Kariyerinin ilk dönemlerinde özellikle Babam ve Oğlum (2005) ve Issız Adam (2008) filmleriyle önemli başarılar elde eden Çağan Irmak, o günden bugüne sanat sineması ile anaakım arasında kendine özgü bir alan yaratmış bir yönetmen.
Filmografisi boyunca tutarlı bir şekilde, sorunlu aile ilişkileri, yaşanmamış aşklar, üstü örtülmüş sırlar, çocukluk travmaları, geçmişle hesaplaşma gibi temaları işleyen Irmak, melodram, komedi, gerilim, korku gibi farklı türlerden beslenirken duygularımıza seslenmeye hep öncelik verdi. Çağan Irmak’ın yirmi beş yılı bulan kariyerine dönüp bakıyoruz ve yönetmenin tüm uzun metrajlı filmlerini tek tek inceliyoruz.
Babam ve Oğlum (2005)
Çağan Irmak’ın kariyerinde bir eşiği atlamasını sağlayan Babam ve Oğlum (2005), aynı zamanda 2000’lerin Türkiye sineması açısından da önemli bir kırılma noktası teşkil eder. Listemizin ilk sırasında yer almayı birçok açıdan hak eden filmde küçük oğlunu ailesine emanet etmek üzere uzun zaman sonra bir Ege kasabasındaki evine dönen gazeteci Sadık ile yıllar sonra karşısına çıktığı babası Hüseyin arasındaki hesaplaşma, Yeşilçam melodramlarından miras bir üslupla işlenir. Tüm Çağan Irmak filmleri gibi aile içi dinamikleri merkezine alan filmin arka planındaysa 12 Eylül Darbesi’nin yol açtığı toplumsal yarılma yer alır. Babam ve Oğlum, benzer bir eve dönüş ve hesaplaşma hikâyesi anlatan Özcan Alper imzalı Sonbahar’dan (2008) mizahi dokunuşuyla ayrılır. Buna karşılık, olanları çok da anlamlandıramayan çocuk karakterin masum perspektifine geçmesiyle Giuseppe Tornatore’nin Cinema Paradiso’sunu (1988) da akla getirir.
Dedemin İnsanları (2011)
Babam ve Oğlum’da (2005) 12 Eylül Darbesi üzerinden politik arka planı güçlü bir hikâye anlatan Çağan Irmak, birkaç yıl sonra Dedemin İnsanları’nda (2011) benzer sulara döner ve bu kez de zamanda gidiş gelişlerle hem 1980’li yılları hem de 1920’lerde Türkiye ile Yunanistan arasındaki Nüfus Mübadelesi sırasında yaşananları mercek altına alır. Farklı dönemlerde yaşanan acılar üzerinden bir Türkiye panoraması çıkaran film, zorunlu göç, ayrımcılık, vatan hasreti gibi meseleleri tıpkı Babam ve Oğlum’da olduğu gibi kâh dramatik, kâh mizahi bir üslupla ele alır. Dedemin İnsanları, erken cumhuriyet dönemine bakmasıyla Tomris Giritlioğlu imzalı Salkım Hanımın Taneleri (1999) gibi örnekleri de akla getirir.
Unutursam Fısılda (2014)
Hevesli birer şarkıcı adayı olan iki kız kardeşten birinin yaşadığı kasabayı kendisine hayallerini gerçekleştirme vaadinde bulunan bir adamla terk etmesini ve iki kız kardeşin yıllar sonra yeniden yüzleşmesini konu alan Unutursam Fısılda (2014), Çağan Irmak’ın pek çok başka filmi gibi farklı dönemler arasında gidip gelen duygusal bir anlatıya sahiptir. 70’lerin sevilen Türkçe pop şarkılarından beslenmesiyle ve müzik üzerinden yarattığı nostalji duygusuyla Unutursam Fısılda (2014), yönetmenin bir başka başarılı filmi Issız Adam’dan (2008) esintiler taşır. Ayrıca aile bireylerinin travmatik geçmişleriyle hesaplaşması temasıyla listemizin üçüncü sırasında yer almayı sonuna kadar hak eden filmde, iki kız kardeşin yıllara yayılan duygusal ve sanatsal rekabeti akıllara Anand Tucker’ın imzasını taşıyan Hilary and Jackie’yi (1998) getirir.
Issız Adam (2008)
Şık bir restoranda aşçılık yapan varlıklı Alper ile bir kitapçıda tesadüfen tanıştığı, geçimini küçük bir dükkânda diktiği kostümlerle sağlayan Ada’nın yıllara yayılan ilişkisini anlatan Issız Adam (2008), Çağan Irmak’ın bir döneme damga vurmuş filmlerinin başında gelir. İmkânsız aşk, ayrılık, hasret gibi temaları işlerken melodram klişelerinden yer yer fazlaca beslendiğini düşünsek bile film modern, kentli insanının yalnızlığına dair nokta atışı gözlemleriyle duygusal olarak bizi yakalamayı başarır. 70’li yılların Türkçe pop şarkılarının ağırlıkta olduğu müziklerine sırtını yaslayan ve kısa zamanda bir popüler kültür fenomenine dönüşen Issız Adam, özellikle nostalji konusunda zaafınız varsa sizi de mutlaka etkileyecektir.
Ulak (2008)
Birçoklarımızn listenin üst sıralarında gördüğüne şaşıracağı Ulak’la (2008) Çağan Irmak kariyerinde bambaşka bir yola sapar. İsimsiz bir köye gelen bir yolcunun çocuklara anlattığı hikâyeler ve bu hikâyelerin ortaya çıkardığı sırların köy halkında yarattığı huzursuzluk etrafında şekillenen film, akıllara Marquez ve Calvino gibi yazarların eserlerini getiren büyülü gerçekçi bir atmosfere sahiptir. Masal ve söylentiyi gizemli bir köy ortamına taşımasıyla Ümit Ünal’ın Gölgesizler’ini (2009), hikâyelerin gücüne yaptığı vurguyla Pasolini’nin The Decameron’unu (1971) akla getirmekle film, aslen gerilim yüklü, karanlık atmosferiyle dikkat çeker. Yönetmenin sinemasının kodlarına alışık izleyicilerin yadırgayabileceği Ulak, farklı bir Çağan Irmak denemesi görmek isteyenlerin şans vermesi gereken bir yapım.
Nadide Hayat (2015)
Otuz yıllık hayat arkadaşını aniden kaybedince boşluğa düşen Nadide’nin (Demet Akbağ) yeni hobiler edinmeye çalışmasını ve nihayet geri döndüğü üniversite eğitimi sırasında bir profesörle tanışmasını konu alan Nadide Hayat (2015), kendini ve hayatını yeniden keşfetme temasını işlemesi bakımından Çağan Irmak’ın Tamam mıyız?’ına (2013) yakın durur. Ancak bu filmde, Tamam mıyız?’a kıyasla, tıpkı başrolünü yine Demek Akbağ’ın üstlendiği Eyyvah Eyvah serisinde olduğu gibi mizahi ton çok daha ağır basar. Bunun yanında Nadide Hayat, bir kadının yaşadığı kayıptan sonra çıktığı varoluşsal yolculuğu takip eden Eat Pray Love (2010) ve ilerleyen yaşlarında yaşamın tadını çıkarmaya çalışan iki arkadaşa odaklanan The Bucket List (2007) gibi filmlerle de akrabalık taşır.
Mustafa Hakkında Herşey (2004)
Irmak’ın ikinci uzun metrajı Mustafa Hakkında Herşey (2004) düzenli hayatı karısının geçirdiği trafik kazasıyla bir anda altüst olan başarılı reklamcı Mustafa’yı merkezine alır. Film, kaza sırasında karısının yanında hiç tanımadığı bir taksi şoförünün bulunduğunu öğrenen Mustafa’nın yaşadığı şaşkınlıktan gerilim dozu yüksek, klostrofobik bir anlatı çıkarır. Kendini aldatılmış ve karanlıkta bırakılmış hisseden erkek kahramanıyla Double Indemnity (1944) gibi film noir klasiklerine göz kırpan Mustafa Hakkında Herşey, saplantı ve suçluluk duygusunu büyük ölçüde tek mekâna sığdırmasıyla da yönetmenin birkaç yıl sonra imza atacağı Karanlıktakiler’le (2009) akraba sayılabilir.
Karanlıktakiler (2009)
Başrollerini Erdem Akakçe ve Meral Çetinkaya’nın paylaştığı Karanlıktakiler (2009) otuzlu yaşlarına gelmesine rağmen halen annesiyle birlikte yaşayan bir adam ile kendini dış dünyadan yalıtmış, gerçeklikle bağı gitgide kopan annesi arasındaki bağımlılık ilişkisine odaklanır. Film, Çağan Irmak’ın filmografisi boyunca sık sık işlediği çözümlenmemiş ailevi sorunlar temasına mekânsal bir sıkışmışlık hissi katması ve psikolojik gerilim boyutu eklemesiyle dikkat çeker. Yönetmenin Mustafa Hakkında Herşey’de suç hikâyesi üzerinden kurduğu gerilim, burada daha teatral bir boyut kazanır. Sosyal temasın eksikliğinin insan psikoloji üzerindeki etkisine bakmasıyla Ömer Kavur klasiği Anayurt Oteli’ni (1987) çağrıştıran film, kapalı mekânda yarattığı gerilim duygusuyla yer yer Hitchcock filmlerinden, özellikle de Psycho’dan (1960) esintiler taşır.
Prensesin Uykusu (2010)
Çağan Irmak Ulak’tan iki yıl sonra bir kez daha masalların dünyasına geri döner ve Prensesin Uykusu’na (2010) imza atar. Fakat bu kez gizemli ve gerilimli bir öykü yerine kader ve hayaller etrafında şekillenen duygusal bir anlatı kurar. Kendi halinde bir adam olan kütüphane memuru Aziz ile yeni komşusunun komaya giren küçük kızı Gizem arasında kurulan bağ bize bir yandan yaşama sevinci aşılarken bir yandan da melodram türünün sınırlarında gezinir, hatta yer yer biraz fazlaca ağdalı bir tona bürünür. Prensesin Uykusu, yaklaşan ölümün yarattığı duygusal sarsınıtya odaklanmasıyla Love Story (1970) gibi melodramlardan da izler taşır.
Benim Adım Feridun (2016)
Benim Adım Feridun’da (2016) Çağan Irmak bir önceki filmi Nadide Hayat’taki (2015) kadar başarılı olmasa da mizahi tonu sürdürür. Sevgilisi tarafından terk edilen Ersan’ın kendini yollara vurup memleketi Erdek’te öylesine girdiği düğünde davetliler tarafından Feridun adında bir akrabaya benzetildiği film, kahramanın güzel bir kadınla tanışmasıyla romantik komedi atmosferine bürünür. Ersan’ın Feridun rolünü bir süre daha oynamaya karar vermesiyle Benim Adım Feridun, Maid in Manhattan (2002) gibi kimlik karışıklığı komedilerine göz kırpar. Türkçe edebiyatının önde gelen kalemlerinden Mahir Ünsal Eriş’in aynı adlı öyküsünden uyarlanan filmi, alttan alta duygusal bir boyut da taşıyan rastlantılar/yanlışlıklar komedilerinden hoşlanan izleyiciler keyifle seyredebilir.
Bizi Hatırla (2018)
Bizi Hatırla (2018), İstanbul’da eşi ve çocuklarıyla yaşayan işkolik bir adamın bir sahil kasabasında yaşayan babasıyla yıllar içinde zayıflayan ilişkisini, babasının ani hastalığı sonucu yeniden kurmak zorunda kalmasını anlatır. Travmatik aile ilişkilerini ve kuşaklar arası çatışmayı merkeze almasıyla Yasujiro Ozu’nun Tokyo Story'’si (1953) gibi klasikleri akıllara getiren film, yaralı baba-oğul ilişkisini ve suçluluk duygusunu işlemesi bakımından Irmak’ın Babam ve Oğlum’la ve Dedemin İnsanları’yla akraba filmlerinden bir diğeridir. Karakterlerin kendileriyle ve geçmişle hesaplaştıkları bu aile dramı, Yeşilçam melodram geleneğinden beslenmesinin yanında, barındırdığı mizahi öğelerle bizi içten içe gülümsetmeyi de başarır ama nihayetinde Irmak’ın sinemasının kalıplarını tekrar etmenin ötesine geçemez.
Tamam mıyız? (2013)
Hayal kırıklıklarıyla boğuşan bir heykeltıraş ile bedensel engeli nedeniyle annesine bağımlı yaşayan, hayata küsmüş bir genç arasında kurulan yoldaşlığı ve bu ilişkinin her ikisinin de yaşamını tamamen değiştirmesini konu alan Tamam mıyız? (2013), hayatta anlam arayışı temasını merkeze alır. Fiziksel engel ve bakım üzerinden kurulan beklenmedik bir dostluğu anlatması açısından The Intouchables’ı (2011) çağrıştıran Tamam mıyız?, o filme kıyasla çok daha dramatik bir anlatıya sahiptir elbette. Hastalığa ve aile içi yaraların sarılma çabasını ele almasıyla Çağan Irmak’ın sonraki filmlerinden Bizi Hatırla’yla da benzeşen film, yer yer fazlaca duygusal bir tona bürünerek etkisini kaybeder.
Çocuklar Sana Emanet (2018)
Çocuklar Sana Emanet’te (2018) Çağan Irmak gerilim unsurları da taşıyan bir psikolojik drama imza atar. Başarılı bir iç mimar olan Kerem’in (Engin Akyürek), geçirdiği trafik kazasının travmasını atlatmaya çalışırken aynı zamanda bir çocuğun ölümüne yol açmış olmanın vicdan azabını çektiği film, yas ve travmayı doğaüstü elementler çerçevesinde ele alır. Kerem’in bir süre sonra hem çocuğun hayaletini hem de bilinmeyen başka bir varlığın izlerini görmeye başlamasıyla Çocuklar Sana Emanet, Nicolas Roeg klasiği Don’t Look Now’u (1973) çağrıştırmaya başlar. Yeşilçam mirasından da beslenen film ilginç bir deneme olsa da dağınık bir yapıya sahiptir. Ayrıca geçmişle yüzleşme temasında da, psikolojik gerilim türünde de Irmak’ın daha önce çok daha etkili eserler verdiğini teslim etmek gerekir.
Sevda Mecburi İstikamet (2023)
Tüm filmografisi boyunca Yeşilçam sinemasıyla diyalog halinde filmler yapan Çağan Irmak, Sevda Mecburi İstikamet’te (2023) bu kez Yeşilçam’ı doğrudan öyküsünün parçası haline getirir. 70’li yıllarda genç birer oyuncu olan Selim ile Sevda’nın sette tanışıp âşık olmasını, ancak kızlarına otizm teşhisi konulunca yollarını ayırmalarını konu alan filmde, uzun yıllar sonra Sevda’nın ölümcül bir hastalığa yakalanmasıyla yeniden bir araya gelen iki sevgilinin ve baba-kızın hikâyesi, bir kez daha geçmişin hayaletleri, pişmanlıklar ve zamanın yaralarını sarma çabası etrafında dolaşır. Ancak Çağan Irmak’ın Yeşilçam melodramlarını günümüze uyarlama denemelerini ve nostaljik bakışını sevenlerdenseniz, bu bakımdan Unutursam Fısılda’nın çok daha iyi bir seçim olacağını belirtelim.
Bana Şans Dile (2001)
Bana Şans Dile (2001) sessiz, içine kapanık, dünyayla derdi olan lise öğrencisi Bahadır’ın (Rıza Kocaoğlu) bir gün okula tabancayla gidip sınıfındaki herkesi ve öğretmenini rehin alması etrafında gelişen olayları ele alır. Sınıf arkadaşlarını en karanlık sırlarını tüm dünyayla paylaşmaya zorlayan Bahadır’ın amacı insanların ikiyüzlülüğünü gözler önüne sermek, ışıltılı görünen hayatların arkasındaki gerçekleri ortaya çıkarmaktır. Çağan Irmak’ın gençlik draması ve gerilim türlerini bir araya getiren bu ilk uzun metrajı, yönetmenin kariyeri boyunca dert edineceği aile ilişkileri, büyüme travmaları ve iletişimsizlik gibi temalar etrafında dolaşır. Tipik “ilk film” sorunlarından mustarip olan Bana Şans Dile, çok fazla şeyi aynı anda söylemeye çalışır ve biçimsel açıdan tutarlı olmayı da başaramaz. Yine de yönetmenin Mustafa Hakkında Herşey (2004) ve Karanlıktakiler (2009) gibi gerilim denemelerini seviyorsanız geri dönüp Bana Şans Dile’ye de bir göz atmanızda fayda var.



















































