2024 sinema gündemine adeta bir bomba gibi düşen The Substance’ın (2024) yakaladığı başarı sonrası, sinema tarihinin en ayrıksı türlerinden body horror’ın (beden korkusu) sevilen örnekleri de bir kez daha revaçta. Body horror, korku türünün belki izlemesi en rahatsız edici ama bir yandan da en heyecanlı ve merak uyandırıcı alt türlerinden biri.
Listemizde hem klasiklerden hem de güncel örneklerden on farklı body horror filmini en kötüden en iyiye sıraladık. Kimi zaman ahlaki olarak haksız bulduğunuz karakterleri bile soluksuz takip edeceğiniz bu on filmi izlerken, sürekli diken üstünde ve “tetikte” bir sinema deneyimi yaşayacaksınız. Listemizi oluştururken belirli bir rahatsız edicilik seviyesinin üstünde filmler seçmeye çalıştık. Sıralamayı yaparken ise hem prodüksiyon ve özel efekt kalitesine, hem de filmin korkutma ve iğrendirme dışında insan bedenine ve ruhuna dair özgün bir sözü olup olmadığına baktık. Yalnız baştan uyaralım, pek çok sahnede gözlerinizi kapatmak zorunda kalabilirsiniz, olası yan etkiler ise kabus dolu birkaç gece ve bir süre bedeninize yabancılaşma… Sinemada farklı deneyimler yaşamayı seviyorsanız ve “şok olmak” istiyorsanız, bu filmler sizin için biçilmiş kaftan.
Annihilation (2018)
Listemizin onuncu sırasında yakın dönemden tuhaf bir döppelganger hikâyesi var: Alex Garland imzalı korku-bilimkurgu filmi Annihilation (2019). Uzaylı bir “ışının” etkisi altına girmiş bir bölgeye gönderilen bir grup bilim insanını takip eden yapımda özellikle Tarkovski klasiği Stalker’dan (1979) esintiler bulmak mümkün. Beden, kimlik ve varoluş üzerine cevaplanması zor sorular soran yapım, türün düşünsel ve “entellektüel” tarafı kasıtlı olarak yüksek tutulmuş bir örneği… “Elevated horror” kategorisine de dahil edebiliriz bu anlamda filmi… Film özellikle uzaylı ışının, bitkilerden hayvanlara ve insanlara tüm canlı varlıkların DNA’sını bozduğu ve bedenlerini deforme ettiği bölgenin detaylı (ve tüyler ürpertici) tasarımıyla hafızalarınıza kazınacak. Filmi listemizdeki de yer verdiğimiz diğer iki body horror örneği Alien ve The Thing’le birlikte de düşünmek mümkün. Üç filmde de sıradışı bir uzaylının istilasıyla bedenleri deforme olan bir grup araştırmacıyı izliyoruz.
Titane (2021)
Listemizin dokuzuncu sırasında Fransız sinemasının genç yeteneklerinden Julia Ducournau’nun Altın Palmiyeli ikinci uzun metrajı Titane (2021) var. Küçükken geçirdiği bir kaza sonrası kafatasında titanyumdan yapılmış bir plaka taşıyan Alexia’ya odaklanan film, özellikle yine “mekanik bir erotizm” hikâyesi olan Crash (1996) gibi Cronenberg klasiklerinden esintiler taşıyan, dört başı mamur bir body horror filmi. Yönetmenin, izleyiciyi karaktere “göbek bağıyla” bağlamayı hedeflediğini söylediği Titane, ahlaki olarak özdeşleşmenin fazlasıyla zor bir karakterle adeta sınıyor sizi. Filmi izlerken kendinizi kimi zaman bu psikopatik özelliklere sahip karakterle “bedensel bir empati” kurarken bulursanız, özellikle de vücudunun zarar gördüğü kısımlarda gözlerinizi kapatmak zorunda kalırsanız şaşırmayın.
Under the Skin (2013)
Auschwitz toplama kampını yöneten bir Nazi subayı ve ailesine odaklanan son filmi The Zone of Interest (2023) ile büyük ses getiren Jonathan Glazer’ın bir önceki filmi Under the Skin (2013), mütevazı prodüksiyonuyla başrolünde “dünyanın en çok kazanan kadın starı” Scarlett Johansson’ın yer almasını beklemediğimiz bir korku-bilimkurgu. Genç bir kadının bedenini istila etmiş olan ve erkekleri avlayan tuhaf bir uzaylı “femme-fatale”i anlatan filmi listemizdeki ya da korku sinema tarihindeki herhangi bir filme benzetmek pek mümkün değil. Filmde biraz David Lynch’in kayıp otobanlarından, biraz da Kill Bill (2003) tarzı rape-revenge türünden izler bulmak mümkün. Çoğu filmde erkek yönetmenler tarafından arzu nesnesi olarak konumlandırılan Johansson’u bir tür “uzaylı seri katil” olarak izlerken kafanız oldukça karışabilir. Bu anlamda Glazer’ı cast seçimi için özellikle kutlamak gerek. Benzer bir deneyim için, listemizde de yer verdiğimiz yönetmenlerden Claire Denis imzalı High Life’ı (2018) öneririz.
Trouble Every Day (2001)
Listemize “arthouse” kanalından daha farklı bir örnekle devam ediyoruz. “Fransız Yeni Aşırılığı"yla ilişkilendirilen en özgün isimlerinden Claire Denis imzalı Trouble Every Day (2001), yamyamlıktan zevk alan ve bu şekilde cinsel doyum elde eden bir kadın ve onu toplumdan gizleyen kocasına odaklanır. Cüretkâr sahneleri, kan ve şiddet dolu anlatısı ve uçlarda gezinen karakterleriyle listemizde “gözlerinize en fazla inamayacağınız” filmin Trouble Every Day olduğunu söyleyebiliriz. Cinsellik ve şiddet arasındaki ince çizgi üzerinde gezinen yapım, belki de fazlasıyla gündelik ve tanıdık mekanlarda geçtiğinden sizi listemizdeki diğer yapımlardan daha fazla rahatsız edebilir. Ama eğer sinemada sınırlarınızı zorlamayı seviyorsanız ve şiddetle cinsellik arasındaki bağı keşfe çıkmak isterseniz, Trouble Every Day’in yanında Cronenberg’den Crash (1996) ve yine Ducarnou’dan Raw (2016) filmini tavsiye ederiz.
Akira (1988)
Listemiz, body horror için en elverişli türlerden biri olan animelerden bir örnek olmadan eksik kalırdı. Altıncı sıramızda, tüm zamanların en sevilen anime klasiklerinden ve bir kaza sonrası telekinetik yetiler kazanan bir ergenin hikâyesine odaklanan Akira (1988) var. Japon manga ve anime geleneğinin robot, siborg ya da androidlere ve diğer insan-makine karışımı varlıklara odaklanan mecha türüne hakimseniz, Akira’yı, tıpkı Cronenberg imzalı The Fly (19gibi ergenlik metaforu olarak görmek mümkün. Ergenlik üzerine izleyebileceğiniz en “gerçekçi” filmlerden biri olan Akira, bu dönemi adeta bedensel bir “canavarlaşma” olarak ele alır. Şehrin kaosuyla yıkımını ve Tetsuo’nun bedensel dönüşümünü büyük bir ustalıkla perdeye taşır, 88 yılına göre animasyon kalitesi ve görsel hayalgücü müthiş bir filmdir bu anlamda. Akira’nın kendine has kaotik ve robotik dünyasına girebilirseniz, daha da karmaşık ve kötümser bir gelecek hayali sunan bir başka anime klasiği Ghost in the Shell’i (1995) izlemenizi öneririz.
The Thing (1982)
Body horror’ın olmazsa olmaz bir başka yönetmeni, korku sinemasının ustalarından John Carpenter imzalı The Thing (1982), listemizin beşinci sırasına yerleşiyor. Antarktika’da geçen film, bu beyaz, cansız ve soğuk coğrafyadan beklenmeyecek denli kan ve dehşet dolu bir hikâye anlatır. Kendini yıllar boyunca buzulların içinde gizlemiş parazit bir uzaylının saldırdığı bir grup bilim insanına odaklanan yapım, görünmez bir düşman temasıyla sıradışı bir korku salar içimize: Ya düşman aramızdan biriyse? Filmi bir diğer beden korkusu klasiği Invasion of the Body Snatchers'la (1978) kardeş olarak düşünmek mümkün. İşgal edilen bedenler, sürekli bir şüphe ve paranoya hali… Filmi izlerken her karakterden şüphelenecek, bir dedektif gibi ekranı tarayacaksınız. Gözünüzün önünde en tanıdık olan tuhaflaşırken Carpenter’ın büyük hayranı olduğu H. P. Lovecraft’ın “kozmik korku” evreninden de izler bulabilirsiniz. Filmi sevenlere, Carpenter’ın Lovecraft uyarlaması In the Mouth of Madness’ı (1994) öneririz.
The Exorcist (1973)
Dördüncü sıramızda tüm zamanların en çarpıcı (ve “iğrenç”) korku filmlerinden The Exorcist (1973) var. Şeytanın ele geçirdiği 12 yaşındaki bir kız çocuğu (Regan) ve onu kurtarmaya çalışan annesine odaklanan yapım, şeytan istilası filmlerinin de öncülerinden. Film için daha ziyade body horror ögeleri içeriyor demek daha doğru. Zira küçük kızın şeytana dönüştüğü sahnelerde insan bedeninin sınırlarını keşfediyoruz âdeta… Tersine yürümeler, ağızdan çıkan yeşil sıvılar, kan çanağı gözler… Eğer internette biraz dolaşırsanız, film gösterime girdiğinde seyircilerin filmden sonraki tepkilerini fazlasıyla ilginç bulabilirsiniz çünkü The Exorcist, film esnasında bayılanlar nedeniyle efsanelemişti. Hatta filmin Türkiye’de Metin Erksan tarafından çekilen ve Yeşilçam standartlarında hiç de fena olmayan Şeytan (1974) isimli bir yeniden çevrimi var. Şeytan istilası filmlerine bir yerinden başlamak isteyenler, bu filmi kaçırmasın… Ardından The Exorcism of Emily Rose (2025) ve The Conjuring (2013) gibi daha sert örneklerle devam edebilirsiniz.
Alien (1979)
Listemizin zirvesine yaklaşırken klasiklerden devam ediyor ve bu sefer uzayda karanlık, ıslak ve yapış yapış bir maceraya atılıyoruz. Üçüncü sıramızda Ridley Scott’un daha sonradan uzun soluklu bir seriye dönüşecek olan korku-bilimkurgu klasiği Alien (1979) var. Uzaylı bir yaratığın istilasına uğrayan bir gruba odaklanan yapım, yapışkan ve ıslak bedeni, keskin dişleri ve hem yumurtaya hem de fallik bir nesneye benzeyen kafasıyla seyirciye sonsuz bir çağrışım alanı açan bu cinsiyetsiz yaratıkla çıkar karşımıza. Bu yaratığa baktığınızda, insanlığın doğuma ve ölüme dair tüm arzu ve korkularını bir vücutta görür gibi olursunuz.
Uzun, karanlık kanalları ve tünelleriyle insanda klostrofobik bir his uyandıran film ilerledikçe “uzayda mıyız yoksa yeraltında mı?” diye sormanıza neden olan gemi Nostromo ise, gelecekten değil de geçmişin dehlizlerinden fırlamış gibidir. Bildiğiniz bilimkurgu filmlerine hiç benzemeyen, “gözün gözü görmediği” Alien’da Scott, Kubrick’in 2001: A Space Odyssey’indekine (1968) tamamen zıt bir gelecek tahayyül etmiştir: Kirli, karanlık ve umut vadetmeyen, bilimkurgu ve korkuyu birleştiren, insanlığın geleceğine dair size tokat gibi çarpan yapımlardan hoşlanıyorsanız, Alien’la birlikte listemizde de yer alan Annihilation’a ve yine Scott imzalı Blade Runner’a (1982) bir göz atabilirsiniz.
Eraserhead (1977)
Listemizin ikinci sırasında, yakın zamanda kaybettiğimiz, sinema tarihinin usta yönetmenlerinden David Lynch’in ilk uzun metrajı olan Eraserhead (1977) var. Aslında filmi doğrudan bir türle tanımlamak çok zor, çünkü her Lynch işi gibi türler ve hikâyeler ötesi, neredeyse “doğaüstü” bir dünyası var filmin. Belki de tam da bu yüzden listemizin ikinci sırasında olmayı hak ediyor… Body horror çekmek için çekilmemiş, Lynch’ın rüyalarından ve bilinçdışından doğmuş, bedene ve ruha dair fazlasıyla “gerçek” bir film çünkü Eraserhead. Filmde tuhaf ve alışılmadık bir bebek sahibi olan Henry Spencer’ı izliyoruz. Lynch’in nasıl yapıldığını büyük bir sır olarak sakladığı ve solucan şeklinde bir uzaylıyı andıran bedeniyle akıllara kazınan bu küçük yaratık-bebek, listemizde de yer verdiğimiz bir başka body horror klasiği Alien filmindeki yaratığın bir yavrusu gibi.
Lynch’in Eraserhead için ailesine “lütfen bu filmi izlemeyin ve bu filmi çektiğimi kimseye söylemeyin” diye not düştüğünü de ekleyelim. Filmin, listemizdeki en “kriptik” ve muğlak film olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Lynch sineması standartlarında bile anlamakta zorlanacağınız fakat bittikten sonra uzun süre aklınızdan çıkmayacak bir film Eraserhead. Eğer hızınızı alamayıp biraz daha “uçmak” isterseniz, yönetmenin bir diğer zor filmi Inland Empire’ı (2006) ve yine Lynch’ten ters köşe bir body horror örneği The Elephant Man’i (1980) önerelim.
Videodrome (1983)
Listemizin zirvesinde, türün “yaratıcısı” diyebileceğimiz, 80’lerden bugüne beden korkusunun en ikonik örneklerini üreten David Cronenberg imzalı Videodrome (1983) var. Kendini büyük bir komplonun içinde bulan televizyoncu Max Renn’e odaklanan bu tuhaf film, dijitalleşmenin yavaş yavaş ivmelendiği, televizyonun ve video kasetin medya kültürünü derinden etkilediği seksenlerin ruhunu taşıyor. Üstelik günümüzdeki pek çok kötü kopya body horror’ın tersine, Cronenberg bedenleri özel efektlerle değil, çoğunlukla “organik olarak” deforme etmişti bu filminde. (Max’in video kaseti karnına soktuğu ve onunla adeta bir olduğu meşhur sahneyi bilmeyen var mıdır?) Listemizde izlemesi en zor filmlerden birinin Videodrome olduğu konusunda uyaralım… Ama teknoloji ve insan bedenine dair söyledikleriyle türün “felsefesine” en sağlam şekilde kafa yoran film de yine bu Cronenberg klasiği… Eğer filmin içine girebilirseniz, yönetmenin The Fly (1986), Existenz (1999), Naked Lunch (1991) ve Dead Ringers (1988) filmlerini de “şiddetle” öneririz.






































