
Son 10 Yılın En İyi 10 Zombi Filmi ve Dizisi
21. yüzyılın en iyi zombi filmleri arasında kabul edilen 28 Days Later serisinin Danny Boyle imzalı son filmi 28 Years Later (2025) geçtiğimiz yaz nihayet izleyici karşısına çıktı ve şimiden senenin en beğenilen filmleri arasına girdi. Bu vesileyle biz de, türün yakın dönemde geçirdiği evrimi ortaya koyan, politik katmanları ve psikolojik derinlikleriyle zombi anlatılarına yeni açılımlar getiren en iyi film ve dizilere kronolojik olarak yakından bakıyoruz.
İzleyiciyi tüm zamanların en iyi korku dizileri arasında gösterilen çizgi roman uyarlaması The Walking Dead’deki (2010-2022) olayların öncesine götüren sekiz sezonluk spin-off dizisi Fear the Walking Dead (2015-2023), zombi salgınının başlangıcını çıkış noktası olarak alıyor. Los Angeles’ta yaşanan toplumsal yıkımın ardından hayatta kalmak için yollara düşen bir aileyi takip eden dizi, ilerleyen sezonlarında farklı karakterlere odaklanıp hikâyesini çeşitlendiriyor. Başlarda dramatik yapıya ve tekinsiz bir gerilime ağırlık veren Fear the Walking Dead, zamanla aksiyon odaklı bir anlatımı benimsiyor. Korku türünün televizyondaki konumunu kökten değiştiren efsanevi The Walking Dead’in gölgesinde kalmakla birlikte dizi, sonraki yıllarda epey ses getiren The Last of Us gibi yapımlar üzerindeki etkisi açısından da önemli.
Prömiyerini Cannes Film Festivali’nin Geceyarısı gösterimlerinde yapan Sang-ho Yeon imzalı Train to Busan (2016) Güney Kore sinema tarihinin en yüksek gişe hasılatına ulaşan filmlerinden biri. Yeni başlayan zombi salgının Seul’den Busan’a giden trende yayılmaya başlamasını anlatan film, yolcuların hayatta kalmak için verdiği kıyasıya mücadeleyi konu alıyor. Danny Boyle’un zombi türünü güncelleyen 28 Days Later’ında (2002) olduğu gibi zombilerin hızlı hareket edebildiği film, hareket halindeki bir treni dehşetin merkezi haline getirmesiyle Bong Joon-ho’nun distopik Snowpiercer’ının (2013) atmosferinden de izler taşıyor. Özellikle çağdaş Asya sinemasının çıkardığı pek çok korku filmine doğrudan ilham veren Train to Busan, 2010’ların mutlaka izlenmesi gereken zombi filmlerinden biri.
Mike Carey’nin romanından uyarlanan The Girl with All the Gifts (2016), mantarlar aracılığıyla yayılan ölümcül bir salgının etkisi altındaki bir dünyada, enfekte oldukları halde akıllarını ve bilinçlerini korumayı başaran bir grup çocuğu ve onlar üzerinde çalışarak virüse çare arayan bilim insanlarını takip ediyor. Filmin aynı anda hem insan ve hem de ‘aç’ (filmde zombilere ‘aç’ deniyor) olan baş karakteri Melanie, insanlığın geleceğinin bir çocuğa bağlı olduğu Alfonso Cuarón distopyası Children of Men’i (2006) akıllara getiriyor elbette. Kimlik ve ahlak gibi meseleleri işlerken insanı insan yapanın ne olduğunu sorgulamasıyla da The Girl with All the Gifts zombi türünün pek çok örneğinden ayrı bir yerde duruyor.
Zombi salgınını atlatmış bir İrlanda’yı mesken tutan The Cured (2017) enfekte olmuş insanların iyileştirilebildiği ve yeniden topluma entegre edilmeye çalışıldığı bir dünyada geçiyor. Filmde eski zombiler, enfekte oldukları dönemde yaptıkları her şeyi hatırlayan ve karanlık geçmişleriyle hesaplaşmaya çalışan trajik figürler olarak resmediliyor. Hayatta kalma mücadelesini değil salgın sonrası yaşanan toplumsal yarılmayı, karşılaşılan ayrımcılığı, insanların atlatmaya çalıştığı travmaları konu alan The Cured, tematik olarak District 9 (2009) gibi filmlere yakın dururken politik bakışıyla da All of Us Are Dead gibi dizilere ilham kaynağı olmuş, zombi filmi konvansiyonlarını tersyüz eden bir yapım.
Japon yönetmen Shin'ichirô Ueda’nın imzasını taşıyan One Cut of the Dead (2017) tamamı tek plandan oluşan düşük bütçeli bir zombi filmi çekmek üzere terk edilmiş bir askerî tesise giden bir grup sinemacıyı takip ediyor. Bir süre sonra sete gerçek zombiler saldırınca herkes canının derdine düşüyor tabii. Film içinde film numarasına başvuran, sahte belgesel ve buluntu görüntü estetiğinden yararlanan One Cut of the Dead, etkileyici bir koreografiye sahip 37 dakikalık kesintisiz tek plan sahnesiyle de set ortamının kaotikliğini başarıyla perdeye taşıyor. Abartılı şiddeti ve mizah duygusuyla Peter Jackson’ın Braindead’ini (1992) andıran film kulaktan kulağa yayılan şöhretiyle kült statüsüne ulaşırken, 2022 yılında Michel Hazanavicius tarafından Final Cut adıyla yeniden uyarlandı.
Dominique Rocher imzalı The Night Eats the World (2018), Paris’te bir apartman dairesinde bir partinin ertesinde zombiler tarafından ele geçirilmiş bir dünyaya uyanan Sam’e odaklanıyor. Daireyi dışarıya karşı korunaklı hâle getiren Sam zamanla yalnızlıkla boğuşmaya, psikolojik dengesini kaybetmeye başlıyor. Sınırlı miktarda diyaloğa yer veren film, zombileri de tamamen sessiz varlıklar olarak resmediyor. The Last Man on Earth (1964) ve The Omega Man (1971) gibi “hayatta kalan son insan” temalı filmlere selam çakan The Night Eats the World, zombi türüne getirdiği minimalist yorum ve kurduğu psikolojik atmosferle hafızamızda kendine özgü bir yere sahip.
Güney Kore yapımı #Alive (2020), Seul kentini ele geçiren gizemli bir virüs salgını sırasında evine kısılıp kalan bir gamer’ı merkezine alıyor. Erzağı azaldıkça umudunu kaybetmeye başlayan genç adam, karşı binada sağ kalan bir kadının bulunduğunu fark edince zombilerden korunmak için onunla birlikte mücadele etmeye başlıyor. Salgın sırasında bir apartman dairesine hapsolma motifi açısından The Night Eats the World’ü hatırlatan #Alive, zombi filmi konvansiyonlarını kapalı mekân gerilimine uyarlarken teknolojiyi de hikâyesine zekice entegre ediyor. COVID-19 salgınının başlarında çekilen Host (2020) ve Safer at Home (2021) gibi hayatta kalma temalı filmlerle de akraba olan #Alive, bugün çok uzak görünen bir dönemden geriye kalan en dehşet verici filmlerden biri.
Yönetmenliğe 2004 yapımı Dawn of the Dead’le adım atan Zack Snyder’ın kariyerinin ikinci zombi filmi Army of the Dead (2021) virüs salgını sonucunda karantina altına alınmış Las Vegas’taki bir kumarhanenin kasasını soymak için bir araya getirilen bir grup paralı askeri takip ediyor. Geleneksel zombi kavramının ötesine geçen akıllı, bilinçli ve örgütlü bireylerin önderlik ettiği bir zombi toplumu tasvir eden film bu açıdan Resident Evil: Welcome to Raccoon City (2021) ve hatta The Last of Us gibi yapımlara da yakın duruyor. Zombi türü konvansiyonlarını soygun filmi trükleriyle iç içe geçiren filmin artılarından biri de mizahi tonu elbette.
Güney Kore yapımı Netflix dizisi All of Us Are Dead (2022-), zombi salgını temasını lise ortamına taşımasıyla dikkat çekiyor. Okul binasında mahsur kalan ve zombilere karşı güçlerini birleştiren bir grup genci merkezine alan dizi, Kore toplumundaki sınıfsal eşitsizliğe ve eğitim sisteminin yetersizliğine dair keskin gözlemlerde bulunurken bir yandan da dostluk, rekabet, ihanet, akran zorbalığı gibi temalar üzerinden zombi anlatısını gençlik filmi çerçevesine yerleştiriyor. Yine lise ortamında geçen Japon animesi Highschool of the Dead’le (2010) akraba sayılabilecek All of Us Are Dead, kısa zamanda Netflix’in İngilizce olmayan en popüler içeriklerinden biri haline geldi. Dizinin ikinci sezonunun 2026’da seyirci karşısına çıkması bekleniyor.
Son yılların en başarılı zombi dizilerinden biri de, Naughty Dog’un geliştirdiği video oyunundan uyarlanan HBO dizisi The Last of Us (2023-) oldu. Uygarlığın yıkılmasından yıllar sonra, belki de insanlığın son umudu olan on dört yaşındaki Ellie ile onu Amerika’nın bir ucundan diğerine götürme görevini üstlenen Joel adında bir adama odaklanan ilk sezon büyük beğeniyle karşılandı. 2025’in bahar aylarında izleyiciyle buluşan ikinci sezon bu kez Wyoming eyaletindeki yerleşik bir toplulukta geçiyordu. Alfonso Cuarón’un Children of Men’inden (2006) ve bir baba ile kızının yıkım halindeki bir Amerika’yı katetmesini konu alan The Road’dan (2009) izler taşıyan dizi, COVID sonrası dönemin haletiruhiyesinde karşılık bulan yas ve umut gibi temaları ele alma biçimiyle ve duygusal derinliğiyle kalbimizi kazanmayı başardı.





























