
Tüm Zamanların En Tartışmalı 10 Cannes Filmi
1946 yılından beri devam eden ve sinema tarihinin en köklü film festivallerinden biri olan Cannes, tarihi boyunca sadece sayısız filme değil, pek çok skandala da ev sahipliği yaptı. Çok sayıda yönetmenin yeni filmlerinin seyirciyle (ve basınla) ilk defa buluştuğu festival, aynı zamanda sinemayı kökünden değiştiren provokatif ve sıradışı filmlerin de keşfedildiği ve seyircinin tepkisinin “ölçüldüğü” bir arenaya dönüştü.
Böylece festival, David Lynch’ten Gaspar Noé’ye, Lars Von Trier’den David Cronenberg’e sinemanın tüm “yaramaz çocuklarının” dünya çapında ünlenmesine de ön ayak oldu. Tüm zamanların en tartışmalı 10 Cannes filmine bu sayfadan erişebilir ve bu yapımları Türkiye’de hangi streaming platformlarında bulabileceğinizi bu rehberden öğrenebilirsiniz.
Tüm Zamanların En Tartışmalı 10 Cannes Filmini Türkiye’den çevrimiçi izleyin
Tüm zamanların en tartışmalı 10 Cannes filmini Türkiye’den nereden izleyebileceğinizi merak ediyorsanız doğru adrestesiniz. JustWatch ekibinin hazırladığı bu rehberi inceleyerek çeşitli streaming platformlarındaki kiralama, satın alma ve abonelik hizmetlerinden dilediğinizi seçebilirsiniz.
Usta yönetmen Federico Fellini imzalı klasik La Dolce Vita (Tatlı Hayat), henüz Cannes Film Festivali’nde gösterilmeden önce İtalya’da çoktan “kötü” bir şöhret kazanmış, kilisenin tepkisini üzerine çekmişti. Hem resmettiği haz, şehvet ve arzu dolu dünya, hem de meşhur açılış sahnesindeki dev İsa heykeliyle büyük tartışma yaratan film, Cannes’da ise büyük bir beğeniyle karşılanmış ve Altın Palmiye kazanmıştı. Başrolde Marcello Mastroianni’nin bir gazeteciyi canlandırdığı film, “karnavalesk” estetiği, Roma’yı karış karış dolaşan dinamik kamerası ve 1950’lerin İtalyasının yüksek sosyetesine yönelttiği eleştiri oklarıyla dört başı mamur bir Fellini filmi. Müziklerini Nino Rota’nın bestelediği La Dolce Vita, görkemli planları ve epik anlatımıyla aynı zamanda tüm zamanların en sevilen “şehir” filmlerinden de biri.
İtalyan sinemasının bir başka usta ismi Michelangelo Antonioni imzalı L’Avventura (Macera) de yine Cannes tarihinin tartışma yaratan filmlerinden biri olarak kayıtlara geçmişti. İlk gösteriminde hem “anlaşılmayan” hikâyesi hem de modernist sinema dili nedeniyle seyirciye ikiye bölen film, bir kadının nedensiz yere ortadan kayboluşu ve ardından yaşananlara odaklanıyor. İlk gösteriminde seyirciden gelen tepkiler nedeniyle (“Kes, kes, kes!” haykırışları) başroldeki Monica Vitti’nin salondan kaçtığı film, ertesi gün “haksızlığa uğradığı” düşünülerek yeniden gösterilmişti. Yönetmenlerin ve eleştirmenlerin aralarında imza toplaması sonucu gerçekleşen bu ikinci gösterim, aynı zamanda filmin zaman-mekân üzerinden kurduğu anlatının ve yenilikçi sinema dilinin daha iyi anlaşılmasını sağlamıştı. Değeri ilk anda “anlaşılmayan” pek çok film gibi L’Avventura da seneler içinde bir klasik haline geldi.
Marco Ferreri imzalı La Grande Bouffe, sınırları zorlayan provokatif anlatısı nedeniyle festivaldeki ilk gösteriminde büyük tepki çekmiş, hemen ardından da bir skandala yol açmıştı. Bir grup arkadaşın “patlayana kadar” yemek yiyip eğlendiği birkaç günü konu alan filmin burjuvaziye yönelttiği eleştiri okları “fazla sivri” bulunmuştu. Jüri başkanı Ingrid Bergman’ın “sordid” (aşağılık, pis) olarak nitelendirdiği film, benzer bir kadere sahip çoğu film gibi sonradan kültleşerek büyük bir hayran kitlesi edindi. Başrollerinde Marcello Mastroianni ve Michel Piccoli gibi isimlerin yer aldığı film, özellikle karakterlerin durmaksızın yemek yediği sahneler nedeniyle izlemesi oldukça zor bir seyir deneyimi vaat ediyor.
Martin Scorsese’nin başyapıtlarından Taxi Driver, inanması güç de olsa Cannes’daki ilk gösteriminde yuhalanan filmler arasında. Senaryosunu Paul Schrader’ın kaleme aldığı ve başrolünde Robert De Niro’nun yer aldığı film, şiddet sahneleri ve anti-kahraman Travis Bickle’ın temsiliyle büyük tepki çekmişti. Filmde yer alan oyunculardan Jodie Foster’ın aktarımına göre, film gösterimi sonrası yaşanan arbede nedeniyle Scorsese ve Harvey Keitel otellerinden çıkamamıştı. Jüri başkanı Tennessee Williams’ın filmden nefret ettiğini duyan Martin Scorsese, film çekimleri için festivalden erkenden ayrılmış, ancak film sürpriz bir kararla Altın Palmiye’nin sahibi olmuştu. Film bugün de hâlâ festivalin büyük ödül kazanan en tartışmalı fakat aynı zamanda da en sıradışı filmlerden biri olarak görülüyor.
Usta yönetmen David Lynch’in yönettiği ve başrollerini Laura Dern’le Nicolas Cage’in paylaştığı Wild at Heart, Cannes tarihinin en tartışmalı Altın Palmiyeli filmlerinden biri. Tüm Lynch filmleri gibi tuhaf (ve komik) olan bu eğlenceli suç filmi, tam da bu tuhaflığı ve türler arası estetiğiyle seyircide farklı tepkiler uyandırmıştı. Özellikle aşırı şiddet sahneleri nedeniyle eleştirilen David Lynch, filmden yalnızca iki sene sonra, bu defa da Twin Peaks: Fire Walk with Me filmiyle bir kez daha yuhalanacaktı. Öte yandan, daima “zamanının ötesinde” filmler çeken ve seyircinin algılarını (en azından bilinç düzeyinde) zorlayan Lynch için tüm bu tartışma ve tepkilerin bir “onur” olduğunu söylemek mümkün.
Pek çok David Cronenberg filmi gibi 1996 tarihli Crash da festivalde büyük kıyamet koparmış, jüri başkanının itirazına rağmen Altın Palmiye kazanan filmler arasına girmişti. Araba kazalarından cinsel haz duyan bir grup karaktere odaklanan film, şiddeti erotize eden sahneleri ve farklı sinematik hazlara açtığı alan nedeniyle hem alkışlanmış hem de eleştirilmişti. Jüri başkanı Francis Ford Coppola filmi fazlasıyla “cüretkâr” bulmuş ve törende Cronenberg’e ödülü kendisi vermeyi reddetmişti. J. G. Ballard’ın 1973 tarihli aynı adlı romanından uyarlanan film, bugün de hâlâ hem Cannes tarihinin hem de sinema tarihinin en kendine has (ve izlemesi zor) filmlerinden biri.
Şiddet ve cinsellik dozu oldukça yüksek olan ve daima sinematik temsilleri sınırlarda gezinen anlatılarıyla bilinen Yeni Fransız Aşırılığı’nın ana temsilcilerinden Gaspar Noé imzalı Irréversible, Cannes tarihinin en provokatif filmleri arasında sayılıyor. Başrollerinde Monica Belluci ve Vincent Cassel’ın yer aldığı film, 20 dakika boyunca devam eden tecavüz sahnesi nedeniyle fazlasıyla tepki çekmiş, seyirciler yönetmenin “hasta” olduğunu belirterek salondan ayrılmıştı. Bir çiftin hikâyesini zamanda geriye giderek anlatan filmin gösteriminde 200 kişi salonu terk etmiş, 20 kişi ise fenalaşarak bayılmıştı. Ancak bu tepkiler 2009’da yine benzer tepkiler alan Enter the Void’a ve yine benzer yerlerde gezinen Climax’e imza atan Noé’yi bugüne dek yıldırmışa benzemiyor.
2001 tarihli kült filmi Donnie Darko’yla ünlenen ABD’li yönetmen Richard Kelly imzalı Southland Tales, Cannes’da aldığı tepkiler nedeniyle vizyona girmeden önce 20 dakika kısaltılmış ve yeniden kurgulanmıştı. 11 Eylül sonrası Amerika’sına sıradışı bir bakış atan ve dönemin paranoyak ruh halini gerçeküstücü bir bilimkurgu estetiğiyle resmeden filmin başrollerinde, Dwayne Johnson ve Sarah Michelle Gellar yer alıyordu. İlk gösteriminde çoğunlukla çok kötü tepkiler alan film, seneler içinde azımsanmayacak bir hayran kitlesi kazanarak kült statüsüne erişti. Filmin Cannes’daki basın gösteriminde etrafındaki yuhalamalardan sıkılıp rahatsız olduğunu belirten ünlü film eleştirmeni Roger Ebert, gösterimin tam bir “felaket” olduğunu belirtmiş ve Vincent Gallo’nun The Brown Bunny’sinden sonra tanık olduğu en kötü basın gösterimi olduğunu söylemişti.
Tıpkı David Lynch ve David Cronenberg gibi, çoğu filmi Cannes’da tartışma yaratan bir diğer yönetmen ise elbette ki Lars Von Trier. Danimarka sinemasının “yaramaz çocuğu” ve Dogma 95 akımının da kurucularından Trier, özellikle sıradışı bir çiftin hikâyesini anlattığı Antichrist filmiyle Cannes’da büyük tepki çekmişti. Bu gösterim elbette kendisinin henüz “Hitler’in anlayabildiğini” söyleyerek (aslında bir şarkıya göndermede bulunarak “şaka yaptığı”) ve Cannes çevrelerinden aforoz edildiği Melancholia basın toplantısından önce gerçekleşmişti. Başrollerinde Willem Dafoe ve Charlotte Gainsbourg’un yer aldığı film, kimi eleştirmenler tarafından “şeytan kadın” temsiliyle fazlasıyla kadın düşmanı bulunmuş, kimileri ise filmin provokatif ve yenilikçi düşünmüştü.
Fransız sinemasının bir başka nev-i şahsına münhasır ismi Leos Carax imzalı Holy Motors (Kutsal Motorlar), Cannes’da seyirciyi ve eleştirmenleri ikiye bölen filmlerden bir tanesi. Filmde bir tür aktörü canlandıran Denis Lavant’ın Londra sokaklarında farklı kostüm ve karakterlerde gezdiği film, seyircisinde üst üste yalnızca en kritik sahnelerinin seçildiği on farklı film izliyormuş izlenimi oluşturmuştu. Bu “sinematik deney”, seyircinin bir kısmında büyük heyecan yaratırken, bazıları için ise fazla deneysel kalmıştı. Salondan hem kahkahalar hem de dehşet dolu tepkilere gelmesine neden olan film, özellikle neyle ilgili olduğu ya da ne anlattığı “anlaşılmadığı” için Cannes seyircisinin kafasını karıştırmış ve elbette izlemeyenlerde de büyük bir merak uyandırmıştı.





























