasında Margin Call, High Ground, Limbo ve I Give It a Year gibi romantik komediden gerilime farklı türlerde yapımlarda rol almaya devam etti. Baker her ne kadar The Devil Wears Prada 2’nun kadrosunda yer almasa da, kendisini yakın zamanda Taika Waititi’nin Kazuo Ishiguro’nun aynı adlı romanından uyarladığı Klara and The Sun’da izleyeceğiz. 

    Adrian Grenier (Nate Cooper)

    Filmde Andy’nin erkek arkadaşı Nate Cooper’ı canlandıran Meksika kökenli oyuncu Adrian Grenier, HBO imzalı Entourage dizisindeki Vincent Chase rolüyle ünlenmişti. Bu rolü sayesinde The Devil Wears Prada’nın kadrosuna giren Grenier, ikinci filmin kadrosunda yer almıyor. Son olarak Netflix orijinal dizisi Clickbait’in başrolünde izlediğimiz oyuncu ayrıca Trash Fire, Marauders ve Goodbye World gibi filmlerde de rol aldı. Oyunculuğun yanı sıra yönetmenlik ve yapımcılık da yapan Grenier’in kendi babasıyla olan ilişkisini ele aldığı Shot in the Dark isimli belgeseli, prömiyerini Tribeca Film Festivali’nde yapmıştı. Ayrıca yine Garnier’in yönettiği Teenage Paparazzo isimli belgesel, Sundance Film Festivali’ndeki prömiyerinin ardından HBO üzerinden gösterime girdi. 

    Gisele Bündchen

    Brezilyalı ünlü süper model Gisele Bündchen’in ise filmde küçük bir rolü vardı. Runway’de çalışan Serena isimli karakteri canlandıran Bündchen’in öncesindeki tek oyunculuk deneyimi Taxi filmindeki yardımcı rolüydü. The Devil Wears Prada’daki rolünü “şans eseri” aldığından bahseden ünlü model, bir uçak yolculuğu sırasında filmin senaristi Aline Brosh McKenna’nın yanına geldiğinden ve ona bu rolü teklif ettiğinden bahsetmişti. Teklifi ilk duyduğunda oyunculuk eğitimi olmadığı gerekçesiyle reddeden Bündchen, sonrasında ise Meryl Streep ve Anne Hathaway’li kadroyu duyunca ikna olmuş. Dünyanın en çok kazanan süper modellerinden biri olan ve çeşitli hayırseverlik işleriyle de tanınan Bündchen, Years of Living Dangerously adlı belgesel dizinin “Fueling the Fire” isimli bölümünde de seyirci karşısına çıkmıştı. 

    Rich Sommer (Doug)

    Filmde Doug karakterini canlandıran Rich Sommer, 2007-2015 yılları arasında yayınlanan Mad Men dizisindeki Harry Crane rolüyle ünlenmişti. Bu rolüyle (kadronun geri kalanıyla birlikte) iki defa Screen Actors Guild Awards ödülü kazanan oyuncu, The Devil Wears Prada 2’nun kadrosunda ise yer almıyor. Televizyon kariyerini kesintisiz bir şekilde sürdüren ve GLOW, In the Dark, Clipped ve Mr. Throwback dizilerinde rol alan Sommer, bir yandan da beyazperde yolculuğuna devam etti. Celeste and Jesse Forever, The Giant Mechanical Man, Hello, My Name Is Doris gibi filmlerde yardımcı rollerde yer alan Sommer, son olarak Blackberry telefonlarının yaratıcılarına odaklanan biyografi BlackBerry’de rol aldı. 

    Tracie Thoms (Lily)

    Filmde Lily karakterine hayat veren Tracie Thoms, daha çok beyazperdedeki yan rolleriyle biliniyor. Thoms’a The Devil Wears Prada’daki rolünü kazandıran ise, öncesi rol aldığı Wonderfalls ve As If gibi televizyon dizileri oldu. Daha sonrasında Cold Case dizisinde bir dedektifi canlandıran Thoms, pek çok sinema filminde çeşitli yan rollerde yer almaya devam etti. Quentin Tarantino imzalı Death Proof'ta da rol alan oyuncunun kadrosunda yer aldığı filmler arasında Rent: Filmed Live on Broadway, I Will Follow, Safe House, The Watcher ve The Basement gibi yapımlar da yer alıyor. Çoğunlukla polisiye ve gerilim gibi türleri tercih eden oyuncuyu, The Devil Wears Prada 2’da bir kez daha Lily rolünde izleyeceğiz. 

    James Naughton (Stephen)

    70’li yıllardaki rolleriyle tanınan İrlandalı-Amerikalı oyuncu James Naughton, filmde Stephen isimli karakteri canlandırıyordu. City of Angels adlı müzikaldeki performansıyla Tony Ödülü kazanan Naughton’ın kariyerinin dönüm noktası ise Planet of the Apes dizisindeki Peter Burke rolü olmuştu. Tiyatro ve sinema kariyerini bir arada yürüten ve Factory Girl, The Paper Chase ve The First Wives Club gibi filmlerde rol alan 79 yaşındaki emektar oyuncu, televizyonda ise Ally Mcbeal, Law & Order, Gossip Girl, The Affair ve The Blacklist gibi bazı işlerde yer aldı. 2013’te eşi Pamela Parsons’ı kaybeden ve 2018’den beri kariyerine ara veren oyuncu, The Devil Wears Prada 2’nun oyuncu kadrosunda ise yer almıyor. 

    The Devil Wears Prada oyuncularının yer aldığı yapımları Türkiye’den çevrimiçi izleyin

    The Devil Wears Prada oyuncularının yer aldığı yapımları Türkiye’den nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız doğru adrestesiniz. JustWatch ekibinin hazırladığı bu rehberi inceleyerek çeşitli streaming platformlarındaki kiralama, satın alma ve abonelik hizmetlerinden dilediğinizi seçebilirsiniz. 

  • Charlie’s Angels Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Charlie’s Angels Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    1976’da yayınlanan televizyon dizisiyle tanıdığımız Charlie’s Angels, Charlie Townsend adına çalışan üç kadın ajanın maceralarını takip ediyor. İlk iki sezonuyla Amerikan dizi tarihinin kült işlerinden birine dönüşen dizi, 2000’lerde ise yeni bir kadroyla beyazperdeye uyarlandı. Sonrasında ise Charlie’s Angels evreni dizilerden video oyunlarına, web serilerinden çizgi romanlara genişlemeye devam etti. 

    2024’te Sony Pictures tarafından yapılan bir açıklamaya göre, bu kez Brezilya’da geçen bir dizi uyarlaması ise yolda. Charlie’s Angels serisini nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız bu sayfa tam size göre. Bu filmlere dair merak ettiğiniz detayları bu rehberden inceleyebilir, Türkiye’deki farklı streaming seçenekleriyle ilgili aradığınız her türlü bilgiye ulaşabilirsiniz. 

    Charlie's Angels (1976–1981)

    70’lerin kült dizilerinden biri olan ve beş sezon boyunca devam eden Charlie’s Angels, üç güzel ve çekici kadın ajanın adrenalin dolu serüvenlerine odaklanıyor. Los Angeles polis akademisinden mezun olan Sabrina Duncan, Jill Munroe ve Kelly Garrett isimli üç ajan; düşmanlarını yalnızca kıvrak zekaları ve deneyimleriyle değil, baş döndürücü güzellikleri ve cazibeleriyle kolayca alt ediyor. Dizinin yaratıcıları Ivan Goff ve Ben Roberts, kadın başrollü bir başka dizi Police Woman’ın ekranlarda başarısından esinlenerek Charlie’s Angels projesini geliştirmiş. Her ne kadar dizi ilk aşamada seyirciyi kadın oyuncularıyla cezbetmeye çalışsa da, “melekleri” asıl cazip kılan şey; kendilerini sürekli olmadık durumlar içinde bulan bu üç eğlenceli kadının dostluğu oluyor.

    Charlie's Angels (2000)

    Charlie's Angels, 1981’de sona erdikten sonra hızla Amerikan popüler kültürünün bir parçası haline geliyor ve 2000 yılında yine aynı adla beyazperdeye uyarlanıyor. Üç filmlik serinin ilk halkası olan Charlie’s Angels’ın başrollerini Cameron Diaz, Drew Barrymore ve Lucy Liu paylaşıyor. Oyuncu kadrosunda Bill Murray, Sam Rockwell ve Tim Curry gibi isimlerin de yer aldığı yapımın yönetmenliğini ise Terminator Salvation ve The Babysitter gibi filmleriyle tanıdığımız Joseph McGinty Nichol üstleniyor. Filmde patronları Charlie tarafından görevlendiren kahramanlarımız, Eric Knox isimli bir iş adamını kurtarmak için aksiyon ve eğlence dolu bir operasyona girişiyor. Dizinin dünya çapında tanınmasını sağlayan film; kimi zaman kılık değiştirerek, kimi zamansa etkileyici dövüş yeteneklerini kullanarak savaşan üç arkadaşın uyumuyla öne çıkıyor.

    Charlie's Angels: Full Throttle (2003)

    Serinin ikinci filmi olan Charlie’s Angels: Full Throttle’da ajanlarımız Natalie, Dylan ve Alex, bu sefer kendilerini çok daha ciddi ve tehlikeli bir operasyonun içinde buluyor. FBI’ın tanık koruma programı verilerinin çalınmasının ardından Charlie, bu olayla bağlantılı bir dizi cinayeti araştırmaları için meleklerini görevlendiriliyor. Başrollerde bir kez daha Diaz, Barrymore ve Liu’yu izlediğimiz yapımın oyuncu kadrosunda ayrıca Bill Murray, Demi Moore ve Justin Theroux gibi isimler de yer alıyor. İlk filmin gerisinde kalan yapım, yalnızca aksiyon üzerine kurulu olan zayıf senaryosu ve dizinin orijinalindeki polisiye unsurunu geri plana atması nedeniyle eleştirilmiş ve Razzie Ödülleri’ne aday gösterilmişti. 

    Charlie's Angels (2011)

    Serinin ikinci dizi uyarlaması olan Charlie's Angels, Amerikan televizyon kanalı ABC’de bir sezon olarak yayınlanmış, düşük reyting nedeniyle sezon tamamlanmadan yayından kaldırılmıştı. Dizide Charlie’nin meleklerini ise Annie Ilonzeh, Minka Kelly ve Rachael Taylor canlandırmıştı. Smallville dizisinin yaratıcıları Alfred Gough ve Miles Millar imzalı proje, işlerini bırakıp Charlie Townsend Agency için çalışmaya başlayan üç kadına odaklanıyordu. Yönetmenler, diziyi tasarlarken orijinalindeki mizahın dozunu azaltmayı tercih etmişti. Dizi, serinin kendine has o “ucuz” ya da camp havası yerine daha klasik bir aksiyon-suç yapısı benimsemiş, bu sebeple “kendini fazla ciddiye aldığı” için eleştirilmişti. 

    Charlie's Angels (2019)

    Film serisinin üçüncü halkası Charlie’s Angels’da bu sefer başka bir kuşaktan meleklerin maceralarını takip ediyoruz. Başrollerinde Kristen Stewart, Naomi Scott ve Ella Balinska’nın yer aldığı yapımın yönetmenliğini ise, The Hunger Games filmindeki Effie Trinket rolüyle tanıdığımız Elizabeth Banks üstleniyor. Gizemli patronlarının talimatıyla bir kez daha göreve çıkan karakterlerimiz, geliştirdiği tehlikeli teknolojiyle dünyayı tehdit eden bir mühendisi durdurmaya çalışıyor. Ariana Grande, Miley Cyrus ve Lana Del Rey imzalı parçaların da yer aldığı zengin soundtrack albümüyle dikkat çeken film, ne yazık ki gişede beklenen başarıyı yakalayamamıştı. Banks’ın itirazlarına rağmen “feminist bir manifesto” olarak pazarlanan ve Kristen Stewart’ın daha sonraları oynamaktan “nefret ettiğini” itiraf ettiği film, formülize senaryosu nedeniyle eleştirilmişti. 

    Charlie’s Angels serisini Türkiye’den çevrimiçi izleyin

    Charlie’s Angels serisini Türkiye’den nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız doğru adrestesiniz. JustWatch ekibinin hazırladığı bu rehberi inceleyerek çeşitli streaming platformlarındaki kiralama, satın alma ve abonelik hizmetlerinden dilediğinizi seçebilirsiniz. 

  • Poltergeist Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Poltergeist Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    Yönetmenliğini Tobe Hooper’ın, senaristliğini ve yapımcılığını ise Steven Spielberg’in üstlendiği 1982 yapımı Poltergeist’in anlatı evreni; iki devam filmi, bir yeniden çevrim ve bir televizyon dizisiyle genişlemeye devam etti. Küçük kızları bir grup hayalet tarafından ele geçirilen Freeling ailesine odaklanan yapım, ruhların dünyaya geliş portalı olarak bir televizyon ekranını kullanıyordu.

    Ekranın önündeki küçük Carol’ın imgesiyle hafızalara kazınan filmi, televizyon ekranını tekinsiz hale getiren Videodrome, The Ring ve Paranormal Activity gibi kült yapımlarla birlikte anmak da mümkün. Poltergeist serisine dair merak ettiğiniz detayları bu rehberden inceleyebilir, Türkiye’deki farklı streaming seçenekleriyle ilgili aradığınız her türlü bilgiye ulaşabilirsiniz. 

    Poltergeist (1982)

    Serinin ilk halkası olan Poltergeist’in yönetmenliğini, korku türünün önemli isimlerinden ve The Texas Chain Saw Massacre’ın da yaratıcısı olan Tobe Hooper üstleniyor. Spielberg’in kendi kısa hikâyesinden uyarladığı yapım, "Beast" isimli şeytani bir ruh tarafından ele geçirilen küçük Carol ve ailesine odaklanıyor. Önce eşyaların yerini değiştirmek gibi masum hamleler yapan hayaletler, yavaş yavaş televizyonu bir portal olarak kullanıyor ve Carol’u hapsediyor. Filmin “resmi olmayan” esin kaynaklarından biri ise, antoloji korku serisi The Twilight Zone’un Little Girl Lost isimli bölümü. Ayrıca bazı kaynaklarda filmin yaratıcı sürecinde Steven Spielberg’in önemli ölçüde rol oynadığı ve bu nedenle onun da ortak yönetmen olarak anılması gerektiği belirtiliyor.

    Poltergeist II: The Other Side (1986)

    İlk filmin devamı niteliğindeki Poltergeist II: The Other Side, bir kez daha Beast ve diğer ruhların saldırısına uğrayan Freeling ailesine odaklanıyordu. Beast’in kökeninin 19. yüzyılda faaliyet gösteren bir külte dayandığını öğrenen aile, ondan kurtulmak için Amerikan yerlisi bir şamandan yardım alıyordu. Yönetmenliğini The Juror ve Still Crazy gibi yapımlarıyla bilinen Brian Gibson’ın üstlendiği film, özellikle prodüksiyon tasarımı ve görsel efektleriyle beğeni toplamıştı. Filmdeki doğaüstü yaratıkları ve özel olarak “The Great Beast”i tasarlayan isim ise, İsviçreli sürrealist ressam H. R. Giger’dı. Spielberg ve Hooper’ın yaratıcı ekibine dahil olmamayı tercih ettiği yapım, gişede başarılı olmasına rağmen yönetmenlik ve senaryo açısında ilk filmin gölgesinde kaldı. 

    Poltergeist III (1988)

    Ana serinin üçüncü filmi Poltergeist III, Freeling ailesinin küçük kızı Carol’un yetişkinliğine odaklanıyor. Önceki iki filmde çocukluğunu izlediğimiz Carol, eski bir kült liderinin ruhu olduğunu öğrendiğimiz iblis Beast’ın kurbanlarından biriydi. Hayatta kalmayı başaran ve artık bir yetişkin olan Carol, üçüncü filmde bir kez daha kötü ruhların saldırısına uğruyor. Yönetmenliğini Death Line ve Dead & Buried gibi korku filmleriyle tanıdığımız Gary Sherman’ın üstlendiği yapım, serinin en zayıf halkası olarak görülüyor. Özel efektlere ve jump-scare numaralarına gereğinden fazla ağırlık veren yönetmen, ilk iki filmdeki psikolojik derinliği yakalayamadığı için eleştirilmişti. Gişede de başarısız olan film, hikâyeyi orijinalinin ruhuna uygun bir şekilde devam ettiremediği için serinin erkenden sona ermesine neden olmuştu. 

    Poltergeist: The Legacy (1996)

    1996-1999 yılları arasında dört sezon olarak yayınlanan Poltergeist: The Legacy, asıl seriyle pek bir bağlantısı olmayan, yalnızca isim benzerliği taşıyan bir televizyon dizisi. Buna rağmen, dizinin özellikle ilk aşamada gördüğü ilgiyi Poltergeist efsanesine borçlu olduğu söylenebilir. Zamanla kendine sadık bir hayran kitlesi edinen dizi, kökenleri 6. yüzyıla dayanan Legacy isimli gizli bir örgüte odaklanıyor. Paranormal ve okült olaylara karşı savaşan Legacy; dünyayı ruhların, iblislerin ve diğer doğaüstü varlıkların saldırısından korumak için amansız bir mücadele veriyor. İlk iki sezonu Showtime, son iki sezonu ise Sci-Fi Channel’da yayınlanan dizi, gizem ve merak unsurunun korkuya daha ağır bastığı, sürükleyici bir anlatı tercih ediyordu. 

    Poltergeist (2015)

    Çoğu kült korku filminin yeniden beyazperdeye döndüğü 2010’larda gösterime giren Poltergeist, Hooper ve Spielberg imzalı ilk filmin yeniden çevrimi. Yönetmenliğini Monster House isimli animasyonuyla bilinen Gil Kenan’ın üstlendiği filmin yapımcıları arasında Evil Dead’in yaratıcısı Sam Raimi de yer alıyor. 2015 yapımı film, bir mezarlığın üzerine inşa edilmiş bir eve taşınan Bowen ailesinin başına gelen paranormal olayları konu alıyor. Bir kez daha ailenin küçük kızlarının, televizyonu bir portal olarak kullanan hayaletler tarafından ele geçirilişini izliyoruz. Başrollerini Sam Rockwell ve Rosemarie DeWitt’in paylaştığı Poltergeist, orijinal filme olabildiğince sadık kalmaya çalıştığı için hikâyeye pek bir yenilik getirememişti. Yine de film, seriyi henüz izlememiş olan ve Poltergeist efsanesiyle tanışmak isteyen izleyiciler için fena olmayan bir fırsat sunuyor.

    Poltergeist serisini Türkiye’den çevrimiçi izleyin

    Poltergeist serisini Türkiye’den nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız doğru adrestesiniz. JustWatch ekibinin hazırladığı bu rehberi inceleyerek çeşitli streaming platformlarındaki kiralama, satın alma ve abonelik hizmetlerinden dilediğinizi seçebilirsiniz.

  • The Chronicles of Riddick Serisini Çevrimiçi İzleyin

    The Chronicles of Riddick Serisini Çevrimiçi İzleyin

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    Başrolünde Vin Diesel’ın yer aldığı ve 2000’li yıllarda ortaya çıkan The Chronicles of Riddick serisi, son yılların dikkat çeken bilimkurgu serileri arasında yer alıyor. Korku ve aksiyon unsurlarının yoğunlukla kullanıldığı, merkezine Riddick adlı anti-kahramanı yerleştiren seride Riddick’in farklı gezegenlerde yaşadığı gerilimli maceraları takip ederiz.

    Ken ve Jim Wheat kardeşler tarafından yaratılan, yönetmen ve senarist David Twohy tarafından devam ettirilen serinin yakın gelecekte yeni eklemelerle sürmesi bekleniyor. Bu rehber içerikte The Chronicles of Riddick serisinde yer alan tüm yapımları sıralıyoruz. Filmlere dair dikkat çekici bilgilere yer veriyor, serinin devam etme ihtimallerini özetliyor ve bu yapımları hangi platformlarda izleyebileceğinize dair bilgiler sunuyoruz.

    Pitch Black (2000)

    2000 tarihli Pitch Black, Riddick karakterinin ortaya çıktığı ve The Chronicles of Riddick serisini başlatan yapım. Başrolde Vin Diesel’in yer aldığı filmde bir uzay mekiğiyle hapishaneye nakledilen tehlikeli suçlu Riddick’in yaşanan kaza sonrası bir gezegende mahsur kalmasını takip ederiz. Bu gizemli gezegende tehlikeli ve saldırgan uzaylıların ortaya çıkmasıyla da Pitch Black bir hayatta kalma macerasına dönüşür. Kısıtlı bir mekânda yüksek tempolu bir kaçış hikâyesini takip eden filmin yönetmenlik koltuğunda David Twohy otururken senaryo ise Ken ve Jim Wheat kardeşlere aittir. Tür için oldukça mütevazı bir bütçeyle üretilen film zaman içerisinde pek çok hayran kazanır ve devam filmleriyle genişleyecek bir evrenin de başlatıcısı olur. 

    Into Pitch Black (2000)

    Pitch Black’in ünü onu takip edecek büyük bütçeli devam filmleriyle geniş kitlelere ulaşacak olsa da bu evrenin genişleme yönündeki ilk adımı Into Pitch Black adlı televizyon yapımıyla olur. 90’lı yıllarda kurulan ve bu dönem pek çok bilimkurgu yapımına imza atan Syfy kanalında üretilen televizyon filminde Riddick karakterini daha yakından tanıma fırsatı buluruz. Anlatı Pitch Black’te yaşanan olayların öncesine ve sonrasına odaklanarak hikâye evrenini genişletir. Riddick’in geçmişine ve psikolojisine dair detayların, karakterin sahip olduğu karanlıkta görebilme özelliğinin kökenlerine ve bu dünyadaki ağırlığına dair birçok detay öğreniriz. M. David Melvin’in yönetmenliğinde çekilen dizide Vin Diesel yine başroldedir. 

    The Chronicles of Riddick (2004)

    Orijinal filmden dört yıl sonra gelen ve Riddick’i büyük bütçeli bir serinin yüzü hâline getirecek filmse ilk filme oranla çok daha büyük bir ölçeği kapsayan The Chronicles of Riddick’tir. Hikâyede Riddick, Necromonger adlı galaktik imparatorluğa karşı bir mücadele yürütür. Yakalanıp hapsedildiği gezegenden kaçmayı başarır ve imparatorluğun lideri Lord Marshal’ı alt etmeye çalışır. David Twohy bu kez filmi hem yazıp hem yönetmiştir. İlk filmin başarısından yola çıkarak hikâyeyi çok geniş bir zemine oturtan bu devam filmi serinin en çok gişe yapan filmi olmasına rağmen harcanan bütçe bakımından beklentilerin altında kaldı ancak Riddick karakterinin zaman içerisinde genişlettiği hayran kitlesi vesilesiyle kültleşti. Sunduğu geniş ölçekle de seriye adını veren bir bağlam sunmuş oldu.

    The Chronicles of Riddick: Dark Fury (2004)

    Yapımcıların Riddick’i geniş bir uzay operasının merkezine yerleştirme projesinin bir başka ayağı ise The Chronicles of Riddick’le aynı yıl seyirciyle buluşan The Chronicles of Riddick: Dark Fury adlı animasyon kısa filmdi. Özel DVD yayınları için üretilen ve ilk iki film arasında bir köprü kurma görevi üstlenen film gözünü Pitch Black’te yaşanan olayların hemen öncesine dikiyor ve Riddick’in yanı sıra onunla birlikte kazadan kurtulan Jack ve Imam adlı karakterleri de takip ediyor. ABD’de üretilen fakat anime etkileri barındıran bir estetiğe sahip olan Dark Fury, The Chronicles of Riddick evreni için önemli bir hikâye anlatsa da eleştirmenlerden karışık yorumlar aldı. Filmin yönetmenliğini ise Güney Kore asıllı Amerikalı yönetmen Peter Chung üstlenmişti.

    Riddick (2013)

    Riddick’i 2010’lu yılların dünyasına taşıyacak devam filmi Riddick ise aynı ismi gibi hikâye ölçeğini de daraltır. Bir tür öze dönüş denemesi olarak da görebileceğimiz film çok sevilen ilk film Pitch Black’e yakın bir tarzda ilerler. Riddick bu kez Necromongerlar tarafından ıssız bir gezegende terk edilir ve bu gezegenden kurtulmaya çalışır. 2013 yapımı filmde Riddick’i bu gezegendeki uzaylılara ve doğa olaylarına karşı mücadele verirken takip ederiz. 2004 yapımı The Chronicles of Riddick’ten yıllar sonra gelecek bu devam filmi Riddick filmlerinin DVD satışlarında yakaladığı başarı ve Diesel’in artan popülerliğinden yola çıkılarak yapılır. David Twohy yine hem yönetmen hem de senarist olarak projede yer alır. Bu yeni filmle Riddick karakteri yeniden gündeme gelmiş ve yeni devam filmlerinin de kapısı aralanmıştır.

    The Chronicles of Riddick serisi devam edecek mi? 

    2000’li yıllardan itibaren kendine hatırı sayılır bir hayran kitlesi edinen The Chronicles of Riddick serisinin 2020’li yıllarda devam edip etmeyeceği sorusu da yakın zamanda cevap bulmuş durumda. Zira önümüzdeki dönemde seyirciyle buluşacak Riddick: Furya adlı dördüncü The Chronicles of Riddick filmi resmî olarak duyuruldu. Vin Diesel ve David Twohy’nin aynı görevlerle seriye geri döneceği de açıklanmış durumda. Yeni projeyle ilgili sosyal medya hesaplarından sıklıkla açıklamalarda bulunan Vin Diesel’e göre yeni film Riddick’in memleketi Furya’da geçecek ve şu ana kadarki en kişisel film olacak. Bunun yanı sıra Riddick serisinin Merc City adlı bir televizyon dizisiyle de genişlemeye devam etmesi bekleniyor. Ancak bu iki yapımın da seyirciyle ne zaman buluşacağı belirsizliğini koruyor. 

    The Chronicles of Riddick serisindeki tüm filmleri Türkiye’den çevrimiçi izleyin

    The Chronicles of Riddick serisini hangi sırayla ve nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız bu rehber size çok yardımcı olacak. JustWatch editörlerinin hazırladığı bu içeriği inceleyerek çeşitli streaming platformlarındaki kiralama, satın alma ve abonelik hizmetlerinden dilediğinizi seçebilirsiniz. 

  • James Gunn İmzalı En İyi 10 Film ve Dizi

    James Gunn İmzalı En İyi 10 Film ve Dizi

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    Marvel’ın Guardians of the Galaxy serisiyle dünya çapında ünlenen Amerikalı yönetmen James Gunn, kariyerine ilk olarak B filmleriyle ünlü bağımsız stüdyo Troma Entertainment’ta senarist olarak başlamıştı. Süper kahraman türünde verdiği başarılı örneklerle rüştünü ispatlayan Gunn, 2022’de Warner Bros çatısı altına girdi ve DC Stüdyoları’nın ortak CEO’su oldu. Keskin (ve bazen sınırlarda gezen) mizahıyla bilinen yönetmen, kimi zaman aykırı üslubuyla ofansif mizah üzerine tartışmalara da neden olmuştu. 

    Son olarak DC’nin yeni Superman uyarlamasına imza atan Gunn’ın yaratıcılığını üstlendiği on yapımı bu listede bir araya getirdik. James Gunn imzalı en iyi 10 film ve diziyi nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız doğru adrestesiniz. Bu filmlere dair merak ettiğiniz detayları bu rehberden inceleyebilir, Türkiye’deki farklı streaming seçenekleriyle ilgili aradığınız her türlü bilgiye ulaşabilirsiniz. 

    The Tromaville Café (1997)

    1997-2000 yılları arasında BBC’de yayınlanan The Tromaville Café, Troma Entertainment filmlerinin gösterildiği bir televizyon programı. Amerikalı yönetmen Lloyd Kaufman’ın kendi kendini oynadığı programın yaratıcılarından biri, o dönem kariyerinin başlarında olan James Gunn. Oldukça düşük kaliteli görselleri, birbirinden garip karakterleri ve sınırlarda gezinen mizahıyla The Tromaville Café, İngiliz televizyon tarihinin en sıradışı işlerinden biri. 15 dakikalık bölümlerden oluşan ve Tromaville isimli bir restoranda geçen yapım, Troma filmlerinden tanıdığımız Toxic Avenger ve Kabukiman gibi karakterlere de yer veriyor. Programın yazarları arasında da yer alan Gunn ise, bazı bölümlerde hem kendisini, hem de “çılgın Boomcu Mike” isimli bir karakteri canlandırıyor. 

    Slither (2006)

    James Gunn'ın ilk defa yönetmen koltuğuna geçtiği Slither, bilimkurgu, korku ve komedi türlerini harmanlayan sıradışı bir işti. Gunn’ın kendine has köşeli mizahının erken dönem bir örneği olan film, gişede neredeyse batsa da eleştirmenler tarafından beğenilmişti. South Carolina’da geçen hikâye, saldırgan bir uzaylı parazitin saldırısı altında kalan küçük bir kasabayı merkezine alıyordu. Bölgeye düşen bir meteordan yayılan parazit, insanların bedenlerini ve zihinlerini ele geçiriyor, onları zombi benzeri yaratıklara dönüştürüyordu. Başrollerini Nathan Fillion ve Elizabeth Banks’in paylaştığı film, tıpkı Troma filmlerinde benzer, “düşük bütçeli” bir korku estetiğine sahipti. Yarı ciddi yarı parodi olan bu “çöp” ya da B-filmi estetiği, öncelikle seyirciyi irkiltmeyi hedefliyor gibi görünse de, aslında oyunbaz bir isyankarlığın ürünüydü. 

    James Gunn's PG Porn (2008)

    James Gunn’ın kardeşleri Brian ve Sean Gunn’la birlikte çektiği James Gunn's PG Porn, porno parodisi videolardan oluşan ve yine sınırlarda gezinen mizahıyla dikkat çeken bir web dizisi. 2-5 dakikalık skeçlerden ve 8 bölümden oluşan dizi, Gunn’ın kendi üslubunu inşa ettiği serbest denemelerden bir tanesiydi. Spike.com üzerinden yayınlanan dizinin yapımcıları arasında, şu anda Gunn’la birlikte DC’nin CEO’luğunu paylaşan Peter Safran da yer alıyordu. Dizinin 5. bölümü, “aşırıya kaçtığı” gerekçesiyle siteden kaldırılmıştı. Tıpkı Troma filmlerinde de olduğu gibi “dayanıklı” bir izleyici kitlesine hitap eden James Gunn's PG Porn, Youtube öncesi internet dizilerinin revaçta olduğu 2000’lerin kendine has işlerinden biriydi. 

    Super (2010)

    James Gunn’ın ikinci uzun metrajı Super, süper kahraman türünün altını oyan The Boys gibi dizilerin öncüsü sayılabilecek bir kara komedi. Prömiyerini Toronto Film Festivali’nde yapan film, Gunn’in isminin “festival çevrelerinde” de duyulmasını sağlamış, ardından tıpkı Slither gibi gişede batmış ve zamanla bir kült klasik haline gelmişti. Oyuncu kadrosunda Rainn Wilson, Elliot Page, Liv Tyler, Kevin Bacon ve Nathan Fillion gibi isimlerin yer aldığı Super, karısı tarafından terk edilince süper kahraman olmaya karar veren bir adama odaklanıyor. Şiddet ve kan revan dozunun oldukça fazla olduğu film, tıpkı Gunn’ın önceki işleri gibi yine bir tür B filmi estetiği benimsiyor ve “süper kahraman” arketipinin getirdiği tüm ideolojik çağrışımları yerle bir ediyordu. 

    Guardians of the Galaxy (2014)

    Gunn’ın tüm dünyada tanınmasını sağlayan ve gişede de büyük bir başarı elde eden Guardians of the Galaxy, Marvel Sinematik Evreni’nin bir parçası olan serinin ilk filmi. Başrollerinde Chris Pratt, Zoe Saldaña, Dave Bautista ve Vin Diesel gibi isimlerin yer aldığı yapım, Dan Abnett ve Andy Lanning'in kaleme aldığı aynı adlı çizgi romandan uyarlama. Peter Quill adında bir adam ve uzaylı yaratıklardan oluşan ekibine odaklanan yapım; birçok açıdan Marvel’ın diğer süper kahraman filmlerinden ayrılıyordu. James Gunn’ın erken dönem filmlerinde tercih ettiği mizahın izlerini burada da görmek mümkündü. Elbette “genel izleyici” için fazlasıyla yumuşatılmış ve köşeleri törpülenmiş olan bu mizah, Marvel evrenine adeta taze bir kan olmuştu. 

    Guardians of the Galaxy Vol. 2 (2017)

    En az birincisi kadar beğeni toplayan serinin ikinci halkası Guardians of the Galaxy Vol. 2, Marvel Sinematik Evreni’nin 15. filmiydi. Galaksinin Koruyucuları ekibini bir kez daha merkezine alan yapım, bu kez bizi Peter Quill’in geçmişine doğru hem dokunaklı hem eğlenceli bir yolculuğa çıkarıyordu. Filmin anlatısı karakterlerin çok daha köşeli olduğu ilk filme kıyasla daha “ciddi” yerlere savruluyordu. Filmde Marvel’ın diğer filmlerinden de aşina olduğumuz - zaman zaman bağlamdan kopuk kalan - ve Gunn’dan beklenmeyecek denli duygusal bir ton tercih ediliyordu. Bir kez daha yüksek prodüksiyon kalitesiyle dikkat çeken yapım, En İyi Görsel Efekt dalında Oscar adayı olmuştu. Ayrıca film, George Harrison, Fleetwood Mac, Cat Stevens ve The Sweet gibi isimlere yer veren zengin soundtrack albümüyle hafızalarda yer etti.

    The Suicide Squad (2021)

    Gunn’ın DC Comics için çektiği The Suicide Squad, aynı adlı 2016 yapımı filmin devamı niteliğinde. Bir grup süper kötüden oluşan Suicide Squad ekibine odaklanan yapım; Margot Robbie, Idris Elba, John Cena ve Sylvester Stallone’nin de yer aldığı zengin oyuncu kadrosuyla dikkat çekiyor. Filmde cezalarının hafifletilmesi karşılığında görevlendirilen bir grup süper kötü, Güney Amerika’daki bir adada ortaya çıkan tehlikeli bir uzaylı türünü yok etmek için savaşıyor. Gunn’ın tüm filmografisi boyunca ilgilendiği “anti-(süper) kahraman” meselesini mizahi bir üslupla ele alan film, gişede beklenmedik bir şekilde zarar etmiş fakat HBO Max’te yayınlandığı dönemde platformun en çok izlenen yapımlarından biri olmuştu.

    Peacemaker (2022)

    Gunn’ın HBO Max ve DC için çektiği dizi Peacemaker, John Cena’nın The Suicide Squad’daki karakteri Peacemaker’a odaklanan bir kara komedi-aksiyon. İkinci sezonu 2025’in Ağustos ayında yayınlanacak olan dizide, “dünya barışı” için savaşan ve kendi kanlı adalet anlayışında ısrar eden Christopher Smith’in (Peacemaker) katıldığı yeni bir operasyon konu ediliyor. Smith, katıldığı A.R.G.U.S. ekibiyle birlikte insan bedenlerini işgal eden “Kelebek” isimli uzaylı bir parazite karşı mücadele veriyor. Guardians of the Galaxy serisiyle birlikte kara komedi üslubunu ehlileştirmek zorunda kalan Gunn, Peacemaker’da televizyona içerik üretmenin avantajlarından yararlanıyor ve gişe baskısı olmadan yeniden sınırları zorlayan denemelerine geri dönüyor.  

    Guardians of the Galaxy Vol. 3 (2023) 

    Serinin üçüncü halkası Guardians of the Galaxy Vol. 3, Rakun Rocket’i kurtarmaya çalışan ekibimizin maceralarını takip ediyordu. Ekibin vazgeçilmez üyelerinden biri olan Rocket, “ideal ırkı” yaratmaya kafayı takmış yaratıcısı Iwuji tarafından kaçırılmıştı. Bradley Cooper’ın seslendirdiği Rakun, başarılı görsel efektler sayesinde canlı çekim arkadaşları arasında hiç sırıtmayan, eğlenceli bir karakterdi. Filmle ilgili dikkat çeken bir diğer detay ise, Gunn’ın prodüksiyon sırasında attığı bazı tweet’lerle yarattığı tartışma oldu. Hassas konular hakkında bir kez daha “şaka” yapan Gunn, tartışmaların ardından Disney tarafından filmden kovuldu. Ancak diğer oyuncuların ısrarı sonucu karar bir süre sonra geri çekildi. Tüm tartışmalara rağmen gişede bir kez daha büyük bir başarı elde eden film, 2023’ün en çok izlenen dördüncü yapımı oldu. 

    Superman (2025)

    Geçtiğimiz günlerde vizyona giren Superman için, Gunn’ın yönettiği ilk “klasik” süper kahraman filmi diyebiliriz. Clark Kent rolünde Henry Cavill’ın yerini David Corenswet’ın aldığı film, DC’nin ikinci Superman serisinin ilk filmi. Superman’in kötücül milyarder Lex Luthor’a karşı verdiği mücadeleyi izlediğimiz filmin oyuncu karosunda Rachel Brosnahan, Nicholas Hoult ve Nathan Fillion gibi isimler de yer alıyor. İlk haftasında kayda değer bir başarı yakalayan film, özellikle ABD’nin güncel siyasetine yönelttiği eleştiriler üzerinden tartışılmaya başlandı. Superman, genellikle suya sabuna dokunmayan süper kahraman filmlerinin bile “politikleştiği” günümüzün kayda değer anaakım işlerinden biri olacağa benziyor. Justice League sürecinde sorunlar yaşayan stüdyonun önceki Superman serisi Man of Steel’den vazgeçme kararı, bu anlamda isabetli bir tercih olarak değerlendirilebilir.

    James Gunn imzalı en iyi yapımları Türkiye’den çevrimiçi izleyin

    James Gunn imzalı en iyi 10 film ve diziyi Türkiye’den nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız doğru adrestesiniz. JustWatch ekibinin hazırladığı bu rehberi inceleyerek çeşitli streaming platformlarındaki kiralama, satın alma ve abonelik hizmetlerinden dilediğinizi seçebilirsiniz. 

  • Yeni Street Fighter Filminde Hangi Oyuncular Rol Alacak?

    Yeni Street Fighter Filminde Hangi Oyuncular Rol Alacak?

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    Street Fighter belki de bilgisayar oyunlarının tüm dünyada en çok bilinenlerinden birisi. İlk olarak 1987 yılında Japonya’da, Capcom adlı şirket tarafından yayınlanan oyun bilhassa 90’larda yakaladığı rüzgârla tüm zamanların en büyük medya markalarından birisine dönüştü. Bilgisayar oyunlarının artan popülerliğinin öncülerinden biri olduğu gibi sinemadan çizgi romana, televizyondan sayısız farklı mecraya popüler kültürün her yerine yayıldı. Oyunun karakterleri kendi başlarına ünlendi, şöhretleri bilgisayar oyunlarının sınırlarını aştı. 

    Elbette sinema da Street Fighter’ın bu görkemli dünyasına sessiz kalmış değil. Oyun ilk olarak 1994 yılında, Jean-Claude Van Damme’ın başını çektiği bir oyuncu kadrosuyla sinemaya uyarlanmıştı. Sonrasında farklı televizyon ve sinema projelerinde de Street Fighter markasını gördük. Bunun en taze örneği ise şu sıralar yapım aşamasında. Street Fighter’ı yeniden sinemaya uyarlayacak bu yeni projede 2021 yapımı Bad Trip filmiyle tanınan yönetmen Kitao Sakurai’nin yönetmen koltuğunda oturması bekleniyor. Yeni filmin gösterim tarihi 20 Mart 2026 olarak açıklanmış ancak sonrasında takvimden kaldırılmıştı. Dolayısıyla projeyle ilgili pek çok konu hâlâ belirsizliğini koruyor. Öte yandan filmde efsanevi karakterleri canlandıracak aktörler de bir bir açıklanırken proje giderek daha fazla merak uyandırıyor. Bu listede yeni Street Fighter filminde karakterlere hayat verecek oyuncuları sıralıyoruz.  

    Andrew Koji (Ryu)

    Street Fighter denilince akla gelen ilk karakterlerden birisi şüphesiz ki Ryu. Beyaz kıyafetleri, “aduket”i ve karizmatik duruşuyla oyunun en sevilen karakterlerinden Ryu’yu yeni filmde Andrew Koji canlandıracak. Brad Pitt’in başrolde yer aldığı Bullet Train’de Yuichi Kimura adlı bir yakuza üyesini canlandıran Koji, Snake Eyes ve Warrior gibi yapımlardaki performanslarıyla da tanınıyor. 1987 doğumlu oyuncu dövüş sanatları konusunda da kapsamlı bir eğitime sahip. 

    Noah Centineo (Ken)

    Ryu denilince akla gelen diğer isimse elbette Ken. Oyunda Ryu’nun kırmızı kıyafetli, Amerikalı muadili olarak tanınan Ken sarı saçları, Ryu’ya göre daha heybetli vücudu ve havalı duruşuyla Ryu’nun hem yakın arkadaşı hem de en büyük rakibi olarak konumlanır. Yeni filmde Ken’i Noah Centineo’nun canlandıracağı açıklanmış durumda. Centineo’yu To All the Boys serisi, Sierra Burgess Is a Loser ve The Perfect Date adlı Netflix yapımlarındaki rolleriyle tanıyoruz. 1996 doğumlu oyuncu Black Adam adlı süper kahraman filminde de rol almıştı. 

    Callina Liang (Chun-Li)

    Street Fighter evreninin sembol isimlerinden bir diğeri de elbette Chun-Li. Evrende Çin’i temsil eden karakter olma özelliği de taşıyan Chun-Li, aynı zamanda Street Fighter’ın kadın ana karakteri konumunda. Orijinal hikâyeye göre babasını öldüren M. Bison’dan intikam almanın peşinde olan Chun-Li’yi yeni filmde Kanadalı oyuncu Callina Liang canlandıracak. Küçük yaşlardan itibaren oyunculuk kariyerine başlayan Liang’i Steven Soderbergh'in 2024 yapımı filmi Presence ve Tell Me Everything adlı dizide izlemiştik. 

    David Dastmalchian (M. Bison)

    Street Fighter’ın kötü karakteri M. Bison ilk olarak Street Fighter II’de oyunun final karakteri olarak ortaya çıkmıştı. Shadaloo adlı organizasyonun lideri konumundaki Master Bison oyunun en gizemli karakterlerinden de birisi. 2026’da vizyona girmesi beklenen yeni filmde M. Bison’u Amerikalı oyuncu David Dastmalchian canlandıracak. Dastmalchian, birçok süper kahraman filminde yan rollerde izlediğimiz bir oyuncu. The Dark Knight, Ant-Man, The Flash ve The Suicide Squad gibi bu yapımlar arasında yer alıyor. 

    Cody Rhodes (Guile)

    Oyunun sevilen karakterlerinden, ABD ordusu pilotu Guile’ı ise son dönemin trendlerine uygun biçimde bir Amerikan güreşçisi olan Cody Rhodes canlandıracak. 2022’den beri WWE organizasyonunda yer alan ve burada adını duyuran güreşçi son yıllarda ününü ciddi biçimde artırdı. Son dönemde pek çok güreşçinin yaptığı gibi sinemaya da geçiş yapan Rhodes, The Naked Gun’ın ardından Street Fighter’da da rol alacak ve serinin en önemli karakterlerinden birisine hayat verecek. 

    Jason Momoa (Blanka)

    Filmin açıklanan oyuncu kadrosundaki en sükseli isimse Blanka karakterini canlandıracak Jason Momoa. Hayatımıza Game of Thrones’ta canlandırdığı Khal Drogo karakteriyle giren ve bir anda şöhrete kavuşan Momoa, DC evrenindeki Aquaman karakteri ve Dune serisindeki Duncan Idaho yorumuyla Hollywood’un aranan yüzlerinden birine dönüştü. Hawaii doğumlu oyuncu yeni Street Fighter filminde yeşil ten rengi ve elektrik güçleriyle tanınan Blanka karakterini canlandıracak. 

    50 Cent (Balrog)

    Filmin açıklanan oyuncu kadrosunda dikkat çeken bir diğer isimse 50 Cent adıyla tanınan rapçi Curtis Jackson. Sert duruşu, tavrı ve heybetli görüntüsüyle tanınan müzisyen Get Rich or Die Tryin' albümüyle tüm dünyaya adını duyurmuştu. Daha önce albümüyle aynı adı taşıyan Get Rich or Die Tryin', Robert De Niro ve Al Pacino ile birlikte rol aldığı Righteous Kill ve Gerard Butler ile başrolü paylaştığı soygun filmi Den of Thieves gibi filmlerde de oyuncu olarak yer alan Jackson, Street Fighter’da ise Balrog adlı karakteri canlandıracak. Balrog, aynı zamanda M. Bison’un kişisel koruması olan bir boksör. Kumara, içkiye ve eğlenceye düşkünlüğüyle de bilinen karakter Street Fighter evreninin kötü adamlarından birisi. 

    Orville Peck (Vega)

    Aynı zamanda bir tür dünya halkları mozaiği oluşturan Street Fighter’da İspanya’yı temsil eden Vega ise “kötüler” takımının bir başka üyesi. Pençeleri, kendine hayranlığı ve ninjutsu tekniğiyle tanımlanan karakter M. Bison’un kişisel korumalarından da biri. Filmde Vega’yı Orville Peck canlandıracak. Peck, aslen Güney Afrikalı bir müzisyen. Genel olarak yüzünü saklayan maskeleri ve kendine has tarzıyla tanınıyor. Daha önce dizilerde ve Broadway müzikallerinde rol alan Peck, bu kez büyük bütçeli bir filmle sinemaya adım atmaya hazırlanıyor. 

    Roman Reigns (Akuma)

    Roman Reigns de yeni Street Fighter filminin kadrosunda yer alacak bir başka Amerikan güreşçi. Aynı zamanda eski bir Amerikan futbolu oyuncusu olan Reigns 2010’dan beri WWE’de yer alıyor ve dünyanın en önemli Amerikan güreşçilerinden biri olarak biliniyor. Futboldan emekli olduktan sonra Amerikan güreşine geçiş yapan ve burada büyük bir kariyer inşa eden Reigns’in de daha önce ufak tefek oyunculuk deneyimleri olmuştu fakat şimdi büyük bir sinema yapımında rol almaya hazırlanıyor. Reigns, filmde Akuma adlı güçlü bir kötü karakteri canlandıracak. 

    Andrew Schulz (Dan)

    Amerikalı komedyen Andrew Schulz da yeni Street Fighter filminde rol alacak isimler arasında yer alıyor. Son dönemde stand-up şovlarıyla tanınırlığını artıran Schulz uzun yıllardır komediyle uğraşan bir isim. Kendi komedi şovlarına ek olarak bazı televizyon ve sinema yapımlarında da rol alıyor. Schulz, Street Fighter filminde Dan adlı karakteri canlandıracak. Dan, Hong Konglu bir dövüş sanatları ustası. Kendini iyi yetiştirmiş, kibirli, fazla özgüvenli bir karakter olarak tanınıyor. 

    Hirooki Goto (E. Honda)

    Japon sumo geleneğinin Street Fighter’daki temsilcisi Honda’yı ise filmde Hirooki Goto canlandıracak. Hirooki Goto, beklendiği üzere Japon asıllı bir profesyonel güreşçi. Kadrodaki Amerikalı meslektaşları gibi profesyonel güreşi Street Fighter’ın dünyasına taşımaya hazırlanan Goto, bazı filmlerdeki cameo’larının ardından ilk kez büyük bir rolde oyuncu olarak seyirci karşısına çıkacak. 

    Yeni Street Fighter filminin oyuncu kadrosunu yakından tanıyoruz

    JustWatch’un hazırladığı bu rehber sayesinde Street Fighter kadrosundaki oyuncuların geçmişteki film ve dizi projelerini Türkiye’de hangi platformlar üzerinden izleyebileceğinizi öğrenin. Sitemizin sunduğu filtreleme seçeneği sayesinde kiralama, satın alma ve abonelik hizmetleri arasından size en uygun olanını seçin!

  • Jurassic World’ü Sevenler İçin En İyi 5 Korku Filmi

    Jurassic World’ü Sevenler İçin En İyi 5 Korku Filmi

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    Steven Spielberg’ün efsanevi Jurassic Park’ının seyirciyle buluşmasının üzerinden otuz yılı aşkın bir süre geçti. Gösterime girdiği ilk dönemden itibaren büyük bir sinema olayına dönüşen ve ana akım sinemanın birçok özelliğini âdeta baştan tanımlayan bu unutulmaz film, yıllar içerisinde bir seriye dönüşerek devam filmleriyle günümüzde kadar geldi. İlk filmi takip eden üçlemenin ardından 2015 yılında başlayan Jurassic World üçlemesi ise bu klasik seriyi günümüz şartlarına uyarlayarak yeni bir bakış geliştirdi. 

    Günümüz şartlarında tekrar ortaya çıkan dinozorları ve modern insanlığın tanrıyı oynama arzusunu farklı hikâyelerle işlemeye de devam etti. Dinozorların ve onlar üzerindeki teknolojinin orduya, eğlence sektörüne ve hatta gündelik hayata karışmasını izledik. Geçtiğimiz günlerde seyirciyle buluşan Jurassic World: Rebirth’le de serinin hayranları yeni bir Jurassic filmine kavuştu. Bu gündemden yola çıkarak Jurassic World serisini sevenler için 5 benzer korku filmini bir araya getiriyor ve filmin etkisini sürdürmek isteyen izleyicilere yeni öneriler sunuyoruz. 

    Jaws (1975)

    Aynı Jurassic Park gibi Spielberg imzası taşıyan ve “canavar” filmleri dendiğinde ilk akla gelen örneklerden birisi de 1975 tarihli Jaws. Film, Jurassic World’ün de temelinde olan insanın doğanın ekstrem unsurlarıyla karşılaşma temasını tekrarlayan ve korku unsurlarını kullanan yapımları sıraladığımız bu listede kendine haklı bir yer ediniyor. Katil bir köpek balığının sakin bir sahilde neler yaratabileceğinden başlayıp giderek genişleyen bir ölçekte devam eden film, bir kasabanın yaşadığı mücadele üzerinden katmanlaşıyor. Hâlâ köpek balığı denilince herkesin aklına gelen birkaç filmden birisi olan Jaws, sinema tarihinin en çok izlenen filmlerinden biri olmayı da sürdürüyor. Jurassic World’le insan dışı varlıkların dehşetine tekrar tanık olmuşken bu klasiğe tekrar dönmek pek çok açıdan vaatkâr bir zemine sahip. 

    Aliens (1986)

    İnsan dışı varlıkların dehşeti deyince elbette akla gelen bir başka seri de Alien. Ridley Scott’ın 1979 tarihli Alien’iyle başlayan ve pek çok devam filmiyle süren Alien serisinin ikinci ayağı Aliens ilk filmden farklı olarak insanlığın çok sayıda uzaylıyla karşı karşıya gelmesini anlatır. Yönetmenlik koltuğunda aksiyon filmlerinin önemli isimlerinden James Cameron’ın oturmasının da etkisiyle ilk filmin gerilim ve korku unsurlarının yerini aksiyon ağırlıklı bir anlatı alır. Bu kez insanların uzaylılara karşı bir araya gelmesini ve bu farklı türe üstün gelme çabasını izleriz. Jurassic World filmlerinde de gördüğümüz teknoloji aracılığıyla insanların farklı türler üzerindeki hâkimiyet çabası burada da fazlasıyla görünür durumda. Ayrıca Aliens’ta da insanlar bu mücadeleyi askerî güçlere sığınarak kazanmaya çalışıyor. Tabii ki bunun altında da insanların fiziksel özellikleriyle yaşadığı zayıflık yatıyor. 

    The Host (2006)

    Bilhassa Parasite’la adını tüm dünyaya duyuran Güney Koreli yönetmen Bong Joon Ho’nun kariyeri farklı türlerde ürettiği ilerici ve kendine has denemelerle dolu. The Host da bunun önemli örneklerinden birisi. 2006 yılında izleyiciyle buluşan ve klasik Hollywood filmlerinde benzerlerini defalarca izlediğimiz “canavar filmi” konseptine farklı bir gözle bakan bu filmde türe dair pek çok alışkanlığın yıkılmasını izleriz. Filmin Jurassic Park ve Jurassic World serileriyle ortaklaştığı zemin ise insan eliyle yaratılmış bir canavarın insanlık için bir tehdide dönüşmesi ve gerçek kötünün kim olduğuna dair nüanslı yapıdır. Zira The Host’taki canavar insanların ürettiği illegal atıkların doğaya karışması sonrası ortaya çıkmıştır ve aynı Jurassic serilerinde olduğu gibi dehşet yaratan unsurun bu dehşetin esas sorumlusu olmadığını anlamaya başlarız. Jurassic World serisinin yarattığı “canavar” aksiyonundan keyif alanların asla kaçırmaması gereken bir başyapıt The Host. 

    Godzilla (2014)

    Godzilla da canavar filmleri denilince ilk akla gelen figürlerden birisi elbette. Esas olarak Japonya’da ortaya çıkmış ve ülkedeki atom bombasının etkilerinden doğan Godzilla şu ana dek üzerine en fazla film üretilmiş karakterlerden de birisi. Kökenleri Japon mitolojisine dayanan fakat nükleer reaksiyonla uzun yıllar sonra uyanan Godzilla etrafında şu ana dek tam 38 film yapılmış durumda. Karakter özellikleri ve hikâyenin çıkış noktası itibariyle Jurassic Park serisiyle ciddi benzerlikler de taşıyor elbette. Bu çok sayıda filmden 2014 ABD yapımı Godzilla’nın yönetmenlik koltuğunda ise Jurassic World: Rebirth’ün de yönetmeni Gareth Edwards oturuyor. Zaten Edwards’ın Godzilla’daki çok beğenilen vizyonunun Jurassic World: Rebirth’ün yönetmeni olarak seçilmesinde etkisinin olduğu da düşünülüyor. Japonya’da defalarca kez çekilmiş olsa da Hollywood’un ikinci kez uyarladığı Godzillla hem seyircinin hem de eleştirmenlerin beğenisini kazanmış ve son yıllarda üretilen canavar filmleri arasında parmakla gösterilen yapımlardan biri olmuştu. 

    Annihilation (2018)

    Listedeki diğer filmlerden çeşitli sebeplerle bir miktar ayrışan Annihilation ise daha çok gizem ve gerilim unsurlarını kullanan bir film. Jurassic World: Rebirth’tekine benzer biçimde insanlar için tehlikeli bir adaya yapılan gergin yolculuğu takip eden filmde bitkilerde ve hayvanlarda oluşan mutasyonların nedeni araştırılıyor. Hem romanları hem de filmleriyle tanınan Alex Garland’ın 2018 yapımı bu filmi Jurassic serilerinin de temellerinde yer alan doğanın öngörülemezliği ve hassas dengesi temasına farklı bir yaklaşım getiriyor. Başroldeki Natalie Portman başta olmak üzere Jennifer Jason Leigh, Gina Rodriguez, Tessa Thompson, Tuva Novotny ve Oscar Isaac gibi isimlerden oluşan oyuncu kadrosuyla da dikkat çeken film Jurassic serilerinden keyif alan fakat bu konuya farklı yaklaşımları da merak edeceklerin mutlaka şans vermesi gereken bir film. 28 Days Later, Ex Machina, Men ve 28 Years Later gibi filmlerdeki katkılarıyla tanınan Alex Garland’ın dünyasına giriş yapmak için de güzel bir vesile. 

    Jurassic World’ü sevdiyseniz bunları da kaçırmayın: 5 korku filmini Türkiye’den çevrimiçi izleyin

    Jurassic World’ün tadı damağınızda kaldıysa JustWatch editörlerinin seçtiği bu 5 korku filmine de mutlaka bakmalısınız. Farklı dönemlerde üretilmiş 5 yapımı bir araya getirdiğimiz bu listede hem birçok bilgiye ulaşabilir hem de bu filmleri hangi platformlarda izleyebileceğinize dair tüm bilgileri bu sayfadan öğrenebilirsiniz. Dünyanın en büyük streaming rehberi olan JustWatch’ı kullanarak Prime Video, Disney+ ve MUBI gibi platformlardaki içeriklere de göz atabilirsiniz.

  • 2025’te 10 Yaşına Girecek Gişe Rekortmeni 10 Film

    2025’te 10 Yaşına Girecek Gişe Rekortmeni 10 Film

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    2015, pandemi öncesi dönemin gişe açısından en kârlı sinema yıllarından biriydi. Süper kahraman filmleri, aksiyon serileri ve animasyonların ağırlıkta olduğu 2015, bağımsız sinema ve küçük stüdyolar açısından da hareketli geçmişti. A24 gibi şirketlerin de yükselişe geçtiği 2015, Marvel Sinematik Evreni gibi uzun soluklu işlerin cazibesini henüz bugünkü kadar yitirmediği bir dönemin “altın” yılları arasındaydı.

    Bu listede gişede en yüksek rakamlara ulaşarak 2015 yılının hit yapımları hâline gelen, bazıları ise tüm zamanların en çok izlenen filmleri arasına giren 10 filmi derledik. Bu filmlere dair merak ettiğiniz detayları bu rehberden inceleyebilir, Türkiye’deki farklı streaming seçenekleriyle ilgili aradığınız her türlü bilgiye ulaşabilirsiniz.

    Avengers: Age of Ultron (2015)

    Serinin ilk filmi The Avengers’ın devam filmi olan Avengers: Age of Ultron, 2015’in en çok hasılat yapan dördüncü filmiydi. Marvel Sinematik Evreni’nin 11. filmi olan yapım, Iron Man, Thor, Hulk, Kaptan Amerika ve Hawkeye gibi süper kahramanları bir araya getiriyordu. Yenilmezler ekibinin Hydra isimli suç örgütüne karşı savaştığı film, 365 milyon dolarlık bütçesiyle şu ana dek yapılmış en pahalı filmlerden biri oldu. Film, Robert Downey Jr., Chris Hemsworth, Mark Ruffalo, Chris Evans ve Scarlett Johansson gibi isimlerin yer aldığı zengin oyuncu kadrosu ve üst düzey prodüksiyon tasarımıyla çok sayıda seyirciyi sinema salonlarına çekmeyi başardı. Yenilmezler ekibinin dünyayı kurtarma mücadelesi, Age of Ultron sonrasında ise Avengers: Infinity War ve Avengers: Endgame yapımlarıyla devam etti. 

    Furious 7 (2015)

    Tüm zamanların en popüler aksiyon serilerinden biri olan Fast & Furious’ın yedinci filmi Furious 7, 2015’in gişe hitleri listesinde üçüncü sırada yer alıyor. The Conjuring ve Saw serilerinin yaratıcısı James Wan’ın yönettiği yapım, yüksek tempolu aksiyon ve araba yarışı sahneleriyle büyük beğeni topladı. Filmin başrollerini ise bir kez daha serinin yıldız isimleri Vin Diesel, Paul Walker, Dwayne Johnson ve Michelle Rodriguez paylaştı. Çekimleri Los Angeles, Colorado, Abu Dhabi ve Tokyo gibi şehirlerde gerçekleşen Furious 7’ın prodüksiyonu, Paul Walker’ın trajik bir araba kazası sonucu hayatını kaybetmesi sonrası ertelenmişti. Walker’ın kalan sahnelerini ise kardeşleri Caleb ve Cody Walker tamamlamıştı. 

    Inside Out (2015)

    Disney ve Pixar’ın en sevilen animasyonlarından Inside Out, hâlâ son on yılın en yaratıcı işlerinden biri kabul ediliyor. Küçük bir kız çocuğunun zihnine beş farklı duygunun (neşe, üzüntü, öfke, tiksinti, korku) gözünden baktığımız film, dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nde yapmıştı. Monsters, Inc., Up ve Soul gibi işleriyle tanınan Pete Docter imzalı film, genellikle “neşe” duygusuna odaklanan benzerlerinden ayrılıyor ve çocuklara “üzüntü” duygusunu kabullenmeyi ve sevmeyi öğütlüyordu. En İyi Animasyon dalında Oscar kazanan yapımın devam filmi Inside Out 2 ise 2024’te vizyona girdi. Ergenlikle birlikte devreye giren anksiyete, utanç, haset ve sıkıntı gibi duyguların konu edildiği film, tıpkı ilk film gibi büyük bir beğeniyle karşılandı. 

    Jurassic World (2015)

    2015’in en çok izlenen ikinci filmi Jurassic World, Steven Spielberg’in yaratıcısı olduğu Jurassic Park serisinin dördüncü filmi. Serinin aynı adlı ikinci bölümünü başlatan film, bir kez daha bizi “modern” dinozorların büyülü fakat korkutucu dünyasına davet ediyor. Başrollerinde Chris Pratt ve Bryce Dallas Howard’ın yer aldığı yapım, bir önceki filmin 22 yıl sonrasını anlatıyor. Kosta Rika’da geçen hikâyede, tehlikeli bir dinozor türünün kaçması sonucu kaosa sürüklenen kurmaca Isla Nublar adası konu ediliyor. Spielberg ve orijinal serinin yıldızlarından Sam Neill’in övgüyle bahsettiği yapım, dinozorları canlandırırken kullanılan gelişmiş görsel efektleriyle dikkat çekiyor. Serinin anlatı evreni, Jurassic World: Fallen Kingdom, Dominion ve Rebirth isimli üç farklı devam filmiyle yıllar içinde de genişlemeye devam etti.

    Minions (2015)

    2010’ların en popüler sevilen animasyon serilerinden Despicable Me’nin spin-off’u Minions, vizyona girdiği 2015 yılının en çok izlenen beşinci filmi olmuştu. Serinin üçüncü halkası olan yapım, çağlar boyunca kendilerine yaşayan en kötücül efendiyi bulmaya çalışan sevimli minyonların eğlenceli maceralarına odaklanıyordu. Yönetmenliğini Despicable Me filmlerinden tanıdığımız Pierre Coffin ve Kyle Balda’nın üstlendiği yapımın seslendirme kadrosunda Sandra Bullock, Jon Hamm, Michael Keaton ve Steve Coogan gibi yıldız isimler yer alıyordu. 2022’de Minions: The Rise of Gru’yla devam eden serinin yeni filmi ise 2026’da vizyona girecek. 

    Mission: Impossible - Rogue Nation (2015)

    Tüm zamanların en popüler aksiyon serilerinden Görevimiz Tehlike’nin beşinci filmi olan Mission: Impossible - Rogue Nation, 710 milyon dolarlık gişe hasılatıyla büyük bir başarı elde etti. Sonraki iki filme de imza atan Christopher McQuarrie’nin yönettiği yapım, Tom Cruise’un ajan Ethan Hunt rolünde sergilediği akıl almaz aksiyon sahneleriyle izleyiciyi bir kez daha kendisine hayran bırakmıştı. Ne yaparsa yapsın bir şekilde yalnız ve savunmasız kalmayı başaran kahramanımız, bu sefer ise Impossible Missions Force’un kapanmasının ardından Syndicate denen terör örgütüne karşı tek başına savaşmak zorunda kalıyordu. Oldukça yüksek bir bütçeyle hayata geçirilen proje; Londra, Viyana ve Casablanca gibi fazlasıyla sinematik şehirleri mesken tutmuştu. 

    Spectre (2015)

    Mission: Impossible - Rogue Nation’u geride bırakarak 2015’in en çok izlenen altıncı filmi olan Spectre, sinema tarihinin en uzun soluklu serilerinden James Bond’un 24. filmi. Daniel Craig’in Bond rolünde yer aldığı serinin dördüncü filmi olan Spectre’de, bir komployu açığa çıkarmaya çalışan kahramanımız, beklenmedik bir şekilde kendi karanlık geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalıyor. “Cool” havasından ödün vermeyen aksiyon sahneleriyle beğeni toplayan Sam Mendes imzalı film, seyircisini bir anda ultra lüks mekânlardan izbe sokaklara sürükleyebiliyor. Christoph Waltz, Léa Seydoux, Ben Whishaw, Monica Bellucci ve Ralph Fiennes’in de yer aldığı yıldız oyuncu kadrosuyla öne çıkan Spectre, Sam Smith imzalı tema şarkısı “Writing's on the Wall”la Oscar ödülü kazanmıştı.

    Star Wars: Episode VII - The Force Awakens (2015)

    Sinema tarihinin efsanelerinden Star Wars serisinin yeni üçlemesi, 2015 yılında Star Wars: Episode VII - The Force Awakens ile başlamıştı. Lucasfilm’in Walt Disney tarafından satın alınmasından sonra ortaya çıkan proje, eski ve yeni karakterleri bir araya getiriyor, efsaneye iddialı bir geri dönüş yapıyordu. 533 milyon dolarlık bütçesiyle, bugüne kadar çekilmiş en yüksek bütçeli yapım statüsüne erişen film, bu bütçenin karşılığını fazlasıyla verdi. The Force Awakens, dünya genelinde 2,07 milyar dolarlık gişe hasılatı elde ederek yalnızca 2015’in değil, ABD sinema tarihinin de en çok izlenen yapımı olarak en üst sıraya yerleşti. Yönetmenliğini J. J. Abrams’ın üstlendiği filmin oyuncu kadrosunda, orijinal üçlemeden Harrison Ford ve Mark Hamill gibi isimler de yer alıyordu.

    The Hunger Games: Mockingjay - Part 2 (2015)

    The Hunger Games: Mockingjay - Part 2, 2010’ların en popüler serilerinden The Hunger Games’in üçüncü filmi. Suzanne Collins’in Mockingjay romanından uyarlanan yapımın ilk bölümü 2014’te vizyona girmişti. Oyuncu kadrosunda Jennifer Lawrence, Liam Hemsworth, Woody Harrelson ve Julianne Moore gibi isimlerin yer aldığı yapım, sınıfsal olarak keskin sınırlarla ayrılmış distopik bir Kuzey Amerika tahayyül ediyordu. Ölümcül bir yarışmadan sağ çıkarak ezilenlere umut olan Katniss’i takip eden yapım, kahramanımızın Başkan Snow’u öldürerek Panem halkını özgürleştirme mücadelesine odaklanıyordu. Yönetmen koltuğunda Constantine (2005) filmiyle tanıdığımız Francis Lawrence’ın yer aldığı yapım, ayrıca 2014’te kaybettiğimiz usta oyuncu Philip Seymour Hoffman’ın da son filmiydi.

    The Martian (2015)

    Senenin gişede en başarılı olan bilimkurgu filmlerinden biri ise, Mars’ta mahsur kalan bir astronotun hikâyesini konu alan The Martian'dı. Andy Weir’in aynı adlı romanından uyarlanan yapımın başrolündeki Matt Damon, tıpkı Saving Private Ryan’da olduğu gibi bir kez daha “arkada bırakılan” karakteri canlandırıyordu. Usta yönetmen Ridley Scott imzalı yapım, dünya prömiyerini Toronto Film Festivali’nde gerçekleştirmişti. Danışmanları arasında NASA'nın Gezegen Bilimleri bölümünün yöneticisi James L. Green’in de yer aldığı film, özellikle detaylı prodüksiyon tasarımı ve “ilk yerleşimci” temalı hikâyesiyle büyük beğeni toplamıştı. İnsanlık için “çok da” uzak olmayan bir olasılığı olabildiğince gerçekçi bir şekilde resmetmek isteyen Scott, filmin çekimleri için Budapeşte’de dünyanın en büyük film setlerinden birini kurmuştu.   

    2025’te 10 yaşına basan gişe rekortmeni 10 filmi Türkiye’den çevrimiçi izleyin

    2025’te 10 yaşına basan gişe rekortmeni 10 filmi Türkiye’den nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız doğru adrestesiniz. JustWatch ekibinin hazırladığı bu rehberi inceleyerek çeşitli streaming platformlarındaki kiralama, satın alma ve abonelik hizmetlerinden dilediğinizi seçebilirsiniz. 

  • Nicholas Hoult’un En İyi Film ve Dizilerini Çevrimiçi İzleyin

    Nicholas Hoult’un En İyi Film ve Dizilerini Çevrimiçi İzleyin

    Berke Göl

    Berke Göl

    JustWatch Editörü

    1989 yılında İngiltere’de, Berkshire’da doğan Nicholas Hoult 90’lı yılların sonlarından itibaren çocuk oyuncu olarak pek çok filmde oynadıktan sonra ilk büyük çıkışını henüz 13 yaşındayken, 2002 tarihli About A Boy’la yaptı. Kariyeri emin adımlarla yükselen oyuncu, aradan geçen yirmi yılı aşkın sürede büyük bütçeli aksiyon filmlerinden polisiye gerilimlere, tarihî epiklerden fantastik yapımlara çok farklı türlerde hep aynı şekilde etkileyici bir performans ortaya koymayı başardı.

    Son olarak James Gunn imzalı Superman’de sinema tarihinin unutulmaz kötülerinden Lex Luthor’a yeniden hayat veren Nicholas Hoult’un kariyerinin köşe taşlarını merak ediyorsanız, JustWatch’ın hazırladığı bu rehbere göz atabilirsiniz.

    About a Boy (2002)

    Londra’da yaşayan 38 yaşında özgür ruhlu, başına buyruk bir adam olan Will Freeman, bir gün artık tüm arkadaşlarının evlenmek ve çocuk sahibi olmak gibi yetişkin sorumluluklarını üstlenmeye başladıklarını fark eder ve boşluğa düşer. Bekâr bir baba numarası yaparak bekâr annelerle görüşmeye başlayan Will, bağlanma zorunluluğu hissetmeden bir dizi kısa süreli ilişki yaşar. Ama pek çok açıdan kendisinden çok farklı olan 12 yaşındaki Marcus’la tanışınca hayata bakışı değişmeye başlayacaktır. Nick Hornby’nin aynı adlı sevilen romanından uyarlanan About A Boy’da büyümemiş gözde bekâr Will’i Hugh Grant canlandırırken, Nicholas Hoult da onun geçireceği değişimi tetikleyen küçük Marcus rolündeki parlak performansıyla dikkatleri üzerine çeker.

    Skins (2007-2013)

    Yirmili yaşlarına yaklaşan Hoult’un dikkatlerini üzerine çektiği yapımlardan biri, ergenlik dönemine keskin ve gerçekçi bir bakış atan İngiliz gençlik draması Skins olur. Büyüme sancılarıyla, kimlik arayışıyla ve duygusal ilişkilerle mücadele eden bir grup genci konu alan dizi her bölümünde farklı bir karakterin kişisel yolculuğuna odaklanır. Tabu meseleleri ele alma konusundaki cesaretiyle hem beğeni toplayan hem de tartışma yaratan dizinin ilk iki sezonunda Nicholas Hoult, etrafındakileri manipüle etme eğilimindeki zeki ve karizmatik Tony Stonem’i canlandırır. Tony’nin karmaşık kişiliğini yansıtmadaki becerisiyle övgüler alan Hoult, yeri geldiğinde sert, yeri geldiğinde kırılgan olabilen bir karakter portresi ortaya koymuştur.

    A Single Man (2009)

    Ünlü moda tasarımcısı Tom Ford’un ilk uzun metrajlı filmi A Single Man etkileyici atmosferi ve görsel dünyasıyla dikkat çeken bir dramdır. 1962 yılının Los Angeles’ında geçen film, aniden ölen sevgilisinin yasını tutan İngiliz akademisyen George Falconer’ı merkeze alır. Büyük bir acı çeken George gerçeklik ile hatıralar arasında gidip gelirken yaşamına son vermeyi dahi düşünür. Eşcinselliğin çok daha fazla toplumsal baskıyla karşılaştığı bir dönemde geçen A Single Man’de Nicholas Hoult, George’un acısını anlayan ve onunla bağ kurmaya çalışan Kenny Potter adında bir öğrencisini canlandırır. Nazik olduğu kadar baştan çıkarıcı Kenny karakterinin, duygusal anlamda filmin merkezinde yer aldığı söylenebilir.

    X-Men: First Class (2011)

    Kariyeri hızla yükselen Nicholas Hoult, 2011 yılında X-Men serisinin prequel’ı niteliğindeki Matthew Vaughn imzalı X-Men: First Class’te rol alır. Soğuk Savaş döneminde, 1960’larda geçen film X-Men’in ve Mutant Kardeşliği’nin ortaya çıkışını anlatırken Charles Xavier ve Magneto arasındaki yakın dostluğa ve ilk fikir ayrılıklarına da yer verir. İkili, genç mutantları toplayarak bir ekip kurmaya çalışırken Sebastian Shaw’un ortaya çıkışı, dünyayı felaketin eşiğine sürükleyecektir. Çizgi roman estetiğini tarihî bir arka planla birleştiren X-Men: First Class’te Nicholas Hoult, nihayetinde “Beast” karakterine dönüşecek olan, insanüstü bir çevikliğe sahip bilim insanı Hank McCoy’u canlandırır. Hank’in dışarıya yansıyan çekingenliği ile içinde kopan fırtınaları başarıyla temsil eden Hoult, karakteri X-Men serisinin sonraki filmlerinde de canlandıracaktır.

    Mad Max: Fury Road (2015)

    George Miller’ın efsanevi Mad Max serisine uzun yıllar sonra geri dönüşünü müjdeleyen ve gerek izleyiciyi gerekse eleştirmenleri gafil avlayan epik distopya Mad Max: Fury Road, aynı zamanda Nicholas Hoult’un da en unutulmaz performanslarından birine sahne olur. Çölleşmiş bir dünyada geçen filmde Tom Hardy ve Charlize Theron, Immortan Joe’ya karşı mücadele eden Max ve Furiosa’yı canlandırırken Hoult da kötücül Immortan Joe’nun sadık askerleri arasında yer alan “savaş çocuğu” Nux rolündedir. Nux’ın çılgınlığını, gözükaralığını ve ilerleyen sahnelerde karakterinin kazandığı trajik niteliği mükemmelen perdeye yansıtan Hoult, pek çok izleyici için filmden geriye kalan en etkileyici öğelerden biri olur. Altı dalda Oscar ödülü kazanan Mad Max: Fury Road’un Nicholas Hoult filmografisinde özel bir yere sahip olduğunu söylemek yanlış olmaz.

    The Favourite (2018)

    Yorgos Lanthimos’u büyük bir Hollywood yıldız haline getiren The Favourite filminde Nicholas Hoult, güçlü kadın figürlerinin savaşına sahne olan sarayda kendi konumunu korumaya çalışan muhalefet lideri Robert Harley rolündedir. Emma Stone’un canlandırdığı Abigail’i etkisi altına almaya ve böylece kraliçeyi manipüle etmeye çalışan Harley, filmin hiciv yüklü tonuna uygun olarak zeki ve sinsi, ama aynı zamanda gösterişli ve teatral bir karakter olarak resmedilir. Esas sahne Rachel Weisz, Emma Stone ve Olivia Colman’a aittir elbette ama Nicholas Hoult da onları destekleyen bir performans ortaya koymayı başarır. On dalda Oscar’a aday olup Olivia Colman’a En İyi Kadın Oyuncu ödülü kazandıran The Favourite, hiç kuşkusuz Hoult’un kariyerinin en nadide parçalarından biridir.

    Tolkien (2019)

    Yüzüklerin Efendisi’nin ve Hobbit’in yazarı J.R.R. Tolkien’in gençliğine odaklanan Dome Karukoski imzalı Tolkien, yazarın lise yıllarındaki dostluklarını, Edith Bratt’le yaşadığı aşkı ve Birinci Dünya Savaşı’nda cephede edindiği dehşet verici deneyimleri takip eder. Tolkien’in bu dönemde yaşadıkları ile eserlerinin zengin dünyası arasındaki bağlantıyı kurmaya çalışan film, bir yandan da genç Tolkien’in dile yatkınlığına ve hayal gücünün genişliğine özel bir vurgu yapar. Tolkien çok iyi eleştiriler almasa da başroldeki Nicholas Hoult, efsaneleşmiş bir figürü ete kemiğe büründürme konusunda çok iyi iş çıkarır ve bir kez daha derinlikli bir karakter portresi ortaya koymayı başarır.

    The Great (2020-2023)

    Nicholas Hoult’un kariyerindeki en önemli dizilerden biri, Çariçe Büyük Katerina’nın gençlik yıllarını konu alan The Great’tir. Prusya’dan gelip Çar III. Peter’le evlenen ve hızla iktidarı ele geçiren Katerina’nın çevresiyle ve özellikle de kocası Peter’le ilişkisini merkeze alan dizi, saray içindeki politik entrikaları keskin bir mizahla ele alır. İktidar, patriyarka, devrim gibi kavramları işlerken benimsediği üslup açısından Yorgos Lanthimos’un The Favourite’ini, anakronik bir bakıştan beslenen mizah anlayışı açısından da Sofia Coppola’nın Marie Antoinette’ini akla getiren dizi büyük beğeniyle karşılanır ve pek çok dalda Emmy ödülü kazanır. Çar III. Peter’i oynayan Nicholas Hoult çocuksu olduğu kadar dehşet verici bir despot portresi çizer. Hoult’un bu roldeki komedi zamanlaması övgülerle karşılanmış, kendisine Altın Küre ve Emmy dahil çeşitli adaylıklar kazandırmıştır.

    Nosferatu (2024)

    Korku ve gerilim sinemasının günümüzdeki en saygın isimlerinden Robert Eggers’ın yönettiği Nosferatu, Almanya’nın Wisborg kasabasında yaşayan yeni evli emlakçı Thomas Hutter’ın gizemli Kont Orlok’la bir iş görüşmesi yapmak üzere Transilvanya’ya gitmesini ve bu yolculukla karısı Ellen’ın başına büyük bir bela açmasını konu alır. Gergin atmosferi ve karanlık görselliğiyle dikkat çeken Nosferatu’nun başrollerini Bill Skarsgård, Lily‑Rose Depp ve Willem Dafoe’yla paylaşan Nicholas Hoult, Thomas Hutter karakterinin yaşadığı korku, dehşet ve çaresizlik hissini kuvvetli bir biçimde yansıtır, doğaüstü olayların ortasında kalan sıradan bir adama kattığı insani boyutla rol arkadaşlarının performanslarını da yükseltir.

    The Order (2024)

    Justin Kurzel’ın yönettiği The Order 1983 yılında, Idaho eyaletinde geçen bir polisiye gerilimdir. Senaryosu yaşanmış olaylara dayanan film, FBI ajanı Terry Husk’ın ve peşine düştüğü beyaz üstünlükçü radikal örgütün hikâyesini anlatır. Nicholas Hoult’un örgütün liderlerinden Bob Mathews’u canlandırdığı film, western manzaralarının sükuneti ile şiddet ve gerilim dozu yüksek bir anlatıyı bir araya getirir. Başrolü Jude Law’la paylaşan Nicholas Hoult bir kez daha derinlikli bir karakter portresi çizmeyi başarır. Bob Mathews’un tüm korkunçluğuna rağmen karizmatik ve çekici karakteri, radikal örgütlerin kitleler nezdindeki cazibesine dair önemli bir altyapı sunar ve filmi sıradan bir gerilimden karakter odaklı psikolojik bir dramaya dönüştürür.

    Nicholas Hoult’un rol aldığı en iyi film ve dizileri Türkiye’de çevrimiçi izleyin

    Yıldızı giderek daha çok parlayan Nicholas Hoult’un en iyi film ve dizilerini Türkiye’de hangi platformlarda izleyebileceğinizi merak ediyorsanız streaming platformlarıyla ilgili güncel verilerimize göz atabilir, hangi film ya da dizinin kiralama, satın alma ve abonelik seçenekleriyle izlenebildiğini öğrenebilirsiniz.

  • Trolls Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli? 

    Trolls Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli? 

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    Danimarkalı tasarımcı Thomas Dam tarafından 1956’da yaratılan Troll bebekler - ya da diğer ismiyle “İyi Şans Trolleri” - tüm zamanların en popüler oyuncaklarından biri. Bir İskandinav halk hikâyesinden esinlenen bebekler, 1990’larda yeniden popüler hâle geldi ve çeşitli filmlere, hatta video oyunlarına konu oldu. Örneğin, dönemin en sevilen oyuncaklarından bir geçit sunan Toy Story, bu nostalji geçidinde troll bebeği de unutmamıştı.

    Doğrudan troll bebeklerin maceralarına odaklanan DreamWorks imzalı Trolls serisinin ilk filmi ise 2016’da geldi. Serinin anlatı evreni, bugüne dek üç uzun metraj film, iki televizyon dizisi ve iki özel bölümle genişlemeye devam etti. Bu filmlere dair merak ettiğiniz detayları bu rehberden inceleyebilir, Türkiye’deki farklı streaming seçenekleriyle ilgili aradığınız her türlü bilgiye ulaşabilirsiniz. 

    Trolls (2016)

    Müzikal-komedi türündeki Trolls, doğrudan troll bebeklere odaklanan ve üç filmden oluşan serinin ilk halkası. Filmin yönetmenliğini Shrek Forever After, The Lego Movie 2 ve Kung Fu Panda 4 gibi yapımlarıyla tanıdığımız Mike Mitchell üstleniyor. Trollerin rengarenk, neşeli ve tasasız dünyasıyla açılan film, bu ütopyanın “Bergen” denilen ve trollerle beslenen yaratıkların tehdidi altına girmesini konu alıyor. Bu işgalin ardından, birbirinden oldukça zıt karakterlere sahip iki troll - Prenses Poppy ve Branch - evlerini kurtarmak için tehlikeli bir maceraya atılıyor. Müzikleri Justin Timberlake imzalı yapımda şarkıları ve karakterleri seslendiren isimler arasında Gwen Stefani, Zooey Deschanel, Anna Kendrick ve Ariana Grande gibi yıldız isimler yer alıyor. Filmin çok sevilen çıkış parçası "Can't Stop the Feeling!", Timberlake’e bir Grammy kazandırmıştı. 

    Trolls Holiday (2017)

    İlk olarak Amerikan televizyon kanalı NBC’de yayınlanan Trolls Holiday, 26 dakikalık bir Noel özel bölümü. Filmin hikâyesi, artık trolleri yiyemedikleri için Trollstice isimli bayramlarını da kutlayamayan Bergen kasabasıyla açılıyor. Prenses Poppy, bu duruma bir çözüme üretmek için Bergenlerle Troll bayramını paylaşmaya karar veriyor ve kasabaya doğru yola çıkıyor. Ancak çok geçmeden Poppy, iki halk arasındaki kültürel farklılıkların bu paylaşımın önünde bir engel oluşturabileceğini fark ediyor. Kendrick, Timberlake ve Deschanel’in yeniden seslendirme kadrosunda yer aldığı film, 5,36 milyon izleyiciye ulaşarak 1966 yapımı How the Grinch Stole Christmas!'tan sonra en çok izlenen Noel filmi olarak kayıtlara geçmişti.

    Trolls: The Beat Goes On! (2018–2019)

    Trolls evreninin ilk televizyon dizisi Trolls: The Beat Goes On!, 2018-2019 yılları arasında 8 sezon ve 52 bölüm halinde Netflix’te yayınlanmıştı. 24 dakikalık kısa bölümlerden oluşan yapım, bu sefer farklı bir seslendirme kadrosuyla hayata geçirildi. Birinci film sonrasında yaşanan olaylara odaklanan film, bir kez daha Poppy ve Branch’ın eğlence ve heyecan dolu maceralarını takip ediyordu. İyimser ve neşeli Poppy ile karamsar ve evhamlı Branch’ın arkadaşlığını merkezine alan hikâye, bu tezattan beslenen mizahıyla dikkat çekti. Bergenlerle birlikte yaşamaya alışmaya çalışan Trollerin dünyasında geçen yapım, farklılıklara karşı hoşgörülü olmak ve affetmek üzerine naif bir hikâye anlatıyordu.

    Trolls World Tour (2020)

    Film serisinin ikinci halkası olan Trolls World Tour’da, ilk filmin yıldızları Timberlake ve Kendrick, bir kez daha Branch ve Poppy olarak kadroya geri dönüyor. Müziğe, dansa ve eğlenceye fazlasıyla düşkün olan Troller, bu sefer de kendilerinden bambaşka müzikler dinleyen hemcinsleriyle tanışıyor. Ancak bu gruplardan birinin başındaki Kraliçe Barb, tüm Trolleri rock müzik altında toplamak için harekete geçince işler sarpa sarıyor. Tıpkı Bergenler ve Troller arasındaki çatışmaya odaklanan ilk filmde olduğu gibi, Trolls World Tour’da da farklı olanı anlamak ve ötekiyle birlikte var olmak üzerine kurulu bir hikâye anlatılıyor. Filmin dünyasından yola çıkan ve Branch’la Poppy’nin bu sefer Caz Kraliçesi’ne karşı mücadele verdiği Trolls: Remix Rescue isimli bir video oyunu da bulunuyor. 

    Trolls: TrollsTopia (2020–2022)

    Serinin ikinci televizyon dizisi olan Trolls: TrollsTopia, 2020-2022 yılları arasında yedi sezon olarak yayınlandı. Bir kez daha kahramanlarımız Poppy ve Branch’i merkezine alan dizi, farklı müzik türleri yüzünden ayrı düşen Trolleri bir araya getirmeye çalışan prensesin hikâyesiyle başlıyor. Prenses Poppy, “TrollsTopia” adını verdiği bu bölgeye her gruptan bir temsilci çağırıyor ve bu sayede farklılıklara saygı duyarak, uyum içinde yaşamayı umut ediyor. Birbirleriyle sağlıklı bir şekilde iletişim kurmayı öğrenen Troller, bu süreçte farklı olmanın illaki düşman olmayı gerektirmediğini anlıyor. Seyirciyi farklı Troll türleriyle da tanıştıran ve bir kez daha dostluk ve dayanışma temasına odaklanan Trolls: TrollsTopia, ilk dizide olduğu gibi yine çoğunlukla slapstick komedi üzerine kurulu, eğlenceli bir dünya vadediyor. 

    Trolls Holiday in Harmony (2021)

    Serinin ikinci Noel özel bölümü olan Trolls Holiday in Harmony, bir kez daha seyircisini Trollerin bayram sırasında yaşadıkları eğlenceli olaylara ortak ediyor. Her daim parlak fikirlerle ve Troll dünyasını daha da neşelendirecek önerilerle gelen Poppy, bu sefer ise sürpriz bir “hediye değiştirmece” geleneği başlatıyor. Ancak Poppy ve Branch hediye çekilişinde birbirlerinin ismini çekince, işler hiç olmadığı kadar karışıyor. Televizyon dizilerinde yerlerini başka oyunculara emanet eden Timberlake ve Kendrick, bu kez ise keyifli Noel temalı şarkılarla kadroya geri dönüyor. İlk olarak yine NBC’de yayınlanan bu bölüm, bir önceki Noel özel bölümü kadar izlenmese de, yine de kayda değer bir izleyici kitlesine ulaşmıştı.

    Trolls Band Together (2023)

    Film serisinin üçüncü halkası Trolls Band Together, bir kez daha bizi Trollerin müzik ve dostlukla örülü, rengârenk ve capcanlı dünyasına davet ediyor. Yerinde duramayan ve daima macera peşinde koşan kahramanlarımız Poppy ve Branch, bu kez Branch’in abisi Floyd’un peşine düşüyor. Branch’in çocukluk hikâyesini öğrendiğimiz filmde, geçmişte Floyd ve kardeşlerinin kendi müzik gruplarını nasıl dağıttığına tanık oluyoruz. Filmin seslendirme kadrosunda ana oyunculara ek olarak Camila Cabello, Amy Schumer ve RuPaul gibi sürpriz isimler de yer alıyor. Rock’tan pop’a farklı türler arasında gezinen zengin soundtrack albümüyle dikkat çeken yapım, çatışmalarla dolu kardeşlik ilişkileri ve aile olmak üzerine dokunaklı bir hikâye anlatıyor.   

    Trolls serisini Türkiye’den çevrimiçi izleyin

    Trolls serisini Türkiye’den nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız doğru adrestesiniz. JustWatch ekibinin hazırladığı bu rehberi inceleyerek çeşitli streaming platformlarındaki kiralama, satın alma ve abonelik hizmetlerinden dilediğinizi seçebilirsiniz.

  • Final Fantasy Evreninde Geçen Film ve Dizileri Çevrimiçi İzleyin

    Final Fantasy Evreninde Geçen Film ve Dizileri Çevrimiçi İzleyin

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    Video oyunlarının popüler kültür üzerindeki etkisi her geçen gün artıyor. Geçmişte popüler olan sinema ürünlerinin bilgisayar oyunlarına taşınması alışkanlığı bir süredir iyice tersine dönmüş durumda. Pek çok başarılı bilgisayar oyununun uzun metraj filmlere ya da uzun soluklu dizilere dönüşmesine aşinayız. Öte yandan sinema ve televizyon dünyası arasındaki bu alışveriş alışkanlığı uzun yıllara dayanıyor aslında. 

    Bu örneklerin başında da 1980’lerde Japonya’da ortaya çıkan ve hızla büyüyen hayran kitlesiyle her geçen yıl genişlemeye devam eden Final Fantasy geliyor. Final Fantasy, bir RPG (role-playing game) oyunu olarak 1987 yılında, Square Enix etiketiyle piyasaya sürülmüş ve önce Japonya’da sonra tüm dünyada çığ gibi büyümüştü. Bugüne kadar 16 farklı devam oyunu piyasaya sürüldü ve Final Fantasy evreni zaman içerisinde başta televizyon ve sinemada olmak üzere farklı mecralarda genişlemeyi sürdürdü. Bu rehberde Final Fantasy evreni içerisinde üretilen film ve dizileri bir araya getiriyoruz. Bu evrendeki hikâyelerin genelde birbirinden farklı kollardan ilerleyen bağımsız öykülerden oluştuğunu ve bu örnekleri geniş bir antolojinin unsurları olarak görmek gerektiğini de hatırlatalım.

    Final Fantasy: Legend of the Crystals (1994)

    Efsanevi oyun Final Fantasy’nin alametifarikalarından birisi her bir oyuna hâkim olan detaylı ve dramatik “ara sahne” (sinematik)'lerdir. Final Fantasy oyun deneyimi çoğunlukla interaktif oyun sekanslarıyla hikâye anlatımına odaklı sinematik sahneler arasındaki dengeye dayalıdır. Dolayısıyla Final Fantasy’nin sinema ve televizyona geçişi oldukça doğal yollardan olur. Bunun ilk örneği ise 1994 yılında geliştirilen anime dizisi Final Fantasy: Legend of the Crystals’dır. Dizi doğrudan video piyasasına çıkar ve Final Fantasy V oyununun devamı olarak işler. Dizi, oyunun 200 yıl sonrasında geçmesine rağmen hikâye akışları doğrudan bağlantılıdır. Burada oyundaki karakterlerin mirasçılarını izleriz. Final Fantasy: Legend of the Crystals, o dönem yalnızca Japonya’da popüler olan bir oyun serisinin farklı medya mecralarına geçişi ve daha çok tanınmaya başlaması açısından milat niteliğinde bir dizi olarak görülebilir.

    Final Fantasy: The Spirits Within (2001)

    Final Fantasy oyun evrenini uzun metraj bir sinema filmine uyarlayan ilk örnek ise 2001 tarihli Final Fantasy: The Spirits Within olur. The Spirits Within, Final Fantasy ruhuna uygun biçimde tamamen bilgisayar oyunu grafikleriyle üretilir ve dönemin şartları içerisinde bu çok pahalı ve uygulanması zor bir teknik uğraş gerektirir. Zira yapımın film formatına getirilmesi yıllar alır ve büyük bir bütçeyle tamamlanır. Bu, aynı zamanda The Spirits Within’i tarihin tamamen bilgisayarla üretilmiş ilk fotorealistik filmi de yapar. Sonuç olarak film yıldızlarla dolu seslendirme kadrosuna da güvenerek 2001 yılında geniş çapta vizyona girer fakat her ne kadar görsel olarak bir devrim olarak sayılsa da hikâyenin Final Fantasy oyunlarından kopukluğu nedeniyle gişede büyük bir hüsran yaşar. Günümüzde hâlâ sinema tarihinin en büyük gişe çöküşlerinden biri olarak hatırlanan The Spirits Within, yapım firması Square’in büyük bir mali krize girmesine de neden olur. 

    Final Fantasy: Unlimited (2001-2002)

    Final Fantasy zaman içerisinde üretilen farklı dizi ve filmlerle bir anime serisi olarak da değerledirilmeye açıktır. Bunun ikinci örneği ise 2001 yılında yayınlanmaya başlayan ve 25 bölüm süren anime Final Fantasy: Unlimited’dır. Başta daha uzun soluklu bir proje olarak planlansa da The Spirits Within’in gişedeki başarısızlığı ve daha çok çocuklara yönelik bir anlatı takip etmesi gibi nedenlerle dizi 25 bölümün sonunda final yapar. Unlimited, anne ve babalarını bulmaya çalışan 12 yaşındaki ikiz kardeşleri takip ederken evrenin büyülü dünyasına farklı yollardan giriş yapmaya çalışır. Ancak oyunların yarattığı etkinin sinema ve televizyona taşınma çabası, kendinden önceki örneklere benzer şekilde tam anlamıyla karşılık bulmaz. Unlimited’ın hikâyesi, sonrasında roman ve manga gibi mecralarda devam edecektir. 

    Final Fantasy VII: Advent Children (2005)

    Final Fantasy genel anlamda bir evreni tanımlarken yıllar içerisinde bu evren birbirinden ayrı kollarda işleyen pek çok farklı hikâyeye ayrılır. Genelde ana oyun serisinin uzantısı olarak farklı mecralarda bu hikâyeler devam ettirilir. 1997 yılında çıkan ve hâlâ tüm zamanların en iyi bilgisayar oyunlarından biri olarak bilinen Final Fantasy VII’ın etrafında da farklı mecralara uzanan alt bir Final Fantasy dünyası oluşur. Bu dünyanın ana unsurlarından biri de 2005 tarihli CGI filmi Final Fantasy VII: Advent Children’dır. Advent Children, Final Fantasy VII oyununda anlatılan hikâyeyi doğrudan devam ettirir ve ona yeni katmanlar ekler. Film, üretilmesinden yirmi yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ görsel efektleri ve bilgisayar oyunu dünyasını film evrenine taşıma kabiliyetiyle beğeni toplamaya devam ediyor. 

    Last Order: Final Fantasy VII (2005)

    Last Order: Final Fantasy VII de Final Fantasy VII’ın zaman içerisinde büyüyen alt evrenine ait ürünlerden biridir. Advent Children’ın içerisinde bir ek ürün olarak yayınlanan Last Order, anime estetiğinde 25 dakikalık bir kısa filmdir ve Final Fantasy VII’da geçen iki farklı flaschback’in alternatif yorumları olarak işler. Dolayısıyla oyunun hikâye akışından ayrılır. Bazı detaylara daha fazla önem verirken birçok unsura da farklı yaklaşımlar getirir. Ayrıca animenin özelliklerini kullanarak oyunun dünyasına estetik olarak farklı bir katman da açmış olur. Bilhassa serinin hayranları için önemli eklemelerden birisi olan Last Order, sonrasında Crisis Core adlı oyunda anlatılacak hikâyeyle de bağlantısı nedeniyle Final Fantasy evreninin önemli eklemeleri arasında kendisine yer bulur.

    Kingsglaive: Final Fantasy XV (2016)

    Fabula Nova Crystallis adlı alt seriye bağlı olarak çıkan 2016 tarihli Final Fantasy XV oyunu, yapımcı şirket Square Enix tarafından bu hikâye evrenini genişletecek sinematik ürünlerle desteklenir. Oyunla aynı yıl yayınlanan Kingsglaive: Final Fantasy XV adlı CGI filmi bunların başında gelir. Film unsuru bu kez doğrudan oyun evrenini genişletmek için bir katman olarak kullanılır ve oyuna paralel bir hikâye bu şekilde anlatılır. Kingsglaive de serideki benzerleri gibi hayranlar tarafından gayet sevildi ve bilhassa görsel efektleriyle beğeni topladı. Öte yandan artık Final Fantasy evreni Japonya sınırlarını çoktan aşmış ve dünya çapında bir fenomene dönüşmüştü. Kingsglaive’in İngilizce seslendirme kadrosunda Sean Bean, Lena Headey ve Aaron Paul gibi popüler oyuncular yer aldı. 

    Brotherhood: Final Fantasy XV (2016)

    Square Enix’in 2016 yılında Final Fantasy XV ile birlikte piyasaya sürdüğü bir başka sinematik ürün de Brotherhood: Final Fantasy XV’di. Beş bölümlük bir animasyon mini-dizi olarak çekilen Brotherhood, oyunun takip ettiği zaman aralığında geçer ve temel olarak başta Noctis Lucis Caelum olmak üzere oyunun karakterlerinin arka plan hikâyelerine, kişisel ilişkilerine ve başka günlük detaylara odaklanır. Dolayısıyla oyunun dramatik dünyasına derinlik katma işlevi taşır. Yine Fabula Nova Crystallis alt evreninin parçası olarak işleyen Brotherhood, ücretsiz ve çevrimiçi olarak yayına girer. Bu yönüyle de oyun dünyasının genişleme biçimi bakımından da dikkate değer bir örnek oluşturur. 

    Final Fantasy XIV: Dad of Light (2017)

    Final Fantasy XIV: Dad of Light her ne kadar Final Fantasy XIV oyununun bir parçası olarak yayınlanmış olsa da bu listedeki diğer başlıklardan farklı olarak çoğunlukla gerçek hayatta geçen bir mini-dizi. Bu 8 bölümlük dizide babasıyla yeniden bağ kurmak isteyen bir gencin bu bağı çevrimiçi rol yapma oyunu Final Fantasy XIV aracılığıyla kurmasını izleriz. Oyun içinde babasıyla tekrar tanışan ve yeni bir ilişki inşa eden Akio, bir yandan bilgisayar oyunlarının merkezde olduğu evrensel bir hikâye anlatırken diğer yandan da Final Fantasy evrenine beklenmedik ve zihin açıcı bir ekleme yapıyor. 

    Brave Father Online: Our Story of Final Fantasy XIV (2019)

    Aslen bir blog yazarının yazdığı kişisel anılardan uyarlanan Final Fantasy XIV: Dad of Light’ın hikâyesi, diziden iki yıl sonra bir filme dönüşür. Aynı öyküyü bu kez farklı karakterler ekleyerek ve Square Enix’in film için özel bir server açması sonrası daha geniş bir hareket alanıyla filme uyarlayan yönetmenler Teruo Noguchi ve Kiyoshi Yamamoto, Brave Father Online: Our Story of Final Fantasy XIV ile Final Fantasy evrenine farklı bir katkı yaparlar. Böylelikle 1987 yılında bir bilgisayar oyunu olarak başlayan Final Fantasy evreni bundan otuz yıl sonra live-action bir uzun metraj filme kadar uzanmıştır. Final Fantasy, günümüzde tüm dünyaya yayılmış büyük bir markanın çatısı olarak hayatını sürdürmeye devam ediyor. 

    Final Fantasy evreninde geçen film ve dizileri Türkiye’den çevrimiçi izleyin

    JustWatch ekibinin hazırladığı streaming rehberi sayesinde Final Fantasy evreninde üretilmiş tüm film ve dizileri, ayrıca bu yapımları hangi platformlarda izleyebileceğinize dair tüm bilgileri bu sayfadan öğrenebilirsiniz. Dünyanın en büyük streaming rehberi olan JustWatch’ı kullanarak Prime Video, Disney+ ve MUBI gibi platformlardaki içeriklere de göz atabilirsiniz.

  • Temmuz 2025'te Bu 10 Filmi Sakın Kaçırmayın!

    Temmuz 2025'te Bu 10 Filmi Sakın Kaçırmayın!

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    2025 Temmuz’unda vizyonda ve dijital platformlarda gösterime girecek pek çok yeni yapım bizleri bekliyor. Aksiyon komedilerinden süper kahraman filmlerine, korkudan bilimkurguya uzanan vizyon takvimi; Pedro Pascal, Adam Sandler, Scarlett Johansson ve Charlize Theron gibi ünlü Hollywood oyuncularını farklı karakterlerde buluşturan bir yıldızlar geçidi âdeta. 

    Yılın diğer dönemlerine kıyasla çeşitlilik açısından daha kısır geçen yaz ayları, genellikle süper kahraman uyarlamaları ve klasiklerin devam ya da yeniden çevrimleriyle hareketleniyor. Bu listede, vizyonun yanı sıra Netflix, Prime Video ve MUBI gibi platformlarda gösterime girecek yapımlardan 10 tanesini sizler için derledik. Bu filmlere dair merak ettiğiniz detayları bu rehberden inceleyebilir, Türkiye’deki farklı streaming seçenekleriyle ilgili aradığınız her türlü bilgiye ulaşabilirsiniz. 

    The Fantastic Four: First Steps

    Marvel’ın ünlü süper kahraman ekibi Fantastic Four’un yeni filmi The Fantastic Four: First Steps, dört süper güce sahip karakterin hikâyesini yepyeni bir kadroyla beyazperdeye taşıyor. Pedro Pascal’ı Mister Fantastic, Vanessa Kirby’yi Invisible Woman, Ebon Moss-Bachrach’i The Thing ve Joseph Quinn’i Human Torch olarak izleyeceğimiz film, her zaman olduğu gibi yine dünyayı kurtarmaya soyunan kahramanlarımızın adrenalin dolu serüvenlerine odaklanıyor. Filmin yönetmen koltuğunda ise, Marvel’in sevilen dizilerinden WandaVision’ın yaratıcısı Matt Shakman oturuyor. 20th Century Fox’un Disney tarafından satın alınmasının ardından ortaya çıkan proje, önceki filmlerin aksine karakterlerin ortaya çıkış hikâyeleriyle ilgilenmiyor. 60’lar modasına uygun kostümleri ve retro-fütürüstik mizansen tercihleriyle dikkat çeken film, kurduğu sıra dışı görsel dünyayla Marvel’ın diğer süper kahraman filmlerinden ayrılıyor. 

    Fight or Flight (4 Temmuz)

    Yaz vizyon takviminin dikkat çeken filmlerinden biri ise, aksiyon-komedi türündeki Fight or Flight. Medal of Honor dizisinin yönetmenlerinden James Madigan imzalı yapım, Lucas Reyes isimli bir eski ajanın hikâyesini takip ediyor. “Hayalet" kod adlı isimli bir hedefi takip etmek için uçağa binen Lucas, çok geçmeden etrafının suikastçilerle dolu olduğunu fark ediyor. Lucas, hedefinde olmasına rağmen Hayalet'le birlikte hayatta kalmak için büyük bir mücadele veriyor. Sürükleyici senaryosu ve heyecanlı aksiyon sahneleriyle dikkat çeken yapımın başrolünde, son olarak M. Night Shyamalan imzalı Trap’te izlediğimiz Josh Hartnett yer alıyor. Kısıtlı mekânda geçen film, görece düşük bütçeli prodüksiyon tasarımına rağmen Hartnett’in ustalıklı performansı sayesinde şimdiden olumlu yorumlar almaya başladı. 

    Happy Gilmore 2 (25 Temmuz)

    90’ların sevilen spor filmlerinden, Dennis Dugan imzalı Happy Gilmore’un ikinci filminde, Adam Sandler’ı bir kez daha başrolde izliyoruz. Netflix’te gösterime girecek olan Happy Gilmore 2, Happy’nin golf yeteneğini kanıtladığı turnuvayı anlatan ilk filmden 30 sene sonrasına odaklanıyor. Artık emekli olan usta golf oyuncusu Gilmore, kızını bale okuluna gönderecek parayı kazanabilmek için bir kez daha sahalara dönüyor. Filmin yönetmenliğini ise, What We Do in the Shadows dizisinin yapımcı ve yönetmenlerinden Kyle Newacheck üstleniyor. Ayrıca filmin oyuncu kadrosunda, daha önce Adam Sandler’la birlikte Uncut Gems’e imza atan oyuncu ve yönetmen Benny Safdie de yer alıyor. 

    Heads of State (2 Temmuz)

    Amazon Prime orijinal yapımı Heads of State, başrollerini Idris Elba ve John Cena’nın paylaştığı eğlenceli bir aksiyon-komedi. Cena’nın eskiden aksiyon oyuncusu olan ABD başkanını, Elba’nın ise Birleşik Krallık başbakanını canlandırdığı yapım; birbiriyle pek iki anlaşamayan iki başkanın, ortak bir düşman karşısında güçlerini birleştirmesini konu alıyor. Filmin yönetmenliğini ise Hardcore Henry ve Nobody gibi filmleriyle tanınan Rus sinemacı ve müzisyen Ilya Naishuller üstleniyor. Heads of State, fazlasıyla ciddiye alınması beklenen karakterleri ve meseleleri, zaman zaman alaycı da olabilen mizahi bir üslupla ele alıyor. Komediyle harmanlanmış aksiyon sahneleriyle beğeni toplayan film, Suicide Squad sonrası bir kez daha bir araya gelen John Cena ve Idris Elba’nın beyazperdedeki uyumuyla öne çıkıyor.

    I Know What You Did Last Summer (18 Temmuz)

    Aynı isimli serinin dördüncü halkası olan I Know What You Did Last Summer, önceki filmlerde konu edilen Tower Bay cinayetlerinin 27 sene sonrasında geçiyor. Bir başka kancalı “kopya” katil, kazara işledikleri cinayeti örtbas ettiklerini zanneden bir grup gencin peşine düşüyor. Filmin yönetmen koltuğunda, kara komedi türündeki Do Revenge’le tanınan Jennifer Kaytin Robinson oturuyor. Bir devam filmi olarak işleyen proje, Robinson’un versiyonundan önce orijinal roman ve filmden yalnızca esinlenen, tamamen yeni bir film olarak planlanmıştı. Son dönem korku sinemasının yükselen yönetmenlerinden Mike Flanagan’ın başında olacağı proje, bütçesel ve yönetimsel sebeplerle rafa kaldırıldı. Hikâyesi de Robinson’a ait olan yeni I Know What You Did Last Summer ise, hem hikâyeyi devam ettiriyor hem de ilk iki filmde tanıştığımız Julie James ve Ray Bronson karakterlerini bir kez daha sahneye taşıyor. 

    Jurassic World: Rebirth (4 Temmuz)

    Seyirciyi bir kez daha sinema tarihinin en ünlü mekânlarından birine götüren Jurassic World: Rebirth, Steven Spielberg’in yaratıcılığını üstlendiği Jurassic Park film serisinin yedinci filmi. Oyuncu kadrosunda Scarlett Johansson, Mahershala Ali ve Jonathan Bailey gibi yıldız isimlerin yer aldığı yapım, vizyona girdiği ilk haftadan itibaren gişede büyük başarı elde etti. Yönetmenliğini Godzilla ve Rogue One: A Star Wars Story gibi yüksek bütçeli bilimkurgu filmleriyle tanıdığımız Gareth Edwards’ın yaptığı film, dinozorların yaşadığı tropikal bölgelerde bulunan bir tesise girmek zorunda kalan bir araştırma grubunu merkezine alıyor. Scarlett Johansson’un hayat verdiği Zora Bennett’in liderliğindeki ekip, insanlık için büyük önem taşıyan dinozor DNA’larını ele geçirmek üzere tehlikeli bir yolculuğa çıkıyor. 

    Smurfs (18 Temmuz)

    Temmuz ayının özellikle çocukların ilgisini çekecek olan bir diğer filmi ise, Şirinler serisinin yeni filmi Smurfs. Belçikalı çizgi roman sanatçısı Peyo tarafından yaratılan Şirinler, 1960’lardan beri pek çok filme uyarlandı. Son olarak 2010’da yeni bir seri başlamış ve üç film boyunca devam etmişti. 2025 yapımı yeni Smurfs ise, yeni bir Şirinler evreni başlatan taze bir “reboot”. Şirine’yi seslendiren ve filmin yapımcıları arasında yer alan sürpriz isim ise Rihanna. Natasha Lyonne’dan Sandra Oh’a, Jimmy Kimmel’den Octavia Spencer ve Kurt Russell’a zengin seslendirme kadrosuyla dikkat çeken film; Şirinlerin, baş düşmanları Gargamel tarafından kaçırılan Şirin Baba’yı kurtarma yolculuğunu takip eden, sürükleyici bir animasyon. 

    Super Happy Forever (4 Temmuz)

    Japon yönetmen Kohei Igarashi imzalı Super Happy Forever, geçmişle bugün arasında mekik dokuyan, dokunaklı bir “aşk hikâyesi”. Açılışını Venedik Film Festivali’nde yapan film, karısı Nagi’nin ölümünün ardından, onunla ilk tanıştıkları yere gitmeye karar veren Sano’nun yolculuğunu takip ediyor. Igarashi’nin gündelik hayatın ritmiyle akan sineması, Japonya sinemasının usta yönetmenleri Yasujiro Ozu ve Hirokazu Koreeda gibi yönetmenlerden izler taşıyor. Çiftin tanışma hikâyesine tanık olduğumuz bölümleri ise, zaman zaman Richard Linklater imzalı Before Sunrise’ı hatırlatıyor. Türkiye prömiyerini İstanbul Film Festivali’nde yapan ve MUBI Türkiye üzerinden gösterime giren yapım, Gent Film Festivali’nden de Büyük Ödül’le dönmüştü. 

    Superman (11 Temmuz)

    Tüm zamanların en popüler süper kahramanlarından, DC Comics’in ünlü yıldızı Superman’in yeni filmi, senenin heyecanla beklenen yapımlarından biri. Superman rolünde bu sefer Henry Cavill yerine David Corenswet’i izlediğimiz filmde, kahramanımızın baş düşmanı Lex Luthor’u Nicholas Hoult, âşık olduğu gazeteci arkadaşı Lois Lane’i ise Rachel Brosnahan canlandırıyor. Yönetmen koltuğunda Guardians of the Galaxy serisiyle tanıdığımız James Gunn’ın oturduğu yapım, Clark Kent’in Krypton’a uzanan kökenleriyle yüzleşmesini ve teknoloji devi milyarder Luthor’la olan savaşını konu alıyor. Uzun süredir planlanmakta olan ve 225 milyon dolarlık bir bütçeyle hayata geçirilen yeni Superman’in, son dönemdeki başarsız işlere imza atan DC Evreni’ne taze kan olması umut ediliyor.  

    The Old Guard 2 (2 Temmuz)

    Netflix’in en çok izlenen fantastik-aksiyon filmlerinden biri olan The Old Guard’ın ikinci filmi, Temmuz ayında yine platform üzerinden gösterime giriyor. The Old Guard 2’nin başrolünde ilk filmin de yıldızı olan, son dönem aksiyon sinemasının aranan ismi Charlize Theron yer alıyor. Kadroya yeni eklenen isimler arasında Uma Thurman da yer alıyor. Yönetmenliğini Yelling to the Sky filmiyle tanınan Victoria Mahoney’in üstlendiği yapım, bir kez daha bizi yüzyıllardır dünyanın koruyuculuğunu üstlenmiş olan ölümsüz süper kahramanlarımızın maceralarına ortak ediyor. Her zaman olduğu gibi nsanlığı kurtarmak için harekete geçen ölümsüzler, uzun zamandır kayıp olan bir başka ölümsüzün ortaya çıkmasıyla kendilerini büyük bir çıkmazın içinde buluyor. 

    Temmuz 2025’in en iyi 10 filmini Türkiye’den çevrimiçi izleyin

    Temmuz 2025’in merakla beklenen filmlerini Türkiye’den nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız doğru adrestesiniz. JustWatch ekibinin hazırladığı bu rehberi inceleyerek çeşitli streaming platformlarındaki kiralama, satın alma ve abonelik hizmetlerinden dilediğinizi seçebilirsiniz. 

     

  • The Grinch Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli?

    The Grinch Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    Tüm zamanların en popüler anti-kahramanlarından biri olan Grinch, sinema tarihinin de en “huysuz ve tatlı” karakterlerinden biri. Dr. Seuss olarak da bildiğimiz Amerikalı çocuk yazarı Theodor “Ted” Geisel’in yarattığı karakter; yeşil tüylü, armut göbekli, haylaz bir surata sahip, tuhaf bir insan-yaratık. Whoville kasabasının eteklerinde yaşayan Grinch, insanlara olan nefreti nedeniyle Noel Baba kılığına girerek Noel’i çalmaya karar veriyor.

    İki animasyona ve bir canlı çekim filme uyarlanan hikâye, “Noel ruhunun” özüne ve manevi doğasına dair söyledikleriyle Charles Dickens’ın A Christmas Carol öyküsüyle birlikte anılıyor. Bu listede, hikâyenin beyazperde ve televizyon uyarlamalarını sizler için derledik. Bu filmlere dair merak ettiğiniz detayları bu rehberden inceleyebilir, Türkiye’deki farklı streaming seçenekleriyle ilgili aradığınız her türlü bilgiye ulaşabilirsiniz.

    How the Grinch Stole Christmas! (1966)

    Dr. Seuss’un aynı adlı romanından uyarlanan animasyon How the Grinch Stole Christmas!, Noel’i çalan Grinch’in hikâyesinin ilk televizyon uyarlaması. Bugs Bunny, Daffy Duck ve Road Runner gibi çizgi karakterleriyle tanınan ünlü animatör Chuck Jones imzalı film, MGM stüdyoları tarafından hayata geçirilmişti. Daha önce Private Snafu animasyonunda da birlikte çalışmış olan Jones ve Dr. Seuss, Grinch’in hikâyesini canlandırmak ve daha geniş kitlelere ulaştırmak için tekrar bir araya geldi. Filmde Grinch’i seslendiren isim ise, Frankenstein serisindeki rolüyle tanıdığımız usta oyuncu Boris Karloff’tu. 1966 yılı Noel’inde CBS’te yayınlanan film, Amerikan televizyon tarihinin en sevilen Noel temalı aile filmlerinden biri oldu. 

    How the Grinch Stole Christmas (2000)

    Grinch’in hikâyesinin dünya çapında tanınmasını sağlayan film ise, başrolünde Jim Carrey’in yer aldığı klasik How the Grinch Stole Christmas oldu. A Beautiful Mind, The Da Vinci Code ve Cinderella Man gibi filmleriyle tanıdığımız Ron Howard’ın yönettiği film, büyük bir gişe başarısı yakalamış ve En İyi Makyaj ve Saç Tasarımı dalında Oscar kazanmıştı. Anthony Hopkins’in seslendirdiği film, Home Alone serisinde olduğu gibi yalnızca Noel geleneği olan ülkelerde değil, dünya genelinde de geniş bir izleyicinin kalbini kazandı. Slapstick komedinin günümüzdeki temsilcilerinden Jim Carrey, beden dilini ustalıkla kullandığı Grinch rolündeki performansıyla hafızalara kazındı. Hikâyenin Dr. Seuss’un ve 1966 uyarlamasından farkı ise, kara mizah dozunun biraz daha fazla olmasıydı. Film bu sayede yalnızca çocuklara değil, yetişkinlere de hitap eden bir klasik haline geldi. 

    The Grinch (2018)

    2018’da bir kez daha animasyon olarak beyazperdeye uyarlanan The Grinch, köpeği Max’le birlikte Whowille kasabasının Noel’ini mahvetmeye karar veren ve Noel baba kılığına giren huysuz kahramanımız Grinch’e odaklanıyordu. Ünlü oyuncu Benedict Cumberbatch’ın canlandırdığı Grinch, detaylı karakter tasarımı ve biraz daha “yumuşatılmış” huysuzluğuyla büyük beğeni toplamıştı. Hikâyeyi 2000’deki canlı çekim uyarlamasına göre çok daha aydınlık ve eğlenceli bir yere taşıyan film, yeni bir nesli Grinch efsanesiyle tanıştırmayı hedefliyordu. Gişede yarım milyar dolarlık bir başarı elde ederek tüm zamanların en başarılı Noel filmi statüsü kazanan The Grinch, “Noel ruhunun” özellikle Amerikan toplumu için henüz ölmediğini de kanıtlamış oldu.

    The Mean One (2022)

    Üç farklı Grinch uyarlamasıyla hiçbir bağlantısı olmayan, hatta orijinal hikâyeyle yalnızca parodi düzeyinde ilişki kuran The Mean One, Grinch efsanesini tersine çeviren bir slasher. Filmde “The Mean One”, yani Grinch rolünü canlandıran isim ise Terrifier serisiyle tanıdığımız oyuncu David Howard Thornton. Resmî bir uyarlama olmadığı için ana hikâyeden mümkün olduğunca uzak duran yapım, yalnızca karakteri ve Noel’i mahvetme temasını ödünç alarak özgün bir anlatı kuruyordu. Filmde ebeveynlerinin Noel Baba kostümü giymiş yeşil bir yaratık tarafından katledildiğine tanık olan Cindy’nin hikâyesini izliyoruz. Bu travmatik olayı ardında bırakan ve artık bir yetişkin olan Cindy’nin hayatı, yaratığın bir Noel zamanı kasabaya geri dönüşüyle altüst oluyor. Oyuncuların abartılı performansları ve inandırıcılıktan uzak senaryosuyla eleştirilen film, yine de kimilerinin fazla “iyimser” bulduğu Grinch karakterini ters yüz etme fikri üzerinden büyük ilgi görmüştü.

    The Grinch serisini Türkiye’den çevrimiçi izleyin

    The Grinch serisini Türkiye’den nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız doğru adrestesiniz. JustWatch ekibinin hazırladığı bu rehberi inceleyerek çeşitli streaming platformlarındaki kiralama, satın alma ve abonelik hizmetlerinden dilediğinizi seçebilirsiniz.

  • Men in Black Filmlerini Çevrimiçi İzleyin

    Men in Black Filmlerini Çevrimiçi İzleyin

    Ekrem Buğra Büte

    Ekrem Buğra Büte

    JustWatch Editörü

    Komedi ve bilimkurgu unsurlarını birleştiren Men in Black serisi Lowell Cunningham’ın aynı adlı çizgi roman serisinden uyarlanmıştır. Tommy Lee Jones ve Will Smith gibi iki önemli yıldızın öne çıktığı seride dünyada yaşayan uzaylıları tespit etmek ve onların varlığını vatandaşlardan gizlemek üzerine kurulu bir organizasyonun hikâyesi anlatılır.

    Başka bir yönüyle de film, fikrini ve adını ABD’de oldukça yaygın bir komplo teorisinden alır. 1990’lı yılların sonunda başlayıp devam filmleri, bir animasyon dizisi ve video oyunlarıyla genişleyen bu evrene dair merak edilen tüm detayları, filmlerin hangi yıllarda seyirciyle buluştuğunu ve Türkiye’de yayınlandıkları platformlara dair bilgileri bu rehberden öğrenebilirsiniz.

    Men in Black (1997)

    Ajan K (Tommy Lee Jones) ve Ajan J (Will Smith) adlı iki karakteri takip eden Men in Black, dünyada gizli aktiviteler içerisindeki uzaylıları tespit etmeye çalışan bir organizasyona odaklanır. 1997 yılında seyirciyle buluşan, yönetmenliğini Barry Sonnenfeld’in, senaristliğini ise Ed Solomon’ın üstlendiği film müziklerinden kostüm tasarımına, eğlenceli senaryosundan yıldız oyuncularına seyircinin beğenisini kazanır. Film hızla popüler kültür tarafından da sahiplenilir. Çizgi romandan devşirdiği dünyasıyla günümüz süper kahraman filmlerine geçişte önemli basamaklardan biri olarak görebileceğimiz Men in Black hemen ardından gelecek devam filmleri ve başka mecralardaki uyarlamalarıyla ana akım sinemanın kültür dünyasına kazandırdığı figürler arasına adını yazdırır. 

    Men in Black II (2002)

    Orijinal filmden beş yıl sonra seyirciyle buluşan ilk devam filmi Men in Black II’da Barry Sonnenfeld ilk filmde olduğu gibi yönetmenlik koltuğundadır. Senaryoda ise Robert Gordon ve Barry Fanaro’nun imzaları bulunur. Başrol oyuncularının yanı sıra özgün filmin müziklerini de hazırlamış olan Danny Elfman da kadroda yer alır. Ayrıca Michael Jackson da filmde ufak bir rola sahiptir. İlk filmin gişedeki başarısının ardından üretilen devam filmi de seyircinin ilgisine mazhar olur ve o yılın en çok izlenen filmlerinden biri olarak hafızalara yerleşir. Eleştirmenlerden de ortalama notlar alan Men in Black II bilhassa filmin başrollerinden, aynı zamanda bir müzisyen olan Will Smith’in "Black Suits Comin' (Nod Ya Head)" şarkısıyla da hatırlanmaya devam ediyor. 

    Men in Black 3 (2012)

    Serinin on yıl sonra gelen üçüncü filmi Men in Black 3, serinin yıldız başrol oyuncularıyla birlikte yönetmen Barry Sonnenfeld’ı da tekrar bir araya getirir. Öte yandan Josh Brolin, Jemaine Clement, Michael Stuhlbarg, Bill Hader ve Emma Thompson gibi başka yıldız oyuncular da kadroya dâhil olur. Sinema dünyasının dışından pek çok ismin de uzaylı suretinde ufak cameo’lar yaptığını görürüz film boyunca. Serinin üçüncü filminde bu kez Ajan J’nin zamanda yolculuk yapmasını ve dünyayı bir kez daha kurtarmaya çalışmasını izleriz. ABD’nin Ay’a gönderdiği meşhur Apollo 11 uzay aracının da filmde yer aldığını görürüz. Film, serideki diğer yapımlar gibi gişede de yapımcılarını hayal kırıklığına uğratmaz ve o güne kadar serinin en çok hasılat yapan filmi olur. 

    Men in Black: International (2019)

    Serinin dördüncü filmi Men in Black: International, ilk üçlemenin yönetmeninin yanı sıra serinin kurucu unsurlarından Tommy Lee Jones ve Will Smith’in de yer almadığı ilk film olarak seyirciyle buluşur. Film, serinin ana kodlarını sürdürürken bu kez ön planda Chris Hemsworth ve Tessa Thompson yer alır. Kumail Nanjiani, Rebecca Ferguson, Rafe Spall, Liam Neeson ve Emma Thompson gibi oyuncular da bu isimlere eşlik eder. Men in Black: International’da organizasyonun içerisindeki bir köstebeğin ortaya çıkartılması mücadelesini takip ederiz. Filmin yönetmenliğini F. Gary Gray üstlenirken senaryo ise Art Marcum - Matt Holloway ikilisinin elinden çıkmadır. Film eleştirmenler tarafından bilhassa senaryonun zayıflığıyla eleştirilirken gişede çok başarısız olmasa da beklentilerin altında kalır.

    Men in Black: The Series (1997)

    Ana akım sinemanın ürettiği birçok başarılı seride olduğu gibi Men in Black de bir süre sonra televizyon izleyicilerine yönelik bir diziye dönüştü. 1997-2001 arasında yayında kalan ve animasyon türünde olan Men in Black: The Series, filmlerle aynı evrende geçse de burada konu edilen dönemden farklı bir zaman çizelgesinde ilerler. Dolayısıyla hikâye akışı bakımından dizinin film serisindeki olaylardan saptığı pek çok detay bulunur. Ajan J ve Ajan K karakterleri yine hikâyenin merkezinde yer alsa da seslendirme için farklı oyuncular kullanılmıştır. Öte yandan Men in Black’in temelde çizgi roman mecrasında üretilmiş olması estetik bakımdan da animasyon türüne geçişi oldukça geçerli kılmıştır.

    Men in Black filmlerini Türkiye’de nereden izleyebilirim?

    Çizgi romandan sinemaya uyarlanan sayısız eserden birisi olan Men in Black serisindeki yapımların tamamını, bu filmlere dair ilginç bilgileri ve filmleri nerede izleyebileceğinizi JustWatch ekibinin hazırladığı bu rehberle öğrenebilirsiniz. Sayfada yer alan kiralama, satın alma ve abonelik seçeneklerini filtreleyerek size en çok hitap eden platformu kolayca bulabilirsiniz.

  • Tüm Zamanların En İyi 10 Superman Animasyonu Nereden İzlenebilir?

    Tüm Zamanların En İyi 10 Superman Animasyonu Nereden İzlenebilir?

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    1938 yılında Jerry Siegel ve Joe Shuster tarafından yaratılan ve tüm zamanların en ünlü süper kahramanlarından biri olan Superman, iki savaş arası büyük siyasi ve ekonomik sıkıntılar yaşayan ABD’ye bir “güneş gibi” doğmuştu. Başka bir gezegenden dünyamıza gelen ve gazeteci Clark Kent kimliğine bürünen Superman’in anlatı evreni, o günden bu yana sayısız çizgi roman, film, dizi ve animasyonla genişlemeye devam etti. 

    Bu listede, bu evrenin büyük bir bölümünü oluşturan animasyon dizi ve filmlerden en iyi on yapımı derledik. Tüm zamanların en iyi 10 Superman animasyonunu nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız doğru adrestesiniz. Bu filmlere dair merak ettiğiniz detayları bu rehberden inceleyebilir, Türkiye’deki farklı streaming seçenekleriyle ilgili aradığınız her türlü bilgiye ulaşabilirsiniz.

    The New Adventures of Superman (1966-1970)

    Superman’in erken dönem uyarlamalarından biri olan The New Adventures of Superman, 6 dakikalık bölümlerden oluşan ve CBS’de yayınlanan bir çizgi dizi. Superman’in ilk televizyon uyarlaması olan dizi, 1950’lerde büyük ilgi gören Adventures of Superman isimli canlı çekim dizinin başarısı sonrası hayata geçirilmişti. Dizinin senaryosunu, DC çizgi romanlarının da yazarlarından George Kashdan, Leo Dorfman ve Bob Haney gibi isimler üstleniyordu. Cumartesi sabahları yayınlanan ve özellikle çocuklarla gençleri hedef alan dizi, 1996’dan 1970’e kadara farklı formatlarda dört sezon boyunca devam etti. Clark Kent’e ek olarak Lois Lane, Lex Luthor, Jimmy Olsen ve Mr. Mxyzptlk gibi karakterlere de yer veren dizinin bazı bölümleri, VHS kaset üzerinden de piyasa sürüldü.

    Super Friends (1973-1985)

    Cumartesi sabahı eğlencesi olarak çekilen bir başka dizi olan ve dokuz sezon boyunca devam eden Super Friends, Superman’in de dahil olduğu bir grup süper kahramana odaklanıyordu. DC’nin ünlü kahraman ekibi Justice League of America’nın erken dönem uyarlamalarından biri olan Super Friends’in çekirdek kadrosu; Superman, Aquaman, Batman, Robin, Wonder Woman, Cyborg ve Firestorm’dan oluşuyordu. Tom and Jerry’nin yaratıcıları tarafından kurulan ve dönemin en ünlü animasyon stüdyolarından biri olan Hanna-Barbera imzalı dizi, bazı noktalarda orijinal Justice League hikâyesinden ayrılıyordu. Stüdyo, dizinin televizyonda yayınlanması ve çoğunlukla çocuklara hitap etmesi nedeniyle şiddet dozunu azaltmış, vatanseverlik tonunu ise bir nebze yumuşatmıştı. 

    Superman (1988)

    Jerry Siegel ve Joe Shuster imzalı orijinal hikâyenin televizyondaki ikinci çizgi dizi uyarlaması olan Superman, 1988’de 13 bölümlük tek bir sezon olarak yayınlanmıştı. Dizinin yaratıcı yazar ekibinin başında Blade karakterinin yaratıcılarından Marv Wolfman yer alıyordu. Diziyi önceki uyarlamalardan ayıran, Wolfman’ın Lex Luthor karakterine getirdiği yeni yorum oldu. Lex Luthor, bu dizide kriptonit bir yüzüğe sahip olan ve bu sayede Superman’i kendisinden uzak tutabilen bir milyarder olarak çıkıyordu karşımıza. Dizideki bir diğer değişiklik ise, hikâyenin görsel olarak 1980’lere uygun hale getirilmesiydi. John Williams imzalı müzikleriyle dikkat çeken dizi, yüksek maliyeti nedeniyle yalnızca bir sezon devam edebildi.

    Superman: The Animated Series (1996-2000)

    Warner Bros’un Kids' WB kanalında dört sezon boyunca yayınlanan Superman: The Animated Series, yeni Superman yorumuyla büyük ses getirmişti. Dizinin yaratıcılığını üstlenen Alan Burnett ve Bruce Timm, 1938’de yaratılan karakteri 60 sene sonrasına taşırken önceki yapımlardan çok daha modern bir üslup tercih etmişti. Karakterin geçmişi ve insanüstü gücü gibi temel özellikleri sabit kalmış, hikâye ise 1990’ların siyasi ve kültürel atmosferine göre güncellenmişti. Öte yandan, yeni Superman’ın insanüstü güçlerinin de artık bir sınırı ve bedeli vardı. Gücün getirdiği bu sorumluluk hali, Superman’in içsel çatışmasını da derinleştirmiş ve onu çok daha karmaşık ve çelişkilerle dolu, gerçek bir karakter haline getirmişti.

    Justice League (2001-2004)

    Dijitalleşmeyle birlikte animasyon teknolojilerinin de geliştiği 2000’lerin sevilen çizgi dizilerinden Justice League, 2001-2004 yılları arasında iki sezon olarak Cartoon Network’te yayınlandı. Gardner Fox’un yarattığı Justice League of America ekibinden karakterlere yer veren dizide Superman, Batman, Hawkgirl, Wonder Woman, Green Lantern, Flash ve J'onn J'onzz gibi kahramanlar yer alıyordu. 1996’da yayınlanan Superman: The Animated Series ve Batman: The Animated Series’in devamı olarak tasarlanan proje, DC’nin önceki animasyonlarından çok daha derinlikli bir senaryoya sahipti. Özellikle karakterler arası çatışmalar ile adalet, travma ve kayıp gibi konular üzerine söyledikleriyle dikkat çeken dizi, süper kahraman hikâyelerinin yetişkinlere de hitap etmeye başladığı bir dönemin önemli örneklerindendi. 

    Justice League Unlimited (2004-2006)

    Cartoon Network’ta üç sezon boyunca yayınlanan Justice League Unlimited, bir önceki serinin devamı niteliğindeydi. Justice League ekibinin yine önceki dizide tanıştığımız ana üyeleri sabit kalmış, ancak anlatıya bazı konuk karakterler eklenmişti. Dizideki konuk kahramanlar arasında Supergirl, Aquaman, Black Canary, Green Arrow ve Question gibi isimler bulunuyordu. Bir yandan Justice League ekibiyle gizli hükümet birimi Project Cadmus arasındaki çatışmayı takip eden dizi, bir yandan da ekip içi ilişkilere odaklanıyordu. İlk iki sezon sonrası sona ermesi planlanan dizi büyük ilgi görmüş ve üçüncü sezonla da devam etmişti. Dizinin sonuna doğru Batman karakteri genel olarak geri plana çekilmişti, çünkü zaman çizgisi ve olayların o sırada yayınlanan The Batman dizisiyle karışması istenmiyordu.

    All-Star Superman (2011)

    Grant Morrison ve Frank Quitely imzalı aynı isimli çizgi roman serisinden uyarlanan All-Star Superman, bir kez daha kahramanımızla Lex Luthor arasındaki çatışmaya odaklanan, uzun metraj bir animasyon. The Batman ve Godzilla: The Series gibi animasyonlarıyla tanınan Sam Liu imzalı film, DC’nin Orijinal Animasyon Filmleri Evreni’nin onuncu filmi. Film, bir çatışma sırasında yüksek dozda radyasyona maruz kalan ve kalan zamanını Louis Lane’le geçirmeye karar veren Superman’in hikâyesiyle açılıyor. Ancak Lex Luthor’un şeytani planları, Superman’in bu hayallerinin yarıda kalmasına neden oluyor. 12 bölümlük çizgi roman serisinde filme uyarlanırken yapılan sadeleştirmeler ve değişiklikler kimi hayranların tepkisini çekse de, film gişede hatırı sayılır bir başarı elde etmişti.

    Justice League Action (2016-2018)

    Justice League ekibinin maceralarını takip eden ve Cartoon Network’te yayınlanan bir başka dizi ise, 2016 ve 2018 yılları arasında bir sezon boyunca yayınlanan Justice League Action oldu. Önceki dizilerden farklı olarak daha çok komedi ve aksiyona ağırlık veren yapım, olayların art arda sıralandığı ve yüksek tempolu 12 dakikalık bölümlerden oluşuyordu. Superman’in rolünün baskın olduğu dizide kahramanlarımız, bir kez daha süper suçlularla savaşarak dünyayı kurtarmaya çalışıyordu. Özellikle DC’nin “büyümüş de küçülmüş” süper kahramanı Shazam’ın konuk olduğu Abate and Switch isimli dördüncü bölümüyle büyük beğeni toplayan dizi, en temelde daha genç izleyicileri Justice League dünyasıyla tanıştırmayı amaçlıyordu.

    Superman: Man of Tomorrow (2020)

    2020 yapımı uzun metraj animasyon Superman: Man of Tomorrow, DC’nin Orijinal Animasyon Filmleri Evreni’nin ikinci döneminin ilk filmi. Mark Waid, Leinil Francis Yu ve Gerry Alanguilan imzalı Superman: Birthright isimli 12 bölümlük çizgi romandan beyazperdeye uyarlanan hikâye, Metropolis’i uzaylı istilacılar Lobo ve Parasite’ten kurtarmaya çalışan Superman’in maceralarına odaklanıyor. Batman: The Long Halloween serisiyle bilinen Chris Palmer imzalı film, klasik ve modern animasyon tekniklerini bir araya getiren görsel üslubuyla büyük beğeni topladı. Seslendirme kadrosunda Darren Criss, Alexandra Daddario ve Zachary Quinto gibi isimlerin yer aldığı film, bizi bir kez daha kahramanın köken hikâyesine dahil ediyor, duygusal derinliği çok daha yüksek bir Clark Kent portresi ortaya koyuyordu. 

    My Adventures With Superman (2023-)

    2023’te Adult Swim’de yayınlanmaya başlayan ve günümüzde de hâlâ devam eden çizgi dizi My Adventures With Superman, genç Clark Kent’in Superman’e dönüşme hikâyesi üzerinden eğlenceli bir büyüme hikâyesi anlatıyor. Önceki çizgi dizilerden farklı olarak anime estetiğinden beslenen yapım; Clark Kent, Lois Lane ve Jimmy Olsen’ın Daily Planet’te kurduğu araştırma ekibini takip ediyor. Clark Kent’in büyüme ve kendini keşfetme yolculuğu, erkek çocuklara yönelik shōnen animelerindeki klasik anlatı yapısı içinden aktarılıyor. 2024’te üçüncü sezon onayı gelen dizinin My Adventures with Green Lantern isimli spin-off’u da yolda. Dizide Superman’i seslendiren isimse, The Boys’daki Hughie rolüyle ünlenen Jack Quaid. 

    Tüm zamanların en iyi 10 Superman animasyonunu Türkiye’den çevrimiçi izleyin

    Tüm zamanların en iyi 10 Superman animasyonunu Türkiye’den nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız doğru adrestesiniz. JustWatch ekibinin hazırladığı bu rehberi inceleyerek çeşitli streaming platformlarındaki kiralama, satın alma ve abonelik hizmetlerinden dilediğinizi seçebilirsiniz.

  • Carrie Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Carrie Serisi Hangi Sırayla İzlenmeli?

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    Korku sineması tarihinin kült yapımlarından, Brian De Palma imzalı Carrie, yıllar içinde dört filmlik bir seriye dönüşerek anlatı evrenini genişletti. Stephen King’in aynı adlı romanından uyarlanan yapım, telekinetik güçlere sahip liseli genç bir kızın hikâyesini takip ediyordu. Korku sinemasının “kurban” ve “canavar” figürlerini aynı karakterde birleştiren Carrie, ergenlikle dönüşen kadın bedenini kanlı bir isyan imgesine dönüştürmüştü. 

    Bir tür gençlik filminden feminist bir intikam hikâyesine dönüşen anlatısıyla Carrie, sayısız filme ilham verdi. Son dönemin ses getiren yapımlarından Coralie Fargeat imzalı The Substance da finalinde Carrie’nin meşhur mezuniyet balosu sahnesine referans veriyordu. Carrie serisini Türkiye’den nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız doğru adrestesiniz. Bu filmlere dair merak ettiğiniz detayları bu rehberden inceleyebilir, Türkiye’deki farklı streaming seçenekleriyle ilgili aradığınız her türlü bilgiye ulaşabilirsiniz. 

    Carrie (1976)

    Stephen King’in aynı adlı romanından uyarlanan Carrie, Brian De Palma imzalı şiddet ve kan dolu bir “büyüme hikâyesi”. Başrolünde Sissy Spacek’in yer aldığı yapım, bir ergenlik alegorisi olarak görülebilecek hikâyesiyle sinema tarihinin en nev-i şahsına münhasır korku filmlerinden biri olarak görülüyor. Film, muhafazakar ve baskıcı bir anneye sahip olan Carrie isimli çekingen bir lise öğrencisine odaklanıyor. Akranları tarafından sürekli olarak zorbalanan Carrie, yükselen öfkesi ve kaygısıyla birlikte telekinetik güçlerinin de ortaya çıktığını fark ediyor. Zorbalara karşı - biraz da doğaüstü güçlerin yardımıyla - isyan ederek büyüyen Carrie, filmin meşhur mezuniyet balosu sahnesinde etrafı kan revan içerisinde bırakıyor. Menstrüasyonla ilişkilendirilen bu unutulmaz sahne, sinema tarihinde ikonik bir yer edindi ve yıllar içinde pek çok filmde yeniden karşımıza çıktı.

    The Rage: Carrie 2 (1999)

    Serinin ikinci filmi The Rage: Carrie 2’nin yönetmenliğini, Poison Ivy filmiyle tanıdığımız Amerikalı yönetmen Katt Shea üstleniyor. Filmin başrolünde ise, daha sonra Gilmore Girls’le ünlenen oyuncu Emily Bergl yer alıyor. Film, önceki filmde izlediğimiz Carrie karakterinin kız kardeşi Rachel Lang’a odaklanıyor. Tıpkı kardeşi gibi telekinetik güçleri olan Rachel, cinsel saldırıya uğradıktan sonra intihar eden arkadaşının öcünü almak için harekete geçiyor. İlk filmin aksine çok az izlenen ve gişede batan The Rage: Carrie 2, anlatı yapısı açısından Carrie’ye fazlaca benzediği (ve hatta gereksiz yere Carrie’den sahnelere yer verdiği) için olumsuz yorumlar almıştı. İlk filmin gölgesinde kalan yapım, daha çok bir B-filmi olarak değerlendirildi ve hızla rafa kalktı. 

    Carrie (2002)

    Stephen King’in romanının ikinci yeniden çevrimi olan 2002 yapımı Carrie, İngiliz yönetmen David Carson imzalı bir televizyon filmi. Devam etmesi planlanan bir dizinin pilot bölümü olarak yayınlanan film, hikâyenin sonunu romandan farklı bir şekilde resmediyordu. Ancak film yeterli ilgiyi görmeyince, dizi projesi hayata geçirilemedi. Ortadan kaybolan Carrie’nin başına gelenleri geriye dönüşler aracılığıyla izlediğimiz yapımın başrolünde ise Angela Bettis yer alıyordu. Film genel olarak orijinal uyarlamanın gerisinde kalsa da, Bettis’in performansı eleştirmenler tarafından beğeniyle karşılanmıştı. Özellikle “ucuz gözüken” özel efektleri ve aşırıya kaçan şiddet sahneleriyle eleştirilen Carrie, en temelde seyirciyi yeteri kadar korkutamaması ve türün kodlarını ekonomik bir şekilde kullanamaması üzerinden olumsuz yorumlar aldı. 

    Carrie (2013)

    Serinin dördüncü filmi Carrie, bir kez daha orijinal filme ve romana sadık kalarak hikâyeyi uyarlamaya girişiyordu. Boys Don’t Cry filmiyle ünlenen Kimberly Peirce’ın yönettiği filmde Carrie karakterini ise, son yılların yükselen genç oyuncularından Chloë Grace Moretz canlandırmıştı. İlk uyarlamadan fazlasıyla hoşnut olan Stephen King, filmin bir kez daha çekileceği duyurulduğunda bunun gereksiz olduğunu belirtmişti. Stüdyo ise yeniden çevrim nedeni olarak hem gelişen görsel efekt teknolojilerini, hem de Amerika’da yükselişe geçen zorbalık meselesini gösterdi. Orijinal filmin 70’ler sinemasına ve Stephen King’in korku anlayışına özgü o tuhaf, tekinsiz ve cevapsız sorularla bezeli atmosferi; 2013 yapımı bu filmde neredeyse tamamen göz ardı edilmişti. Yeni Carrie, tıpkı Suspiria ve Halloween gibi birçok korku klasiğinin yeniden çevriminde gözlemlenen o fazlasıyla “temiz” ve “net” anlatımdan muzdaripti.

    Carrie (????)

    Hazırlıkları devam eden bir diğer Carrie projesi ise, Amazon Prime’da yayınlanması planlanan bir mini dizi. Dizinin yaratıcılığını, korku sinemasının son yıllardaki önemli yönetmenlerinden, özellikle Netflix’e çektiği The Haunting of Hill House ve The Haunting of Bly Manor gibi yapımlarıyla tanıdığımız Mike Flanagan üstleniyor. Flanagan, daha önce de King’in Gerald's Game ve Doctor Sleep gibi romanlarını beyazperdeye uyarlamıştı. Önceki uyarlamalardan farklı olarak dizi, romanda yer alan ve süre kısıtlaması nedeniyle atlanmış pek çok ayrıntıya yer verecek ve böylece anlatı evrenini daha da genişletecek. Dizide Carrie rolünde Kanadalı genç oyuncu Summer H. Howell’ı izleyeceğiz. 

    Carrie serisini Türkiye’den çevrimiçi izleyin

    Carrie serisini Türkiye’den nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız doğru adrestesiniz. JustWatch ekibinin hazırladığı bu rehberi inceleyerek çeşitli streaming platformlarındaki kiralama, satın alma ve abonelik hizmetlerinden dilediğinizi seçebilirsiniz.

  • Tüm Zeki Demirkubuz Filmlerini Çevrimiçi İzleyin

    Tüm Zeki Demirkubuz Filmlerini Çevrimiçi İzleyin

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    2000’lerde yükselişe geçen bağımsız sinemamızın en önemli yönetmenlerinden Zeki Demirkubuz, Türkiye’deki genç sinemacıları derinden etkilemiş ve geç dönem Yeşilçam’la günümüz arasında âdeta bir köprü kurmuştu. Arabesk ve melodram estetiğini, daha toplumsal gerçekçi ve yalın bir sinema diliyle yeniden yorumlayan yönetmen; kader, varoluş, insan doğası, utanç, suçluluk ve kadın-erkek ilişkileri temaları etrafında gelişen zengin bir filmografiye sahip.

    Bu listede yönetmenin filmlerini ilk filmi C Blok’tan, son filmi Hayat’a kadar kronolojik olarak sıraladık. Zeki Demirkubuz’un tüm filmlerini Türkiye’den nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız doğru adrestesiniz. Bu filmlere dair merak ettiğiniz detayları bu rehberden inceleyebilir, Türkiye’deki farklı streaming seçenekleriyle ilgili aradığınız her türlü bilgiye ulaşabilirsiniz. 

    C Blok (1994)

    Zeki Demirkubuz’un ilk uzun metrajı C Blok, melankolik ve karanlık atmosferi, ilişki kuramayan depresif karakterleri ve yalın sinema diliyle yönetmenin üslubunu inşa ettiği film olmuştu. Evliliğinde çeşitli sıkıntılar yaşayan Tülay’ın hikâyesine odaklanan film, farklı bloklara ayrılmış çok katlı bir apartman kompleksinde geçiyordu. C Blok’ta yaşayan ve büyük bir bunalım içinde olan ana karakterimiz Tülay, bir gün tesadüfen hizmetçisi ve apartmanın kapıcısını kendi yatağında sevişirken yakalıyor ve tüm hayatını gözden geçiriyordu. Başrollerini Serap Aksoy, Fikret Kuşkan ve Zuhal Gencer’in paylaştığı film, yönetmenin Türkiye’de adını duyurduğu yapım oldu. Öncesinde Zeki Ökten’in asistanlığını yapan Demirkubuz, bağımsız olarak çektiği filmin yapımcılığını da üstlenmişti.

    Masumiyet (1997)

    Demirkubuz’un başyapıtı olarak görülen ve yönetmenin dünyada da tanınmasını sağlayan Masumiyet, prömiyerini Venedik Film Festivali’nde yapmıştı. Başrollerini Derya Alabora, Haluk Bilginer ve Güven Kıraç’ın paylaştığı film; melodram ve arabesk türlerine getirdiği kendine has yorumla büyük beğeni toplamıştı. Kimseden korkusu olmayan seks işçisi Uğur, ona takıntılı bir şekilde âşık Bekir ve hapishaneden yeni çıkan Yusuf’un trajik öyküsünü takip eden Masumiyet, yurtiçi festivallerinden de pek çok ödül kazandı. Hem “gerçek” yoksulluğa hem de Yeşilçam’dan miras kalan yoksulluk temsiline dair çarpıcı bir hikâye anlatan Masumiyet; etkileyici diyalogları, arka sokaklara adeta “dokunan” gerçekçi mekân kullanımı ve ustalıklı oyuncu performanslarıyla yerli sinemamızın en özgün filmlerinden biri.

    Üçüncü Sayfa (1999)

    Demirkubuz'un üçüncü uzun metrajı Üçüncü Sayfa, gerçek bir gazete haberinden esinlenen, tuhaf bir “arabesk kara film”. Altın Portakal ve İstanbul Film Festivalleri’nden ödüllerle dönen filmin başrolünde ise Başak Köklükaya ve Ruhi Sarı yer alıyordu. Figüranlık yapan İsa ve komşusu Meryem arasındaki ilişkiye odaklanan filmde Demirkubuz, İsa’nın mesleği üzerinden Türk sinemasının - özellikle de Yeşilçam’ın - farklı geleneklerine göndermelerde bulunuyordu. Arabesk filmlerin ve trajik karşılaşmalarla dolu Yeşilçam melodramlarının “üçüncü sayfa” bir versiyonunu çekmeye soyunan Demirkubuz, bu filminde de kadrajın dışında kalanlara bakıyor, yalın ve gerçekçi sinema dilini daha da güçlü bir şekilde kullanıyordu. 

    Yazgı (2001)

    Demirkubuz’un Albert Camus’nün meşhur romanı Yabancı’dan uyarladığı Yazgı, yönetmenin Karanlık Hakkında Öyküler üçlemesinin ilk filmi. Serbest bir uyarlama sayılabilecek olan Yazgı, annesinin ölümüne bile tepkisiz kalan, ifadesiz yüzüyle etrafındaki her şeyi birbiriyle eşitleyen gümrük memuru Musa’ya odaklanıyor. Film, ilerleyen bölümlerinde Musa’nın işlediği suç üzerinden seyirciyi karakter karşısında ahlaki bir çıkmazda bırakan, ilginç bir dönemece giriyor. Prömiyerini Cannes’ın Un Certain Regard bölümünde yapan Yazgı’nın başrollerini Serdar Orçin ve Zeynep Tokuş paylaşıyor. Musa’nın kayıtsızlığı üzerinden yabancılaşma ve kader gibi meseleleri ele alan film, Camus’nün Meursault karakterini sınıfsal ve kültürel açıdan farklı bir bakışla yeniden yorumluyor.

    İtiraf (2001)

    Yönetmenin Karanlık Hakkında Öyküler üçlemesinin ikinci halkası olan ve prömiyerini Cannes’ın Un Certain Regard bölümünde yapan İtiraf, başrolünde Taner Birsel ve Başak Köklükaya’nın yer aldığı bir dram. Filmde sıradan bir mühendis olan Harun’un hikâyesi konu ediliyor. Harun, aldatıldığını öğreniyor ve bu gerçeği bildiğini karısından saklamaya karar veriyor. Yönetmen, Harun’un sakladığı sırla birlikte büyüyen iç çatışması ve sarsılan erkeklik gururu üzerinden, romantik ilişkilerin yakıcı yüzüne bir kez daha arabesk bir bakış atıyor. İtiraf, aynı zamanda Demirkubuz’un Masumiyet ve Üçüncü Sayfa’da daha belirgin olan yoksulluk atmosferinden çıkıp, C Blok’ta olduğu gibi daha melankolik bir orta sınıf dünyasına geri döndüğü filmi.

    Bekleme Odası (2003)

    Demirkubuz’un oyuncu olarak yer aldığı ilk filmi olan Bekleme Odası, Karanlık Hakkında Öyküler üçlemesinin son halkası. Yönetmenin Dostoyevski’ye ithaf ettiği film, yazarın Suç ve Ceza romanını filme uyarlamak isteyen Ahmet isimli bir karaktere odaklanıyor. Bir yandan yazarın yaratım sürecindeki iç buhranlarını, bir yandan da romantik ilişkilerindeki çatışmaları takip ettiğimiz film, Demirkubuz’a İstanbul Film Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülü kazandırmıştı. “Auteur/yazar yönetmen” mitinin altını oyan film, otobiyografik olmaktan çok, “Zeki Demirkubuz” fikri üzerine düşünen; yönetmenin önceki filmlerinden estetik da olarak belirgin bir biçimde ayrılan bir dram. 

    Kader (2006)

    Masumiyet filminin öncesini, Bekir ve Uğur’un tanışma hikâyesini ve gençlik dönemini ele alan Kader, yönetmenin en beğenilen filmlerinden biri. Başrollerini Uğur ve Bekir rollerinde Vildan Atasever ve Ufuk Bayraktar’ın paylaştığı film, İstanbul ve Antalya Film Festivalleri’nden En İyi Film ödülüyle dönmüştü. Demirkubuz’un, yoksulluğun “neo-arabesk” temsiline geri döndüğü yapımda yönetmen, tıpkı Yazgı’da olduğu gibi bir kez daha kader konusuna eğiliyordu. Çalıştığı dükkâna müşteri olarak gelen Uğur’a saplantılı bir aşk beslemeye başlayan Bekir’e odaklanan hikâyeyi, aslında Masumiyet’te dinlemiştik. Haluk Bilginer’in olağanüstü performansıyla hafızalara kazınan monoloğunda Bekir, Yusuf’a Kader filminin hikâyesini ve kendi “alın yazısını” anlatıyordu.

    Kıskanmak (2009)

    Demirkubuz’un Nahid Sırrı Örik’in aynı adlı romanından uyarladığı Kıskanmak, 1930’ların Zonguldak’ında geçen bir hikâye anlatıyor. Seniha isimli bir kadının, kendisinden çok daha genç ve güzel olan yengesi Mükerrem’e karşı duyduğu yoğun kıskançlık duygusuna odaklanan film, hem odağına kadınları alışı hem de bir dönem filmi oluşuyla yönetmenin önceki filmlerinden tematik ve biçimsel olarak ayrılıyor. Başrollerinde Nergis Öztürk, Serhat Tutumluer ve Berrak Tüzünataç’ın yer aldığı yapım; Örik’in göz ardı edilmiş romanının daha geniş bir okur kitlesine ulaşmasına da vesile oldu. Ayrıca Nergis Öztürk, Seniha rolündeki başarılı performansıyla En İyi Kadın Oyuncu dalında Altın Portakal kazandı. 

    Yeraltı (2012)

    Başrolünde Engin Günaydın’ın yer aldığı Yeraltı, Demirkubuz’un en büyük ilham kaynaklarından biri olan Dostoyevski imzalı Yeraltından Notlar’ın bir uyarlaması. Oyuncu kadrosunda Serhat Tutumluer, Nihal Yalçın ve Nergis Öztürk’ün de yer aldığı film, romanı ödül alan bir yazar arkadaşıyla, kendi fikrini çaldığı gerekçesiyle yüzleşmeye karar veren Muharrem’e odaklanıyor. Demirkubuz’un, eski arkadaşı Nuri Bilge Ceylan’la Üç Maymun’un senaryosu üzerine yaşadığı bir tartışmadan esinlendiği tahmin edilen film, kötülüğe ve insan doğasına dair kimi zaman kalın tespitler içeren, mizah dozu da yüksek bir “itiraf” filmi. Bir önceki filminde “kıskançlık” üzerine kafa yoran yönetmen, Yeraltı’nda ise utanç ve suçluluk duygularının derinliklerine iniyor. 

    Bulantı (2015)

    Demirkubuz’un Bekleme Odası’ndan sonra bir kez daha başrolü üstlendiği Bulantı, yönetmenin en kişisel filmi. Bekleme Odası’nda yönetmen kavramını da sorgulayan meta anlatının tersine, Bulantı’da çok daha otobiyografik bir anlatı tercih ediliyor. Yönetmenin başrolleri Şebnem Hassanisoughi ve Öykü Karayel’le paylaştığı yapım, eşini ve çocuğunu kaybeden bir adama odaklanıyor. Yazgı, İtiraf ve Yeraltı filmlerindeki erkek karakterlerden izler taşıyan Bulantı’da Demirkubuz, tıpkı Bekleme Odası’nda olduğu gibi “Ahmet” isimli bir karakteri canlandırıyor. Karanlık ve melankolik atmosferiyle öne çıkan ve karakterin iç çatışmalarına ve kadınlarla kurduğu romantik ilişkilere odaklanan filmde Demirkubuz tanıdık sulara geri dönüyor.

    Kor (2016)

    Demirkubuz’un Nuri Bilge Ceylan’la Üç Maymun filmi üzerinden yaşadığı “çalıntı senaryo” krizinin öznesi olan Kor’un senaryosu tartışmaların ardından rafa kaldırılmıştı. Yönetmenin 2007’de çekmeyi planladığı filmin başrollerinde Ozan Güven ve Naz Elmas yer alacaktı. Yönetmenin 2016’da çekebildiği ve başrolünü Aslıhan Gürbüz, Caner Cindoruk ve Taner Birsel’in paylaştığı film ise, tıpkı Üç Maymun’daki gibi kocası hapse giren bir kadının eşinin patronuyla yaşadığı ilişkiye odaklanıyor. Filmde hikâyesini takip ettiğimiz Cemal karakterinin, Demirkubuz’un önceki filmlerindeki trajik karakterlere, özellikle de Masumiyet ve Kader’in Bekir’ine benzediği söylenebilir. Ancak yönetmenin Cemal’e Bekir’e olduğundan çok daha soğukkanlı yaklaştığını, hatta “erkeğin trajedisine” dair mesafesiyle bu filmin, yönetmenin bir sonraki filmi Hayat’ın da habercisi olduğunu söylemek mümkün. 

    Hayat (2023)

    Demirkubuz’un uzun bir aradan sonra gelen ve büyük ses getiren filmi Hayat, babasının zorla evlendirmeye çalıştığı Hicran’ın evden kaçma hikâyesine odaklanıyor. Kader filminden bazı sahnelere de yer veren filmde, Masumiyet ve Kader’ın trajik kahramanlarından Uğur’un “paralel evrendeki” bir versiyonunu izliyor gibiyiz âdeta. Yönetmenin tüm filmografisi boyunca insan doğasına ya da kadın-erkek ilişkilerine dair söylediği her şeyle yeniden yüzleştiği, bir tür arınma ve barış sürecine girdiği Hayat, hem tipik hem de çok ayrıksı bir Demirkubuz filmi. Başrollerinde Miray Daner ve Burak Dakak’ın yer aldığı filmde yönetmen, Hicran’a “sessizlik” üzerinden bir tür güç bahşediyor.

    Tüm Zeki Demirkubuz filmlerini Türkiye’den çevrimiçi izleyin

    Zeki Demirkubuz’un tüm filmlerini Türkiye’den nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız doğru adrestesiniz. JustWatch ekibinin hazırladığı bu rehberi inceleyerek çeşitli streaming platformlarındaki kiralama, satın alma ve abonelik hizmetlerinden dilediğinizi seçebilirsiniz.

  • Az Bilinen En İyi 10 Western Filmini Çevrimiçi İzleyin

    Az Bilinen En İyi 10 Western Filmini Çevrimiçi İzleyin

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    Tüm zamanların en popüler türlerinden biri ve Amerikan sinemasının kurucu janrı olan western, günümüzde de güçlü örneklerle varlığını sürdürüyor. Kovboy kıyafetlerinden düello sahnelerine, yerde yuvarlanan çalılardan çöldeki kaktüslere, daha “ilk bakışta” ne olduğu anlaşılan türlerden biri western. 

    Her ne kadar türün klasik örneklerini epik hikâyeleri ve müzikleriyle beyazperdede izlemeye alışkın olsak da, günümüzün dijital platformları da türün farklı örneklerini sunmaya devam ediyor. Az bilinen en iyi 10 western filmini Türkiye’den nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız doğru adrestesiniz. Bu filmlere dair merak ettiğiniz detayları bu rehberden inceleyebilir, Türkiye’deki farklı streaming seçenekleriyle ilgili aradığınız her türlü bilgiye ulaşabilirsiniz. 

    Slow West (2015)

    İskoç yönetmen John Maclean imzalı Slow West, sevdiği kadını bulmak için bir yolculuğa çıkan İskoç bir genç ve eşlikçisi kovboya odaklanıyor. Filmin başrollerinde Michael Fassbender ile bir başka neo-western olan The Power of the Dog’da da izlediğimiz Kodi Smit-McPhee yer alıyor. Prömiyerini Sundance Film Festivali’nde yapan Slow West, her ne kadar çoğunlukla western anlatısını takip etse de, temelde absürt komedi esintileri de taşıyan bir büyüme hikâyesi anlatıyor. Klasik western’lere kıyasla çok daha yavaş tempolu ve karakter odaklı bir anlatı sunan yapım, Colorado’yu temsilen Yeni Zelanda ve İskoçya’da gerçekleştirilen çekimleriyle beğeni toplamıştı. İlk filmi olmasına rağmen ustalıklı bir yönetmenlik sergileyen Maclean, filmde vahşi doğanın hem yıkıcı ve tehlikeli, hem de insanı kucaklayan o esrarengiz atmosferini başarılı bir şekilde yansıtıyordu.

    The Ballad of Buster Scruggs (2018)

    Prömiyerini Venedik Film Festivali’nde yapan ve Netflix üzerinden yayınlanan The Ballad of Buster Scruggs, Coen Kardeşler imzalı bir antoloji film. Western türünün Coenlerin kendine has kara mizahıyla bir araya geldiği yapım, altı farklı hikâyeden oluşuyor. Jack London’ın All Gold Canyon ve Stewart Edward White’ın The Girl Who Got Rattled eserlerinden parçalar içeren filmin oyuncu kadrosunda Liam Neeson, Joe Kazan, Tom Waits, Blendan Gleeson ve Tim Blake Nelson gibi isimler yer alıyor. Tıpkı Coenlerin başyapıtı No Country for Old Men gibi, The Ballad of Buster Scruggs da western türü üzerinden Amerikan rüyası ve sınır anlatısı üzerine eleştirel bir bakış açısı sunuyor.  

    The Sisters Brothers (2018)

    Başrollerinde John C. Reilly, Joaquin Phoenix ve Jake Gyllenhaal’ın yer aldığı The Sisters Brothers, Kanadalı yazar Patrick deWitt’in aynı adlı romanından uyarlanan bir western. Yönetmenliğini son olarak Emilia Pérez’e imza atan Fransız yönetmen Jacques Audiard’ın üstlendiği yapım, yönetmenin Hollywood’da ve İngilizce dilinde çektiği ilk yapım. Prömiyerini Venedik Film Festivali’nde yapan film, Audiard’a En İyi Yönetmen dalında Gümüş Aslan kazandırmıştı. Ünlü tetikçi kardeşler Eli ve Charlie Sisters’ın hikâyesini takip eden yapım, türün konvansiyonlarını eğip büken anlatısı ve mizahı tonuyla öne çıkıyordu. Eleştirmenler tarafından da beğeniyle karşılanan film, tüm meziyetlerine rağmen gişede zarar etti. 

    Concrete Cowboy (2020)

    1800’lerin western türünde çok daha az temsil şansı bulan taraflarına odaklanan Concrete Cowboy, Afrikalı-Amerikalı ağırlıklı oyuncu kadrosuyla dikkat çeken bir neo-western. Greg Neri’nin Ghetto Cowboy isimli romanından uyarlanan yapımın başrollerini Idris Elba ve Caleb McLaughlin paylaşıyor. Prömiyerini Toronto Film Festivali’nde gerçekleştiren yapım, dönemin Philadelphia’sında yaşayan Afrikalı-Amerikalıların at binme kültüründen ve Fletcher Street Urban Riding Club isimli tarihi kulüpten ilham alıyor. Filmin yardımcı karakterleri arasında, günümüzde hâlâ varlığını sürdüren kulübün gerçek üyeleri de bulunuyor. Bir baba-oğul hikâyesi üzerinden, resmi (ve beyaz) tarihin gölgesinde kalmış bir kültürü ele alan film; dönemin atmosferini başarıyla yansıtan prodüksiyon tasarımıyla da beğeni toplamıştı.

    News of the World (2020)

    Başrollerinde Tom Hanks ve System Crasher filmiyle ünlenen Alman çocuk oyuncu Helena Zengel’in yer aldığı News of the World, 90’larda yükselişe geçen ve politik olarak daha “barışçıl” hikâyeler anlatan western filmlerin bir örneği. İç Savaş’ın beş sene sonrasında geçen film, savaş gazisi Jefferson Kyle Kidd’in 10 yaşındaki bir kız çocuğunu ailesine ulaştırmak üzere çıktığı yolculuğu takip ediyor. Film bu “kaçırılma” hikâyesini ele alırken, benzer konuları çok daha farklı bir politik atmosfer içerisinden işleyen western klasiği The Searchers’ın modern bir yorumuna girişiyor. Altın Ayı’lı Bloody Sunday filmi ve Jason Bourne serisiyle tanıdığımız Paul Greengrass’ın yönettiği film, Paulette Jiles’ın aynı adlı romanından uyarlama.

    The Harder They Fall (2021)

    Oyuncu kadrosunun çoğunluğu siyah Amerikalı oyunculardan oluşan The Harder They Fall, genellikle beyaz kovboyun medeniyetin sınırlarını genişletmesi üzerine kurulu western türüne alternatif bir yorum getiriyor. Oyuncu kadrosunda Jonathan Majors, Idris Elba, Zazie Beetz ve Regina King gibi isimlerin yer aldığı film, hapishaneden çıkan bir haydutu yakalamak için yola koyulan bir kovboy ve arkadaşlarına odaklanıyor. The Bullitts lakaplı İngiliz yönetmen ve müzisyen Jeymes Samuel imzalı The Harder They Fall’un yapımcıları arasında ünlü rapçi Jay-Z de yer alıyor. Rufus Buck çetesi gibi tarihsel karakterlerden de esinlenen yapım, farklı dönemlerden parçalar içeren zengin soundtrack albümüyle büyük beğeni toplamıştı.

    The Power of the Dog (2021)

    Usta yönetmen Jane Campion imzalı The Power of the Dog, türün kalıplarını alt üst eden alternatif bir neo-western. Başrollerinde Benedict Cumberbatch, Kirsten Dunst, Jesse Plemons ve Kodi Smit-McPhee’nin yer aldığı film, toplumsal erkekliğin (ve toksik erkekliğin) inşası üzerine incelikli bir anlatı kuruyor. Şiddet ve erkeklik arasındaki ilişkiyi, cinsel yönelimini gizleyen bir kovboy üzerinden anlatan yapım, Thomas Savage’ın aynı adlı romanından uyarlama. Doğa/vahşi batı ve medeniyet arasındaki sınırı toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden yeniden yorumlayan The Power of the Dog, tıpkı Kelly Reichardt imzalı First Cow ve Meek’s Cutoff gibi anlatılan resmi hikâyenin dışına, anlatılmayana bakıyor. Prömiyerini Venedik Film Festivali’nde yapan film, Campion’a En İyi Yönetmen dalında hem Gümüş Aslan hem de Oscar ödülü kazandırdı.

    The Old Way (2023) 

    Başrolünde ünlü oyuncu Nicolas Cage’in yer aldığı The Old Way, karısının öldürülmesinin ardından intikam peşine düşen bir silahşöre odaklanıyor. Brett Donowho imzalı western filminde, Nicolas Cage’i alışık olmadığımız bir rolde, Colton Briggs adında bir kovboy olarak izliyoruz. 2023 yılına göre özellikle mizansen tercihleri ve anlatı yapısıyla oldukça klasik bulunan film, Cage’in performansıyla övgü toplamıştı. Cage, son yıllarda korkudan bilimkurguya ve aksiyona, yüksek veya düşük bütçe fark etmeksizin pek çok farklı tür filminde yer alıyor. The Old Way, özellikle Nicolas Cage’in oyunculuğun sınırlarını zorladığı denemelerini sevenler için biçilmiş kaftan.

    Butcher's Crossing (2023)

    Nicolas Cage, The Old Way’deki ilk western deneyiminin ardından aynı sene bir de Butcher’s Crossing’de başrolde yer almıştı. Amerikalı yönetmen Gabe Polsky’nin ilk uzun metrajı olan western türündeki film, John Edward Williams aynı adlı romanından uyarlama. Film, Will Andrews isimli bir üniversite öğrencisinin Harvard’ı bırakarak vahşi doğada bir maceraya atılmaya karar vermesiyle açılıyor. Will, Miller isimli bir avcının liderliğindeki bir grupla bufalo avına çıkıyor. Genç adam, av boyunca doğanın zorlu koşullarıyla mücadele etmek zorunda kalıyor ve inandığı idealleri sorgulamaya başlıyor. Dönemin sert doğa koşullarını, insan ve doğa arasındaki çatışmaya arka plan olarak kullanan bu filmi, Iñárritu’nun The Revenant'ı ile birlikte değerlendirmek mümkün.

    The Dead Don’t Hurt (2024)

    Ünlü oyuncu Viggo Mortensen’ın yazıp yönettiği The Dead Don’t Hurt, 1860’ların İç Savaş döneminde geçen bir western. Vivienne Le Coudy isimli Kanadalı-Fransız bir kadın ve Danimarkalı Holger Olsen arasındaki aşkı konu alan yapım, doğrusal olmayan bir anlatı benimsiyor ve iki farklı zaman çizgisi takip ediyor. Başrollerinde Viggo Mortensen’la birlikte dönem filmlerinin aranan ismi Vicky Krieps’ın yer aldığı yapım, açılışını Toronto Film Festivali’nde gerçekleştirmişti. Özgür ruhlu ve derinlikli bir karakter olan Vivienne’e odaklanan film, klasik western türündeki erkek kovboy anlatısına feminist bir yorum getiriyor. Göç meselesi üzerine kafa yoran film, dönemin politik ve kültürel arka planını da incelikle yansıtıyor.

    Az bilinen en iyi 10 western filmini Türkiye’den çevrimiçi izleyin

    Çevrimiçi olarak yayınlanan ve az bilinen en iyi 10 western filmini Türkiye’den nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız doğru adrestesiniz. JustWatch ekibinin hazırladığı bu rehberi inceleyerek çeşitli streaming platformlarındaki kiralama, satın alma ve abonelik hizmetlerinden dilediğinizi seçebilirsiniz.

  • Türk Televizyonuna Uyarlanan En İyi 10 Yabancı Dizi Nereden İzlenebilir?

    Türk Televizyonuna Uyarlanan En İyi 10 Yabancı Dizi Nereden İzlenebilir?

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    2000’lerden itibaren Türk dizilerinin popülerliği, dünya çapında büyük bir ivme yakaladı. Hem yerli hem de uluslararası alanda geniş bir seyirci kitlesine ulaşan Türk dizileri arasında, kültleşmiş ya da hit olmuş yabancı dizilerin yerli uyarlamaları da var. Yerli diziler, uzun süreleri ve Türk televizyonlarının gerektirdiği yayın kurallarından dolayı, çoğunlukla uyarlandıkları eserden çok oldukça farklı bir hâle geliyor.

    Bu listede, Tatlı Hayat’tan Hekimoğlu’na, Bahar’dan Medcezir’e sevilen Türk dizilerinin hangi yapımlardan uyarlandığını derledik. Dizilerin özgün versiyonlara dair merak ettiğiniz detayları bu rehberden inceleyebilir, Türkiye’deki farklı streaming seçenekleriyle ilgili aradığınız her türlü bilgiye ulaşabilirsiniz. 

    The Jeffersons (1975)

    Türk televizyon tarihinin en sevilen komedi dizilerinden, başrollerini Türkan Şoray ve Haluk Bilginer’in paylaştığı Tatlı Hayat, 1975 yapımı Amerikan sitcom’u The Jeffersons’ın bir uyarlaması. 11 sezon olarak CBS’de yayınlanan ve on yıl boyunca devam eden dizi, üst orta sınıf bir siyah Amerikalı çift olan George ve Louise Jefferson’a odaklanıyor. Manhattan’da geçen dizi, birbirlerini çok seven çift ve komşularının arasındaki küçük tartışmalar ve yanlış anlamalar üzerinden mizah üreten, eğlenceli bir anlatıya sahip. The Jeffersons, dizinin Türkiye versiyonundan farklı olarak ırkçılık ve Amerika’daki silahlanma üzerine önemli politik eleştiriler barındırıyordu. Ayrıca dizinin hizmetçi karakteri Florence’a odaklanan Checking In isimli bir spin-off’u da bulunuyor. 

    The O.C. (2003)

    Türk televizyonlarına Medcezir ismiyle uyarlanan The O.C, Amerikan televizyon tarihinin en popüler gençlik dizilerinden biri. 2003-2007 yılları arasında dört sezon boyunca yayınlanan dizi, Orange County'de yaşayan üst-orta sınıf gençlerin hikâyesine odaklanıyor. Dizinin yaratıcılığını ise, Gossip Girl ve Chuck gibi yapımlarıyla da tanıdığımız Josh Schwartz üstleniyor. Özellikle ilk iki sezonuyla büyük ses getiren dizi, Schwartz’ın deyişiyle “Orange County’de geçen bir The Breakfast Club” ve aynı zamanda bir Romeo ve Juliet hikâyesi. Amerikan pop kültürünün ikonik yapımlarından biri haline gelen dizinin Türk uyarlamasında ise başrolleri Serenay Sarıkaya ve Çağatay Ulusoy paylaşıyordu. İki sezon boyunca devam eden Medcezir’in senaryosunu, Yaprak Dökümü’nden Aşk-ı Memnu’ya pek çok başarılı yapımda imzası olan Ece Yörenç kaleme aldı.

    House M.D (2004) 

    Tüm zamanların en popüler medikal dramalarından biri olan House M.D, sürükleyici anlatısı ve sıradışı hastalık hikâyeleriyle Amerikan televizyonlarında bir kült haline gelmişti. Bir yandan House ve diğer doktorların kişisel hikâyesini izlediğimiz, bir yandan da her bölümde farklı bir vakaya tanık olduğumuz dizinin başrolünde, Dr. House rolüyle özdeşleşmiş olan Hugh Laurie yer alıyordu. Sherlock Holmes’dan esinlenen Dr. House karakteri, en küçük detayları bile yakalayabilen bir tür “tıp dehası” olarak çiziliyor, dizi boyunca House’un kimsenin çözemediği nadir vakaları açığa kavuşturmasını izliyorduk. Dizi, 2019 yılında Hekimoğlu ismiyle Türk televizyonlarına da uyarlandı. İki sezon boyunca devam eden Hekimoğlu’nda Dr. House’u Timuçin Esen canlandırdı.

    Desperate Housewives (2004)

    Komedi, pembe dizi ve gizem türlerini başarılı bir şekilde harmanlayan Desperate Housewives, bir grup “umutsuz ev kadınının” sırlarla dolu hayatına odaklanıyor. 2004–2012 yılları arasında sekiz sezon boyunca yayınlanan dizi, 2011 yılında Türk televizyonlarına ise doğrudan Umutsuz Ev Kadınları adıyla uyarlanmıştı. Hem seyirci hem de eleştirmenlerden olumlu yorumlar alan Desperate Housewives, seneler içinde çeşitli dallarda Primetime Emmy ve Altın Küre ödüllerinin de sahibi oldu. Yaratıcısı Marc Cherry’nin tanımıyla “Knots Landing, American Beauty ve biraz da Twin Peaks’in bir karışımı” olan dizi, kurmaca bir eyalet olan Eagle’ın Wisteria Sokağı’nda geçiyor. İstanbul’da geçen dizinin yerli versiyonunda ise başrolleri Evrim Solmaz, Bennu Yıldırımlar, Songül Oden, Ceyda Düvenci ve Özge Özder paylaşıyordu.

    Grey's Anatomy (2005)

    Tüm zamanların en sevilen tıp dizilerinden biri olan Grey’s Anatomy, Seattle Grace Hastanesi’ne çalışan doktorların mesleki ve özel hayatına odaklanan bir drama. 2005’ten bu yana günümüze dek aralıksız olarak devam eden dizi, Türkiye’de de Doktorlar ismi altında uyarlanmıştı. Amerikan televizyon tarihinin en uzun soluklu dizilerinden biri olan Grey’s Anatomy’nin yaratıcılığını, daha sonradan How to Get Away with Murder, Bridgerton ve Inventing Anna gibi dizilerin de yapımcısı olarak tanıdığımız Shonda Rhimes üstleniyor. Ana oyuncu kadrosunda Patrick Dempsey, Ellen Pompeo, Sandra Oh, Katherine Heigl ve Justin Chambers gibi isimlerin yer aldığı dizinin yerli versiyonunda ise Kutsi, Yasemin Özilhan, Bekir Aksoy ve Leyla Göksun gibi isimleri izlemiştik.

    Gossip Girl (2007)

    Türkiye ekranlarına Küçük Sırlar ismiyle uyarlanan Gossip Girl, zengin gençlerin dedikodu, entrika ve sırlarla dolu hayatlarına bakan bir başka gençlik dizisi. Başrollerinde Blake Lively, Leighton Meester ve Ed Westwick gibi isimlerin yer aldığı yapım; Manhattan’daki bir özel okulda okuyan lise öğrencisi Serena van der Woodsen ve arkadaşlarına odaklanıyor. Okulda yaşananları kimliği belirsiz bir blog yazarının ağzından dinlediğimiz yapım, Cecily von Ziegesar’ın aynı adlı çok satan roman serisinden uyarlama. Gossip Girl’ün yalnızca bir sezon devam edebilen yerli uyarlamasında ise Serena rolünde Sinem Kobal’ı izlemiştik. Manhattan’ı İstanbul’un Etiler mahallesine taşıyan dizinin oyuncu kadrosunda ayrıca Merve Boluğur, Burak Özçivit ve Birkan Sokullu gibi ünlü isimler de yer alıyordu.  

    Shameless (2011)

    Showtime’ın en popüler dizilerinden Shameless, Türk televizyonlarına Bizim Hikâye adı altında uyarlanmıştı. Chicago’da geçen hikâye, alkolik bir baba ve altı çocuğunun zorlu hayatına odaklanıyor. Gallagher ailesi üzerinden Amerikan işçi sınıfının içinde bulunduğu yoksulluğa eleştirel bir bakış atan yapım, 2011-2021 yılları arasında 11 sezon boyunca devam etti. Kendisi de bir uyarlama olan Shameless’ın hikâyesi Paul Abbott’un aynı adlı İngiltere yapımı dizisine dayanıyor. Oyuncu kadrosunda William H. Macy, Emmy Rossum ve The Bear’ın yıldızı Jeremy Allen White’ın bulunduğu dizinin yerli uyarlamasında ise Hazal Kaya, Burak Deniz ve Nesrin Cavadzade gibi yıldız isimler yer alıyordu.

    Can Love Become Money? (2012) 

    Türk televizyonlarına Kiralık Aşk adıyla uyarlanan Can Love Become Money?, romantik komedi-dram türünde bir Güney Kore dizisi. 2012’de 20 bölüm olarak yayınlanan dizi, her şeyi maddiyat üzerinden değerlendiren zengin bir iş adamı ile hayatı maddi sıkıntılarla geçmiş ve erkek arkadaşı tarafından dolandırılmış bir genç kızın ilişkisine odaklanıyor. Artık bir klişe haline gelmiş olan “tesadüfen aşk” temasını mizahi bir üslupla ele alan Can Love Become Money?, romantik komedi-dram türündeki Kore dizilerinin yükselişe geçtiği 2010’ların sevilen yapımlarından biri. Dizinin benzer bir anlatıyı takip eden ve yüksek izlenme rakamlarına ulaşan yerli uyarlamasında ise başrolleri Barış Arduç ve Elçin Sangu paylaşıyor.

    Doctor Foster (2015)

    Türk ekranlarına Sadakatsiz ismiyle uyarlanan Doctor Foster, BBC One yapımı bir psikolojik gerilim. Kocasının onu aldattığından şüphelenen doktor Gemma Foster’a odaklanan yapımın başrollerini Suranne Jones, Bertie Carvel ve Jodie Comer paylaşıyor. Dizinin yerli versiyonunda ise Gemma ve kocası Simon’ı Cansu Dere ve Caner Cindoruk, Simon’un sevgilisini ise Melis Sezen canlandırmıştı. Çocuklarını öldüren Medea mitinden esinlenen dizi; entrika, kıskançlık ve akıl oyunlarının iç içe geçtiği, sürükleyici bir anlatı kuruyor. Klasik bir “sadakatsizlik” temasıyla başlayan dizi, gitgide tutku ve şiddetin yönettiği bir ölüm-kalım savaşına evriliyor. Dizinin ayrıca 2020 yapımı Life isimli bir spin-off’u da bulunuyor.

    Doctor Cha (2023)

    Türk televizyonlarının son dönemdeki en sevilen işlerinden biri olan Bahar da yine bir Kore dizisi uyarlaması. Bahar’a ilham olan Doktor Cha isimli dizi, evlenmek ve çocuklarına bakmak için mesleğini bırakan ve seneler sonra tekrar doktor olmaya karar veren Cha isimli bir kadına odaklanıyor. 2023 yılında 13 bölüm olarak yayımlanan ve Güney Kore televizyonunun en çok izlenen yapımlarından biri haline gelen Doctor Cha, ülke dışında ise Netflix üzerinden izlenebiliyor. Kadınların kariyer-özel hayat dengesini tutturmak adına yaşadığı sıkıntıları trajikomik bir üslupla anlatan dizi, medikal drama türüyle romantik komedi-dram türlerini başarılı bir şekilde harmanlıyor. Dizinin Türk uyarlamasında ise Doktor Cha’yı Demet Evgar canlandırıyor. 

    Türk televizyonuna uyarlanan en iyi 10 yabancı diziyi Türkiye’den çevrimiçi izleyin

    Türk televizyonuna uyarlanan en iyi 10 yabancı diziyi Türkiye’den nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız doğru adrestesiniz. JustWatch ekibinin hazırladığı bu rehberi inceleyerek çeşitli streaming platformlarındaki kiralama, satın alma ve abonelik hizmetlerinden dilediğinizi seçebilirsiniz.

  • M3GAN Hayranları İçin En Korkutucu Katil Oyuncak Filmleri

    M3GAN Hayranları İçin En Korkutucu Katil Oyuncak Filmleri

    Öykü Sofuoğlu

    Öykü Sofuoğlu

    JustWatch Editörü

    Yönetmenliğini Gerard Johnstone'un üstlendiği, senaryosunu ise Akela Cooper'ın kaleme aldığı M3GAN, yakın dönem korku sinemasının en ilgi çekici film serileri arasında yer alma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Geçtiğimiz günlerde devam filmi M3GAN 2.0 dünyada olduğu gibi ülkemizde de hayranlarıyla bulaşan seri, popüler kültüre camp estetiğinden beslenen, korkuyu mizah unsurlarıyla bir arada ele alan, kuir bir ikon kazandırdı.

    Yine de M3GAN'ın, bu türde kendisinden önce gelen bazı kült korku klasiklerine referansları ölçüsünde seyircide yankı bulduğunu da unutmamak gerek. JustWatch ekibi olarak M3GAN'ın hayranlarını tarihsel bir yolculuğa çıkarıyor ve sinema tarihinde iz bırakmış, unutulmaz katil oyuncak filmlerini bu listede bir araya getiriyoruz. 

    Magic (1978)

    Esasen psikolojik gerilim türünde bir film olarak nitelendirebileceğimiz Magic, profesyonel sihirbaz olmak isteyen Charles "Corky" Withers'ın, yeni bir numara olarak kullandığı Fabs isimli ağzı bozuk kuklanın sebep olduğu kişilik bölünmesi etrafında şekilleniyor. Korku sinemasında önemli bir konuma sahip olan Doppelganger anlatılarından beslenen, kukla figürünü kullanarak bu motife özgün bir perspektifle yaklaşmayı başarıyor. Richard Attenborough'un, William Goldman'ın aynı adlı romanından beyazperdeye uyarladığı filmin oyuncu kadrosunda Anthony Hopkins, Ann-Margret, Burgess Meredith, Ed Lauter ve David Ogden Stiers gibi isimler yer aldı. Corky karakterine hayat veren Anthony Hopkins bu performansıyla hem Altın Küre hem de BAFTA Ödülleri'ne aday gösterildi. 

    Dolls (1987)

    Bugün Re-Animator ve From Beyond gibi filmleriyle de tanıdığımız yönetmen Stuart Gordon, seksenli yılların katil oyuncak filmlerinden birisine de imza attı. İlerleyen yıllarda Puppet Master serisiyle tanınacak Charles Band'in yapımcılığını üstlendiği Dolls'un senaryosunu Ed Naha kaleme aldı. Film, şiddetli bir fırtınadan kaçarken yaşlı bir çiftin evine sığınmak zorunda kalan ve azılı suçluların ruhlarının hapsolduğu kuklaların ve oyuncakların musallat olduğu Judy'yi, babası David'i, Judy'nin üvey annesi Rosemary'yi, Amerikalı iş adamı Ralph'ı ve İngiliz otostopçular Isabel ve Enid'in başından geçenleri anlattı. Oyuncu kadrosunda Stephen Lee, Guy Rolfe, Hilary Mason, Ian Patrick Williams, Carolyn Purdy-Gordon, Cassie Stuart, Bunty Bailey ve Carrie Lorraine'in yer aldığı filmdeki Mr. Punch isimli oyuncak sonrasında Puppet Master ve Demonic Toys gibi serilerde de seyirci karşısına çıktı. 

    Child's Play (1988)

    Katil bebek - oyuncak teması açısından Tom Holland'ın imzasını taşıyan Child's Play'in ve ilk filmi takip eden serinin önemi yadsınamayacak kadar büyük. Polisten kaçan bir seri katilin ruhunu bir oyuncak bebeğe transfer etmesiyle varoluş kazanan "Chucky"nin etrafında şekillenen film, onun hediye olarak verildiği küçük Andy'yi nasıl kendi şeytani planları için manipüle ettiğini ortaya koyuyor. Bugün toplamda yedi sinema filmi ve bir televizyon dizisiyle oldukça geniş bir anlatı evrenine sahip olan Child's Play serisi, slasher türünü parodi ve ironiyle harmanlayan nev-i şahsına münhasır bir üslup yarattı. Devam filmleriyle tanıdığımız Tiffany ve Glen / Glenda gibi farklı ve özgün "katil bebek" karakterleriyle de ikonikleşen serinin, bu bağlamda söz konusu temanın en verimli örneklerini yarattığını söylemek mümkün. 

    Puppet Master (1989)

    Tarihsel açıdan aynı dönemde hayata geçirilseler de Puppet Master'ın Child's Play kadar ana akım bir seyirci kitlesine ulaşması başaramadığını baştan belirtmek gerek. Seksenli yıllarda çektiği korku filmleriyle tanınan David Schmoeller'in imzasını taşıyan filmin senaryosunu ise Charles Band ve Kenneth J. Hall kaleme aldı. Film, Alex Whitaker, Dana Hadley, Frank Forrester ve Carissa Stamford adlarında psişik güçlere sahip dört uzmanın, meslektaşları Neil Gallagher'ın eski bir Mısır büyüsü sayesinde kontrol etmesini öğrendiği kuklaların gazabına uğramasını konu ediniyor. Oyuncu kadrosunda Paul Le Mat, Jimmie F. Skaggs, Irene Miracle, Robin Frates, Barbara Crampton ve William Hickey'in yer aldığı filmin başlangıçta sinemalarda gösterime girmesi planlanmış olsa da doğrudan VHS formatıyla piyasaya sürüldü. Blade, Jester, Pinhead, Tunneler ve Leech Woman gibi kuklaların dikkat çektiği film kendi çapında kayda değer bir hayran kitlesi yaratmayı başardı ve ilk filmi, toplamda 15 filmin, çizgi roman serilerinin ve video oyunlarının takip ettiği bir multimedya evreni ortaya koydu.

    Demonic Toys (1992)

    Puppet Master serisiyle tanınan senarist ve yapımcı Charles Band'in Full Moon Entertainment çatısı altında hayata geçirdiği diğer bir korku filmi olan Demonic Toys, dehşet saçan oyuncaklar temasına mizahi bir katman eklemesiyle dikkat çekiyor. Yönetmenliğini Peter Manoogian'ın üstlendiği film, yasadışı silah satan suçluları tutuklamaya çalışırken, şeytani ruhlara sahip Baby Oopsy Daisy, Mr. Static, Grizzly Teddy ve Jack Attack isimlerindeki oyuncakların saldırısına uğrayan polis memuru Judith Gray'i ve istemeden olayların içine sürüklenen kurye Mark Wayne'i merkezine alıyor. Senaryosunu ilerde Blade serisi ve DC uyarlaması birçok sinema filminde senarist olarak yer alacak David S. Goyer'in yazdığı film, vizyona girmeden doğrudan VHS formatında piyasaya sürüldü, filmi tıpkı Puppet Master'da olduğu gibi çeşitli devam filmleri takip etti.  

    Dead Silence (2007)

    Saw ve The Conjuring serilerinin yaratıcısı olarak tanıdığımız James Wan imzalı Dead Silence, korku sinemasının ikonik figürlerinden biri olan vantrolog kuklasını anlatısının merkezine yerleştiren bir film. Senaryosunu Wan'la sık sık beraber çalışan ve 2018 yılında çektiği Upgrade'le büyük ses getiren Leigh Whanell'ın kaleme aldığı film gizemli bir şekilde katledilen karısını öldürmekle suçlanan Jamie Ashen'ın ailesinin geçmişiyle bağlantılı karanlık bir lanetten kurtulma çabalarını konu ediniyor. Jamie'nin, atalarının ölümüne sebep olduğu vantrolog Mary Shaw'ın ve kuklalarının gazabına uğradığı filmin oyuncu kadrosunda Ryan Kwanten, Amber Valletta, Donnie Wahlberg ve Bob Gunton gibi isimler yer almıştı. Wan'ın büyük çaplı bir stüdyo tarafından dağıtılan ilk filmi olan Dead Silence, gişede ve eleştirmenler nezdinde büyük bir hayal kırıklığı yaratsa da yıllar içinde filme daha pozitif bir lensle bakılmaya başlandığını da not düşmek gerek. 

    Annabelle (2014)

    Chucky ve ondan ilham alan M3GAN bugün korku türünün en çok tanınan "katil bebekleri" arasında ilk sıralarda yer alıyorsa, onları hiç şüphesiz The Conjuring film serisinin ikinci filminde hikâyesi anlatılan Annabelle takip ediyor. James Wan'ın yönetmenliğini üstlendiği ilk filmde paranormal fenomenleri araştıran uzmanlar Ed ve Lorraine Warren'ın geçmişte çözdükleri bir vaka olarak anlattıkları bebek Annabelle, John R. Leonetti'nin yönetmenliğini üstlendiği Annabelle filminin odak noktasını oluşturdu. Senaryosunu diğer The Conjuring filmlerinde de yer alan Gary Dauberman'ın yazdığı film, 1967 yılında bir kız bebekleri olan John ve Mia Form çiftinin, eski model bir oyuncak bebek aracılığıyla kendilerine musallat olan bir iblisten kurtulma çabalarını konu ediniyor. Eleştirmenlerin büyük kısmının yerden yere vurduğu film, 6,5 milyonluk bütçesine rağmen 257 milyon dolarlık bir hasılat ederek The Conjuring serisinin devam filmini de garantilemiş oldu. 

    Five Nights at Freddy's (2023)

    Scott Cawthon'un aynı adlı video oyunu serisinden uyarlanan Five Nights at Freddy's oyuncak bebekler ve kuklaların başı çektiği listemizde farklı tarzda oyuncaklarla kendine yer bulmayı başaran ilginç bir film. Yapımcılığını Blumhouse Productions'ın üstlendiği film, Freddy Fazbear's Pizza isimli bir pizza dükkanında çalışmaya başlayan ve dükkândaki animatronik oyuncakların musallat olduğu Mike Schmidt'i takip ediyor. Yönetmenliğini Emma Tammi'nin üstlendiği filmde Mike ve kız kardeşi Abby'nin, yıllar önce öldürülen beş küçük çocuğun ruhları tarafından ele geçirilen Freddy Fazbear, Bonnie, Chica, Foxy ve Mr. Cupcake isimli oyuncaklardan kurtulma çabalarını izliyoruz. Başrollerinde Josh Hutcherson, Elizabeth Lail, Piper Rubio, Mary Stuart Masterson ve Matthew Lillard yer aldığı film, gişede büyük bir başarı elde etti ve Blumhouse'ın en yüksek hasılatlı filmi olarak tarihe geçti. İlk filmin devamı niteliğindeki Five Nights at Freddy's 2'nun ise ülkemizde 5 Aralık 2025'te vizyona girmesi bekleniyor. 

    Imaginary (2024)

    Blumhouse Productions imzalı bir başka doğaüstü korku filmi olan Imaginary, Jessica isimli bir çocuk kitabı yazarının kocası ve iki üvey kızıyla beraber büyüdüğü eve geri taşınmasıyla başlayan korkutucu olaylara odaklanıyor. Küçük Alice'in taşındıkları evde bulduğu ve kısa sürede "hayali arkadaşı" olarak anmaya başladığı Chauncey isimli oyuncak ayının Jessica'nın çocukluk travmalarına sebep olan karanlık bir varlıkla bağlantılı olduğu ortaya çıkıyor. Jessica'nın kendisini ve ailesini bu kötücül yaratıktan kurtarmaya çalıştığı filmin yönetmenliğini Kick-Ass 2 ve Truth or Dare filmleriyle tanınan Jeff Wadlow üstlendi. Başrollerinde DeWanda Wise, Tom Payne, Taegen Burns, Pyper Braun ve Verónica Falcón'u izlediğimiz filmde eleştirmenlerce olumsuz eleştirilerin hedefi olurken gişedeyse ortalama düzeyde bir başarı elde etti. 

    The Monkey (2025)

    Dördüncü uzun metrajı Longlegs'le yakın dönem korku sinemasında büyük ses getiren Osgood Perkins'in, Stephen King'in aynı adlı öyküsünden beyazperdeye uyarladığı filmi The Monkey, katil oyuncak filmlerinin en güncel örneklerinden. Film, babalarının eşyaları arasında buldukları kurmalı oyuncak bir maymunun, davullarını çalmasıyla insanların ölümüne sebep olduğunu keşfeden ikiz kardeşler Bill ve Hal'ın hikâyesiyle başlıyor önce. Yirmi beş yıllık bir zaman atlamasıyla oyuncağın artık yetişkin bir yaşa eren Hal'a ve oğlu Petey'e musallat olmasıyla devam eden film, Hal ve Bill'in yeniden bir araya gelerek oyuncağın laneti ortadan kaldırma çabalarına odaklanıyor. Başroldeki ikiz kardeşlere hayat veren Theo James'e Tatiana Maslany, Christian Convery, Colin O'Brien, Rohan Campbell, Sarah Levy, Adam Scott ve Elijah Wood gibi başarılı isimler eşlik etti. Neon'un dağıtımını üstlendiği film gişede de yadsınamayacak bir başarıya imza attı.

    En iyi katil oyuncak filmlerini JustWatch sayesinde çevrimiçi izleyin

    JustWatch olarak hazırladığımız bu liste sayesinde M3GAN'a da ilham kaynağı olmuş en başarılı "katil oyuncak" filmlerini nereden izleyebileceğinizi kolayca öğrenebilirsiniz. Dünyanın en kapsamlı streaming rehberi JustWatch'ın veri tabanından faydalanarak bu filmlerin Türkiye'deki satın alma, kiralama ve abonelik hizmetleriyle nerelerden izlenebildiğini keşfedin. 

  • Son On Yılın En İyi 10 Vampir Filmi ve Dizisini Çevrimiçi İzleyin

    Son On Yılın En İyi 10 Vampir Filmi ve Dizisini Çevrimiçi İzleyin

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    Sinema tarihinin her döneminde revaçta olan vampir filmleri, korku sinemasının en sevilen alt türlerinden biri. Beyazperdenin Nosferatu’dan Drakula’ya, Blade’den Edward Cullen’a uzanan “kan emici” vampirleri; hem en temel insan korkularının, hem de farklı sınıfsal, kültürel ve politik ilişkilerin bir metaforu aslında.

    Bazen düşman, bazen kahraman, bazen de anti-kahraman rolünde izlediğimiz ve kökeni aristokrasiye dayanan vampirler, korku sineması canavarları arasında en karizmatik olanları aynı zamanda. Bu listede, psikolojik korkudan korku-komediye, son on yılın en sevilen 10 vampir filmi ve dizisini derledik. 

    Doctor Sleep (2019)

    Stephen King’in The Shining’ın devamı olarak yazdığı Doctor Sleep, Overlook Oteli’nde hayatının travmasını yaşayan Dan Torrance’ın yetişkinlik hayatına odaklanıyor. Psişik güçlere sahip olan Dan, geçmişiyle ve güçlerinin getirdiği acılarla baş etmek için düzenli olarak alkole başvuruyor. Filmin kötüsü ise “Rose the Hat” isminde, kült lideri bir ve psişik güçleri kontrol edebilen bir vampir. “Parıldama” yeteneğine sahip insanlardan beslenerek ölümsüzlük kazanan bu vampirlerin yolu bu sefer Dan Torrance ile kesişiyor. Başrollerinde Ewan McGregor, Rebecca Ferguson ve Kyliegh Curranyer’in yer aldığı filmin yönetmenliğini ise Netflix için çektiği The Haunting of Hill House ve The Haunting of Bly Manor gibi korku türündeki yapımlarıyla tandığımız Mike Flanagan üstleniyor.

    What Do We Do In The Shadows (2019)

    What Do We Do In The Shadows, Taika Waititi ve Jemaine Clement’in aynı adlı kült korku komedisinin televizyon uyarlaması. Yaratıcılığını yine Clement’in üstlendiği dizi, ev arkadaşı olarak yaşayan ve tarihin farklı dönemlerinden gelmiş dört vampir ve bir vampir yardımcısına odaklanıyor. Mockumentary (sahte belgesel) türündeki yapım, karakterlerin hayatına bir belgesel ekibinin gözünden bakıyor ve zaman zaman ev halkıyla çeşitli röportajlara da yer veriyor. Üçü normal vampir ve bir tane de “enerji vampiri”nin oluşturduğu karakterlerimiz, modern dünyanın kendine has kurallarına uyum sağlamaya çalışırken trajikomik olaylar yaşıyor. Altı sezona yayılan ve büyük bir hayran kitlesi edinen dizi, yer yer karanlık yerlere de gidebilen kara mizahı, başarılı oyunculuk performansları ve vampir mitolojisini yaratıcı bir biçimde kullanışıyla dikkat çekiyor.  

    Dracula (2020)

    Yaratıcılığını Mark Gatiss ve Steven Moffat’ın üstlendiği BBC One yapımı Dracula, Bram Stoker’ın aynı adlı klasiğinden uyarlanan üç bölümlük bir dizi. Netflix üzerinden yayınlanan dizinin başrolünde, Ruben Östlund’un Altın Palmiyeli filmi The Square'deki başarılı performansıyla tanıdığımız Danimarkalı oyuncu Claes Bang yer alıyor. Dizi, Doğu Avrupa’ya yolculuk eden ve efsanevi vampir avcısı Van Helsing’in halefleriyle büyük bir savaşa giren Kont Drakula’nın hikâyesini takip ediyor. BBC, yapımı tasarlarken tıpkı Sherlock dizisinde olduğu gibi hem hikâyenin orijinaline sadık kalmak hem de akılda kalacak değişiklikler yapmak gibi bir yaklaşım benimsemiş. Dış çekimleri Slovakya’da gerçekleşen dizi, prodüksiyon tasarımı ve Drakula karakterine getirdiği modern yorumla beğeni toplamıştı. 

    Vampires vs. the Bronx (2020)

    Oz Rodriguez’in yazıp yönettiği Vampires vs. the Bronx, Netflix yapımı bir kara komedi-korku. Vampir türünün kodlarını mizahına başarılı bir şekilde yediren film, Bronx’ta yaşayan bir grup gence odaklanıyor. Gençler, mahallerinde toplanmaya başlayan bir grup vampire karşı savaşmaya karar veriyorlar. Murnau’dan Blade’e sinema tarihindeki farklı vampir filmlerine göndermeler de içeren yapımın başrollerinde, genç oyuncular Jaden Michael, Gerald W. Jones III, Gregory Diaz IV ve Sarah Gadon yer alıyor. Özellikle mizah dozu yüksek çatışma ve aksiyon sahneleriyle beğeni toplayan Vampires vs. the Bronx, gençlik filmi olarak başlayan hikâyesini korku ve komedi kodlarıyla harmanlayarak son yıllarda gittikçe artan diğer korku filmi parodilerinden ayrılmayı başarıyor. 

    Let the Wrong One In (2021)

    Conor McMahon’ın yazıp yönettiği Let the Wrong One In, isminden de anlaşılacağı üzere vampir filmleri üzerinden mizah üreten bir korku komedi. Hikâyesi Dublin’de geçen filmin ismi, 2000’lerin en sevilen korku filmlerinden, İsveçli yönetmen Tomas Alfredson imzalı Let the Right One In’e bir gönderme. Hem filmden hem de filme ilham olan 2014 tarihli aynı adlı romandan parçalar taşıyan Let the Wrong One In, Dublin’deki bir süpermarkette çalışan Matt’e odaklanıyor. Fazlasıyla iyi ve temiz kalpli bir karakter olan Matt, kardeşi Deco’nun vampire dönüşmesiyle hayatının en zor ikilemlerinden birisiyle karşı karşıya kalıyor. Başrollerinde Karl Rice ve Eoin Duffy’nin yer aldığı film, mizahıyla yer yer Edgar Wright imzalı zombi komedisi Shaun of the Dead’i de hatırlatıyor. 

    The Invitation (2016)

    Bir başka serbest Drakula uyarlaması olan The Invitation, annesinin ölümünün ardından ailesine dair karanlık sırlar keşfeden bir kadına odaklanıyor. Avustralyalı genç yönetmen Jessica M. Thompson’ın ikinci uzun metrajı olan yapımın başrolünde, Game of Thrones ve Megalopolis’teki performanslarıyla tanıdığımız Nathalie Emmanuel yer alıyor. Çekimleri Budapeşte’de gerçekleşen film, Emmanuel’ın canlandırdığı Evie karakteri üzerinden orijinal Drakula hikâyesine modern ve feminist bir yorum getiriyor. Vampir mitolojisini, sınıf ve ırkçılık gibi konulardan beslenen eleştirel bir perspektifle ele alan Thompson, hikâyedeki toplumsal cinsiyet ilişkileri üzerinden alegorik bir anlatı kuruyor. Senaryosunun fazla “tahmin edilebilir” olduğu gerekçesiyle eleştirilen filmin en beğenilen yönü ise başroldeki Emmanuel’in performansı olmuştu.

    El Conde (2023)

    Şili sinemasının usta yönetmenlerinden Pablo Larrain imzalı El Conde, diktatör Pinochet’yi 250 yıldır hayatta olan bir vampir olarak izlediğimiz, sıradışı bir politik korku. Larrain, kariyerinin erken dönemlerinde Pinochet yönetimindeki diktatörlük dönemini konu alan bir üçleme (Post Mortem, Tony Manero ve No) çekmişti. Kariyeri boyunca aynı dönemi irdelemeye devam eden Larrain, El Conde’de fazlasıyla bariz bir politik alegori kurarak diktatörü kan emici bir vampire dönüştürüyor. Prömiyerini 80. Venedik Film Festivali’nde yapan ve siyah-beyaz olarak çekilen filmin En İyi Sinematografi dalında bir Oscar adaylığı da bulunuyor. Politik eleştirisi kimi zaman fazlasıyla didaktik yerlere savrulsa bile, El Conde yönetmenin tür sinemasının sınırlarını nasıl zorladığını görmek açısından izlemeye değer bir film. 

    Abigail (2024)

    Son dönemin sevilen vampir komedilerinden Abigail, yeraltı dünyasından bir patronun balerin kızını yakalamaya çalışan bir grup kiralık katile odaklanıyor. Ailenin ve kızları Abigail’in gerçek kimliğinden ve “kan emici” doğasından habersiz olan katiller, çok geçmeden kendilerini avcıyken av olarak buluyor. Korku türündeki işleriyle tanıdığımız Amerikalı yönetmenler Matt Bettinelli-Olpin ve Tyler Gillett’ın birlikte yönettiği filmin başrollerinde ise Melissa Barrera, Dan Stevens ve Kathryn Newton gibi genç isimler yer alıyor. İlk olarak 1936 tarihli Dracula's Daughter filminin bir uyarlaması olarak planlanan yapım, daha sonradan Universal’ın müdahalesiyle Abigail ismini almıştı. Film, özellikle şiddet sahnelerindeki inandırıcı özel efektleri ve oyuncuların başarılı performansıyla beğeni toplamıştı. 

    Nosferatu (2024)

    The Witch ve The Lighthouse gibi filmleriyle ismini duyuran Robert Eggers’ın yönettiği Nosferatu, F. W. Murnau’un 1922 yapımı, aynı adlı klasiğinin bir yeniden yorumu. Sinemada Alman Dışavurumcuğu’nun önemli örneklerinden birisi olan Nosferatu: A Symphony of Horror, Bram Stoker’ın Drakula romanının resmi olmayan bir uyarlaması. Eggers ise, anlatıdaki Kont Orlok adlı vampirin ve kurbanları Thomas ve Ellen Hutter çiftinin hikâyesine farklı bir yorum getiriyor. Mizansen tercihleri ve ışık-gölge kullanımı açısından orijinal filme referanslarda bulunan ve daha klasik bir korku estetiği tercih eden Eggers, Lily-Rose Depp’in canlandırdığı Ellen karakterine feminist bir “güncelleme” getiriyor ve onu arzularına sahip çıkan bir kadın olarak temsil ediyor. Filmin oyuncu kadrosunda ayrıca Bill Skarsgård, Nicholas Hoult, Aaron Taylor-Johnson ve Willem Dafoe gibi yıldız isimler de bulunuyor. 

    Renfield (2023)

    Başrollerinde Nicholas Hoult ve Nicolas Cage’in yer aldığı Renfield, Bram Stoker’ın Drakula romanından uyarlanan bir başka korku-komedi. The Lego Batman Movie ve The Tomorrow War gibi yapımlarıyla tanıdığımız Chris McKay’in yönettiği yapım, Drakula’nın sadık hizmetçisi Renfield’a odaklanıyor. Avukat olan Renfield, romanda olduğu gibi bir emlak işini halletmek içib Kont Drakula’nın şatosuna geliyor. Ancak karakterimiz kontun yanında, Transilvanya’da kalmaya karar veriyor ve ölümsüzlük vaadi karşılığında Drakula’nın hizmetçisi olmayı kabul ediyor. Vampir filmlerine Taika Waititi imzalı What We Do in the Shadows tarzı bir yaklaşım getiren filmin, özellikle aynı adlı dizi uyarlamasından esinlendiğini söylemek mümkün. Hoult’un canlandırdığı Renfield karakteri, dizideki Nandor adlı vampirin hizmetçiliğini yapan Guillermo de la Cruz’dan izler taşıyor. 

    Son on yılın en iyi 10 vampir filmi ve dizisini Türkiye’den çevrimiçi izleyin

    Son on yılın en iyi 10 vampir filmi ve dizisini Türkiye’den nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız doğru adrestesiniz. JustWatch ekibinin hazırladığı bu rehberi inceleyerek çeşitli streaming platformlarındaki kiralama, satın alma ve abonelik hizmetlerinden dilediğinizi seçebilirsiniz.

  • Squid Game’i Aratmayan Sekiz Ölümcül Oyun

    Squid Game’i Aratmayan Sekiz Ölümcül Oyun

    Asli Ildir

    Asli Ildir

    JustWatch Editörü

    Netflix’in en büyük “hitlerinden” Squid Game’in üçüncü sezonu 27 Haziran 2025’te yayınlanacak. Yüzlerce yarışmacının büyük bir para ödülü için ölümcül oyunlar oynadığı Squid Game, özellikle çocuk oyunlarının çarpık versiyonlarını dahil ettiği hikâyesiyle dikkat çekmişti. Güney Kore yapımı dizi, sınıflar arası uçurumu bir hayatta kalma oyunu üzerinden ele alıyor, mizansen tasarımı üzerinden adeta bir “sınıf mimarisi” yaratıyordu.

    Organik bir şekilde Netflix’in en çok izlenen yapımlarından biri haline gelen dizi, hayatta kalma konulu film ve dizilere olan ilgiyi bir kez daha gözler önüne sermiş oldu. Öte yandan Squid Game, bu “ölümcül oyun” konseptini kullanan ilk yapım değil. Sinema ve televizyon tarihi, “ölümcül oyun” temasını işleyen pek çok yapımla dolu. Bu listede hem Squid Game’in öncüsü niteliğindeki yapımların yanı sıra bu furyanın parçası olan güncel yapımlardan bazılarını bir araya getirdik. Squid Game’i aratmayan ölümcül oyunların yer aldığı 8 film ve diziye bu sayfadan erişebilir ve bu yapımları Türkiye’de hangi streaming platformlarında bulabileceğinizi öğrenebilirsiniz.

    The Running Man (1987)

    Başrolünde Arnold Schwarzenegger’in yer aldığı distopik aksiyon The Running Man, Stephen King’in aynı adlı romanından uyarlama. 2017 ABD’sinde geçen hikâyede, ölümcül bir oyunun oynandığı sıradışı bir televizyon şovu konu ediliyor. Tıpkı Squid Game’i andıran bir yarışma esnasında, kiralık katiller tarafından avlanan suçluları canlı olarak izliyoruz. Özellikle dönemin medya kuruluşlarına ve ABD’nin ceza adalet sistemine sert eleştiriler sunan film, totaliter bir polis devletinin hüküm sürdüğü distopik bir Amerika’yı konu alıyor. Özellikle gerilim dolu aksiyon ve av-avcı sahneleriyle beğeni toplayan film hakkında, Le Prix du Danger filminden çalıntı olduğu iddiasıyla bir intihal davası açılmıştı. Daha çok oyunculuğuyla tanınan yönetmen Paul Michael Glaser imzalı filmin 2025’in Kasım ayında vizyona girmesi beklenen yeniden çevrimini ise Edgar Wright yönetti. 

    Cube (1998)

    Kanadalı genç yönetmen Vincenzo Natali imzalı Cube, sıradışı anlatısı ve mekân kullanımıyla dikkat çeken bir “tuzak oyun” filmi. Oldukça düşük bir bütçeyle çekilen film, uyandıklarında kendilerini küp şeklinde bir odada bulan bir grup karaktere odaklanıyor. Karakterler, nasıl geldiklerini hatırlamadıkları bu tuzaktan çıkmak için odanın içindeki farklı kapıları deniyor. Çok geçmeden, her kapının başka bir kübe açıldığını ve bu küplerin ölümcül tuzaklarla dolu olduğunu fark ediyorlar. Farklı meslek gruplarından karakterleri bir araya getirerek alegorik bir yapı kuran film, özellikle yapbozvari anlatı yapısıyla kültleşmiş ve pek çok filme ilham olmuştu. Seneler içinde bir seriye dönüşen yapımın Cube 2: Hypercube, Cube Zero ve yine Cube adında üç devam filmi de bulunuyor. 

    Battle Royale (2000)

    Sadece Squid Game’in değil, The Hunger Games serisinin de öncülerinden olan Battle Royale, distopik bir dünyada geçen bir aksiyon filmi. Filmde totaliter bir Japon hükümetinin, bir grup öğrenciyi zorla ölümcül bir hayatta kalma oyununa dahil edişini izliyoruz. Yönetmenliğini, yakuza filmleri ve Battles Without Honor and Humanity serisiyle tanınan Kinji Fukasaku’nun üstlendiği filmde, Battle Royale programının başındaki öğretmenlerden Kitano’yu ise ünlü Japon oyuncu ve komedyen Takeshi Kitano canlandırıyor. Quentin Tarantino’nun favori filmleri arasında gösterdiği Battle Royale, ilk çıktığında pek çok ülkede yasaklanmış ve zamanla bir kült haline gelmişti. Filmin, Battle Royale II: Requiem adında 2003 tarihli bir devam filmi de bulunuyor.

    Saw (2004)

    Yönetmenliğini The Conjuring ve Insidious gibi filmleriyle tanıdığımız James Wan’ın üstlendiği Saw, 11 Eylül sonrası yükselen “torture porn” (işkence pornosu) furyasının ilk örneklerinden biriydi. Sadist bir seri katile odaklanan Saw, katilin bir odaya kapattığı esirleriyle oynadığı dehşet verici işkence oyunlarını takip ediyor. Kendine çarpık bir vigilante rolü biçmiş olan bu katil, bu hayatta kalma oyunları üzerinden yeni bir adalet sistemi yaratıyor. Kısıtlı mekânı Wan’ın yönetmenliği sayesinde ustaca kullanan film, karakterle birlikte seyircisini de oldukça zor ve acı dolu bir izleme deneyimine sürüklüyor. Düşük bir bütçeyle çekilen ve prömiyerini Sundance Film Festivali'nde yapan film, medyatik şiddetin tavan yaptığı bir “zamanın ruhunu” yakaladığından olsa gerek, seneler içinde 10 filmlik popüler bir seriye dönüştü.

    The Hunger Games (2012)

    Hayatta kalma oyunları dendiğinde ilk akla gelen serilerden biri elbette, Suzanne Collins’in aynı adlı kitap serisinden uyarlanan The Hunger Games. Serinin Catching Fire, Mockingjay - Part 1, Mockingjay - Part 2 filmleri ve The Ballad of Songbirds & Snakes prequel'ı ile kurulan anlatı evreni, 2026’da vizyona girecek olan Sunrise on the Reaping ile genişlemeye devam ediyor. Distopik bir dünyada geçen film, televizyonda canlı olarak gösterilen ölümcül bir yarışmaya katılan bir gence odaklanıyor. Katniss Everdeen isimli 16 yaşındaki genç kız, kız kardeşini kurtarmak için katıldığı yarışma boyunca soluksuz bir ölüm kalım mücadelesi veriyor. Başrolünde Oscarlı oyuncu Jennifer Lawrence’ın yer aldığı filmin yönetmenliğini ise Pleasantville ve Ocean’s 8 filmleriyle tanınan Gary Ross üstleniyor. 

    Escape Room (2019)

    Psikolojik korku türündeki Escape Room, hapsoldukları kaçış odasından kaçmaya çalışan altı yabancıya odaklanıyor. Büyük bir ödülün peşinden odaya giren bu altı yabancı, çok geçmeden kendilerini ölümcül bir tuzağın içinde buluyor. Filmin yönetmenliğini, özellikle korku türündeki yapımlarıyla tanıdığımız, The Taking of Deborah Logan ve Insidious: The Last Key gibi filmlere imza atan Adam Robitel üstleniyor. Hikâyesi yine Robitel imzalı Escape Room: Tournament of Champions filmiyle devam eden yapım, özellikle kısıtlı mekân kullanımı ve klostrofobik atmosferiyle beğeni toplamıştı. Filmin olumsuz yorum alan yönleri ise, “kaçış odası” konseptini anlatısına ve karakterlerine yedirememesiydi. 

    Alice in Borderland (2020)

    Netflix Japonya yapımı gerilim dizisi Alice in Borderland, Squid Game’in başarısından esinlenerek çekilen bir başka “hayatta kalma” temalı yapım. Arisu isimli bir bilgisayar oyunu tutkununun hikâyesini takip eden film, içi tamamen boşaltılmış bir Tokyo’da geçiyor. Arisu ve arkadaşları, bir sabah kendilerini Tokyo’nun kimsenin yaşamadığı, ıssız ve ürpertici bir versiyonunda buluyor. Karakterler, çok geçmeden hayatta kalmak için bazı ölümcül oyunlar oynamak zorunda olduklarını fark ediyor. Haro Aso’nun aynı adlı manga serisinden uyarlanan Alice in Borderland, yine aynı “hayatta kalma” janrına ait Battle Royale ve Cube gibi filmlerle birlikte anılıyor. 2020’de yayınlanan ilk sezonuyla ses getiren dizinin ikinci sezonu, 2022 yılında yine Netflix üzerinden gösterime girmişti. 

    The Hunt (2020)

    Daha vizyona girmeden büyük tartışmalar yaratan The Hunt, Compliance ve The Leftovers gibi yapımlarıyla tanınan Craig Zobel imzalı bir slasher/kara komedi. Richard Connell’ın The Most Dangerous Game isimli hikâyesinden uyarlanan ve oyuncu kadrosunda Hilary Swank, Justin Hartley, Betty Gilpin ve Emma Roberts gibi isimlerin yer aldığı filmin gösterim tarihi, aynı tarihlerde ABD’de yaşanan birtakım katliamlar nedeniyle ertelenmişti. Trump Amerikasını alaya alan film, zengin liberallerin zevk için muhafazakarları avladığı tuhaf ve acımasız bir oyuna odaklanıyor. Amerika’daki sağ-sol kutuplaşmasını kara mizah yardımıyla işleyen yapım, şok edici gelişmeler ve sürprizlerle dolu anlatısı ve politik alt metniyle büyük ses getirmişti. 

    Squid Game’e benzer 8 ölümcül oyunu Türkiye’den çevrimiçi izleyin

    Squid Game benzeri ölümcül oyunların konu edildiği yapımları Türkiye’den nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız doğru adrestesiniz. JustWatch ekibinin hazırladığı bu rehberi inceleyerek çeşitli streaming platformlarındaki kiralama, satın alma ve abonelik hizmetlerinden dilediğinizi seçebilirsiniz.

2 3 4

101-150 / 276

JustWatch | Akış Kılavuzu
We are hiring!
© 2026 JustWatch Tüm harici içerikler hak sahibinin mülkiyetindedir. (3.13.0)

En iyi 5 film
  • Sex Weather
  • Ev özlemi
  • Madrid, 1987
  • O'nun Hikâyesi
  • María Montez: The Movie
En İyi 5 TV Şovu
  • Masumiyet Müzesi
  • Jasmine
  • Spartacus: House of Ashur
  • Ilk Ve Son
  • Prens
En iyi 5 sağlayıcı
  • Disney Plus
  • YouTube Premium
  • Netflix
  • puhutv
  • Amazon Prime Video
Sağlayıcıdaki en iyi 5 yeni
  • Disney Plus'teki yenilikler
  • YouTube Premium'teki yenilikler
  • Netflix'teki yenilikler
  • puhutv'teki yenilikler
  • Amazon Prime Video'teki yenilikler
Yayına girecek filmler
  • Animal Friends
  • Aşık Veysel
  • Resident Evil
  • Mother Mary
  • Merhamet Yok
Yayına girecek diziler
  • Dune: Prophecy Sezon 2
  • Gabby'nin Hayal Evi Sezon 13
  • The Actor Awards Presented by SAG-AFTRA Sezon 32
  • Blue Therapy Sezon 1
  • Genç Sherlock 1. Sezon
En iyi 5 yenilik
  • Seinfeld Oyuncuları: 2025’te Neredeler? 
  • En Kötüden En İyiye: Yorgos Lanthimos’un Tüm Filmleri
  • Tim Burton’ın En İyi 10 Filmi
  • En Kötüden En İyiye Kathryn Bigelow Filmleri
  • Son 10 Yılın En İyi Müzik Biyografileri