
Yasaklanmış En Tartışmalı 10 Korku Filmi
Hem içeriği hem de şiddet dozu sebebiyle en tartışmalı türlerden biridir korku. Hatta türün bazı kült örnekleri döneminde “yanlış anlaşılmış” ve ahlaki bir panikle sansüre uğramıştı. Bu nadir fakat fazlasıyla etkili filmler; savaşlar, katliamlar ve politik çalkalanmalarla kaynayan toplumun bilinçdışını yansıtır aslında.
Listemizde sinema tarihinin en tartışmalı 10 korku filmini en kötüden en iyiye sıraladık. Sıralamamızı yaparken filmin sömürü seviyesine dikkat ettik. Sadece seyirciyi şok etmekten ziyade, politik bir eleştirinin de peşine düşen filmler listemizde üst sıralarda. Yalnız uyaralım, listemizdeki çoğu film sizde travmatik izler bırakabilir. İçlerinde muhtemelen ilk on beş dakika sonrası izlemeyi bırakacağınız yapımlar da var. Dolayısıyla bu listeye bir “öneri” listesi demek pek doğru değil. Daha ziyade “meraklısına” bir derleme…
İtalyan yönetmen Ruggero Deodato imzalı Cannibal Holocaust (1980), korku türünün iddialı geleneklerinden İtalyan sömürü sinemasının bir örneği. Amazonlara giden Amerikalı bir belgesel ekibine odaklanan yapım, gerçekle kurmacanın sınırlarının bulanıklaştığı, seyircinin etik sınırlarıyla oynamayı seven o tuhaf filmlerden. Buluntu film estetiğinin erken dönem örneklerinden biri olan filmin yönetmeni Deodato, oyuncuların ölümüne neden olduğu gerekçesiyle mahkemeye çıkmış, bunun doğru olmadığı kanıtlanınca serbest bırakılmıştı. Bunun filmle ilgili bir tür pazarlama stratejisi de olabileceğini ekleyelim. Nitekim ileride Blair Witch Project (1999) gibi filmlerden bu “skandal” dilinin daha planlı versiyonlarına da denk geldik. Özellikle Amazonlardaki kabile ve film ekibinin yer aldığı sahneler konusunda önden uyaralım. Filmin pek çok ülkede yasaklanmasına de neden olan bu sahnelerde hem insanlara hem de hayvanlara karşı grafik şiddet dozu fazlasıyla yüksek. Ayrıca yerliler ve film ekibi arasında “medeniyet/vahşet” üzerinden kurduğu sorunlu tezat politik olarak da yer yer rahatsız edici. Tüm bu yasaklanma halini biraz da medyatik bir hale dönüştüren filmi, “sömürü” dozu nedeniyle listemizde onuncu sıraya koyduk.
Listemizin dokuzuncu sırasında, Salo ve A Serbian Film ile birlikte sinema tarihinin izlenmesi en zor ve mide bulandırıcı filmlerinden biri var: 2000’lerin en çok tartışma yaratan yapımlarından, üç bölüm halinde yayınlanan Human Centipede (2009). “Torture porn” türüne de dahil edebileceğimiz filmde siyam ikizlerini ayırmakta uzmanlaşmış psikopat bir Alman cerrah konu ediliyor. Üç turisti kaçıran ve onları “insandan kırkayak” yapmak için kullanan doktorun karakterinde, Nazi doktor Josef Mengele’nin yaptığı dehşet verici deneylerden izler var. Pek çok ülkede tartışma yaratan ve ikinci bölümü İngiltere’de yasaklanan yapımı, türün özellikle meraklısı değilseniz kesinlikle tavsiye etmiyoruz. Bir hikâyeden çok bir “deneyim” olarak nitelendirebileceğimiz yapım, bir an bile nefes almanıza izin vermeyen, acımasız ve sömürü odaklı bir üsluba sahip. Bu anlamda üçlemeyi tamamlamak tam anlamıyla bir “challenge” diyebiliriz…
Listemizin sekizinci filmi ise, yine 2000’lerin en çok ses getiren korku filmlerinden A Serbian Film (2010). Bir “sanat filmi” zannettiği yapımın aslında bir snuff filmi olduğunu fark eden bir porno oyuncusuna odaklanan yapım, nekrofili ve pedofiliyle ilgili bölümleri nedeniyle bazı ülkelerde yasaklanmış, fakat ironik olarak kendi ülkesinde sansürlenmemişti. Yönetmen Spasojević’e göre tüm bu şiddet aslında Sırp hükümeti tarafından halk üzerinde uygulanan istismarın bir alegorisi. Bu anlamda filmi listemizde de yer verdiğimiz Pasolini imzalı faşizm alegorisi Salò’ya benzetmek mümkün. Ancak Pasolini’nin siyasi içgörüsünden ve şiddet imgelerine yaklaşımından bu filmde eser yok. Listemizdeki sömürü tarafı ağır basan yapımlardan biri olan filmi türün meraklısı dışındaki seyircilerimize önermiyoruz…
Listemizin yedinci sırasında görece biraz daha izlenebilir bir film var: Bir 70’ler sömürü sineması klasiği, I Spit on Your Grave (1978). Bir grup erkek tarafından tecavüze uğrayan genç bir kadının vahşi intikam hikâyesini konu alan yapım, rape-revenge türünün ikonik örneklerinden biri. 2000’lerde yeniden çevrilen ve bir seriye dönüşen film, ilk gösterime girdiğinde özellikle kadına şiddet sahneleriyle sert bir şekilde eleştirilmiş ve “çöp film” kategorisine dahil edilmişti. 2000’lerde korku sinemasına bakışın biraz daha derinleşmesiyle film daha sonradan “yanlış anlaşılmış bir feminist anlatı” olarak değerlendirildi. Filmin izlerini özellikle benzer kadın başrollü şiddetli intikam hikâyeleri anlatan Kill Bill (2003), Audition (2000) ve Lady Vengeance (2005) gibi örneklerde görmek mümkün. Eğer filmi severseniz, listemizin bir sonraki maddesi ve bir başka rape-revenge klasiği The Last House on the Left’i de öneririz.
Korku sinemasının usta yönetmenlerinden Wes Craven imzalı The Last House on the Left (1972), Ingmar Bergman’ın The Virgin Spring’inden (1960) esinlenen bir başka rape-revenge klasiği. Film, cani bir grup erkek tarafından tecavüze uğrayan ve öldürülen genç bir kadının ailesinin kanlı intikamına odaklanıyor. Bergman’ın da Töres döttrar i Wänge isimli İsveç halk şarkısından esinlendiği hikâye, Craven’ın versiyonunda fazlasıyla vahşi bir hâle gelmiş ve sansüre uğramıştı. Grafik şiddet ve cinsel şiddet sahneleri nedeniyle “video nasty” akımının korkulu rüyası filmlerinden biri hâline gelen The Last House on the Left, pek çok yönüyle dönemin istismar filmlerinden ayrı bir yerde duruyor aslında Filmin listemizin biraz daha üst sıralarında yer almasının sebebi ise filmin “gerçekçiliği” ve şiddetin temsil ederken kurduğu doğrudanlık. Bu anlamda kendinizi bazen fail bazense kurbanın rolünde hayal etmek zorunda kaldığınız, zorlayıcı bir yüzleşme deneyimi izliyorsunuz aslında. “Suç ve ceza” ile şiddetin politikası üzerine düşünen, düşünsel yönü daha kuvvetli korku filmlerini seviyorsanız mutlaka bu kült klasiğe bir göz atın deriz.
Listemizde üst sıralara doğru ilerledikçe korku klasiklerinden devam ediyoruz. William Friedkin imzalı The Exorcist (1973), satanist kültlerle ilgili söylentilerin revaçta olduğu 70’lere bomba gibi düşmüş, dini içeriği sebebiyle büyük tepki çekmişti. Dönemin Katolik Kilisesi, filmde dinin temsil ediliş biçimini özellikle eleştirmişti fakat bu tepki izleyici ilgisini daha da arttırdı. Filmin çekimleri sırasında set ekibinden pek çok kişinin yaralandığını, hatta aralarında ölenlerin olduğunu da ekleyelim. Filmin gösteriminde bayılanlar ve fenalaşanlar olunca, filmin lanetli olduğuna dair söylentiler de çığ gibi büyüdü. Bugün hâlâ sonsuz kopyası üretilen ve şeytan istilası filmlerinde bir köşe taşı olan The Exorcist, siyasi ve kültürel kırılmalarla çalkalanan ABD’de toplu bir histeri halinin tetikleyicisi (ya da semptomu). Ancak bugünden baktığınızda film sizde “bu kadar korkacak ne vardı?” gibi bir etki yaratabilir, çünkü prodüksiyon anlamında günümüzdeki korku filmlerinden uzak, daha analog bir havası var. Öte yandan kimileri için bu atmosfer şimdiki dijital efektlerden çok daha gerçekçi ve ürkütücü olabilir… Listemizde doğaüstüne ve dini temalara göz kırpan nadir filmden biri aynı zamanda The Exorcist. Benzer tarzda filmler arıyorsanız daha yakın dönemden The Conjuring serisini öneririz.
George O. Romero’nun kült filmi Night of the Living Dead (1968), zombi türünün erken dönem örneklerinden. Bu yüzden de ilk gösterime girdiğinde beklenmedik bir tepki alıyor aslında. Bugünden baktığımızda Romero’nun zombilerinin fazlasıyla “insani” bile olduğunu söylemek mümkün. Günümüze kadar devam eden serinin ilk halkası olan yapım, zombi saldırısı altında kalan bir grubun sığındıkları kulübede hayatta kalma mücadelesine odaklanıyor. Korku sinemasının politik nitelik kazandığı 60’ların önemli örneklerinden biri olan film, dönemin Soğuk Savaş atmosferine ve yükselen ırkçılığa dair de bir alegori niteliğinde. Aşırı şiddeti politik eleştirinin bir aracı olarak kullanmasıyla film, listemizden yine Salò’yla birlikte düşünülebilir. Öte yandan kan revan dozunun istismara asla kaymadığını, bu anlamda grafik şiddetin dozunda kullanıldığını da ekleyelim. Bu yüzden listemizdeki “en kolay” izlenebilir filmin Night of the Living Dead olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Eğer filmden memnun kalırsanız, günümüze kadar uzanan serideki diğer filmlere de bir göz atın deriz.
Listemizin üçüncü sırasında, slasher türünün öncülerinden Tobe Hooper imzalı Texas Chainsaw Massacre (1974) var. Bir grup gencin Amerikan taşrasındaki tuhaf bir evde yaşadıkları dehşet dolu olayları konu alan yapım, gençliğe ve cinselliğe dair söyledikleriyle dönemin yükselen gerici ruh haline dair çarpıcı bir portre çiziyordu. İngiltere dahil olmak üzere pek çok ülkede yasaklanan filmin özellikle testere gibi araçların kullanıldığı grafik şiddet sahneleri sizi fazlasıyla rahatsız edebilir. Filmin asıl ürkütücü tarafı ise şiddeti “sinematik bir numara” olarak değil, doğrudan ve çıplak bir gerçekçilikle göstermesi. Bu anlamda filmi listemizdeki The Last House on the Left ve I Spit On Your Grave gibi 70’ler klasiklerine benzetebiliriz. Eğer filmin bu “raw” estetiği hoşunuza giderse, bugüne dek devam dokuz filmlik seriye de bir göz atmanızı öneririz - elbette beklentileriniz orijinal filmin altında tutarak…
Listemizin ikinci sırasında yer alan Michael Powell imzalı Peeping Tom (1960), sinemanın röntgenci doğasına dair yapılmış en ustalıklı işlerden biri. “Bir Hitchcock filmi” olduğunu söylesek sorgulamadan inanabileceğiniz film, kadınları kamerasıyla “avlayan” ve ölümlerini kayda alan bir seri katile odaklanıyor. Peeping Tom, özellikle dünyayı katilin kamerasından izlediğimiz birinci şahıs çekimleriyle Carpenter başyapıtı Halloween (1978) gibi pek çok korku filmine de ilham olmuştu. İlk çıktığında özellikle eleştirmenlerin ahlakçı yorumlarına maruz kalan ve yerin dibine sokulan film, sonradan yeniden keşfedilerek Martin Scorsese gibi yönetmenlerin de dikkatini çekti Listemizdeki en katmanlı ve derinlikli yapımlardan birinin Peeping Tom olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Film, ilk bakışta tıpkı I Spit On Your Grave’de de olduğu gibi kadın düşmanı bir izlenim yaratabilir. Ancak kameranın şiddeti üzerinde düşünen bu tuhaf filmin tamamına bir şans verin deriz. Özellikle filmde yer alan 8mm film sahneleri bir süre aklınızdan çıkmayacak…
Listemizin zirvesinde, tartışmalı film dendiğinde tüm sinemaseverlerin aklına gelen ilk filmlerden biri olan Pasolini klasiği Salò, or the 120 Days of Sodom (1975) var. Faşizmin dehşet verici bir portresini çizen film, faşizmin kendisi kadar zor izlenen ve hazmedilen hem karakterlerine hem de seyircisine şiddet uygulayan, istismarın ise sınırlarında gezinen, çarpıcı bir film. Aslında türler ötesi bir anlatı kuran filmi korku olarak tanımlamak doğru olmaz. Ancak şiddet, cinsel şiddet, işkence ve istismar sahneleriyle büyük ses getiren film, dönemin korku filmlerinden çok daha fazla tepki çekmişti. Marquis de Sade’ın aynı adlı romanından uyarlanan yapım, 18 genci kaçıran ve onlara korkunç işkenceler yapan bir grup İtalyan faşist politikacıya odaklanıyordu. Pasolini’nin son filmi olan yapım, politik bir cinayete kurban gittiği düşünülen yönetmenin ölümünden sonra gösterime girmesiyle daha da büyük ses getirdi. Salo, her ne kadar listemizdeki izlemesi en zor yapımlarda başı çekse de, kimi sahnelerde gözlerinizi kapamak şartıyla filme yine de bir göz atmanızı öneriyoruz. Özellikle de sinemada şiddetin sınırlarını düşünen ve bu konuda istismarın ötesine geçen, düşünsel ve politik yönü kuvvetli işler arıyorsanız. Filmin travmatik bir deneyim olduğu bir gerçek, ancak sinema tarihinde faşizm temsilleri adına bir kilometre taşı olduğu da…



































